Fıtrat, Mem ve Uyumsuzluk

Not: Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması henüz yapılmamıştır.

Dünyanın uzak, kuytu bir köşesinde, okyanusun ortasında Tahiti denen bir ada vardır. ”Dünyadaki cennet” olarak tanımlanan bu ada, insanların yaşadığı süre boyunca kendine yeten bir hayat sürmüştü. Ada halkının tek yiyeceği hindistan cevizi ve balıktı. Ronald Giphard’dan öğrendiğimize göre modern toplumun hastalıkları olan obezite, şeker hastalığı, kalp ve damar hastalıları, yüksek tansiyon görülmüyordu. Hatta adanın binlerce yıllık geleceği gereği Tatili kız ve erkek gençler yetişkinlik öncesi şişmanlamaları için bir yere kapatılıyorlardı. Tüm bunlar yüz yıl öncesine kadar binlerce yıldır böyleydi.

Tarih boyu Tahiti, kendisine yeten bir ada olarak kalmıştır.

Bugün Tahitililer; şeker hastalığı, kalp ve damar rahatsızlıklarında dünyada en baştalar. Tahitili genç kızların obezitede dünya sıralamasında üçüncü olduğu görülmekte. Tarih boyu el değmemiş ve kendine yeten o adada artık binlerce batılı restoranlar, McDonalds’lar mevcut. İçerisi de tıklım tıklım ada halkından oluşuyor. Adanın doğal güzellikleri ve yerel yiyecekleri ise, dünyanın her köşesinden gelen turistler tarafından tercih ediliyor.

Bugünkü Tahiti, hamburger dahil pek çok ihtiyaç için pek çok gıda ihraç etmektedir

Bu arada ne olmuştu? Kaşifler adayı keşfettiler, fotoğraf çektiler, döndüklerinde de anlata anlata bitiremediler. Zamanla okyanusu geçmekte olanların uğrak yeri oldu ve yanlarında getirdikleri yiyeceklerle ada halkı tanıştı. Başka bir yiyecek bilmediği için bir eksiklik hissetmeden mutlu yaşayan ada halkı, bu yiyecekler sonrası biyolojilerinin talebi gereği aşırı derece keyifli hissettiler. Ender bulduğumuz gıdalar, vücudumuz tarafından takdirle karşılanır. Bu sebeple kendi yöresinde belirli bir biyolojik dengeye sahip metabolizmaları olan Tahitililer, batılı yiyecekleri çok tükettiler. Vücut, ender bulunduğu için göstereceği talebi çok bulunduğunda da gösterdi ve yemeye devam ettiler. Ama damarları, kalpleri, pankreasları bu gıdaların çok tüketilmesi için gelişmemişti.

Beyin, yüzbinlerce nesil şekerin israf edilmeyecek kıymetli bir gıda olduğunu tecrübe etmiştir. Bugün şekeri her yerde ve her gün buluruz, ama yine de depolamaya devam eder. Genlerimiz de öyle olması gerektiği yazılıdır.

Bu yerel hikayeden çok daha büyüğü, tüm dünyayı son 200 yılda etkilemiştir; şeker. Şekeri, insanlık en başından beri tüketiyordu. İnsanlar için tarihin çoğunda yüksek şeker ihtiva eden bazı meyveler ile bal; en sevilen yiyeceklerdir. Ender bulunan ve yüksek enerji veren bir gıda olduğu için insan bedeni şeker tüketildiğinde keyif alır ve devamı için teşvik eder. Beyin, yeni doymuş bir insanda bile tatlı gördüğünde talep oluşturur, midede yer açar.Atalarımızın bugün çaya attığımız şekeri aylarca tüketemediği, olgunlaşmış bir meyveyi çok uzun bir zaman görmediği olurdu.

Şeker Kamışı bitkisi (Saccharum officinarum)

İnsanlığın biyolojik geçmişine oranla yakın sayılabilecek bir tarihte şeker kamışı keşfedilmiş ve adeta bal gibi talep görmüştür. MS 350 yılında şeker kamışından şekerin kristalize edilebileceği Hindistan’da keşfedilmiştir. Bundan sonraki 1200 yılda, yani 1500’lere gelindiğinde şeker kamışı dünyanın her köşesinde bilinen ve çok talep gören ancak az yetiştirilen bir bitkidir. Amerika kıtasının keşfedilmesi ile emperyal devletler şekeri yetiştirmek için çok büyük genişlikte bir alan buldular ve Batı’nın bugünkü zenginliğini inşa eden ana kaynaklardan biri ortaya çıkmış oldu. 1550 yılında Amerika’da 3000’den fazla şeker fabrikası vardı. Sanayi devrimi sonrasında ise büyük ölçekli şeker fabrikaları kurulmaya başladı. 1747 yılında da şeker pancarının da şeker kaynağı olduğu keşfedildi.

İngiltere’ye dünyanın en büyük imparatorluğunu kurduran, Amerika’yı dünyanın en zengin devleti yapan en önem şeylerden biri; şeker.

Şeker aşırı talep gören bir lükstü. Ve bugün her yerde görmeye alışık olsak da yüzbinlerce nesil sonra şekeri kolayca bulabilmek büyük bir keyif aracına dönüştü. Ancak insan biyolojisi hiç yüksek şekerle karşılaşmamıştı. Bugün aşina olduğumuz hastalıklar literatüre girmeye başladı. Diş çürümesi, ilk dikkat çeken değişikliktir. Sanayi Devrimi yıllarında, şekeri zenginler tükettiği için dişleri çürük olurdu. İnsanların bazıları zengin gözükmek için dişlerini siyaha boyardı. Dişlerden sonra kilo problemleri ortaya çıkmaya başladı. Beyin, şekerden gelen enerjiyi sonra kullanmak üzere depolamak için evrimleşmişti. Fazla şekerin tüketimi sonucu tarihte ilk defa obezite yaygınlaştı. Ayrıca kan şekerini düzenleyecek pankreas, yüksek şekerin etkileriyle başa çıkamadı. Diyabet de bu dönemde literatüre girdi.

Sıçanlar yağlı bir besin verildiğinde aç kurt gibi yemeye başlar, doyduklarını hissettiklerinde ise yemeyi bırakırlar. Tatlı bir vesin verdiliğinde de aynı davranışı gösterirler. Belli ki sıçanlar doğal bir frene sahip; ihtiyaçları olan yağ ve şekeri depoladıklarında yemeyi bırakıyorlar. Ancak aynı sıçanlara hem yağ, hem de şeker içeren bir besin sunulduğunda yine aç kurt gibi yemeye başlar fakat ihtiyaç duydukları kadarını depoladıkları hadle yemeyi kesmeyip devam ederler. Şeker ve yağ karışımını içeren besinler, doğada yok denecek kadar azdır. Bu yüzden bu karışım sahte uyan örneğidir.
-Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

John B. Arden, şöyle açıklıyor: ”Beyin, glikozu yakıt olarak kullanır, fakat bir kerede çok fazla glikoz verildiğinde bu durum bir dizi soruna yol açar. Pankreas, karaciğer, tiroid, adrenalin bezleri, hipozif bezi ve beyin dahil pek çok organınızın vücuttaki şeker miktarını kontrol etmekle sorumlu olması boşuna değildir.” Şekerin yüksekliği de düşüşü de vücut için o kadar önemlidir ki, her iki durumda da düşünce yeteceğimize etkisi olur. Yüksek şeker de depresyonla yakın ilişkilidir. David Lewis, şekerin ”aşırı yeme dürtüsü” uyandırma etkisi olduğunu açıklar.

Son 200 yılda çıkan obezite, diyabet ve kanser; ”dış güçlerin oyunu” zanneden pek çok insan var. Oysa sebep, biyolojimizin adapte olduğu yaşam tarzını modern toplumla birlikte bırakmış olmamız.

Beynimizin, biyolojik yapımıza ilişkin hayatta kalma üzerine alışık olduğu komutlar ile bugünün dünyasında sahip olduğumuz olanaklar ve hayat tarzı birbiriyle çelişir. Buna ”uyumsuzluk” denir. Kültür, kapitalizm, toplum normları ne sunarsa sunsun, hala biyolojimiz tarih boyu doğada hayatta kalmaya programlanmış durumda ve atalarımızın hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu şekilde çalışmaktadır.

Çocuklara içinde sadece mavi M&M olan bir kaset uzattığınızda içinden birkaç tane alıp yiyeceklerdir. Bunu saece yeşillerle yaptığınızda da aynı tepkiyi göstereceklerdir. Ama içi her renkten M&M’lerle dolu bir kase uzattığınızda tüketimde birden atış olacaktır. Şekerlemeler aşırı uyaranlar grubuna girer.”
-Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

”Gıda ürünleri üzerine araştırmalar yapan biliminsanları, pek çok ürünün zevk noktasını saptamakla meşguller. Bu ürünler, ambalajından tutun da ağızların suyunu akıtan detaylara, erime anına ve damak tadına kadar her şeyiyile tüketiciyi mest edip tıkınmaya devam etmelerini sağlayacak şekilde piyasaya sürülürler.” -Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Ronald Giphard’dan alıntı ile, insanlık tarihi 1 saat olsaydı, taş devri olarak adlandırdığımız avcı-toplayıcı dönem 59 dakika 43 saniye sürmüştür. Genlerimiz, bu dönemde şekillenmiş, hayatta kalma içgüdülerimiz biyolojimize yerleşmiştir. Bedenlerimiz, bu dönemdeki koşullara göre hayatta kalmaya adapte olmuştur. Sonrasında ise tarım toplumuna geçilmiş ve biyolojik uyumsuzluklar başlamıştır. Dijital devrimde ise uyumsuzluklar birden patlama yaşanmıştır ve her gün bunların sonuçları artmaktadır.

Çevrede geçekleşen bir değişim sebebiyle belli bir türün bireylerinin hayatta kalma ve üreme şansı azaldığı takdirde bunu uyumsuzluk diye adlandırıyoruz.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Antropolojik tahminlere göre insanlık 2,5 milyon yıl boyunca avcı-toplayıcı olarak yaşamıştır. Bu arada bitki ve hayvanların doğal dengelerini bozmamışlardır. Küçük bir insan grubuna çok geniş bir alan düştüğünden, sadece dünyayı olduğu haliyle kabul ederek, bir şey yetiştirmeden, evcilleştirmeden hayat sürüyorlardı. Bundan 10 bin yıl önce ise bilim insanlarının nedenini bulamadığı ve aslında anlam verilemeyen bir şekilde her şey değişti. Tarım devrimi, insanlığın rahat yaşamı bırakarak bir ömür ekip biçmeye başlamasına neden oldu.

Harari, Tarım Devrimi’ni ”Tarihin en büyük aldatmacası” olarak tanımlar.

Bitkilerin ”evcilleştirilmesi” ile insanların hayatı değişmiş oldu. Yuval Noah Harari, bugünkü günlük diyetten aldığımız kalorinin %90’ının atalarımızın MÖ 9500-3500 yılları arasında evcilleştirdiği ”bir avuç bitkiden” aldığımızı söyler. Evcilleştirme belirli dönemde ve çok kısıtlı olmuştur. Çünkü, Harari’nin deyimiyle; ”Çoğu hayvan ve bitki türü evcilleştirilemez.”

”Son iki bin yılda kayda değer herhangi bir hayvan ya da bitki evcilleştirmedi.”
-Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

İnsanlık tarihinin son 3500 yılı. Bu dönem, tarım toplumunun oturmasının ardından başlar ve gökdelenleri dikmemize kadar devam eder. Önceki 2,5 milyon yılda insan kayda değer bir canlı değildi.

Tarım toplumu yaşamı, avcı-toplayıcılıktan çok daha zor ve kısıtlayıcı olmuştur. Gıda miktarını çoğaltmış ama çeşit ve kalitesini azaltmıştır. Ekonomik güven konusunu gündeme getirmiş ve hayatı riskli bir hale getirmiştir. Ekilen alanların, tohumun, çalışma şartlarının tehlikeye girmesi durumunda bizzat insan hayatının tehlikeye girme durumu oluşmuştur. Yağmura, böceklere, hayvanlara, kas gücüne çok fazla bağlı, riskli bir hayat doğmuştur. Ayrıca başka insanların hasadı, tohumu gasp etmesine karşılık koruma konusu ve sürekli tetikte olma şartları doğmuştur. Siyasi ortamlar, otoriteler, şehirleşme, kalabalıklaşma bu şekilde başlamıştır. 2,5 milyon yılın ardından birden bire her şey değişmiştir.

İnsanlık tarihinin %99’luk kısmında 8 milyona ancak ulaşan insan nüfusu, Tarım Devrimi’nden sonra, yani son 12 bin yılda 1000 katına çıkmıştır.’

Yuval Noah Harari, besin değeri artmadan gıda miktarı artışının nüfusa etkisini açıklar. 2,5 milyon yıl doğanın dengesini bozmadan ve bozamayacak kadar sınırlı sayıda kalmış insan nüfusu, 10 bin yıl içinde 7 milyara ulaşmıştır. Bu büyük patlama, tarım toplumunun sağladığı çok fazla gıda üretme şansıdır. Harari’ye göre tarım toplumuna geçiş şöyle özetlenir: ”Daha çok sayıda insanı daha kötü koşullar altında da olsa hayatta tutmak.” İnsanın hayatını perişan bir hale koysa da, biyolojik açıdan besin zincirinde diğer hayvanlara üstünlük kuracak kadar çoğalmamızı sağlamıştır.

”Tarihin en kesin yasalarından biri de şudur: Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.”
-Sapiens, Yuval Noah Harari

İnsanlığın yaşadığı en ilginç paradokslardan biridir bu. Tarım toplumuna geçişin amacı çocuk sayısının artışı değildi. Başlagıçta , çocuk sayısının artışı tarımın sadece küçük bir sonucuydu. Ancak artan çocuk miktarı farkında olmadan nesilden nesile daha çok tarım alanına ve çalışmaya ihtiyaç duymaya neden oldu. O kadar yavaş bir değişimdi ki, insanlar neden sürekli daha fazla çalışmak zorunda olduklarını ve neleri değiştirdiklerini fark edemediler. Nüfus öyle bir noktaya ulaştı ki, artık istense de doğadaki gıdalar mevcut insan nüfusunu doyurmaya yetmeyecekti. İşte bu noktada insanlık tarıma muhtaç kalmış oldu. Yaşayan herkesi doyuracak kadar doğada olmayan ekstra ürünler yetiştirmek gerekiyordu. Harari’nin deyimiyle; ”Biz buğdayı evcilleştirmedik, buğday bizi evcilleştirdi.”

”Evcilleştirmek (domestikasyon) Latincedeki domus (ev) kelimesinden türemiştir. Evde yaşayan ise buğday değil, Sapiens’tir. Biz buğdayı evcilleştirmedik, buğday bizi evcilleştirdi.” -Yuval Noah Harari

Hayvan evcilleştirmesi de, doğadaki seleksiyonun tam tersi bir uygulama ile oluyor. Doğada uyum sağlayamayanların genleri devam etmez. İnsanlar, kendi istediği özelliğe sahip olmayanları değil, diğerlerini yetiştirip çoğaltıyordu. Örneğin, bir türlü evcilleşmeyen koçları erken keserseniz, nesilden nesile uysal olanlar hayatta kaldığı için evcilleşmiş bir tür elde edersiniz. Eti, sütü ve yünü ile koyunların insanların istediği bir tür olması, tavukların zamanla uçmayı unutması bu şekilde olmuştur. Kurtların evcilleşmeyi kabul edenlerin kendi arasında çoğalmasından bugünkü köpekler ortaya çıkmıştır. İnsanların evcilleştirdiği türler doğada hayatta kalacak özelliklerini unutmuşlardır. Kullanılmayan özellik, nöron yollarından elektrik geçmemesinden kaynaklı olarak körelir.

Dünyada köpek diye bir türün olmasının sebebi insanlardır. İnsanlardan önce sadece kurtlar vardı. Köpek türleri ise insan ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir; avcı, bekçi, süs köpeği. İnsana en bağlı canlıdır, çünkü insanlar olmadan yaşayamazlar. Nasıl doğada hayatta kalınacağını unutmuşlardır.

”Şişman ve ağır hareket eden tavukların hayalini kuran Sapiens, eğer kümesteki en şişman tavuğu en yavaş horozla çiftleştirirse bunların yavrularının bazılarının hem yavaş hem de şişman olacağını fark etti. Bu yavruları da birbiriyle çiftleştirince elinizde şişman ve yavaş bir kuş soyu olabilirdi. Bu doğaya yabancı bir tavuk türüydü ve bir tanrının değil, insanın akılı tasarımıyla üretilmiş olacaktı.
-Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Kullanılmayan özelliklerin körelmesi evcilleştirmenin temelidir. Bu, insan için de geçerlidir. Avcı-toplayıcılıktan tarıma geçiş, insanın bazı özelliklerini kullanmayı bırakmasına ve doğada hayatta kalamaz bir hale gelmesine neden olmuştur. İnsan farkında olmadan kendisini de evcilleştirmiştir. Soğuktan daha fazla korunma, soğuğa dayanıklılığımızı düşürmüştür. Bugünkü hiçbir insan, milyonlarca yıl hayatta kalmış atalarının maruz kaldığı soğuklara bir gün bile dayanamaz. Yemekleri pişirmeye başlamak, çiğ yemeklerde yaşayan bakterilere dayanıklılığımızı gereksiz kılmış, sonucunda da tüm yemekleri pişirmek zorunda kalmaya başlamışızdır. Tavuklar nasıl uçmayı unutmuşsa, insanlar da doğada hayatta kalmayı unutmuştur. Sadece toplum yaşamında hayatta kalabilmelerinin sonucu olarak da toplum içerisinde kalmakla ilgili duyuları gelişmiş, diğer insanların ne düşündüğü en çok kafaya taktığı konu haline gelmiştir.

Her zaman ateş yoktu, onu da biz icat ettik. Ateşin ne zaman icat edildiği şüpheli de olsa, yiyeceklerin kızatılması; çiğneme ve sindirim sürelerini kısaltmış, zamanla insanların bağırsakları küçülmüştür.

Milyonlarca yıl avlanmak ve meyve toplamak için evrimleşmiş insan bedeni, sürekli ekinlerle uğraşma sonucu fizyolojik bir uyumsuzluk edinmiştir; eklem ağrısı. Biyolojik yapısıyla uygun olmayan davranışlarda bulunan insanlarda diz, boyun ve bel ağrıları ortaya çıkmıştır. Bugün modern toplumun sürekli masa başında oturmaktan kaynaklı daha fazla tetiklediği bu davranış, herkeste bir zaman mutlaka görülen bir sorun olsa da, aslında bir uyumsuzluktur.

Bel ağrısını kanıksamış durumdayız, her insanın doğal olarak zaman zaman beli ağrır zannediyoruz. Oysa nedeni, vücudumuzu milyonlarca yıl adapte olduğu, genlerimize yerleştiği şekliyle kullanmıyor olmamamız.

Avcı-toplayıcı iken her türden besin tüketen insanlar için tahıllar bir istisna idi. Tarım toplumu sonrasında ise ana besin olarak tahıl yetleşmiştir. Bu da daha düşük mineral ve vitamin almaktan kaynaklı hastalıklara, sindirimle ilgili problemlerin başlamasına ve diş sıkıntılarına neden olmuştur.

”(Tarım Devrimi öncesinde) İnsanlar, karnını doyurmak konusunda pek seçici değillerdi. Tabii ki her zaman yalnızca yerel ürünlerle besleniyorlardı. Bunu yaparken mevsimlere ve bulundukları çevreye uyum sağlarlardı. Belli bir bölgede stoklar tükendiğinde, bir diğerine geçerlerdi.” -Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Tarım toplumuna geçişin en dikkat çekici etkilerinden biri, ortalama boyun kısalmasıdır. Yüzbinlerce yıldır insan vücudunda yaşayan bir hayvan olan bitlerle ilgili genetik araştırmalar, tarım toplumundan 50 bin yıl önce Avrupa’da ortalama boyun 18,3 metre olduğunu göstermektedir. Tarım toplumu sonrasında ise bu uzunluk 1,62 metreye inmiştir. Tarım ile yetiştirilen bitkilerin kalorisinin düşük oluşu, insan bedeninin yeni şartlara adapte olmak için küçülmesiyle sonuçlanmıştır.

Kodkod kedisi (Leopardus guigna), bir Leopar türü olmasına rağmen sadece 2,5 kg ağırlığındadır ve dünyanın en küçük kedisidir. Küçülme, bir çeşit biyolojik adaptasyondur. Besin kaynakları sınırlı olduğunda, küçük bedenler daha kolay hayatta kalır ve genler onlar üzerinden devam eder.

İnsanın boyunun kısalması, ”küçülme”nin sadece bir faktörüdür. Ayrıca çenelerimiz de küçülmüştür. Bu sebeple, ağzımıza dişlerimiz tam oturmamakta ve bir tel takmaktayız. Ayrıca artık genlerimizden gelen diş sayısı ile çenemizin büyüklüğü uyuşmamakta, dişlerimiz ağzımıza sığmadığı için çektirmek gerekmektedir. 20’lik diş dediğimiz şey, biyololojik bir uyumsuzluktur.

Sindirim güçlüklerimiz neredeyse tamamen uyumsuzlukla ilgilidir. Bunlardan en ilginci, sütün yarattığı sıkıntıdır. Diğer memelilerin aksine, yetişkinlikte de süt içiyoruz. Oysa Adam Rutherford’un deyimiyle, insanlarda neredeyse hiçbir yetişkin sütü tam anlamıyla sindirecek metabolizmaya sahip değildir. Sütteki laktoz adlı şekeri sindirmek için gerekli laktaz enzimi, sadece bebeklerde vardır. Bebek sütten kesildikten sonra bu enzimin üretimi durur. Bu memelilerde sıkıntı olmaz, çünkü yetişkinlikte süt içmezler. İnsanlarda ise sadece belirli bir gen kökenine sahip (özellikle Kuzey Avrupalı) insanlar için süt içmek normal karşılanabilir, çünkü bu insanların belirli bir ihtiyacını sadece sütten karşılayabildikleri bir dönem yaşanması ile adaptasyon oluşmuştur. Dünyanın kalanı için ise süt içmek sıkıntı verir, ancak sütün bebeklikteki yararları bilindiği için sıkıntı görülmez.

Sindirim güçlükleri, bu çağda en sık görülen rahatsızlıklardan. İnsan vücudu yetişkinlikte laktaz enzimi üretmediği için, süt sindirilmeden kalın bağırsağa geçer. Buradaki bakteriler laktozu fermente edip gaz açığa çıkarırlar. Bu yüzden süt içmek şişkinlik yapar. Buna ”laktoz intoleransı” denir.

”İki milyon yıl boyunca hayvan avına çıkmış; tohum, sert kabuklu yemiş, meyve ve bal toplamışlar. Ve sonra… bir şeyler değişmeye başlamıştır.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Tarım Devrimi, uyumsuzlukların sadece bir kısmını açıklar. En büyük uyumsuzluklar ise modern topluma geçişle birlikte yaşanmıştır. 200 yıl önce Sanayi Devrimi, Tarım Devrimi’nin yarattığından çok daha farklı hayat koşullarına neden olmuştur. Sanayi Devrimi öncesi Avrupa nüfusunun %5’i şehirlerde, %95’i köylerde yaşarken, yarım yüzyılda bu durum birden bire tersine dönmüştür. İnsan fıtratına aykırı olsa da, bugün çoktan aşina olduğumuz yaşam tarzı bu dönemde hayatımıza girmiştir. Sürekli çalışma, otomatik iş hayatı, her gün aynı saatte uyanma, mesai kavramı dahil pek çok değişikliğin yanı sıra kapalı alanlada çalışma, doğadan uzaklaşma, fabrikaların solunan havaya etkileri dair pek çok konu, insan biyolojisine ciddi etki etmiş ve etmektedir.

Sanayi Devrimi ve kapitalist düzenin eleştirisi niteliğindeki Tembellik Hakkı kitabında şöyle yazar; ”Deniyor ki çağımız çalışma yüzyılıdır: o, aslında acı nın, yoksulluğun ve çürümenin yüzyılıdır.”

(İnsanın dünyadaki varlığını 1 saat sayarsak) İnsan türü Tarım Devrimi’nden bu yana çok kısa bir zaman içerisinde -yani o bahsettiğimiz son 17 saniyelik süre içinde ve daha da hızlandırılmış bir şekilde Sanayi Devrimi (0,3 saniye) ve Dijital Devrim (0,03 saniye önce) çevresini o denli değiştirmiştir ki beslenmeden eğitime, cinsellikten işe, siyaset ve savaşlardan doğaya kadar birçok alanda uyumsuzluk olasılığı artmıştır.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Sanayi Devrimi’nin yarattığı en büyük uyumsuzluk, insanları güneşten uzaklaştırmak olmuştur. Milyonlarca yıl güneş doğunca uyanan, güneş batınca uyuyan, günlük yaşamını güneşe göre şekillendiren insan canlısının biyolojisi de güneşe adapte olmuş, metabolizmasının bazı yönlerini güneşi görmesine göre şekillendirmiştir. Güneşsiz yaşam biyolojik uyumsuzluklar yaratmış insanlarda aşina olunmayan rahatsızlıklar, hayat kalitesinin düşmesi ve psikolojik sorunlar bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Sanayi Devrimi, milyonlarca yıl güneşle birlikte yaşamış bir canlının güneş doğmadan hapsolup battıktan sonra bırakıldığı bir hapis yaşamı icat etmiştir.

Bunlardan en ilginci, ”Mevsime Bağlı Depresyon”dur. Seasonal Affective Disorder (SAD), insanların günlerin kısalması sonucu karamsarlaşmasına verilen isimdir. SAD, yani ”sad”, aynı zamanda İngilizce’de ”üzgün” manasına gelir. Bunun biyolojik uyumsuzluk kaynaklı olduğunukanıtlarından biri de yüksek enlemli ülkelerde bu depresyon sıkça görüldüğü halde, İzlanda’da pek görülmemesidir. Güneşe bağımlılığın arttığı biyolojik geçmişe sahip insanlarda, güneşin yokluğu daha az enerji harcama isteği ile sonuçlanır. Beyin, enerji bulamayacağını anladığı zamanlarda enerji kullanımını azaltır.

Sherlock Holmes’un yazarı Arthur Conan Doyle, Sanayi Devrimi’nin en şiddetli yıllarında yaşamıştır. Romanlarında tasvir ettiği ve o yıllarda kendisinin de yaşadığı Londra, İngiliz Imparatorluğu’nun başkenti olarak her zaman duman ve is içinde ve kasvetlidir. Normalde Londra’da sis olmamasına rağmen, 100 yıldan fazla gökyüzü sis ve is içinde kalmıştır.

Işık, uyku ve depresyon; melatonin-serotonin dengesi ile ilişkilidir. Yatakta telefona bakmak melatonin hormonunun düşmesine neden olur, çünkü beyniniz yüksek ışığı güneşle ilişkilendirir, zira atalarımız bu kadar ışığa sadece güneşle maruz kalmıştır. Benzer şekilde, uyumadan önce perdeleri açmak, yani sabahleyin güneş ışığının yavaş yavaş odaya dolması mutlu ve uykuyu almış bir şekilde uyanmaya neden olur.

Uyumadan önce telefona bakmak, uyanma hormonunun salgılanmasına neden olur. Bu da, uykunuzu alamayıp gün boyu mutsuz olmanızın nedenidir. Teknolojik yaşamın bilinç kazanmadan hızla hayatımıza girmesi, biyolojik bedenimiz ve buna bağlı psikolojimizde pek çok uyumsuzluk yaratıştır.

”Beyin, retinadan dışarının aydınlık mı oysa karanlık mı olduğuna dair işaretler alır ve bu bilgileri kozalaklı bezeye gönderir. Eğer karanlıkta, kozalaksı beze sakinleştirici etkisi olan uyuma hormonu melatonini salgılayacaktır. Eğer dışarısı ayınlıksa, kozalaklı beze melatonin salgılamayacaktır. Melatonin kimyasal yapı bakımından serotoninine çok benzer. Melatoninin aşırı salgılanması durumunda, melatonin serotoninle rekabet girer ve serotonin seviyesi düşer. Düşük serotonin seviyesi, depresyonla ilişkilidir.
-Brain Up, John B. Arden

Tarım Devrimi ile başlayan, Sanayi Devrimi ile artan, Dijital Devrim ile daha fazla artan hareketsiz yaşam ise büyük problemlerimizin sebeplerinden biridir. Avcı-toplayıcı hayatta düzenli olarak yürümeye alışan bünyemiz, okulda, evde, ofiste gün boyu oturan yaşamlarımızla çelişmektedir. Yürüyüş ve egzersizin sadece kaslara değil beyne de oldukça yararı vardır. Araştırmalar, beyne oksijen artışı sağlaması açısından egzersiz yapmanın ince kılcal damarları sağlamlaştırdığını göstermiştir. John B. Arden, egzersizin stresi dağıtma, kas gerinliğini azaltma, beyin olanaklarını genişletme gibi etkileri olduğunu söyler. Ayrıca iltihap yapıcı kimyasalları azaltmaktadır.

20 dakika yürüyüşün beyin aktivitesine olan katkısı sağdaki görselde görülüyor.

Doğumumuzdan ölümümüze neredeyse her şeyimiz uyumsuzluklarla boğuşmaktadır. Örneğin 9 ayda doğum gerçekleşmesi de bir uyumsuzluktur. Diğer hayvanlara oranla sadece insan bebeği dünyaya hazır olmadan doğar. Gelişim henüz tamamlanmamıştır, bazı bağışıklık maddeleri doğumdan sonra anne sütüyle verilir, insan bebeği her bakımdan yıllarca daha bakıma muhtaçtır. Bunun sebebi, beyninin büyümesi ile kafatasının büyümesinin doğumda anne için ölümcül tehlike yaratmasıdır. Leğen kemiği genişlemediği için insanın tam olarak dünyaya hazır iken doğması imkansız idi. Anneler, doğumdan sağ çıkabilmek için 9 ayda kendilerini doğuma zorlamak gerektiğini keşfettiler. Bu biyolojik bir adaptasyon ile 9. ayda doğum sancısı başlaması ve vücudun bebeğin doğumuna zorlaması ile yerleşmiş oldu. Diğer hayvanların aksine insan bebeklerinin doğumda hala anne karnındaki kadar muhtaç olmasının ve doğumun bu kadar sancılı olmasın’ın nedeni budur.

Obstetrical dilemma hipotezi

”Tarımın zorlu geçen başlangıç döneminin ardından yeni doğan bebeklerin ağırlığında, pek çok soruna yol açacak bir artış başlamıştır. Biz insanlar büyük bir kafaya ve kadınlar oldukça dar bir doğum kanalına sahip olduklarından, doğumlar daha tarih öncesi dönemlerde de oldukça zor geçerdi. Buna ”gebelik ikilemi” denir. Eğer kadınlar daha geniş bir pelvise sahip olsalardı o zaman vücutlarının koordinasyonu bozulacak, rahatça hareket edemez hale geleceklerdi. Bu nedenler bebekler geçici olarak kaldıkları otel odasını çok dar bir antreden geçerek tek etmek zorunda kaldılar.”
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Ergenlik dönemimiz de büyük bir uyumsuzluk barındırır. Tarihin büyük çoğunluğunda günlük yaşam ile beden-beyin gelişmesi denge içerisindeydi. Ronald Giphard’dan alıntı ile; ”Cinsel olgunluğa erişen birinin ruhsal açıdan da olgunluğa eriştiği kabul ediliyordu. Tarım devrimi vücutlarımızın beyinlerimizden daha hızlı bir gelişme göstermesine yol açmıştır.” Tarım Devrimi ile beden gelişimi hızlanması, çocuk sahibi olacak olgunluğa erişmeden çok önce çocuk sahibi olabilecek bedenlere erişmeye neden olmuştur. Bu yüzden ergenlik, bedenin talepleri ile toplum yaşamının dengesi arasında ciddi çelişkiler barındırmaktadır. 12 bin yıldan daha önce, gençlik evlenme ve çocuk sahibi olma anlamına geliyordu. Sanayi Devrimi’nin yarattığı zorunlu eğitim uygulaması ile bu yaşlar artık evlenme değil okul yaşları haline geldi. Dijital Devrim çağına geldiğimizde ise artık evlenme yaşları 30’lu yaşlara doğru ilerlemekte.

İnsanlık tarihinin %99’undaki dengenin aksine, son 10 bin yılda beden gelişiminin beyin gelişimini geçmesi nedeniyle, insanlar henüz zihinsel olgunluğa erişmeden çocuk sahibi olacak bir bedene sahip oluyor. Beyin, tüm ataların bu bedensel olgunluğa eriştiğinde çocuk sahibi olduğu konusunda komutlar gönderip cinsel duygular uyandırıyor. Gençler, eğer sosyalleşmezse, bir sevgili bulmazsa yanlış bir şey yapıyor olduğuna dair duygular hissedip dikkatini bu konuya yönlendiriyor. Bu, toplum yaşamı ve bir gencin hayata atılmadan önceki sorumlulukları ile kişisel dürtüleri arasında ciddi bir uyumsuzluğa neden oluyor.

Yaşlılık da bir uyumsuzluktur Ortalama yaşam süresinin 25 olduğu uzun dönemler geçirildi. 100 yıl önce 40 bile değildi. Şu anda 80 civarında. Son 80 yılda ortalama insan ömrü 2 katına çıktı. Harari’ye göre 20. yüzyıla kadar çocukların ortalama 3’te biri asla yetişkinliğe ulaşamıyordu. Bugün dünyada 100 yaşın üzerinde 350 binden fazla insan var. Ronald Giphard, memeli hayvan türlerinin doğurganlıkları azalır azalmaz ölmeye başladıklarına ama insanların onlarca yıl daha yaşadığına dikkat çekiyor.

Yaşlılığı, insanlar icat etmiştir. Ortalama yaşam süresinin 25 olduğu çağlar geçirildi. Bugün ise ilk 25 yıl hayata hazırlanmak için uğraşıyoruz.

Dijital devrimin yarattığı olumsuzluklar ise başlı başına bir konudur. Sadece ”odak” ve ”dikkat dağınıklığı” ile ”gereksiz bilgi” yığınlarının insan beyninde yarattığı etkiler konusunda bile çok fazla araştırma sonucu ve felsefi tez vardır. Bugün sıradan bir insanın bir günde sosyal medyadan aldığı bilgi, orta çağda bir insanın bir ömürde aldığı bilgi kadardır. Dominic Pettman’ın ”Sonsuz Dikkat Dağınıklığı” kitabı, modern insanı ”Hiçbir şeye dikkatini tam olarak veremeyen kişi” olarak adlandırır. Buradaki paradoks, dikkat dağılmasının bir şey üzerinde dikkatli iken başka bir şeyin dikkati çelmesidir. Bu çağda ise hiçbir şey dikkati üzerinde çekemez. Henüz bir şeye odaklanmadan başka bir şeye kafamızı çeviririz. Bunlar, biyolojik beyinlerimizin milyonlarca yılda ulaştığı sürece çok kısa zamanda çok fazla yük bindirmek anlamına gelmektedir.

Kültür, başka hiçbir hayvan türünde doğal zayıflıkları inan türünde olduğu kadar gizlemeyi ve telafi etmeyi beceremez. Kültürel evrimin işleyiş mekanizması, biyolojik evriminkinden bir parça daha hızlıdır. Genetik bir değişimin insan DNA’sında sabitleşmesi nesiller boyu, yani yüz binlerce yıl sürerken, ortaya atılan iyi bir fikir çok çabuk dünyanın her bir tarafında yayılabilir.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Çocuklarınıza zehir verirseniz, hayatlarını kaybederler. Bu sebeple genleriniz devam etmez, toplum her zaman çocuklarına dikkat edenlerden devam eder. Her neslin genlerinde çocuğuna dikkat etmek özelliği devam eder, buna ”gen” denir. Ancak sigara kanser yaptığında çoktan çocuk sahibi olmuşsunuzdur. Çocuğunuza genleriniz aracılığıyla sigara içmek özelliği geçmez. Ama yine de içebilirler, siz hiç içmeseniz de toplumun etkisiyle başlayabilirler. Buna ”mem” denir. Mem, kültür yoluyla devam eden özelliktir. Diğer hayvanların aksine insanların sahip olduğu kültür anlayışı ve kültürel bazı davranışlar, biyolojiyi ciddi bir şekilde etkileyebilir. Örneğin trafik, teknoloji, iş hayatı, gelenekler, din, zararlı alışkanlıklar, aşırı yemek gibi. Bunlar da bir çeşit uyumsuzluktur.

20. yüzyılda trafik kazalarında hayatını kaybeden insan sayısı 60 milyon. Trafik kazalarında ölme davranışı genler yoluyla kaybolmaz ve her yeni nesil için tehdit oluşturmaya devam eder.

Aşı karşıtlığı ile ilgili haberlere ”doğal seleksiyon” tarzı yorumlar gelmektedir. Yani, aşı yaptırmayanlar doğal olarak kendi çocuklarından ve yeni nesil aşı yaptıranlar üzerinden devam eder. Yani bir nesil sonra, aşı yaptırmayı düşünmeyen kimse kalmaz, denebilir. Ancak pek çok aşının yararlı olabilemesi için, toplumdaki diğer insanların da taşıyıcı olmaması, yani aşı yaptırmaları gerekir. Pek çok konuda sağlığımız, başka insanlara da bağlıdır. Bu sebeple aşı yaptırmama alışkanlığının yayılması, tüm insanlığı tehdit eden en büyük mem’lerden biridir.

Şehir insanlarına güneş göstermek için dev ekranlar kurulmuş olması bu çağı iyi özetleyen ironik bir görüntü olurdu, ancak fotoğraf tesadüfen yakalanmış bir andan. Yine de Çin’in bu kentinde insanların o gün gördüğü tek güneş, ekrana yansıyan görüntü idi. Her gün, doğallıktan uzak bir hayat nedeniyle kaybettiğimiz pek çok şeyi kazanmak için yapay bir sürü şeye maruz kalıyoruz.

İlk canlıdan itibaren milyonlarca yıl boyunca hayatta kalan özellikler bir sonraki nesle taşındı. Herhangi bir durum değişikliğinde, yeni duruma adapte olabilenler hayatta kaldı, olmayalar kalamadı. Bu sebeple her canlı, adapte olduğu ortamda yaşamaya devam etti. İnsan ise, diğer canlılardan farklı bir beyne sahipti. Bu sebeple farklı kararlar aldı ve Tarım Devrimi’ni yaşadı. Milyonlarca yıl adapte olduğu ortamdan farklı davranışlar gösterdi, nüfus patlaması yaşadı, besin değişikliği sonucu bedeni değişti. Burada başlayan biyolojik uyumsuzluklar çok kalabalık ama mutsuz nesillere neden oldu. İnsanlık, aynı derdi yaşayacak ve bir ömür sıkıntı çekecek milyarlarca nesli inşa etti. Sanayi Devrimi ve Dijital Devrim ise uyumsuzluklar tavana çıktı. Bugünün insanları milyonlarca yılda şekillenmiş biyolojilerinde ve biyolojik yaşama hücre hücre bağlı psikolojilerinde yıkıma yol açacak alışkanlıklarla bir ömür yaşayıp neden dünyanın bu kadar dert olduğunu anlamaya çalışıyorlar.

KAYNAKLAR

  • Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt
  • Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari
  • Brain Up, John B. Arden
  • Dürtü, David Lewis
Uyumsuzluk kitabını 22.02.’18’de okumuştum. Evrimsel Psikoloji adına harika bir kitap.
236 Views

Mühendis, girişimci, tasarımcı, yazar.