Korku, Amigdala ve İçgüdüler

Amerika Birleşik Devletleri’nin kuzey doğusunda New England eyaletinde bir anket yapılır. İnsanlara en çok korktukları şeyin ne olduğu sorulur. Çoğunlukla cevap şudur; yılan. Bunu doğal bulabilirsiniz ancak ilginç olan, bu bölgede hiç yılan olmamasıdır. Bu bölgedeki insanlar hayatları boyunca hiç yılan görmezler. Hayatları boyu pek çok farklı tehlikeli şey görürler ve yine de cevap yılandır.

Mozaik desenler çağlar boyu mimaride, giyim ve kilim desenlerinde kullanılmıştır. Çünkü insanlar için çok dikkat çekicidir. Gordon H. Orians, bilim insanlarının; baklava deseni, rasgele motiflere sahip bir doku üzerindeki rasgele saçılmış beneklerin insanlarda sinirsel aktiviteye sebep olduğunu bulduklarını söyler. Yılan derisini andıran bu desenlerin dikkat çektiği keşfedildiği için binlerce yıl boyunca kültürün nesnesi olmuştur.

Andrew Tomarken adlı bir biliminsanı bir deney yapar. İnsanlara yılanlı, çiçekli ve mantarlı slaytlar gösterirler. Bazı slaytlara hafif bir elektrik şoku eklenir. Deney sonrasında hangi slaytlarda elektrik hissettikleri sorulduğunda, öyle olmasa bile “yılanlı slaytlar” cevapları gelir. Yılanı sadece görmek bile, acı hissetme sebebidir.

”Dokuz-aylık bebekler yılanlara diğer hayvanlardan farklı tepki vermez, ama bebek bir yaşına geldiğinde yılan ile korku hızla birbiriyle ilişkilendirilir. Üç yaşında bir bebeğin yılana verdiği tepki, tehdit içermeyen bir uyarana (çiçek, kurbağa, tırtıl) verdiği tepkiden daha hızlıdır. Öte yandan, ne çocuklar ne de yetişkinler çiçekler arasındaki bir kurbağayı, kurbağalar arasındaki bir çiçekten daha iyi algılayamaz. Bir diğer deyişle, yılanları saptayıp tepki vermeyi pek çok şeyden daha çabuk öğreniriz çünkü onlara özellikle güçlü tepki veren sinir devreleri, bebek beyninin çok hızlı olgunlaştığı ilk yıl içinde oluşur.”
-Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians

Üzerine çay dökülen bir insan çay içmemeye başlayabilir. Üzüntülü bir anında yağmura yakalanan insan yağmurları sevmemeyebilir. Küçük bir çocukken köpekler tarafından kovalanan birisi köpeklerden ömür boyu korkabilir. Böyle olaylarda oluşan kimyasal ve elektriksel yolla; korkuları, tepkileri, davranışları açıklar. Aile, toplum, inançlar bazı hayvanlardan tiksinti duymaya sebep olabilir. Din, sosyoloji, kültür böyle konuları inceler.

”sinirsel aktiviteye yol açar”

Ama hayatında hiç yılan görmemiş olmak, yeni doğmuş bir bebek olmak, yılanı andıran desenler görmek, başka bir şey tarafından acı görmek bile yılanları düşünmemize, korkmamıza, önlem almamıza, acı duymamıza neden olmaktadır. Bu konuyu ne açıklar? Cevap: Evrimsel Psikoloji.

Şehirlerde, apartmanlarda yırtıcı bir hayvanla karşılaşma korkusu olmadan yaşarız. Tek bir hayvan sıkıntı çıkarsa yakalar ve öldürürüz. Bugün sokaklarımız hiçbir yırtıcı hayvan içermeyecek şekilde temizlenmiştir, onların çoktan icabına bakmışızdır. Ancak bir zamanlar Afrika savanalarındaydık. Atalarımızın evinin duvarını boyamak, televizyonda kanal seçmek ya da bilgisayardan oyun oynamaktan çok daha önemli bir derdi vardı: hayatta kalmak.

”ilk evrilen davranış: tehlikeden uzak durmak”

Hayvanlarda ”ilk evrilen” davranış; tehlikeden uzak durmak. İnsan dahil memeli hayvanların tümünde, korku ve öğrenmeden sorumlu sinir devresi, amigdalalarında yer alır. Bu da tehlikeye çok hızlı tepki vermemizi sağlar.

Şu ufacık bölge, beynimizin korku merkezi olan: “amigdala”

Genler bir sonraki nesle aktarıldığında, hayatta kalmakla ilgili davranışlar da bir sonraki nesle kopyalanmış olur. Bütün memelilerde tehlikeden kaçmak duygusu her nesilde devreder. Bu duygusu yeterince gelişmemiş olanlar her nesilde daha az hayatta kalmış, en sonunda kaybolmuştur. Çünkü hayatta kalmamın bir ömür devam eden risklerle yüzleşmeye bağlı olduğu bir doğada, sürekli tetikte olmamak bir sonraki nesle genlerin devam etmemesi demektir.

korku ve öğrenme; aynı sinirle iletilir

Yılanlardan bu sebeple korkarız. Çünkü atalarımızın Afrika savanalarında yaşadığı zaman periyodunda en önemli hayatta kalma sebeplerinden biri olmuştur. Yılanlardan korkanlar hayatta kalmış, yeterince tetikte olmayanların genleri bugünlere ulaşmamıştır. Aynı şekilde hayatta kalmaya neden olan önemli şeyler zevk veren içgüdüler olarak bugüne taşınmıştır. Hayatta kalmamız zevk arama ve acıdan kaçınma arasında giden içgüdülerle sağlanır. Yüksek bir ses duyunca irkilir, yemek yediğimizde rahatlar, üşüdüğümüzde ısınmaya çalışır, yılan görünce savunmaya geçer ya da kaçarız.

Tüm ihtiyaçları karşılanan bir insanın temel içgüdüsü: çocuk sahibi olmaktır. Tüm insanlar biyolojik olarak çocuk sahibi olmaya yol açan bir davranış olduğu için cinsel yakınlıktan zevk alırlar. Çünkü tüm atalarımızın yaptığı bir davranış olarak beynimiz bize bunun iyi bir şey olduğunu söyler. Tüm atalarımız çocuk sahibi olmuştur, eğer bir tanesi olmasaydı biz doğmazdık. Beynimiz, çocuk sahibi olmaya yol açacak şeyleri keyifli hale getirirken, buna engel olacak şeylerden kaçınmamıza neden olur.

”Örneğin cinsel yakınlıktan zevk alan atalarımızın sonraki kuşaklara bu tercihlerini taşıyan genleri, bundan zevk almayan, dolayısıyla cinsellik için eş aramaya çok hevesli olmayan atalarımızdan daha fazla aktarmış olacağı açıktır. Aynı mantıkla gidersek, zengin kaynaklara (mağaralar, su, av hayvanları) sahip güvenli ortamları sevip orada yerleşen bireyler, kötü ortamları beğenip yerleşen bireylerden daha fazla yavru bırakmış olmalıdır. Bu yavrular da, aynı tercihlere yönlene genlerin kopyaların miras almış olmalıdır.”
-Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians

Evrim, her kuşağın sonraki kuşaklara hangi genetik katkıyı yaptığını inceler. Her canlının hayatta kalmak ve üreyip genlerini bir sonraki nesle aktarmak için yaptığı şeyler bu alanın konusudur.

İnsan için de Afrika savanalarından kalma korkular ve keyifler vardır. Yılanlardan bu nedenle korkarız. Çünkü bir zamanlar en temel hayatta kalma nedenlerinden biri bu idi. Tüm ihtiyaçlarını gidermiş birisi eğer yılanlara karşı yeterli tedbirli değilse hayatta kalamadı. İstatistiki olarak yılanlara karşı tedbirsiz olanların nesli çabuk tükendi (doğal seleksiyon). Israrla her nesilde yılanlardan korkmaya neden olan genler bir sonraki nesle aktarıldı ve sonuçta aradan yüzbin yıl geçtiği halde biyolojik mirasımızda yılan korkusu kaldı.

Afrika’da sulak bir alanın tadını çıkaran kuşlar, bir çıt sesi üzerine herşeyi bırakıp havalanırlar. O ortamda böyle yapanlar hayatta kalmıştır, her hayvanın ortamında hayatta kalmak için gerekli koşullar farklıdır, bu da farklı yönde evrimleşmeye neden olur.

Yılandan korkmak, insanlar gibi maymunlarda da hayatta kalma sebebi olmuştur. Tüm maymunlar yılandan korkarlar, tek bir tür hariç: Madagaskar lemuru. Dış dünyadan izole bir ada durumunda olan ve yılanların yaşamadığı Madagaskar’da yılandan korkmak hiçbir zaman hayatta kalma sebebi olmamış ve böylelikle lemurların içgüdülerine yerleşmemiştir.

Bu sebeplerle bozuk sütün, çürümüş etin, lağımın kokusunu kötü buluruz. Atalarımızın hayatta kalanlarının kaçındığı şeyler, genler yoluyla içgüdülerimizi oluşturmuştur. Bunları tüketmeyi veya tüketeceğimiz şeylere bulaşmasını; bırakalım, gördüğümüze, kokladığımızda, hisssettiğimizde bile tiksinti duyup uzaklaşırız. Ancak öldürücü olmasına rağmen Karbonmonoksit (CO) kokusunu hissetmeyiz. Bunun da bir nedeni var.

”Aşırı bilgi yüklemesi yeni bir şey değil. Milyonlarca yıldır atalarımızın başına ders olan bir durumdur bu. Neyse ki gelen bu bilgilerin birçoğunun değer taşımadığını düşünüp yok sayarız. Aşırı bilgi yüküne verdiğimiz evrimsel tepkiler, bize ulaşan bilgilerin bir kısmını uygulayıp bir kısmını önemsiz sayan sinirsel programlardır. Bu sinirsel programlar, gereksiz bilgileri süzüp yalnızca önemli verileri içeri lana bir filtre işlevi görürler. Bu filtreler ”biyolojik olarak hazırlanmış öğrenme” dediğimiz mekanizmayı devreye sokar. Bir diğer deyişle, zihinlerimiz dışarıdan gelen bilgileri süzer hayatta kalmayı ve üremeyi etkileyen kararlara tesir eden bilgileri dikkate alıp saklar.”
-Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians

Hindistan’da yılanlardan korkmak duygusu, zehirli olanların kontrol altına alınması ve birlikte yaşamla birlikte yenilmiş ve yılanların da yer aldığı bir kültür doğmuştur. Ancak dünyanın pek çok yerinde hala biyolojik içgüdülerimizin yılandan korkmak üzere programlanmış yapısı devam etmektedir Bunun nedenini Gordon H. Orians şöyle açıklıyor: ”Bir davranış devam ediyorsa bunun edeni genetik mutasyonunu ve genetik sürüklenmenin o davranışı saf dışı bırakmasına ütecek kadar zamanın geçmemiş olmasıdır yahut genler uyumsal ve aktif olarak seçilen bir özelliği kodlamış da olabilirler.”

İşte bu yüzden Karbonmonoksit’in kokusuna duyarlı değiliz, çünkü biyolojik içgüdülere yerleşmek için gerekli zaman gerçekleşmemiştir. Soba ve kömür insanlık tarihinde nisbeten yeni kavramlar olduğu için, karbonmonoksite maruz kalanların öldüğü bir süreç de yaşanmamıştır. Gordon H. Orians yine aynı sebepten, bizi öldürme ihtimali olan silahlar, bombalar, otomobiller yerine akrepler, yılanlar, örümcekler görürüz. Bilinçaltımızın en derinlerinde onlar vardır. Yüksekten düşmek de en büyük korkumuzdur, ki antropologlara göre uyurken ağaçtan düşmemek atalarımız için hayati önem taşıyordu.

Yılan deseninin mimaride yer bulması: Biyolojinin kültüre etkisi

Günbatımı da çok uzun bir süre avcı-toplayıcı hayat sürmüş atalarımız için önemli bir konu idi. Havanın kararması yeni tehlikeler ve şart değişimi demekti. Bu sebeple ”yaklaşan karanlığı işaret eden ipuçları”, örneğin gölgeler insanlar için dikkat çekicidir. Günbatımı güçlü bir motivasyon kaynağıdır.

Bu arada bir şeyi tehlikeli bulmak ile çekici bulmak birbiriyle çok alakalı şeylerdir. Tehlikenin nerede olduğunu öğrenmek isteriz. Bir cafeye girince, düşmanımızın nerede oturduğunu fark ederiz. Bıçaklı saldırganın elindeki bıçağa bakarız. Bir yılan gördüğümüzde onun nerede olduğunu sürekli bilmek isteriz. İnsan psikolojisi bu ilgi duyma biçimini farklı yorumlar. Tehlikeli bulduğumuz şeylere duyduğumuz sürekli ilgi ile çekici bulduğumuz şeylere ilgi duymamız birbirine karışır.

”nerede olduğunu öğrenmek istemek”

Kırmızı, en çekici renktir. Çünkü milyonlarca yıl doğada yaşamış atalarımız bu rengi sadece kanda görüyorlardı. Bu rengi gördüğü her durumda bir hayatta kalma durumu söz konusu olduğu için, bu renge oldukça duyarlı olmuşuzdur. Kırmızı, tüm renkler içinde en çekicisidir çünkü biyolojik içgüdümüz onu tehlike ile ilişkilendirir. Trafik ışıkları, dur işaretleri kırmızıdır. Fastfood şirketleri kırmızı tonu iştah açmak için kullanırlar. Reklamcılık kitaplarında şöyle yazar: ”Kırmızı her şeyi dikkat çekici yapar.”

Morpheus’un sistem ve simülasyon üzerine inanılmaz dersini dinlemekte olan Neo’nun dikkati bile bir programcının kodladığı ”kırmızı kadın” karşısında dikkati dağılır

Ayrıca sivri ve ince şeylere ilgi duyarız. Bunlar bir şekilde dikenler, boynuzlar, dişler ve taşların sivri yerleri gibi tehlikeleri anımsatmaktadır. Çekici bulduğumuz insanlarla ilgili de böyle içgüdüler önemlidir. Örneğin sivri bir çene, insanlara çekici gelir.

dikenler, boynuzlar ve sivri dişli şeyler

Scharlet Johansson, zaten güzel. Ancak ”sivri” çeneye sahip olmak gibi pek çok estetik operasyon çeşidi ile ”üçgen” vücuda sahip olmak gibi çok fazla amaç var. Estetik bulduğumuz neredeyse her şey, evrimsel psikolojinin neden olduğu içgüdülerimizle ilgili.

Yılan derisinden olmakla övünülen pek çok ürünün amacı da aynıdır. Gordon H. Orians, yirminci yüzyılın sonlarında yılan derisinin moda oluşunu evrimsel psikoloji ile açıklar. Timsah ve yılan derileri, tüketici ürünlerinde sıklıkla kullanılmıştır.

Yılan derisinden bir çanta

Güzel ve çirkin algımız da bu sebeple hayatta kalmakla ilişkilenmiştir. Kolunu kaybetmiş bir insana nazaran kaşlarını kaybetmiş bir insana daha farklı bakarız. Çünkü çirkinlik algımız hayatta kalma nedenleri tarafından etkilenmiştir. Farkında olmadan bazı şekillere, renklere, gölgelere, kontrasta duyarlıyızdır. Böyle milyonlarca içgüdüsel dürtü, düşüncelerimizi şekillendirir ve bir şekilde sadece insanların dünyasında geçerli algılara dönüşür. Hiçbir koku özünde iyi ya da kötü değildir, tamamı moleküllerden oluşur. Hiçbir şey güzel ya da çirkin değildir, tamamı renkler, şekillerden oluşur. Ama bizi hayatta tutan algılarımızla onlara büyük anlamlar yükleriz.

Bu resmi güzel buluyoruz. Çünkü yeşil ve günışığı, atalarımız için avlanma, yaşama ve hayatta kalma demekti. Hem kupa hem de ayraçtaki turunculuk bize elle konulmuş bir uyum gösteriyor ve buralarda bir yerlerde bir insan olduğunu haber veriyor. Doğal olmayan simetriler bizim için bu sebeple dikkat çekicidir, toplum olmadan hayatta kalmazdık. Turuncu renk hem kırmızıya yakın olduğu için hem de doğada az bulunduğu için dikkatimizi çekiyor.

Biyolojik olarak hayatta kalan özellikler; içgüdülerimizi, korkularımızı, zevklerimizi, estetik algımızı şekillendiriyor. Buna ilave, kültüre de bir şekilde bu korkularımızı elimizle yerleştiriyoruz. Dünyada çoğu inançta yılan, lanetlenen ve üzerine mitolojik kötü öyküler yazılmış bir hayvandır. İnsanlar korkularına anlam yüklemek için hikayeler yazarlar. Yılandan içgüdüsel olarak nefret etmeye ilave olarak, hayatta kalmayı garanti etmek için başkalarının da ondan nefret etmesini ve korkmasını sağlaya çalışırlar.

Yılanlar, sivri şeyler, kırmızı renk sadece birkaç örnek. Bilinaçtımızda yatan ancak bizim bu konuyla alakalı olduğunu bile bilmediğimiz en derin duygularımız evrimsel psikolojinin konusu. Alışkanlıklar geliştirmeden, karakterimiz oturmadan, önyargılarımız yerleşmeden, tecrübelerimiz kesinleşmeden, çocukluk anılarımızı yaşamadan önce, doğar doğmaz sahip olduğumuz içgüdüler pek çok kararı çoktan vermiş durumda. Bizi hayatta tutmaya başlayan beynimizin yargılarının ve önyargılarının hangilerinin hala geçerli ve gerekli olduğunu bilemiyoruz. Çoğu içgüdümüzle hayat boyu bir kez bile karşılaşmıyoruz, ama o içgüdülere sahip olarak yaşamaya devam ediyoruz. Onlardan kurtulamayız ve belki de kurtulmamalıyız. Ancak çoğu davranışımızın altında yüzbinlerce nesil atamızı hayatta tutan nedenlerin yattığını fark etmeliyiz.

Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare kitabı, ender bulunan Evrimsel Psikoloji kitaplarından biri. Çoğu soru işaretini tek seferde silen ve anlattığından fazla soru cevaplayan kıymetli bir kitap.
253 Views

Mühendis, girişimci, tasarımcı, yazar.