Seçimler, Bahaneler ve Yarıküreler

Bu yazı, ilerde geliştirilecektir. Yazım hataları da içerebilir.

İnsanlardan tercih yapmaları istendiğinde sağında yer alan ürünleri seçme eğiliminde olduğu ile ilgili bir iddia üzerine iki bilim insanı bir deney yapmaya karar verir. Bunu araştırmak için yapılan bir deneyde insanlardan iki çoraptan birini tercih etmeleri istenir. Deneklerden %12’si soldakini, %40’ı sağdakini seçer. Neden o çorabı seçtiği sorulanlar; örgüsü ve esnekliği ile ilgili tahminlerini söylerler. Bir açıklama bulmuşlar ve tercihini buna göre yaptıklarını söylemişlerdir. Önce seçmiş, sonra seçimlerini desteklemişlerdir. Çoraplar birbirinin aynısıdır.

”Seçim mimarisi”, pazarlama ile psikolojinin birleştiği konulardan biri. Ufak değişilikliklerin büyük alışveriş alışkanlıkları değiştirdiği fark edildiğinden beri çok ince hesaplanmış pek çok şey işletmelerde yer alıyor. Örneğin, insanların süpermarketlerde soldan sağa (saat yönünün tersine) dolaştığında daha çok alışveriş yaptığı keşfedildiğinden beri marketler böyle dizayn ediliyor.

Bir başka deneyde insanlardan çeşitli fotoğraflar arasından çekici buldukları bir kadın resmi seçmeleri istenir. Seçim sonrası kişilere fark ettirilmeden fotoğraf değiştirilir. Sonra fotoğrafa bakarak o kadını neden çekici bulduğunu açıklamaları istenir. Katılımcıların yüzde 80’i fotoğrafın değiştirildiğini fark etmez ve neden çekici bulduğu ile ilgili fotoğrafa bakarak açıklamalar yapar. Aynı deney daha sonra gıdalarda da tekrarlanmış, insanlar tat ve koku değiştiği halde kendi seçimi olmadığını anlamamış, yine de seçim nedenini açıklamıştır.

Bilincimizin her zaman bilinçaltımızın yaptığı şeyleri tahmin etmeye çalışır. Tüyleriniz diken diken olduğunda bunun tam sebebini bilmeyip üşüdüğünüz varsayımına varabilir, hırka giydikten sonra arkadaşınıza ”Bir ürperti geldi” diye bir açıklamada bulunup buna kendiniz de inanırsınız. Oysa tüylerinizin diken diken olmasının başka bir sebebi olabilir. Yine de tiksinme, şüphelenme, tuhaf hissetme gibi pek çok duygudan sebepler çıkarır ve bahaneler üretiriz.

”Ahlaki yargıda kullandığımız mantık, hakimden ziyade avukat gibi çalışır. Duygularımız müvekkildir ve beynimiz avukat gibi, kararlarını savunmak için tüm şaibeli yolları kullanır ve duyguların izlerini örter.” -Sıfırla, Chris Paley

İki grup insandan birine dudakları arasında, diğerine dişleri arasında kalem tutmaları istenir. Bu sırada bir çizgi film izlenecektir. Her seferinde dişleri arasında kalem tutarak izleyenler çizgi filmi daha komik bulduklarını söylerler. Gülüyor gibi bir yüz ifadesi, beyne mutlu olduğuna dair bir sinyal göndermiş ve böylelikle alınan keyif artmıştır. Kararlarımız davranışlarımız tarafından etkilenir.

Dişlerin arasında kalem tutmak beynimizde güldüğümüzde çalışan kasların çalıştığı sinyalini gönderir, beynimiz de davranışlarımızı haklı çıkarmak adına düşüncelerimizi değiştirip hakikaten mutlu olduğumuzu söyler.

”İnançlarımız için makul gerekçeler dediğimiz şeyler, genellikle içgüdülerimizi haklı çıkarmak için yapılan son derece mantıksız girişimlerdir.” -Thomas Henry Huxley

Genç kızları kapsayan bir deneyde çeşitli müzik albümlerini puanlamaları istenir. Her kızdan daha önce orta derece puan verdiği iki albüm arasından tercih yapmaları istenir. Seçtiği albüm kendisine hediye edilir ve yeniden puanlama yapılır. Deneye katılanlar başta orta düzey puan verdikleri albüme her zaman başlangıçtakinden daha yüksek puan verirler. Bir şeyi seçtikten sonra seçilebilir olduğuna dair kendimize ciddi telkinlerde bulunuruz.

”Kendine hizmet eden yükleme yanlılığı”
Sınavı geçtikten sonra ”çalıştım, geçtim”, kalınca ”çok zordu”. Çoğu durumu yorumlama biçimimiz ne olduğundan ziyade düşünmedeki hatalarımızdan kaynaklanır.

Bunun bir diğer örneği emlak sektöründe yaşanmaktadır. Evlerin puanlandığı bir sistemde, çiftler bir özelliğini çok beğendiği için bir evi seçtikten ve hatta satın aldıktan sonra, o evle ilgili çok abartlılı övgülerde bulunduğu görülmektedir. Hatta ilk aramalarında ”geniş salon” seçmiş çiftler, küçük bir salonu olan ev aldıktan sonra ‘küçük salon ‘sıcak bir ortam yaratıyor” gibi açıklamalar yaparlar.

”Argümanlar tercih yapmak için değil, tercihleri savunmak için kullanılır.” -Sıfırla, Chris Paley

Bir deneyde insanlardan çivi çakıp sökmekle ilgili sıkıcı bir iş verilir. Etkinliğin eğlenceli olup olmadığı ile ilgili verilen puanlar çok düşüktür. Etkinliğin normalde sıkıcı olduğu tescillenmiş olur. Başka bir gruptaki herkese tek tek etkinlik öncesinde bir ricada bulunurlar. O gün deney görevlilerinden birinin gelmediğini, görevinin etkinliğe girecek kişilere çok eğlenceli olduğunu söylemek olduğunu söylerler. Eğer onun alacağı 1 dolar kendisine verilirse kendisinden sonra etkinliğe girecek kişiye deneyin eğlenceli olup olmadığını rica edip edemeyeceği sorulur ve kendilerine 1 dolar ödeme yapılır. Bu kez hem etkinliğin eğlenceli olduğuna dair puanlar artar, hem de gerçekten eğlenceli bulan inanlar ortaya çıkar. Biraz sonra başka birine etkinliğin eğlenceli olduğunu söyleyecek kişilerin beyinleri kendisini haklı çıkarmak için uğraşmıştır.

Peter Griffin ve arkadaşları, Barry Manilow konserine neden gitmemek gerektiğini konuşurlarken biraz aşırı yüklediklerini düşünerek olumlu birkaç şey söylerler. Konuştukça aslında harika bir şarkıcı olduğunu keşfetmektedirler. Bir sonraki sahnede o ve arkadaşları konseri ağlayarak izlemekte ve şarkılara eşlik etmektedirler.

Deneyin sonraki aşamasında insanlardan yine etkinliğe girecek kişilere eğlenceli olduğu söylenmesi istenir ancak bu kez 20 dolar karşılığında. O gün gelmeyen görevlinin etkinliğin eğlenceli olduğunu söylemek için kişi başı 20 dolar gibi büyük bir para aldığını duyan deneyciler bu kez kendisinden sonra gelen kişilere etkinliğin sıkıcı olduğunu söylerler ve kendileri de keyif almazlar. Bu kadar yüksek bir para alan kişinin bu işi bir amaç için değil para için yaptığı düşünülmüştür. Bu yüzden de etkinliğin gerçekten çok sıkıcı olduğu ile ilgili baştan fikir sahibi olmuşlardır.

Chris Paley: ”İnsanlara daha az para öderseniz işlerini daha çok severler.” diyor. Çünkü ”para için çalışmadığıma göre bu işi gerçekten seviyor olmalıyım” diye düşünüyorlar.

Bir deneyde insanlara sahte kişlik testi doldurulur. Karakter analizinin kendilerine ne ölçüde uyduğu sorulur. Deneye katılanların %90’ı sonuçların mükemmel derece uyduğunu söyler. Sorular, sonuçlar değiştirildiğinde bile her zaman insanlar ortaya çıkan sonuçları beğenme ve kendilerine uyduğunu düşünme eğilimindedir. Kendini kandırma eğilimi; burçların, falların, kişilik testlerinin varlık sebebidir.

Kadınları kapsayan bir başka deneyde, bir zayıflama merkezinde iki gruba deney yapılır. Kadınlardan bir metin okumaları istenir, bu sırada birkaç saniye sonra kendi sesleri kayıttan yayınlanır. Bu da teklemeye ve kekelemeye neden olur. Bu sinir bozucu etkinlik bir gruba her gün 1 saat, diğer gruba her gün 5 dakika uygulanır. Ve sonra spora geçilir. Zayıflamakla alakası olmayan bu çalışmayı 1 saat yapan grup ortalama 3 kg erirken, diğer grup 135 gr zayıflar. Daha çok emek harcamak, işe yarayacağı konusunda kendini ikna etmeye ve zayıflaman için daha fazla çalışmaya neden olmuştur.

Araştırmalar, olayın sonucuna göre kişileri suçladığımızı gösteriyor. Baştaki davranıştan haberdar olsak bile kötü bir şey olduğunda eleştirilerimiz artıyor, yani bu durumda da önce sonuca bakıyor, sonra tercihimizi destekliyoruz.
”Çok kötü bir şey olduğunda birini suçlamamız gerekir, bu kişi kurban bile olsa.” -Sıfırla Chris Paley

İki grup insana 1 dolar karşılığında loto oynatılır. Gruplardan birine kendi numaraları seçme hakkı tanınır, diğer gruba hazır oynanmış numaralar verilir. Çekilişten önce deneycilere kuponları satmak isteyip istemeyecekleri sorulur. Hazır kupon alanların verdiği ortalama fiyat 1,96 dolar iken, kendi numaralarını seçenler ortalama 8,67 dolar isterler. Stuart Sutherland şöyle diyor: ”Kendi özgür seçimlerimizin değerini abarttığımızı gösteren daha iyi bir örnek olamaz.”

”Eğer hepimiz mantıklı bireylersek argümanları kimin öne sürdüğü hiçbir şeyi değiştirmemeli. Yani argümanlar ya geçerlidir ya da geçerli değildir. En iyi planlara sahip politikacıları seçmemiz gerekir. Aksine, liderleri seçtikten sonra politikaları seçiyoruz. Sonran başa gidiyoruz.” -Sıfırla, Chris Paley

Ortada sonuç varken, ona mantıken uyan açıklama koymak kolaydır. Ancak o açıklamalar gerçekten yasa ise, bir sonraki durumda yasaya uyduğumuzda sonucun ayan beyan ortaya çıkması gerekir. Amerika’nın en ünlü astrologlarına çeşitli kişilerin doğum tarihleri ve birisi doğru üç farklı karakter profili sunulmuş ancak hiçbir zaman burcuna oranla karakterini doğru tespit edememişlerdir. Hiçbir yasaya dayanmadığı halde kendi söylediğine kendini ikna eden insanlar ”uzman” adı altında sanki gerçek bir şey anlatıyor gibi dinlenmekteler.

İki grup öğrenciye bir şiir ezberletilmek istenmiş, gruplardan birine diledikleri kıtayı seçebilecekleri söylenmiştir. Kendi ezberleyeceği bölümü seçme izni olan grup derslere daha fazla katılım göstermiş, ezberlemeyi daha iyi başarmış ve derse daha yüksek puan vermişlerdir.

”Araştırmalar, insanların bir konuda tercih yaptıktan sonra yapmış oldukları tercihi gereğinden fazla büyüttüklerini ortaya koyuyor.” -Stuart Sutherland

Bir başka deneyde idam cezası ile ilgili araştırmalar gösteren dört sahte makale hazırlanır. Makaleler neredeyse birbirinin aynı olup sadece araştırma sonuçları kısmı değiştirmiştir. Birinde cinayet oranı idam cezası sonrası artarken, diğerinde azalmaktadır. İdamla ilgili net kararı olan kişilere makaleler okutur. Görüşü ile örtüşen makaleleri okumuş kişiler, bu makaleleri ”daha iyi araştırılmış” ve ”daha ikna edici” bulmuşlardır. Diğer ilginç sonuç, fikriyle örtüşen makaleler okuyan kişiler için makaleler inançlarını desteklerken, aksi yönde ve neredeyse aynı makaleler okuyan kişilerde hiçbir değişilikliğe yol açmamıştır. Kararlarımızı aldıktan sonra destekleyen delilleri görür, reddedenleri görmeyiz.

”Ahlaki akıl yürütme mekanizmamız verdiğimiz kararları savunmamızı sağlar, karar vermemizi değil.” -Sıfırla, Chris Paley

Twitter’la ilgili bir araştırma, insanların sadece kendisi gibi düşünen kişileri takip ettikleri ve çok az karşıt görüşle etkileşim kurduğunu göstermiştir. İnsanlar ne karara varırlarsa varsınlar, aksi yönde milyonlarca delil veya görüş olsa bile sosyal medya gördüklerini sadece kendi kararını destekleyenlerden oluşacak bir ortama dönüştürmekteler.

Bir başka deneyde deneklere iki torba gösterilmiş, birinde %60 kırmızı, %40 siyah, diğerinde %40 kırmızı, %60 siyah top olduğu söylenmiştir. Torbalardan birinden çekim yaparak seçtikleri torbanın hangisi olduğunu tahmin etmeleri istenmiştir. Birkaç seçim sonra kişiler tahmini bir karar varmışlardır bile. Bu karardan sonra ne seçerse seçsinler, çektikleri topların bu kararını desteklediğini düşünmüşlerdir. Sonraki seferlerin her birinde kırmızı top da seçse, siyah top da seçse, doğru seçimi yaptığına tekrar tekrar emin olmuşlardır. Tamamen tarafsız bir seçim ortamında ve doğruyu bilmenin imkansız olduğu koşullarda bile insanlar önce seçmekte, sonra seçimini desteklemektedir.

”Gerçek karar verme sürecimize bilinçli bir erişimimiz yoktur.” -Sıfırla, Chris Paley

Tercihlerimizi savunma içgüdümüz üzerine bir başka deney Yale Üniversitesi tarafından gerçekleştirilmiştir. Bir bölgedeki kadınlara liselerde doğum kontrol ile ilgili bilinçlendirme yapılması gerektiği ile ilgili görüşme yapılır. Bir gruba böyle bir çalışma başlaması adına dilekçe imzalatılır. Diğer gruba imzalatılmaz. Sonraki günlerce kadınların evlerine böyle bir çalışmanın gençleri cinselliğe özendireceği ve konunun ailelere bırakılması gerektiği ile ilgili broşürler dağıtılır. Sonra kadınlar aranır ve bu konudaki çalışmalara katılıp katılmayacakları sorulur. Dilekçe imzalamamış kadınlar broşürlerin etkisinde kalmıştır ve hiçbiri katılmak istemez. Ancak dilekçe imzalayanlarda tam tersi bir etki olur. Onlar broşürlere oldukça kızmışlar ve artık daha istekle katılmak istemektedirler. Baştan tercih yapmış olmak, onu sarsacak iddialara aşırı tepki vermeye neden olur.

”Bumarrang etkisi, kişilerin inançlarına meydan okuduğunda haklı olduklarına daha fazla ikna olmalarıdır. Kişiler, kaçamayacakları taahhütler konusunda kendini ikna etme ihtiyacı hissederler.” -İrrrasyonel, Stuart Sutherland

”Parmaklarınızı şıklattığınızda gözleriniz ve kulaklarınızın bu hareketle ilgili olarak kaydettiği bilgi daha sonra beyin tarafındna işlenir. Ancak sinyallerin beyinde ilerleme hızı oldukça yavaştır; bakır bir tel boyunca sinyal taşıyan elektronların hızından milyonlarca kez daha yavaş.Bu nedenle bu şıklatma hareketinin sinirsel olarak işlenmesi biraz zaman alır. Siz algıladığınız anca eylem çoktan olup bitmiştir bile. Siz algıladığınız anda eylem çoktan olup bitmiştir bile. Algı dünyanız her zaman gerçek dünyanın gerisinde kalır. Bir başka deyişle dünya ilişkin algınız, gerçek anlamda canlı olmaya bir canlı yayın gibidir.” -Incognito, David Eagleman

Kendimize söylediğimiz yalanlarla ilgili sadece psikolojik değil ayrıca nörolojik örnekler de bulabiliriz. Ramachandran, konuyla ilgili hastalarına, Beyindeki Hayaletler kitabında yer verir. İhmal sendromu adı verilen bir durum, bazı hastaların vücudunun yarısını hiç kullanamayacağı kadar felçli olduğu halde, kendilerinin bunu kabul etmemesi ile ilgilidir. Yürüyemeyen, sol tarafındaki nesneleri göremeyen, bir kağıda bir şeyi düzgün çizemeyen hastalar bile bunları yapabildiklerini düşünmekte, çünkü beyinleri bu aradaki boşlukları doldurmaktadır.

İhmal sendromu olan hastalara soldaki örneklere bakarak çizim yapmaları istendiğinde sağdaki şekiller ortaya çıkıyor ve tam doğru çizdiklerine inanıyorlar; sol tarafı çizmediklerine ikna olmuyorlar.

Ramachandran’ın Bayan Dodds isminde bir hastası vardır. Banyoda düşmüş ve felç geçirmiştir. Bu olay kendisine anlatılmıştır, başına gelenleri bilmektedir. Ancak ”Doktor yürüyebilir misiniz?” diye sorduğunda ”Elbette” der. Oysa iki haftadır tekerlekli sandalyededir. ”Ellerinizi kaldırabilir misiniz?”, ”Alkışlayabilir misiniz?” gibi tüm sorulara ısrarla olumlu yanıt vermektedir, aslında söylediklerinin hiçbirini o an yapıyor olduğunu sansa bile yapmamaktadır. Ramacandran özellikle bir yere kadar soru sormaya devam etmektedir; bahanelere kadar. Zira bir yerde çelişki muhakkak yaşanmaktadır. Örneğin alkışladığını söyleyen bir kişinin odada alkış sesini duymasını gerekir. İşte böyle bir çelişki yaşandığında kişinin beyninin köşeye sıkışması ve gerçeği kabul etmesi gerekir. Ancak insan beyni böyle çalışmaz ve bahaneler icat eder. Bayan Doods’a bir aşamada kolunu neden kaldırmadığı sorulduğunda şöyle der; ”Tıp öğrencileriniz beni sinir ettiler, artık kolumu kaldırmak istemiyorum.” Aynı hasta bir sonraki seansta ”Omzumda ciddi eklem iltihabı var, canım yanıyor”, diğerinde ”Asla iki elini de becerikli bir şekilde kullanan biri olamadım” demiştir.

”İnkar hastaları sol kollarını kullanmaları istendiğinde, o kollarını niçin hareket ettiremediklerine dair sıklıkla anlamsız neden veya gerekçeler uydurur.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

”Oliver Sacks, birçok sol yarı-ihmal hastası gibi, tabağının sadece sağındaki yemeği yiyen bir kadının tuhaf hikayesini anlatır. Kadın hasalığını biliyordu ve yemeğinin hepsini yemek istiyorsa soldaki kısmı görene dek başını kaydırmak zorunda olduğununu farkındaydı. Tekerlekli sandalyesini sağ tarafa geniş bir daire çizecek şekilde döndürüyor ve yaklaşık 340 derece döndükten sonra gözleri dokunulmamış yemekle buluşuyordu. Sadece sola dönmesi gerektiğini hiç bilemedi, çünkü onun için sol yoktu.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Somatoparafreni denen, insanların kendi vücut organlarını reddettiği nörolojik bir rahatsızlık vardır. Bir hasta geceleri sürekli yataktan düşmekte ve hastabakıcılar kaldırmaktadır. Çünkü kendi kolunun yatağına bırakılmış cansız bir kol olduğunu düşünmekte ve sürekli onu yere atmaya çalışmaktadır. Bir başka da kadın kendisine kendi kolu gösterildiğinde onun erkek kardeşine ait olduğunu söyler, erkek kardeşi başka bir şehirde yaşamaktadır. Bu durumda da bahane mekanizması çalışmaktadır. ”Neden erkek kardeşine ait olsun?” sorusuna ”Çünkü çok büyük ve kıllı, benim kollarım kıllı değildir.” der.

”Bu hastaları izlemek insan doğasını mercek altında gözlemek gibidir; bana, kendimizi kandırmaya ne kadar yatkın olduğumuzu ve insan aptallığının tüm yönlerini anlatır.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Bir başka deneyde, ellerini kontrol edemeyen bir kadın tepsi ile su bardaklarını taşıması istendiğinde tüm bardaklar kırılır. Üstü sırılsıklam bir şekilde şöyle der: ”İki elimle başarılı bir şekilde taşıdım.” Ramachandran, ”Gördüğünüz gibi taşıdım” gibi bir cümle yerine ”iki elimle” demesine Freudcu bir cevap bulur. Dilimizle bilinçaltımızda gizlediğimiz şeylerin ortaya çıkmasını engellemeye çalışırız.

”Bu garip ifadeler, Freud’un ”tepki oluşumu” dediği -özsaygısını tehdit eden bir şeyi, karşıtını beyan ederek bilinçaltında, gizleme çabası- durumuna bir örnektir.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Kendimizi kandırma mekanizmamızın temelinde ”tutarlılık” prensibi yer alır. Söylediklerimiz ve yaptıklarımızla, düşündüklerimizin ters düşmesini istemeyiz. Davranışlarımızın ardından bahaneler bulur ya da söylediklerimizi ispatlamak için davranışlarımızı değiştiririz.

”Geçmişi kötülemek kesin olarak irrasyoneldir, zira gerçeğin eğilim bükülmesine dayanır.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Kendimize söylediğimiz yalanların bir diğer nedeni ”özsaygımızı koruma isteği”izdir. Bu nedenle inançlarımıza uygun şeyleri daha çok hatırlar ve diğer şeyleri görmezden geliriz. Bir süre sonra hep bizim inandığımız şeyler oluyormuş ve doğru taraftaymışız gibi bir hisse kapılırız. Hatta diğer insanların nasıl bu görüşte olmadığına şaşırırız.

”Biri bir karar aldığında, aldığı kararın hatalı olduğunu gösteren açık bir delil bile sunulsa, genellikle kararını değiştirmeye karşı aşırı direnç gösterir.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Bir diğeri beynin aşırı miktarda maruz kaldığı bilgi, duygu girişine karşı bir karar mekanizması oluşturmak için ”hikayeleştirme” yoluna gitmesidir. Ramachandran buna ”ayrıntı bolluğunu elemek” der. Böylece bir konuda mantıklı bir hikayeye sahip olur ve her şeyi ona uydurmaya çalışırız. O hikayeye uymayan şeyleri görmezden geliriz, uyanları da desteklemek için kullanırız. Ramachandran, bunun böyle olduğunu çünkü her yeni bilgi kırıntısında hikayeyi değiştirmek zorunda kalsaydık çıldıracağımızı söyler.

”Bisiklete binmeyi bir kez öğrendikten sonra, beyninizin, kaslarınızın yaptıklarıyla ilgili bir öykü kurgulamasına gerek yoktur; bilinci bunun için rahatsız etmeye değmez bile. Her şey öngörülebilir olduğundan öykü gereksizdir; pedalları çevirirken aklınızdaki diğer meseller düşünmekte özgürsünüz.’ Beynin öykü kurgulama mercileri, yalnızca ortada çelişkili ya da anlaşılması güç bir durum varken tam güç çalışmaya başlar.” -Incognito, Daniel Kahneman

”Şimdi varsayalım ki gelen girdi içinde bir şeyler mevcut taslağa uymuyor. Ne yaparsınız? Seçeneklerden biri tüm senaryoyu yırtarak işe sıfırdan başlamaktır: Hikayenizi gözden geçirerek, dünya ve kendiniz hakkında yeni bir model oluşturmak. Buradaki sorun şu: Tehdit yaratan her bilgi kırıntısı için bunu yapsaydınız, davranışlarınız kısa üre içinde kaotik ve düzensiz hale gelirdi; çıldırırdınız.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Bunu sağlayan beynimizin sol yarıküresidir. Kendimize yalanlar söyleyen, delilleri saklayıp değiştiren, olmadık hikayeler uyduran kesim, bizim dengede olmamızı sağlar. Çünkü her saniye kararları değiştiren biri olarak işlevsiz olur, hiçbir konuda hareket edemezdik. Bu avantaja sahip olmanın cezasını Ramachandran şöyle açıklar: ”kendi kendinize yalan söylemek.”

Sol yarıküremizin yaptığı şey, anormalliği tamamen görmezden gelmek ya da dengeyi korumak için eğip bükerek daha önceden var olan çerçevenin içine tıkıştırmaktır.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Dünyaca ünlü nörolog Ramachandran, sol ve sağ yarıkürelerin çalışması ile ilgili şu benzetmeyi yapar. Düşmana saldırmaya hazırlayan bir generale karargahında bir gözcüden haber gelir. Düşmanın beş yüz tankı vardır, kendilerininse altı yüz. Buna göre sabah 06:00’da saldırmaya karar verirler. Saldırıya beş dakika kala ise bir izci birliği gelerek düşmanın yedi yüz tankı oluğunu söyler. Generalin beynin sol yarıküresi olduğunu düşünürsek yapacakları şunlardır;

  • İnkar: Haberciye kimseye bir şey söylememesini söyleme. İzciyi öldürme. İzcinin raporunu ‘çok gizli’ yazan bir çekmecede saklama.
  • Bastırma: Önce gelen bilgiye güvenip sonradan gelen bilginin muhtemelen yanlış olduğuna karar verme.
  • Uydurma: İzcilere generallere yalan söylemesini, aslında beş yüz tankı olduğunu söylemesini isteme.

”Havaya atılan taş konuşabilseydi, kendi tercihi ile düştüğünü söyleyecekti.” -Spinoza

Çünkü sol yarıküre, kararsızlılığın hiçbir işe yaramayacağını bilmektedir. Sürekli karar değiştirseydik, işlevselliğimiz kaybolurdu. Peki ya izci birlik yedi yüz tank yerine, düşmanın nükleer silahı olduğunu söyleseydi? Generalin hemen yeni bir plan yapması gerekirdi. Bunu sağlayan da sağ yarıküredir. Ramachandran, sağ yarıküre için de ”Şeytanın avukatı” benzetmesinde bulunur. Anormallikler arar, bir bilginin tüm sistemi ve kararı sorgular, yeniden başlamaya karar verir. Sol yarıküre inatçı bir biçimde sisteme sadık kalırken, sol yarıküre değişime zorlar.

Bazı epilepsi hastalarının corpus collosum’u alınır. Bu, beynin iki lobu arasındaki iletişimi keser ve ”bölünmüş beyin” denen durum oluşur. Bu hastaların önüne çeşitli nesneler ve yazılar koyduğunuzda sol eliyle sağ gözünün gördüğü, sağ eliyle de sol gözünün gördüğü nesneler seçer. Bunları neden seçtiğini açıklaması istendiğinde solundaki nesneyi neden seçtiği ile ilgili olmadık bir bahane söyler. Oysa gözüyle o nesneyi görmüştür, yine de beyni ona haber vermez. Sol yarımküremiz, eylemlerimizi neden yapıtımızla ilgili bahaneler üretir.

”Bir lambanın, düğmeye basıldığında neden ışık verdiğini bilmesine gerek yoktur. Bizim de bir şey yaptığımızda bunu neden yaptığımızı bilmemize gerek yoktur.” -Sıfırla Chris Paley

Yukarıdaki hastalar gibi, sağ yarıküresi zedelenen kişilerde sol yarıkürenin ‘dizginleri serbest kalır’. Beynin izcileri aslında kişinin tekerlekli sandalyede oturduğunu, ellerini hareket ettiremediğini, kolun vücuda yapışık olduğunu söylese de bile umursamaz. Kendisini durdurmak üzere sağ yarıküre orada yoktur.

”Gerçeklik modelini gözden geçirip yenileyemez, çünkü sağ yarıküre tutarsızlıkları saptayan mekanizmalarıyla birlikte devre dışı kalmıştır.” Sağ yarıküre tarafından yapılan dengeleme veya ”gerçeklik kontrolü” olmayınca, bu sahte ve aldatıcı yolda gidebilecekleri mesafenin bir sınırı yoktur.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Kendimizi kandırmamız, önce tercih yapıp sonra bahaneler bulmamız üzerine yeterince çarpıcı deneyden bahsetmemiş gibi, bir de üstüne en çarpıcı deneyden bahsedelim. 1960’larda Benjamin Libet adlı bir biliminsanı, insanların kafalarına elektrotlar yerleştirir ve istedikleri zaman parmaklarını kaldırmalarını söyler. Ayrıca o sırada bir saate bakacaklardır ve parmaklarını kaldırmak için çok güçlü bir dürtü hissetiklerinde bunu yapacaklardır.

Beynimiz parmağı kaldırma kararını ”Parmağımı kaldırmaya karar verdim” dedikten sonra değil, önce almıştır.

Deney sonucuna göre, ilginç bir şekilde insanlar hareket etmeden çeyrek saniye kala hareket etme dürtüsünün farkına varmaktadırlar. Daha ilginç olanı, beyindeki etkinlik artışı hareket etme isteği duymadan önce ortaya çıkmaktadır. David Eagleman, bu deneyden çıkan çarpıcı sonucu şöyle özetler: ”Kişi, hareket isteğini bilinçli biçimde duymadan epeyce önce, bazı beyin parçaları karar vermiş ouyordu bile.” Buradan çıkan çarpıcı sonuç şu; beyniniz parmağınızı kaldırma kararı veriyor ve size ”haber veriyor.” Parmağınızı kaldırdığınızda siz bundan yeni haberdar olmuş oluyor ve bunun kendi isteğinizle gerçekleştiğini düşünüyorsunuz. Siz istediğiniz için parmağınızı kaldırmıyor, parmağınızı kaldırdığınız için istediğinizi zannediyorsunuz. Önce yapıyoruz, sonra karar veriyoruz.

”Özgür irade, sezgilerimizin bize söylediği kadar basit bir olgu değildir.” -Incognito, David Eagleman

Özgür irademiz, bilinçli kararlarımız, mantıklı tercihlerimiz olduğunu düşünüyoruz. Oysa deneyseler önce bir şekilde, hatta bazen rastgele nedenlerle tesadüfen seçimler yapıp sonra -bazen hayatımızın kalanı boyunca- bu tercihi savunduğumuzu gösteriyor. Beynimizin önsaygısını koruma ve mantıklı bir hikayeye sadık kalma ihtiyacı nedeniyle aksi yöndeki delilleri görmezden geliyor, bahanelere daha sıkı sarılıyoruz. Beynimizin sol yarıküresi de bunu destekleyerek kim olduğumuzla ilgili yalana inanmamızı ve plana sadık kalmamızı sağlıyor. Çok ender olarak yolumuzu değiştiriyor, hatadan dönüyor ve tekrar tercih yapma zahmetine katlanıyoruz. Beynimiz doğru çalışırken dahi bize yalan söylemeye programlanmış durumda. Karalarımızın çoğunu bizim almadığımızı bilmek iyi bir yeniden başlangıç şansı olabilir.

KAYNAKLAR

  • Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran
  • Sıfırla, Chris Paley
  • Incognito, David Eagleman
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland
169 Views

Mühendis, girişimci, tasarımcı, yazar.