Metafor, imgeler ve görmek

– bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

1800’lü yıllarda Charles Lutwidge Dodgson adında, önemli bir matematikçi yaşamıştır. Charles ve Lutwinge isimlerinin Latince anlamlarını ters çevirip ”Lewis Carroll’ diye bir takma ad türetir ve tahin en önemli kitaplarından birini bu adla yazar; ”Alice Harikalar Diyarında”. Çocuk kitabı olarak bilinen ve okunan bu kitapta, Alice bir tavşan deliğinden geçerek gerçek ötesi bir dünyaya ulaşır. Burada mantarlar, hayvanlar, canavarlarla birlikte çeşitli maceralar yaşar. Dünyanın en dikkat çeken kitaplarından biri olarak yüzyıllar boyunca üzerine pek çok yorum yapılmıştır. Bunlardan en dikkat çekenlerden ve pek çok kez dile getirilenlerden birisi de, Lewis Carroll’un ”magic mushroom” denen, uyuşturucu özellik gösteren mantarlardan aldığı ve bu mantarın yarattığı halüsinasyonları kitaba döktüğüdür.

İki yüz yılda defalarca kez çizgi filmlere, animasyon filmlere uyarlanan Alice Harikalar Diyarı’ndanın 1983’teki Japon yapımının açılış introsu. Pek çok seçenek arasından bunu seçtim, çünkü ben de küçüklüğümde bu harika serinin Türkçe dublajını izlemiştim.

1955 yılında bir psikyatrist, semptomları Alice Harikalar Diyarı kitabındaki gibi bir dünya görmek olan bir hasta ile karşılaşır. Hastanın migren rahatsızlığı vardır. Gözlerinden beyne giden sinyallerde karışıklık yaşanmakta, beyinde gerçekte olmayan görüntüler oluşmaktadır. Lewis Carroll’un hayatı araştırıldığında ortaya çıkar ki, o da migren hastasıdır. Kitabında anlattıkları hayal gücü ya da yediği varsayılan mantarlardan dolayı değil; nörolojik bir rahatsızlıktandır. Lewis Carroll’un kitaplarında işlediği zaman konusu de bu rahatsızlıkla ilgilidir. Bugün tıp literatüründe var olan ”Alice Harikalar Diyarında Sendromu (AIWS)” hastaları, zaman algılısında bozulma hissederler. Bazen zamanın nasıl geçtiğini anlamazken, bazen de durmuş gibidir. Bu sendromun tek sebebi migren olmayabilir, bir şekilde gözden beyne ulaşan sinyaller hatalı olabilir. Ancak öğrendiğimiz şudur ki; gördüklerimiz, gözlerimizin gördüğü değil, beynimizin bize söyledikleridir. Lewis Carroll, bir ömür tavşanlar, mantarlar, yumurta kafalı insanlar görmüş; ama kimseye söylememiştir.

”Soruların bazılarını bilmek, cevapların tümünü bilmekten iyidir” der, James Thurber. Kendisi altı yaşındayken bir gözünü kardeşiyle oynarken kazara kaybetmiştir. Diğer gözü de otuz beş yaşında iken kendiliğinden görme yetisini yitirir. Ancak ilginç olarak, dezavantajları beyinde avantaja dönüşmüş, James Thunder dünya tarihin en ünlü karikatüristleri arasında sayılmasını sağlayan çok farklı çalışmalara imza atmıştır.

Görmek ile ilgili tüm manayı göze yükleriz. Oysa nörologların deyimiyle; görmek, gözle çok az ilişkilidir. Gözden gelen elektriksel sinyalleri yorumlayan, o sinyallerden belirli bir imgeyi her saniye büyük bir hesap yaparak oluşturan beynimizdir. Dünya, gördüğümüz haliyle değildir. Beynimizin bir yorumunu görürüz ve her şeyin gördüğümüz gibi olduğunu düşünürüz. Oysa bir tek biz öyle görürüz.

Family Guy’ın bir bölümünde, görme engelli birinin Titanic filminde Jack’in geminin burnunda bağırdığı sahneyi kafasında nasıl kurguladığı ile ilgili bir espri vardır. Bu sahne biraz Charles Bonnet sendromuna atıf sayılabilir.

James Thurber’in karikatürleri, gözüyle dünyayı görmemesinin yanı sıra, beyninde çok farklı şeyler gördüğünün bir kanıtı olarak tarihe geçmiştir. Dünyaca ünlü nörolog Ramachandran, kendisinde ”Charles Bonnet” sendromu olabileceğini söyler. Bu ilginç duruma sahip kişiler gözünde veya beyninde görmekle ilgili bir sorun olmasına rağmen, oldukça canlı bambaşka şeyler görürler. Görüntüyü yaratan beynimizdir ve bize ne gördüğümüzü beynimiz söyler.

Görsel kaynak: sinirbilim.org

Beynin, orada olmayan bir görüntü yaratmasına ”sanrı” denir. Buna göre düzgün çalışan bir beynin ürettiği doğru görüntüler de sanrıdır. Çünkü, dünyayı gördüğümüz haliyle bir tek biz görürüz. Ayrıca, diğer insanların da aynı şekilde gördüğünde asla emin olamayız. Gözümüzün görüp de beynimizin bizim için oluşturduğu görüntü, bir yorumdur. Bizim ihtiyaçlarımıza, bilinçaltımıza, varsayımlarımıza göre oluşturulmuş bir tercihtir.

Normal algı dediğimiz şey aslına sandırlardan pek de farklı değildir; ikincisinin dış kaynaklı girdilerle sabitlenmiyor olması dışında.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Dehaların çoğu, dünyayı bizim gördüğümüz gibi görmez. Hayal gücü geniş olmakla açıkladığımız pek çok davranış aslında gözlerinin önünde belirmektedir. Videoda, John Nash’i görüyorsunuz. Gerçek hayatta ve filmde John Nash, matematik tarihine geçmiş büyük bir bilim insanı olmasının yanında bir şizofreni hastasıdır. Olmayan şeyler görmek, hem dezavantaj olmuştur ancak matematiksel buluşları için avantaj olmuş da olabilir.

Ramachandran ”görmekle bilmek arasındaki fark”ı anlatırken John isimli bir hastasından bahseder. Bu hastasında tünel görüş (tunnel vision) adlı bir rahatsızlık vardır. Her şeyi bir tüpün içinden bakar gibi görmektedir. Beyin, aynı anda tek bir şeye odaklanmaktadır. Ramachandran’ın deyimiyle; ağaca bakarken ormanı görememektedir. İnsan beyninde görmekle ilgili 30’dan fazla harita vardır ve adeta beynin 3’te biri görmek işi ile uğraşmaktadır. Her an gördüğümüz görüntülerin oluşması için beynimizde inanılmaz detaylı bir çalışma gerçekleşmektedir.

”Dünyaya dair algımız normalde öyle basit görünür ki bu yetinin her daim cepte olduğunu sanarsınız. Bakar, görür ve anlarsınız. Bu durum, suyun yokuş yukarı akması kadar doğal ve kaçınılmaz gelir.”
-Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

David Eagleman, Mach bantları örneğini verir. Fizikçi ve düşünür Ernst Mach, homojen renklerden oluşan kağıtları yanyana dizdiğinde, yumuşak bir geçiş varmış gibi göründüğünü keşfeder. Sanki her bir kağıdın renk yoğunluğu yavaşça azalmaktadır. Oysa her kart homojendir.

”Evet. Şaşılası ölçüde kötü birer gözlemciyiz.”
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Gördüklerimiz, dünyanın kendisi değil, beynimizin yorumudur. Ramachandran, ”En ufak algı olayı dahi yargılama ve yorumlama içerir.” der. Bunu ispatlamak için basit bir küp iskeleti yeterlidir. Küpün yan yüzeyinin yukarı veya aşağı baktığını düşünmenize göre, ne gördüğünüz değişecektir.

”Küpte herhangi bir değişiklik olmadığına göre, değişimin beyninizde olması gerekir.” -Incognito, David Eagleman

Ames odası yanılgısı da klasik bir yanılgıdır. Aynı boyda iki kişi odanın iki köşesine geçtiğinde insan gözü birini dev, birini küçülmüş olarak algılar. Beyin, odada bir gariplik olduğunu düşünmek yerine kişilerden birinin kocaman, diğerinin küçük olduğu yorumunda bulunur. Beyin, hayat boyu gördüğü odalarla ilgili bir önkabulü gördüğü şeylerle ilgili yorumuna yansıtır. Varsayımlar, görme işinin büyük kısmını oluşturur.

”Algınız milyonlarca ihtimal arasında çılgına dönmez, anında doğru yorumda karar aklar. Yanlış odalar sonsuzluğunu saf dışı bırakmayı başarmasının tek yolu, dünya hakkında -duvarların paralel olması, yer fayanslarının kare olması gibi- yerleşmiş bir bilgi birikimine veya gizli kabullere sahip olmasıdır.”
-Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

Peki hiç varsayıma sahip değilsek? David Eagleman, üç yaşındayken kimyasal patlama nedeniyle görme yeteceğini kaybetmiş, Mike adında bir hastayı örnek verir. Görmemesine rağmen dünyanın en iyi Alp kayakçısı, başarılı bir iş adamı ve aile babası olmuştur. 43 yaşında iken gözlerini kurtaracak kadar tıp ilerleyince ameliyat olur. Gözlerindeki bandajlar çıkarıldığında oğlunu görmesi beklenmektedir.

”Kafatasının zifiri karanlığı içinde kendini gösteren tuhaf elektrik fırtınaları, dünyadaki nesneleri duyularla eşleştirmeye çalıştığımız uzun çabalardan sonra bilinç düzeyinde algılanabilen birer özete dönüşür.”
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Beynimizdeki görme alanları hiyerarşisi, David Van Essen tarafından ortaya çıkarılmıştır. Beyin, her bir görüntü için çok detaylı bir veri toplama, analiz ve sonuç hesaplama çalışmasına girer.

Ancak bandajlar çıkarıldığında şaşkınlıkla bakmaktadır. Gözleri kusursuz çalışmaktadır ancak beyni bir ”bilgi bombardımanına” tutulmuştur. Eagleman’ın deyimiyle; ”Yorumlanamaz kenarlar, renkler ve ışıklar karmaşasıydı. Gözler işlev görüyor ama görmeyi başaramıyordu.” Gözlerin görevi beyne bilgiyi göndermektir, görme işlemi beyinde gerçekleşir. Görmeyi ”öğrenmiş” olduğumuz için süreç bize doğal gelir, oysa oldukça karmaşık bir süreçtir. Mike ancak birkaç hafta sonra görme olayına alışır. Biz çoktan görmeyi öğrenmişizdir ancak bunun öğrenilecek bir şey olduğunun farkında değilizdir.

Yıllar sürmüş körlüğün ardından ameliyatla görme yetisini yeniden kazanmış hastalarda izleneceği üzere, öyle de pek zahmetsiz gerçekleşen şeyler değildir. Bu hastalar dünyayı birden bire görmek yerine, görmeyi yeniden öğrenmek zorundadır. Dünya, onlar için başlangıçta çevrelerinde uğuldayıp duran bir şekil ve renk bombardımanından ibarettir; gözleri, görüntüler son derece berrak biçimde algılama yetisine sahip olduğu halde, beyinlerinin gelen verileri yorumlamayı öğrenmesi zaman alacaktır.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Görme olayı gözle o kadar az ilişkilidir ki, göz dışındaki ormanlarla görmenin sağlandığı pek çok teknoloji geliştirilmiştir. Bu çalışamlardan en önemlilerinden biri, sırta sinirsel uyarılar gönderen bir ceket ile hastaların görmeye başlamasının sağlanmasıdır. Beyin, bilincin anlayamayacağı trilyonlarca bağlantı içerir. Sırta gönderilen sinirsel iletiler, kulağa gönderilen titreşimler hatta dil bile insanların dünyayı görüyor gibi yorumlayabilmelerini sağlamaktadır.

Eagleman, insanların sırtı aracılığıyla görmesini sağlayan cihazı gösteriyor. Ayrıca konferans sırasında atılan tweetlerin de sırtına gönderildiğini ve salonun hislerini anında öğrendiğin söylüyor. Beynimiz, kendisine ulaşan her mesajı değerlendirme yetisine sahiptir.

Eagleman, sırt aracılığıyla görmenin imkansız gelmesine şöyle açıklar: ”Kendi görme duyunuzun da aslında bunun gibi, yalnızca farklı kablolardan gelmeyi geçmeyi seçmiş bulunan milyonlarca sinirsel uyarıyla taşındığını , ahtırlayın yeter.” Beyin, kendisine ulaşan her bilgiye bir şekilde adapte olma yeteneğine sahiptir. Nöronlar bir şekilde bağıntılar oluşturur ve bu bağıntılar bizim nasıl olduğunu anlamadığımız ama bir şekilde yorumlayabildiğimiz mesajlara dönüşür.

”Beyniniz kafatasının içindeki sığınağında mutlak bir karanlıkla çevrelenmiştir. Hiçbir şey görmez. Tek bildiği, bu küçücük sinyallerden ibarettir. Ama siz buna rağmen dünyayı ışık ve rengin bütün farklı dereceleri ve tonlarıyla algılarsınız. Beyniniz karanlıktadır ama zihniniz ışığı kurgulayabilir.”
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Eagleman, Everest’e tırmanan görme engelli ilk insan olan Erik Weinhenmayer’i örnek verir. 13 yaşında, bir hastalık nedeniyle görme yeteceğini kaybeden Erik, Brainport adı verilen bir cihaz sayesinde dağcılık hayalini sürdürür ve büyük amacına ulaşır. Brainport, ”dil” aracılığıyla görmeyi sağlayan, 600 elektrottan oluşan bir cihazdır. Etraftaki derinliği sinyallere dönüştürüp dile ileten bu cihazı bir süre kullandıktan sonra, beyniniz ortam ile dilinize ulaşan sinyaller arasında bağıntı kurarak adeta dilinizle görmenizi sağlar.

Eagleman’ın verdiği bir başka örnek, 1978 yılında karbonmonoksit zehirlenmesi yaşayan bir kadınla ilgilidir. Beyninin bazı bölgelerinde kalıcı hasar oluştuktan sonra görme ile ilgili çok farklı bir sorun yaşamaya başlamıştır. Hareket eden nesneleri görememektedir. Hayatı bir video izler gibi değil, tek tek frame’lere bakar gibi görmektedir. Görmenin gözden çok beyinle ilgili olduğunu gösteren rahatsızlıklardan biridir. Beyinde, nesnelerin hareketini meydana getirecek bağıntılar olmayınca, gözlerin sağlam olması görmeyi sağlamamaktadır.

Beynin gözden gelen sinyallere yorum katmasının sebebi de hayatta kalan özelliklerin devamı oluşumuzdur. Hayatta kalmayı sağlayan uyarıları ve detayları beynimiz ön plana çıkarır. Biz, kırmızı zaten dikkat çeker zannederiz. Oysa bu, beynimizin bize özel bir tercihidir. Biz dünyayı olduğu gibi görüyor ama hayvanlar kısıtlı görüyor zannederiz; oysa farklı dalga boylarında bizim asla göremeyeceğimiz şeyleri gören pek çok canlı vardır. Eagleman müthiş bir örnek verir. Bir köpek insana bakıp şöyle düşünebilir; ”Nasıl olur da arkadaşının dün bu saatlerde burada olduğunu bilmez, nasıl olur da yüz metre ilerde bir kedi olduğundan haberi olmaz? İnsanınki gibi acınası derecede basit bir buruna sahip olmak nasıldır acaba?” Duyularımız, bizim hayatta kalmamız için gerekli niteliklere sahiptir. Dünyayı, atalarımızın hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu gibi görürüz.

Görme öylesine zahmetsiz bir iş gibidir ki, suyu anlamaya zorlanan balıklardan farkımız yoktur bizim de: Balıklar başka hiçbir şey deneyimlemedikleri için suyu görüp kavramaları neredeyse olanaksızdır.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Görünür spektrum… Elektromanyetik dalgalar, yani görülebilecek tüm bölgeler arasında insan gözü çok küçük bir alanı görebilir. Dünya, gördüğümüz gibi değildir.

Görme ile ilgili beynimizin yaptığı işlemlerden biri, parçaların birleştirmesidir. Ramachandran, buna ”boşluk doldurma” der. Çalıların arkasından bir aslana ait olması gereken parçalar gördüğünüzde kafanızda parçalar değil, bütün bir aslan görürsünüz. Canlılar için tehditlerin fark edilmesi hayatta kalmak için büyük önem taşır, beynimiz birbiriyle ilişkili hareket eden görüntülerin bir tehdite ait olduğunu hemen anlar.

Masanın altından dışarı çıkan kedinin kuyruğunu gördüğümde, masanın altında muhtemelen bu kuyruğa bağlı bir kedi olduğunu ”sanır” ya da ”bilir”im. Fakat kuyruğu gerçekten görsem bile, kediyi gerçekten görmüyorum.
– Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

İnsan beyni için en önemli konulardan biri olarak ”yüz” tanımlama konusunda da beynimiz ekstra varsayımlara sahiptir. Bir yüzü tanıma ve yüz olduğunu anlama konusundaki yeteceğimizi pek çok canlı ile paylaşırız. İki nokta, iki çizgi; bir görüntüyü yüz olarak algılamamız için yeterli olur. Hatta öyle ki, bir smiley; ruh halimizi değiştirebilir.

Sadece parçaları da değil, eğer bir nesneyi tanımlayan ayırt edici özelliği görürsek yine beynimiz tarafından bir imge oluşturuluyor. Ramachandran’ın deyimiyle beyin, görüntüyü oluşturmak için eldeki veriyi bir ”kestirme yol” olarak görüyor. Bu sebeple, sadece çizgiler görsek bile, onun gerçek hayatta neye karşılık geldiğini anlayabiliyoruz. Karikatürler bu sebeple gerçekçi olur. Hatta belirgin özelliklerin kasıtlı olarak abartıldığı karikatürler, gerçekten uzaklaşmasına rağmen ayırt edici özellikleri artırdığı için kimin kastetildiğini anlamamızı sağlar.

”Kendine has yüzleri tanımak için, özellilerin nisbi boyutlarını ve aralarındaki mesafeleri ölçmeniz gerekir. Sanki beyniniz, daha önce karşılaştığı binlerce yüzün ortalamasını alarak genel bir insan yüzü şablonu çıkarmıştır. Böylece yeni bir yüzle karşılaştığınızda bu yeni yüzü şablonunuzla karşılaştırısınız; nöronlarınız matematiksel olarak ortalama yüzü, yeni yüzden çıkarırır. Ortalama yüz şablonundan sapan noktalardan çıkan kalıp, yeni yüz için oluşturduğunuz özel şablon olur. Örneğin ortalama yüzle kıyaslandığında Richard Nixon’ın yüzünde yumru bir burun ve hür kaşlar olacaktır. Aslında bu sapmaları abartarak Nixon’a gerçeğinden de çok benzeyen bir karikatür yaratabilirsiniz.
– Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

Beynimizin, hayatta kalmakla ilgili ”gizli kabulleri”nin varlığı, görüntüleri yorumlamamızda ortaya çıkar. Bir yuvarlağın bir kenarını koyu, diğer kenarını açık bırakacak şekilde tonlama yaparsanız, beyniniz bir taraftan ışık geldiğini varsayar. Bir sayfadaki tüm yuvarlakların aynı tarafını aydınlık bırakırsanız, beyniniz o taraftan güneş ışığı vuruyormuşçasına bir his uyandırır. Ancak yumurtaların kiminin sol, kiminin sağ tarafını aydınlık bırakırsanız, güneş ışığı ya da ışık kaynağı varsayımı suya düşer ve kafamız karışır. Işık ve gölge, hayatta kalmamız için önemli koşullar oluşturduğundan, beynimizde büyük varsayımlar oluşturmuştur. Sonuçta yumurtalara ışık falan vuruyor değil, sadece boyanmış dairelere bakıyoruz ve kafamız karışıyor.

”Görmenin amacı, her şeyi her daim kusursuz doğrulukta anlamaktan ziyade, mümkün olduğunda çok bebek bırakacak kadar uzun süre yaşamanızı sağlayacak şekilde, olayları olabildiğince sık ve hızlı olarak doğru anlamaktır.
– Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

Tüm yumurtaların aynı tarafı aydınlık olsaydı, hiçbir sıkıntı yaşamayacaktık. Karışıklık, ışık kaynağı varsayımını çökertip beynimize her saniye hesaplaması gereken pek çok detay üretiyor.

Görme ile ilgili pek çok varsayım, hayatta kalmakla ilişkili çeşitli dönemlerde oluşmuştur. Renklerin ayırt edilmesi, insan beyni için en temel ihtiyaçlardan biri olmuştur. Karışık harflerden oluşan bir şekilde bir harfi bulmak kolay değildir, ancak o harfin rengi değişirse hemen tespit ederiz. Bunun gibi, derinlik, sivrilik ve kelimelerle anlatması zor pek çok detay beyin için farklı önceliklere göre sıralanır. Bunları genellikle göz aldanması görsellerinde tespit ederiz, ancak günlük hayatta gözümüzün gördüğü her saniye bunları kullanırız.

Görselde A ve B yazan kısımların renkleri aynı. Her iki kısım da grinin aynı tonunda da olsa, beynimiz birini açık, diğerini koyu olarak görüyor.

Benzer olarak beyin de sembolik betimlemeler üretir. Orijinal imgeyi yeniden yaratma fakat tamamen yeni anlamlar yükleyerek çeşitli yanlarını ve özelliklerini yansıtır. Bunu yaparken elbette mürekkep izlerini değil kendi alfabesi olan sinirsel uyarımları kullanır. Bu sembolik kodlama kısmen retinanızda fakat büyük ölçüde beyninizde oluşur.
– Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

İki gözümüz var, bu da binoküler bir bakışa sahip olduğumuz anlamına gelir. Beynimiz, iki farklı gözden gelen görüntüleri birleştirir. Yani, görüntü gözde değil, beyinde oluşur. Beymiz, milyonlarca yıllık canlı yaşamının getirdiği koşullar ve yüzbinlerce atamızdan kalma önceliklere göre bize bir dünya gösterir. Gördüğümüz bu dünyayı başkalarının da böyle görüp görmediğini ömür boyu öğrenemeyiz. Ancak dünyayı olduğu haliyle değil, beynimizin bize gösterdiği haliyle gördüğümüzü biliriz.

Genel olarak beyninizin çoğu şeyi bilmesine gerek yoktur; asıl bildiği şey, verileri toplayıp getirmektir. Hesaplamaların bilme gerekliliği temelinde yapar.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Görmek, en güvendiğimiz duyumuzdur. ”Kendi gözleriyle görmek” dahil pek çok güven bildiren deyimde, daha güvenilir bir otorite olmadığını vurgularız. Oysa gördüğümüz şeyler sadece beynimizin bize gösterdikleridir. Ve çok kolay manipüle olabilir, kandırılabilir. Yine de hayatta kalmamız, gözlerimize bağlı olmuştur ve beyin bizi hayatta tutmak için gözlere ekstra önem harcar. Ne göreceğin konusunda kendini eğitmek mümkündür, çünkü gören göz değil beyindir.

Gözlere akın eden milyarlarca fotona berrak bir yorum getirebilmek için beynin akıl almayacak düzeyde büyük bir işin altından kalkması gerekir.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

KAYNAKLAR

  • Incognito “Beyindeki Hayaletler”, David Eagleman
  • Öykücü Beyin, V.S.Ramachandran
  • Beyindeki Hayaletler, V.S.Ramachandran
Incognito’yu 20.01.’19’da okumuştum. David Eagleman, muazzam bir bilim insanı.
177 Views

Mühendis, girişimci, tasarımcı, yazar.