Ruh hali, İnanç ve Plasebo

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması henüz yapılmamıştır.

1950’lerde göğüs ağrısı çekenlere ”iç meme arteri ligasyonu” denilen bir operasyon yapılmakta imiş. Bunun için önce anestezi uygulanıyor, sonra göğüs kafesi açılıyor ve iç meme arteri bağlanıyormuş. Arterlere uygulanan basıncın yüklenmesi kalp kasına kan akışı gerçekleşmesini ve hastaların iyileşmesini sağlıyormuş. 20 yıl boyunca bu operasyon binlerce hastaya uygulanmış.

1955’de Leonard Cobb adlı bir kardiyolog bu işlemin etkisinden şüphelenir. Hastalarının yarısına bu operasyonu uygular, diğer yarısına da uygulayacağını söyler. Anestezi verir, göğüs kafesine bıçakla açılmış gibi iz bırakırlar. Her iki gruba işlemin yapılacağı söylenir.

Operasyon sonrası her iki grubun da elektrokardiyogramları arasında fark görülmemiştir.

Çok enteresan bir sonuç elde edilir. Her iki grup da göğüs ağrılarında rahatlama olduğunu bildirirler. Ve üç ay sonra geri gelirler, göğüs ağrıları tekrar başlamıştır. Bir şekilde ameliyat olduğunu düşünmek hastalara iyileştikleri izlenimi vermekte ancak aslında esas soruna hiçbir etkisi olmamaktadır.

14. yüyılda cenazelerde ölüye ağlaması ve üzgün görünmesi için tutulan sahte atıfçılara ”plasebo” deniyormuş. Plasebo kelimesi Latince ”memnun edeceğim” anlamına geliyor. Dan Ariely’den öğrendiğim kadarıyla tıp kavramı olarak ilk 1785’te New Medical Dictionary’de kullanılmış.

Bugün, iyileşeceğini düşünmenin iyileştirici etkisine ”placebo etkisi” deniyor. 1955’ten bugüne kadar pek çok uygulamanın aslında bir etkisi olmadığı, plasebo etkisi sağladığı ortaya çıkmıştır. Ayrıca bugün yeni bir ilaç veya tedavi için, hatta psikolojik deneyler için mutlaka bir kontrol grubu kullanılır. O gruba ilaç veya tedavi uygulanmasa bile uygulandığı söylenir. Örneğin üzerinde deney yapılan ilaca tamamen benzeyen ama aslında hiçbir işe yaramayan bir ilaç uygulanır. Hastalar kendisinin plasebo grubu olduğunu bilmez. Sonuçlar alındığında plasebo grubu ile kıyaslanır ve ilacın gerçekten etkili olup olmadığı bulunur.

”Şimdi farklı olduğumuzu düşünebiliriz. Ama değiliz. Plasebolar hala sihirleriyle bizi etkilemeye devam ediyor.” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Plasebo kavramı öncesinde kurbağa gözü, maden suyu, kokain, elektrik akımı gibi pek çok şey de tedavi amaçlı kullanılmakta imiş. Bugün de hacamat, bitkisel sağlık ürünleri, sülük gibi pek çok şeye ”şifa” gözüyle bakılmakta. Bilim bu kadar ilerlediği halde hiçbir etkisi olmayan şeylerin sağladığı psikolojik rahatlama, yani plasebo etkisi insanlara iyi geldiğini düşündürmekte ve kullanımı devam etmekte.

Osteopati, bilimsel temeli olmadığı halde hastanelere kadar girmiş uygulamalardan sadece biri. İyi geldiğine inandığı için talep eden milyonlarca kişilik kitleyi boş çevirmek istemeyen hastaneler, bunu adeta gerçek bir tedavi gibi uygulamaktadır. Plasebo etkisi nedeniyle hastalar kendilerini bir süre iyi hissetmekte ancak esas hiçbir sorunu düzelmemektedir.

Stuart Sutherland, bilimin bu kadar ilerlediği bir çağda hala placeboların hüküm sürmesini üç sebeple açıklıyor. Birincisi, sözde tedavi sağlayan ”uzman”ların araştırmaları, varsa konuyla ilgili eğitimleri ve geçimlerini riske atmak istememeleri nedeniyle sundukları uygulamaların etkisine bizzat kendileri de inanmaları. Fayda görmediği için bırakanların tedaviyi bıraktığı için iyileşmediğinin düşünüldüğü, bırakmayıp da iyileşmeyenlerin doğru uygulamadığı için iyileşmediğinin düşünüldüğü bir ortamda; iyileşmeyenlerin sayısı ne kadar çok olursa olsun, sadece iyileşenlerin reklamı yapıldığı, anlatıldığı ve duyulduğu için her zaman işe yarıyor gibi gözükecektir. İyileşmemenin söylentisi yayılmaz ama ilacın başarısı hemen herkesçe anlatılır. Ve plasebo etkisi nedeniyle pek çok kişinin ilk başta kendini iyi hissetmesi, ilacın reklamını yapması. Zaten neredeyse her tedavi ilk başta iyi hissettirmektedir. Ve bu kişiler arasından sonradan kötüleşenlere ”hastalığı ilerledi” denmektedir. Yani yine tedavinin işe yaramazlığı gündemde değildir. Ayrıca kendiliğinden iyileşen bir grup hastanın da iyileşmesi böyle uygulamalar bağlanmaktadır.

İki köpeğinden birinin kulağına ilaç damlatmak zorunda olan adam, diğer köpek kıskanmasın diye ona da damlatmış gibi yapıyor. Bu tıpkı ülkemizde her doktora gidenin aynı ”röntgen çektirme hizmeti” almak ve ”antibiyotik yazdırmak”tan geri kalmadığını hissetme ihtiyacına benziyor.

Hastaların ilaç almadan doktordan çıkmamasının sonuçlarından biri olarak doktorlar da plasebo ilaçlar vermekteler. Virüslere antibiyitoikler etki etmese de, virüs kaynaklı soğuk algınlıklarında dahi doktorlar antibiyotik yazmaktalar. Dan Ariely, doktorların bunu istememelerine rağmen bunun artık sosyolojik bir konu olduğu için yaygınlaştığını söylemekte.

Ülkemizde hasta talebi yüzünden her yıl yüzbinlerce MR ve röntgen’in gereksiz çekildiği tahmin ediliyor. Hastalarımız, MR ya da röntgen çekilmeden tedavi edildiklerine inanmadıkları gibi, çekmeyen doktorları da ”iyi doktor olmamak”la suçluyorlar.

”2003 yılında yapılan bir çalışmada boğaz ağrısı için antibiyotik alan hastaların üçte birinden fazlasında, antibiyoltik kesinlikle işe yaramadığı için daha sonra viral enfeksiyon görüldüğü bulunmuştur. ” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Dünyaca ünlü psikolog Daniel Kahneman, rütbeli askerlere bir konferans vererek cezaya nazaran motivasyonun çok daha etkili bir çalışma stili olduğundan bahseden. Konferans sonrası bir komutan gelerek, dinlediklerinin gerçeklerle uyuşmadığını söyler. Nedeni sorulduğunda şöyle der; ”30 yıldır ne zaman bir askeri çok büyük bir şey başardığı için ödüllendirsem, bir sonraki sefer daha kötü bir performans sergiler. Buna karşılık felaket bir performans sergileyen bir askeri ne zaman azarlasam bir sonraki sefer daha iyi olur.” Kahneman askere dedikleri doğru olduğu halde vardığı sonucun yanlış olduğunu söyler. Bir insanın ortalama başarısı içinde çok iyi bir performans göstermesi istisnadır. Bir sonraki sefer çok büyük ihtimalle ortalamaya yakın bir sonuç elde edecek, yani daha düşük bir performans gösterecektir. Yine her insanın çok çok kötü bir performans göstermesi de istisnadır, büyük ihtimalle bir dahaki sefer ortalamaya yakın bir performans gösterecektir. İstatistikte buna ”ortalamaya doğru regresyon” denir. Komutan hiçbir şey yapmasaydı bile harika başarı gösteren askerler bir sonraki sefer aynı başarıya büyük ihtimalle ulaşamayacak, felaket performans sergileyenler büyük ihtimalle bir sonraki sefer o kadar kötü olmayacaklardı.

Tarih, pek çok sahte doktor, şifacı ve mucize gösterici ile doludur. Bunların en büyük hilelerinden biri ortalamaya doğru regrasyonu kullanmalarıdır. Durumu iniş çıkışlarla dolu hastanın en kötü anını beklerler, tam o sırada ilacı verirler. Semptomlar kendiliğinden hafiflediğinde ilacın etkisi olduğu düşünülür.

Başta depresyon olmak üzere pek çok nevroz kendiliğinden sonlanabilir; yani tedaviden bağımsız olarak, gün gelir, hasta kendi kendine iyileşir. Plasebo kullanılan kontrollü bir deneyde (plasebo olarak depresyon hastasıyla bir terapist değil, herhangi bir insan konuşmuş, dertlerini dinlemiş ve onu destekleyen tavsiyeler iletmiştir), plasebonun hastanın depresyonunu tedavi etmede psikanalist kadar başarılı olduğu bulgusuna ulaşmıştır. -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Ortalama 80 alan bir öğrenci iseniz bir sınavda 99 almanız istisnadır. Bir sonraki sefer çok büyük ihtimalle 99’dan düşük puan alır yani ortalamaya yaklaşırsınız. Aynı şekilde 30 almanız da istisnadır. Çok büyük ihtimalle bir sonraki sefer 30’dan yüksek alır ve ortalamaya yaklaşırsınız. Kahneman şöyle bir gazete başlığı örneği verir: ”Enerji içeceğiyle tedavi edilen depresyonlu çocuklar üç aylık bir süre içinde önemli ölçüde iyileşiyorlar.” Bu uydurma başlık, uygulanması durumunda muhtemelen doğru çıkacak olsa da, bu enerji içeceklerinin depresyon tedavisinde kullanılacağı anlamına gelmez. Çünkü, ”aşırı bir grup” olan depresyonlu çocuklar tanımlaması da ortalamaya göre istisnadır. Normal çocuklara göre daha mutsuz oldukları için zaten zaman içinde ortalamaya doğru eğilim göstereceklerdir. Kahneman şöyle der: ”Enerji içeceği yerine baş aşağı durma, kedi okşaması da iyileşme belirtileri görmenize neden olacaktır.” Ortalamadan uzak bir örneğe ne yaparsanız yapın ”düzelme” görürsünüz. Bu yüzden de yaptığınız şeyin etkili olduğunu düşünürsünüz.

Klişe bir deyim; ”İlaçla 7 gün, ilaçsız 1 haftada iyileşirsiniz.”

”Depresyonlu çocuklar hiç kedi okşamasalar ya da enerji içeceği içmeseler bile zamanla biraz iyileşeceklerdir. Bir enerji içeceğinin -ya da herhangi bir başka tedavinin- etkili olduğu sonucuna varabilmek için, bu tedaviyi görmüş bir hasta grubunu, tedavi edilmemiş (ya da daha iyisi plasebo verilmiş) bir kontrol grubu ile karşılaştırmanız gerekir. Kontrol grubunun bir tek regresyon ile düzelmesi beklenir, deneyin amacıysa, tedavi edilen hastaların regresyon etkisinin üzerinde bir iyileşme gösterip göstermediğini sapmaktır.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

MIT’de bir deney yapılır. Son derece şık bir tıbbi laboratuvarda, etrafta ABD’nin en prestijli dergilerinde bir ilacın reklamı, şık bir asistan, tamamen resmi bir prosedürde hastalara içeri aldılar. Yeni çıkacak ve 5 dolar ücretinde olacak önemli bir markaya sahip olacak bir ilaç denenecektir. Öncelikle kalp hızı ölçümü gibi son derece profesyonel işlemler yapılır. Sonra çeşitli elektriksel etkilerle ağrı yaratılır. Ve ilaç verilir, ilacın etkisinin 15 dakika süreceği söylenir. 15 dakika sonra tekrar elektrik gönderildiğinde hastaların tamamı heyecanla daha az etkinlendiklerini söylerler. Oysa sadece C vitamini almışlardır.

Çizer: Umut Sarıkaya

”İlaç almanın yararlarından en azından bir kısmı, sırf işe yarayacağına inanmaktan kaynaklanır.” -Brain Up, John B. Arden

Aynı grup, ilacın fiyatı 10 sente düşürülerek tekrar deneye alınır. Bu kez hastaların yarısı ilacın etkisini görmediğini söylerler. Üstelik bu kişiler başlangıçta daha çok ağrı hisseden kişilerdir. Ağrının gitmesi için ilaca bel bağlamış hastalar hem ağrıyı daha şiddetli hissettiğini düşünmekte, hem de çözümün etkisini daha fazla hissetmektedir. Ve ilacın fiyatı düşürüldüğünde bu kez işe yaramadığını hissetmektedir.

”Gerçek şu ki plasebolar telkin gücüyle çalışır. İnsanlar onlara inandıkları için etkilidir.” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

John B. Arden, psikiyatride tartışmaları devam eden plasebo konusuyla ilgili bir çalışmaya dikkat çeker. Toronto Üniversitesi’nde yapılan bir deneyde, güçlü antidepresan ilaçlar aldıklarına inanan fakat aslında plasebo alan hastalar da ‘beynin glikoz metabolizmasındaki’ değişikliklere bağlı olarak iyileşme göstermişlerdir.

Bir simülasyonda yüksek bir yerden düşen Neo, programdan çıktığında ağzının kanamakta olduğunu görür. Morpheus’a ”gerçek olmadığını söylemiştin” der. O da şöyle cevap verir: ”Onu gerçek yapan beynin.” Bugünkü nörolojik araştırmalar bu diyaloğu çok daha çarpıcı kılıyor.

”Araştırmacılar, önde gelen altı antidepresanın etkisini test ettiklerinde, ortaya çıkan etkinin yüzde 75’inin plasebo kontrollerinde de tekrarlandığını belirtmişler. -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Bir insanın bir ilacın etkili olacağını düşündüğü için iyileşmesi çok dikkat çekici bir konu. Burada istatistiğin yorumlanmasındaki hata değil bizzat bir değişiliklik mevcut. İnanmak hakikaten de iyileşme sebebi olabilir. Bu konuda nöroplastisite ile açıklanabilir. Öğrenme, hissetme, düşünme, ekletme, kaydetme… Teorik olarak anlattığımız tüm kavramlar aslında sinirlerden elektrik geçmesinden ibaret. Ve beyin her düşündüğümüzde değişiyor çünkü hangi sinirden nasıl bir iletim olduğu, sinirlerin birbiriyle iletişimi bir sonraki tercihi değiştiriyor. Aynı şekilde inanç da psikolojik bir kavram olsa da gerçekleşen şeyler beynin nörolojik yapısı ile alakalı ve inandığımızda da beynimizin çalışma tarzı etkileniyor.

Elif Şafak, TED konuşmasında anneannesinin evine kurşun döktürmeye, muska yaptırmaya gelen insanları anlatıyor. Kendisi ve annesi de bu uygulamalara inanmasa da anneannesinin yanından herkesin mutlu gittiğini, hatta hastalıklarında fiziksel iyileşmeler olduğunu gözlemlemiş. İnanmak, iyileşme sebebi olabilir.

”Sırf belli bir davranışı düşünmek ya da hayal etmek de beynin yapısını değiştirebilir.” -Brain Up, John B. Arden

Plasebo aldığı halde iyileşme gösterdiği araştırmalara konu olmuş hastalar arasında tümörü küçülen, ülseri iyileşen, huzursuz bağırsak sendromu iyileşen hastalar gibi çok ciddi konular da vardır. Burada varmak istediğimiz ana fikir, inancın sandığımızdan çok daha güçlü bir etkisi olduğu, bunu şimdilik tespit etsek de ne ölçüde yorumlayacağımız ile ilgili şimdilik net olamadığımızdır. Belki günün birinde inancın tedavi olarak kullanılması sonucu nörolojinin bağışıklık sistemine yardımcı etkilerinden faydalanılarak kendi kendimizi tedavi ettiğimiz günler gelecek olabilir. Ancak şimdilik inancın etkisinden bilimsel olarak kısmi yararlanılıyor, bilim dışı kişi ve kurumlar ise ürünlerini pazarlamak için suistimal olarak kullanıyor. Ancak artık inancın gücünü biliyor ve bunu iyileşme için olduğu kadar öğrenme, odaklanma, hayatımızı kontrol altına alma için de kullanabiliriz.

Padişah III. Mehmed’e sokakta gördüğü bir meczup ”56 gün sonra gelecek kazadan kurtulamazsın. Gafil olma padişahım.” der. Padişah’ın tüm ruh dünyası bozulur, günden güne çöker ve kısa bir süre sonra ölür. Tarihte öleceğine inandığı için ölen kişilerden sadece birisidir. Beynimiz düşündüğümüz şeyleri gerçek yapmaya çalışır.

”İnanç ve belli düşünme şablonları ruh haliniz üzerinde son derece etkili olabilir.” -John B. Arden

Küçüklüğünüzden itibaren piyano çalıyorsanız, aynı nöron yollarını ısrarla kullanmanız sonucu artık o nöron yollarını kullanmak çok daha kolaylaşır, buna ustalaşmak denir. Ve bir süre sonra düşünmeden de piyano çalarsınız. Ancak ilginç olan, bu ilerleme sadece piyano çalmayı eyleme dökünce değil, piyano çalmak üzerine düşündüğümüzde de gerçekleşir. John B. Arden bu konuyla ilgili şöyle der; ”Tek başına zihinsel uygulama yapmak bile beyni yeniden yapılandırmaya fayda sağlar.”

”Neye inandığınızın yaşayacağınız deneyimler üzerinde güçlü bir etkisi vardır; fiziksel olarak bile.” -Brain Up, John B. Arden

Bir grup öğrenciye ”yorucu” olacağı söylenen bir deney başlatılır. Kelime kartlarından kelime bulma işlemi tüm öğrenciler kendilerini yorgun hissedene kadar devam eder. Gruplardan birine aslına bu işlemin yorucu olmadığı söylenir. Bu grup bir sonraki çalışmada %75, neredeyse iki katı daha fazla çalışırlar. Yorgun olduğuna inanmak yorulmaya, olmadığına inanmak direnç toplamaya neden olur.

Martin Luther King; ”I have a dream!” demişti. İnanmakla başarmak arasında bir korelasyon olduğu çok gündeme gelmiş bir iddiadır.

Benzer şekilde, olumlu ruh halinde yaşamak son derece etkilidir, hatta mutlu taklidi yapmak hakikaten mutlu olmamızla sonuçlanır. John B. Arden: ”Olumlu bir ruh halinde olmadığınız zamanlarda bile öyleymiş gibi yaparak, olumlu ruh haline öncelik vermek suretiyle beyninizi yeniden yapılandırmaya başlayabilirsiniz.” Daha ilginç olanı, zeki olduğumuzu düşündüğümüzde zekileşiyoruz. İki gruba yapılan deneyde, öğrencilerden bir gruba ”zeki oldukları için”, diğer gruba ”zeki olmadıkları için” belirli problemler çözdürülmüş. Zeki olduğu söylenenler ekstra başarılar elde ederken, zeki olmadığı söylenenler alışılmadık şekilde başarısız olmuşlar.

Fotoğrafı çekmeden önce ”You are beautiful” denen insanların verdiği tepkiler. Güzel olduğumuzu düşündüğümüzde güzelleşiyoruz.

Kendimizi kandırabiliyoruz. Ancak öyle harika bir beynimiz var ki, kendimizi kandırdığımızı kendimize fark ettirmediğimizi zannederek bunu yapabiliyoruz. Ve bilinçli olarak kendimizi kandırdığımız anda inandıklarımızı gerçeğe dönüştürme gücüne sahibiz. Yine de çoğunlukla aslında farkında olmadan kandığımızı, bazı hatalara sadece inanarak düştüğümüzü, inandıklarımızı gerçek yaptığımız için gerçekliğimiz olduğunu fark etmiyoruz. İnanmayı bıraktığımız anda karşılaştığımız çoğu gerçek, ortadaki gerçek sorunların gerçek çözümlerini elde etmemizi sağlayabilir. Yine de gerçekliğin işe yaraması için de işe yarayacağına inanmak gerekir.

KAYNAKLAR

  • Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely
  • Brain Up, John B. Arden
  • Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • Olasılıksızlık, David J. Hand
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland

94 Views

Mühendis, girişimci, tasarımcı, yazar.