Grup, Toplum ve Kimlik

– Enerjim ancak bu yazıyı yazmaya yetti, son okumayı ve düzenlemeyi yarın yapacağım.

Solomon Asch adındaki bir psikolog, tarihin en ünlü psikoloji deneylerinden birini gerçekleştirmiştir. Asch Deneyi olarak bilinen bu test, son derece kolay ve cevabı bariz sorulardan oluşur, ”Hangi çizgi daha uzundur?” gibi. Test soruları kişilere sorulduğunda doğru cevaplar alınır, ancak gruplara sorulduğunda durum değişmektedir. Çünkü test grubunda bir kişi hariç herkes deney ekibindendir ve sorulara bilerek yanlış cevap vermektedirler. Deney yapılan kişiler, diğer insanların verdiği cevaplar karşısında şaşkına dönseler ve kesinlikle inandıkları cevabı vermek isteseler de, grubun verdiği cevabın etkisinde kalır ve cevaplarını değiştirirler. Grup içindeki cevaplarımız, bireysel cevaplarımızdan farklıdır.

Oksitosin düşüşünün yüzünüze nasıl yansıdığını Asch Deneyi’nde görebilirsiniz. Üzerine deney yapıldığının farkında olmayan kişi hariç, diğer herkes deney grubunun içerisindeler. Deneydeki oyuncular bilerek yanlış cevaplar veriyorlar. Deneye katılmış kişiler, şaşkınlığa uğrasalar da, aksi yönde cevap vermek isteseler de içlerinden gelen güçlü bir dürtü nedeniyle hayret verici bir şekilde diğer insanların verdiği cevapları veriyorlar. Asch deneyi, psikolojinin en meşhur deneylerinden biri olup yıllar içinde pek çok kez tekrarlanıp aynı sonuç elde edilmiştir.

Asch’in deneyleri bize şunu gösteriyor: İnsanlar, çoğunluğun davranışlarına uyum gösterir. -Stuart Sutherland

Sosyal psikolojinin kurucularından Muzaffer Şerif, 1930’larda bir deney yapar. Deneklere bir ışık kaynağı gösterilir ve ışığın hareket ettiği mesafe sorulur. Işık aslında sabittir ancak optik bir nedenden dolayı hareketli gözükmektedir. Herkes aynı şeyi gördüğü halde ayrı ayrı sorulduğunda bireyler birbirinden çok farklı cevaplar verirler. Ancak denekler küçük gruplar haline getirildiğinde, görüşler birleşir ve ortak cevaplar ortaya çıkar. İnsan beyni birey iken ayrı, topluluk içinde ayrı kararlara varır. Başkalarının yaptıkları karşılığında fikir değiştirmek, grup haline gelindiğinde düşünce modelini ortak fikri destekleyecek hale getirmek, çoğunluğun yapacağı görülen şeyleri yapmak normaldir. Peki burada ne olmaktadır? Beynimizin başka insanların varlığına göre çalışma şeklini değiştirmesinin nedenleri ve sonuçları vardır.

Bilinç düzeyinde, sosyal destek olmadan öleceğinize inanmazsınız ama nörokimyasallarınız bu olasılığı şaşırtıcı derecede güçlü buluyor.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

1930’larda yapılan ilginç bir deney. Asansörde deney amacıyla bulunan insanlar, sanki ortada gizli bir ritüel, gelenek, prosedür ya da kural varmışçasına aynı anda bazı hareketler yapıyorlar. Asansaöre tesadüfen binen insanlar, bu uygulamaları aynen taklit ediyorlar.

Aslanlardan, yılanlardan, gorillerden daha güçlü olmadığımız halde bir nedenle hayatta kalmayı başardık. Kimi canlı kaçarak, saklanarak, gizlenerek hayatta kalır. İnsanlar ise organize olarak, işbirliği yaparak hayatta kaldılar. Tek başımıza daha güçlü olmadığımız canlıları, işbirliği ile alt ettik. Ancak kurtların avlanması gibi sıradan bir organizasyon değildir bu. Biri uyurken, diğeri gözcülük yaptı. Kimisi avlanırken, kimisi yavrulara baktı. Bir şekilde eksik özelliklerimizi birbirimizle tamamlayıp besin zincirinde en üst zincire çıktık. Başka insanların varlığı hayatta kalmamızda temel etkendi, bugün de öyledir. Başka insanlar yokken yiyecek, korunma, sağlık ihtiyaçlarımızı karşılayamayız. Bu nedenle beynimizin biyolojisinde; hem fiziksel hem de kimyasal bazı konular, başka insanlarla direkt ilişkilidir.

Yüksek zekamızdan o kadar eminiz ki, beyin kapasitesinin daha fazlasının daha iyi olacağını varsayıyoruz. Ama eğri böyle olsaydı, kedi ailesi de hesap yapabilen kediler üretirdi. Hayvan krallığında, neden Homo cinsi bu kadar düşünme makineleri üretmiş tek cins?
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

İnsanı diğer hayvanlardan ayıran en büyük etki böyle ortaya çıkmıştır. İnsan, büyük bir beyinle ancak çok az bağlantıyla doğar. Doğduktan sonra bu bağlantıların oluşmasına ve bunlar gerçekleşene kadar kendisine bakılmasına muhtaçtır. İhtiyaçları hem bedensel, hem de kültüreldir. Bu sebeple yavru bakımı ebeveynlerin, ailenin ve toplumun ortak görevi olmuştur. Böyle davranışlar içerisinde olmak, insanın topluluk halinde yaşamasına neden olmuş; biyolojisine yerleşmiştir. Bir şekilde başlayan sosyallik ihtiyacı, beynimizin en önemli gündemini oluşturur.

Kuşların kanatları, kurtların pençeleri, ceylanların kulakları var. İnsanı insan yapan da diğer insanlardır.

Homo sapiens her şeyden önce sosyal bir hayvandır, sosyal işbirliği hayatta kalma ve üreme için kritik öneme sahiptir. Kadın ve erkek bireyler için aslanların ve bizonun yerini bilmek yeterli değildir, asıl önemli olan kabilde kimin kimen nefret ettiği, kimin kiminle ilişkiye girdiği, kimin dürüst ve kimin hilebaz olduğunu bilmektir.
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Sosyal pek çok hayvan vardır, ancak insanlarınki gibi değil. Yüzbinlerce balığın, onbinlerce kuşun, yüzlerce koyunun bir arada oluşturduğu sürü davranışı, sosyallik değildir. Sosyal toplulukta her bireyin kendi karakteri ve bu karakterlerin birbiriyle ilişkisi söz konusudur. Ve hayvanlar en fazla 150 kişilik sosyal topluluklar oluşturabilirler. Daha fazla sayıda, topluluk bölünür. İnsanlar ise milyonlarca kişi ile aynı şehirde yaşayabilirler. Bunun insanın sembollere, olmayan şeylere inanma ve güven ile anlam atfetme yeteneği ile de ilişkisi vardır. Aynı takımı tutan insanlar, aynı ülkede yaşayan insanlar ortak değerlere sahiptir ve herkesi tek tek tanımaları gerekmez. Grupların birey gibi davrandığı çok olur. Yine de insanı insan yapan ve bugünlere gelmesini sağlayan şudur; başka insanların varlığı.

Gösteri harika olsa da, gördüğümüz bir ”’sürü”. Sosyolojik bir topluluk değil.

Doğal koşullarda tipik bir şempanze grubu 20 ila 50 arası bireyden oluşur. Bu gruptaki şempanze sayısı arttıkça sosyal denge istikrarsızlaşır ve nihayetinde bir kırılma yaşanarak yeni bir grup oluşur. Zoologlar sadece birkaç kez 100 kişiden daha büyük gruplar gözlemlemişlerdir.
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Daha güçlü pençelere, cüsseye, daha keskin gözlere, kanatlara sahip olmamasına, daha hızlı, kıvrak, çevik ya da yerin altına saklanacak yeteneklere sahip olmamasına rağmen; insanlar organize olarak besin zincirinin en üst halkasına çıkmıştır. Kurtlar sürü halinde avlanır ve belirli bir iş bölümü oluşur. İnsanlarda bu durum biraz daha komplekstir. Kimi avlanırken kimisi alet yapıp, kimi yiyecek toplayıp bir kısmı çocukları ve evleri korurdu. Tanımadığın kişilere güvenmek, insanların organize olmasını sağlamıştır. Dolayısıyla insan toplululuğunu sürüden ayıran sosyalliktir.

-Selçuk Erdem-

”Organize yaşam biçimi insanların kendilerine biyolojik olarak bağlı olmayanlara değer vermesini gerektirir. İlkel ”genlerimizi koruma” içgüdüsünün ötesine geçeriz. Böylece arkadaşlıklar kurarız, yani aramızdaki tek biyolojik bağ aynı türden oluşumuzdur ve başkalarının esenliğini dert ederiz. -Dean Burnett

Psikoloji, bilincimizin başka insanları anlamak üzere evrimleştiğini gösterir. Öyle ki, beynimizin büyük kısmı başka insanları anlamaya odaklanır, hatta sahip olduğumuzu bile bilmediğimiz işlevlerini kullanır. Chris Paley şöyle der; ”Başka kimselerle ilgili yargılar oluştururken erişimimizin olmadığı duyular kullanırız, acı ve hareket bilimi gibi.” Ortaya atılan daha ileri bir teori, beynimizin sosyal açıdan önem taşımayan davranışları bilinçdışında yönettiği, önemli olanların kontrolünü bize bıraktığıdır. Bir davranışımız toplumu ilgilendirmiyorsa bizim için de sıradanlaşır. Örneğin nefes almak tamamen bilinçdışının kontrolündedir. Ancak gazlı bir içecek sonrası gelen geğirme dürtümüz kontrolümüzdedir ve nisbeten engel olmaya çalışırız; çünkü toplumsal açıdan önemlidir.

Sosyal güven hayatta kalmayı teşvik eder, beyin de bunu iyi bir hisle ödüllendirir. Fakat hayatta kalmanın yolu herkese güvenmekten geçme. Bu yüzden beyniniz sürekli oksitosin salgılamak yerine sosyal ilişkileri analiz eder.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Dean Burnett, ”arkadaş” kelimesinin çok kompleks bir tanım içermesi gerektiğini söyler. Ailevi veya duygusal bağ içermeden tanıştığımız kişilerin herhangi birine ”arkadaş” denilebilir. Bazıları ile selamlaşır, kimisi için çok büyük fedakarlıklar yapabiliriz. Birini kardeşten daha yakın görürken, diğerinin adını bile bilmeyebiliriz. Hayvanlar sürüler halinde yaşarken bile birbirileri ile ilgili standart bir fikre sahipken, insanlar kalabalıklar içinde her insan için ayrı psikolojik statü konumlandıracak kadar kompleks bir zekaya sahiptir. Buna ”sosyal beyin hipotezi” denir. Hayatta kalmamız başka insanlarla ilişkili olduğu için, beynimiz diğer insanların varlığı üzerine ekstra yetenek ve ilgiye sahiptir.

Üniversite, kimin arkadaş, kimin tanıdık olduğu konusunda en ciddi kafa karışıklığı yaşanan ortamlardan biridir.

”Koyunlar sürü halinde yaşar ama varlıkları çoğunlukla ot yemeye ve oraya buraya kaçışmaya adanmış gibidir.” -Dean Burnett

Bu durum, insanların inanmadığı veya yapmak istemediği şeylerle ilgili grubun fikrine uymasına neden olur. Arkadaş, akran, mahalle, toplum baskısı denilen kavramlarla ifade edilen bir şekilde, insanlar çoğu zaman istemediği halde sosyal baskının gerektirdiği şekilde davranır. Çoğu insan, bağlı bulunduğu grubun fikri farklı olduğunda kendi kararını uygulamaz, hatta dile bile getirmez. Buna ”normatif soyal nüfuz” denir.

Mahalle, söylenti yayılmasından korktuğumuz için hareketlerimize dikkat ettiğimiz yerdir. Aynı zamanda bizi kovalayanlardan kaçarken kendimizi güvende hissetmeye başladığımız sınır olabilir. Grup, hem bireyselliğimizi ve özgürlüğümüzü sınırlar ancak yanlış yapma risklerimizi azaltıp hayatta kalmamızı sağlar.

Sosyal gruplar ortak bir tehdit hissi oluşturur. Sosyal çevreniz tehdit altında hissettiğinde siz de fark edersiniz. Bu alarmı zihninizde görmezden gelme özgürlüğünüz vardır. Fakat grup arkadaşlarınız sizden empati bekleyebilir. Yapmadığınızda sosyal bağlarınız tehlikeye girebilir. Grup arkadaşlarınız sizin ”onlardan biri” olmadığınıza karar verebilir. Hatta sizi tehdit olarak bile görebilirler.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Özellikle bir grup, bir olay sonucu aşırı duyarlı hale geldiğinde, bireysel görüşler tamamen kaybolur. ”Kimlik belirsizleşmesi” olarak adlandırılan bu durum; insanların hiç yapmayacakları şeyler yapmalarına bile neden olabilir. Bireyin ortadan kalktığı duygusal reaksiyonlarda, sorumluluk duygusu yerini ortak görüşün uygulanması fikrine bırakır.

Kimlik belirsizleşmesiyle beraber dürtüleri bastırma ve akılcı düşünme yeteceğimizi kaybederiz; başkalarının duygusal durumlarını tespit etme ve bunlara tepki vermeye daha yatkın hale gelirken onlar tarafından yargılanmak konusunda duyduğumuz tipik kaygıyı yitiririz. -Dean Burnett

Bir başka deneyde, iki ayrı grup öğrencilere verem aşısı ile ilgili konferans gerçekleştirilir. Konferanstan yarım saat sonra da hemen yan binada verem aşısı yapılacağı bilgisi verilir. Gruplara aşı yaptırmaya gidip gitmeyecekleri sorulur. Bir grupta ”Aşı yaptıracaklar ellerini havaya kaldırabilir mi?” diye bir soru sorulur ve çoğunluk elini kaldırır. Diğer gruba ”Aşı yaptırıp yaptırmayacağınızı kağıda yazıp zarfa koyup bize getirin” denir. Her iki grupta da büyük çoğunluk aşı yaptıracağını söylemiş ancak sadece ellerini kaldıranlar aşı yaptırmaya gitmiştir. Çünkü ellerini kaldıranların olduğu grupta insanlar başkalarının ne yapacağını görmüş, zarfa konulduğunda görmemişlerdir. Başka insanların bir şey yapacağını bilmek, insanlarda onu yapma dürtüsü oluşturur.

Growth Hacking, sosyal medya çağının mesleklerinden biri. Bir projenin yüksek sayıda üyeye, takipçiye, kullanıcıya ulaşması için çok çeşitli çalışmalar yapmakla görevliler. Bir örnek şöyledir; bir paylaşımı önce sıradan (veya sahte) yüzlerce kullanıcıya beğendirilir. Sonra, her şeyi beğenme huyu olduğu tespit edilen binlerce kişiye reklamla gösterilir ve beğeni binleri bulur. Sonra, sadece binlerce kişinin beğendiği şeyleri beğenen kişilere gösterilip milyonları bulur. Milyonlarca kişinin beğendiği şeyler ise herkesin dikkatini çeker. Böylelikle bir şeyi özel bir çalışma ile herkesin konuştuğu bir konu haline getirebilirsiniz.

Herkesin önünde dile getirilmiş kararların yerine getirilme ihtimali, sessiz sedasız alınmış kararlara göre daha yüksektir. -Stuart Sutherland

New York’da 1964 yılında, akşam saatlerinde bir kadın sokakta saldırıya uğrar. Çığlığı apartmanlardan duyulur ve birkaç ışık yanar. Gözden kaybolan saldırgan bir süre sonra tekrar gelir. Kanlar içindeki kadın üçüncü kez saldırıya uğradığında hayatını kaybetmiştir. Olay yarım saat sürmüş ve 38 kişi tanık olmuştur. Ancak hiç kimse polisi aramamıştır. Herkes bir başkasının aramış olacağını düşünmüştür. Grup içinde iken bize düşen sorumluluğun da daha az olacağı hissine kapılırız.

Apartmanda bir daireden aile ici kavga sesleri yükselir ve yan komşuları olan bir fil ”Nasılsa birileri polisi arar.” diye düşünür.

Deneyler, müdahale gereken olaylarda birden fazla görgü tandığının olması halinde tanıkların kendi başına olduğundan daha az sorumluluk hissettiğini göstermiştir. -Stuart Sutherland

”Seyirci kalma etkisi” olarak bilinen bu durumu Dean Burnett tek cümleyle şöyle özetler: ”Çevrede başkaları olduğunda insanların müdahale etme ya da yardım önerme olasılığı azdır.” Burnett’e göre bunun sebebi korkaklık değil, belirsiz bir durumda diğer insanları referans almamızdır.

Belirsiz senaryoları çözerken diğer insanlar beynimiz tarafından (yanış bile olsalar) güvenilir bilgi kaynakları olarak kullanılırlar. -Dean Burnett

İnsanların bağımsız fikirleri, grup içerisinde iken değişir. İstisnai görüşler ortalama içinde kaybolur ve varılan sonucu yanlış gösterecek fikirler kaybolur. Dolasıyıla grup içinde bir ortak fikir zamanla aşırılaşır. George Orwell, buna ”grup düşüncesi” der, bazen ”grup fikri” olarak da karşımıza çıkar. Gerçekleri görmezden gelme, aksi görüşleri radikalleştirme nedeniyle gruplardaki herkes ortak fikirde görünür. Lidere aşırı bağlılık, aksi görüşlerin saklanması, eleştirinin ortadan kalkması sonucu gruplar kendilerini kandırıp, kınayan ve hedef gösteren hale gelirler.

Sahnedekiler anlamlı bir topluluk, seyirciler ise sadece sayılardan ibaret bir grup.

Janis’e göre böyle gruplar, aşırı iyimserliğe eşlik eden bir yanılmazlık illüzyonu geliştirirler. Kendilerini rahatsız edecek olan bazı gerçekleri görmezden gelirler, kendi ahlaklarının doğruluğundan o kadar emindirler ki, kendi amaçlarına uygun düşen ahlaksızlıkları mubah görürler, rakip ya da düşman gruplar için kalıplaşmış önyargılara sahip olup onları aciz ya da şeytani olarak nitelerler. Farklı düşünenleri sustururlar ve üyeler de kendi kuşkularını, gruba uymak adına bastırırlar. -Stuart Sutherland

Muzaffer Şerif, bir deney yapar. Orta sınıf ailelerin çocukları bir yaz kampı için davet edilir. Çocukların tümü ayrı okullardan seçilmişlerdir ve önceden birbirlerini tanımıyorladır. Tüm çocuklar büyük bir koğuşa yerleştirilirler. Üçüncü günde çocuklar arkadaşlıklar kurmuşlardır ve kendilerine sorularak yakın arkadaşları kaydedilir. Arkadaş olanların mümkün olduğunca odalara düşeceği şekilde ikiye bölünürler. Sadece yemek saatlerinde birlikte geçirmektedirler. Dört gün sonra, gruplar yeni odalarına göre alışkanlıklar ve konuşma tarzı geliştirmişlerdir. Ayrı yerlerde vakit geçirip yüzmeye giderler. Sorulduğunda ise neredeyse hepsinin en iyi arkadaşı değişmiştir. Futbol için takımlaşıldığında, maçlar sırasında çok ciddi kavgalar yaşanır, haksızlık iddiaları ortaya atılır. Birkaç yıl daha tekrarlanan deney her sene aynı sonucu verir.

Muzaffer Şerif

Üyelerinin birbirlerine sıkıca bağlı olduğu bir gruba ait olmak rahatlatıcı bir duygudur. Pek çok insan sevilmek ister ve görüşlerine gelen itirazlar karşısında şüpheye düşmek yerine görüşlerinin başkalarınca desteklenmesini tercih eder. -Stuart Sutherland

Bir deneyde, insanlara 4 adet kısa çizgi ile 4 adet uzun çizgi gösterilir. Bunların ortalama uzunlukları arasındaki farkı tahmin etmeleri istenir. Ayrıca kısa çizgilerin ”A”, uzun çizgilerin ”B” olarak işaretlendiği tahminler de alınır. Çizgilerin gruplandığındaki tahminler, bağımsız olduklarındakinden yüksek çıkar. Stuart Sutherland, gruplandırmanın insan zihninde kalıp yargılar oluşmasına neden olduğunu söyler.

Endişe verilecek kadar sık olarak beyinlerimiz ”sevilme”yi, ”doğru olma”ya tercih eder. -Dean Burnett

Grubun tamamına uymadığımız durumlarda toplumun çoğunluğuna uyarız. Bir şeyi başkalarının da yaptığını bilmek bizi harekete geçirir. Çoğunluğun yaptığını görmek ya da duymak da teşvik edicidir. Montana Üniversitesi’nde ”Montana gençlerinin çoğu (%70’i) sigara içmez” gibi bilboardlar büyük etki yaratmış ve sigara tüketimi azalmıştır. Richard H. Thaler, vergi yasasına uyanların sayısının daha fazla olduğu söylendiğinde vergi kaçıranların sayısında düşüş görüldüğünü söyler.

Özellikle reklamverenler, çoğunluğun ne yaptığını söyleyerek sizi dürtmeye, etkilemeye çalışırlar. -Richard H. Thaler

İnsanların bu zaafı ”çoğulcu cehalet” denilen durumun da nedenidir. Çoğu kişinin aslında ne yaptığının bilinmediği pek çok durumda, sadece herkes çoğunluğun uyduğunu zannettiği için bir şeyi yapabilir. Gelenekler böyle doğar, yanlış siyasi uygulamalar bu nedenle uzun yıllar uygulanır. Kimse herkesin o konuda şikayetçi olduğunu bilmeden, sadece herkes memnun zannederek uygulamaya devam eder. Bir deneyde insanlara toplumsal bir soru sorulmuş ve pek çok seçenek arasından en yüksek verilen cevap %12 oranında oy almıştır. Yani aslında herkes kendi fikrine sahiptir. Ancak aynı soru gruplara sorulduğunda %48 oranında tek bir ortak cevap çıkmıştır. İnsanlar başkalarının yanında, kendi başlarına iken olduğundan farklı kararlar alırlar.

– ”Neyse ki delik bizim tarafımıza değil.”

”Bir gelenek ya da uygulamayı sevdiğimiz ya da savunulabilir olduğu için eğil, sadece çoğunluğun sevdiğini düşündüğümüz için takip edebiliriz.”
– Dürtü, Richard H. Thaler & Cass R. Sunstein

Ortalama bir kitle içerisinde her görüşten insan olabilir. ”Siyah siyah mıdır?” gibi bir soruya belirli bir oranda ”Hayır.” yanıtı almak normaldir. Peki grubun ortak fikri nedir? Bunun için ”ortalama görüş” gibi bir fikir olmasını mantıklı görebilirsiniz. Grup içinde ”Emniyet kemeri takmayanlar hapse girsin” ile başlayıp ”Emniyet kemeri takmak isteğe bağlı olsun”a kadar pek çok görüş olabileceği için ortalama bir görüş alınır. Ama ortalama görüş, olabilecek en yanlış çözümdür.

2×2=?

100 kişilik bir toplululuğa bu soru sorulduğunda 90 kişiden ”4” yanıtı alındığını düşünelim. 0’dan başlayıp 1 milyon’a kadar değişen saçma cevaplar da olabilir. Sonuçta büyük çoğunluk 4 dese bile ortalama yanıtın 1342 olması beklenebilir. O zaman çoğunluğun fikrini aldığımızı düşünelim.

Maddenin kaç hali vardır?

Büyük çoğunluk ”3 ”diyecektir ve doğru cevap olmayacaktır. Maddenin bilinen 22 hali vardır. Bu kadar basit örneklerde bile çoğunluğun ne dediği de, ortalamanın ne olduğu da gerçeği değiştirmez. En ciddi kararlarda büyük çoğunluk genellikle önyargılı ve yanlış fikir vermeye meyillidir. Çoğu önemli karar da topluma sorularak alınamaz.

”10 saniyelik süreniz başladı.” dendikten sonra %7 oranında kişi, cevabı 10 olarak verilmemiştir.

Gruplar genelde tek tek bireylerin yalnız başlarına varacaklarından daha uç sonuçlara varırlar. -Dean Burnett

Bir otomobil düşünün. İçindeki 6 kişi, bu araçın gideceği yön ile ilgili fikir sahibi olursa hiçbir yere gidilemez. Ortak bir yön ve bir grup fikri belirlenmesi için bazı kişilerin istemediği kararlar almak mecburidir. Peki otomobilin kullanımını kişilere dağıtırsanız? Gaz, debriyaj, fren, vites, direksiyon ve el frenini altı kişiye paylaştırırsanız ne olur? Ortaya kaos çıkar. Bir kişinin kullanması, hatta hatalı kullanması bile ortalama görüşten çok daha iyidir. Bu nedenle seçim yapıp yönetimi birilerine devretmek; her konuda referandum yapmaktan ya da iktidar ve muhalefetin ortak yönetmesinden iyidir. İdeal değildir, hatta çoğu durumda kötüdür. Yine de yönetim modelleri konusunda elimizdekilerin en iyisidir.

Tarih, karmaşa günlerinden çıkmak için tek bir kişiye olağanüstü yetkiler verilmiş örneklerle doludur. Diktatör’ün varlığı muhtemelen baskı dolu günler getirecek, yine de kaosun yerini düzen alacaktır. Bölünmek, düşman tarafından yenilmek ihtimallerine karşılık kaostan çıkmak için -çatlak seslerin temizlendiği- gruplara sadık kalanların genleri bugüne geldiği için, gruplara sadık kalırız.

Bir kötü general, iki iyi generalden iyidir. -Napoleon

Beynimiz için grup, çoğunluk veya toplum etkisi o kadar etkilidir ki, ortamda olmadıklarında bile onlar adına düşündüğümüz olur. Gelenekler, bazı kurumlar içindeki uygulamalar, belirli pozisyona getirilen insanlar kendilerinden önceki insanlarla birlikte ortak karar alıyormuşçasına karar alırlar. Sanki ”onlar olsa ne karar verirdi?” diye düşünürler. Adam Grant’a göre, bulunduğumuz alanla ilgili bilgi sahibi oldukça, kafamızda bir prototip yaratır ve adeta onun adına karar alırız. Örneğin, bir Osmanlı sultanı, kendisinden önceki padişahların kararlarını da düşünerek karar almıştır. Birey iken dahi belirli bir grup içinde gibi davranmıştır.

O sırada orada hatta hayatta bile olmadığı halde, birinin sanki ustası sürekli yanındaymış gibi çalışması mümkündür. Bir gruba (bu örnekte bir zanaat koluna) ait olmak, o grup adına düşünmeyi pekiştirir.

İnsanların uzmanlığı ve deneyimi ne kadar artarsa belli bir dünya görüşüne o kadar saplanıp kaldıklarını keşfedilmiştir. -Adam Grant

İnsan zihinin bu dezavantajının avantaja çevrildiği bazı durumlar vardır. Örneğin, eğer herkes bağımsız düşünüyorsa, bir grup içerisinden çıkacak yaratıcı fikirler, tek bir kişiden çıkandan daha iyi olabilir. Yapılması gereken, ortaya çıkan fikirler üzerinden uygulanacak tek bir yol çıkarmaktır. Ayrıca, bağımsız ve eleştirel düşünen gruplar, tek bir kişinin fark etmediği hataları ortaya çıkarır. Doktorların diğer doktorlara danışdığı konsüller çok etkili bir çalışma modelidir. Ayrıca fikirlerin ayrı ayrı alınıp toplandığı sonuçlar çok başarılı olabilir. Doğru örneklemeli anketler, önemli konularda fikirler vermektedir. Steve Jobs, ”deneyim kümesi” adı verdiği topluluklara sahipti. Harika insanları toplar ve mümkünse sadece onlardan görüş alırdı. Telefonun ucunda ya da fikri üretmek için çıktığı tekne gezisi sırasında ne kadar çeşitli insanlar varsa, o kadar iyi fikirler üretilirdi.

Steve Jobs dehasının arkasında pek çok harika insandan aldığı görüşler ve ilham vardır (Jonathan Ive de bunlardan biridir). Hayat boyu farklı projeler öncesi harika insanlardan oluşan bir ekip toplayıp onlarla haftalarca ve aylarca görüş alışverişi alabileceği gezilere çıkardı.

Yenilikçi bağlantılar kuracaksan deneyim kümen herkesinkinden farklı olmalı. -Steve Jobs

İki futbol takımı düşünelim. Takımın birinde ortak fikir alınıyor ve gol atarak maç kazacağı sonucu çıkıyor, sonuçta herkes gol atmaya çalışıyor. Diğer takımda birisi kaleye geçiyor, üç kişi defans, beş kişi orta saha, iki kişi de forvet oynuyor. Doğal olarak ikinci takım, oldukça büyük fark atacaktır, zira karşı kale her zaman boştur. Grubun ortak fikrini uyguladığımızda istisnai görüşleri eliyoruz. Gol atmaya çalışmayan kaleciyi radikalleştirip dışlıyoruz. İnsan zihni açısından, istisnaları elemek yaratıcılık açısından en önemli bağlantıları kurma şansını kaybetmek demek. Ancak ”kolektif zeka” olarak bilinen durum, bir insanın kendi sahip olduğu nöron yollarına ilave, başka inanların fikirlerinden de yararlanarak bir üst akıl üretmesi anlamına geliyor.

Sahnelenmesi planlanan bir sirk gösterisi videoları, toplum tepkisi ölçmek için internete konulmadan önce başka ekiplerin sirk sanatçılarına ve aynı sektörden müdürlere izletildi. Ortalama 120 müdürün ortak tahmini dahi tek bir sanatçının tahmininden daha iyi değildi. -Adam Grant

Genlerimizin bu çağa gelmesinde, grupların etkisi büyük. Önce sosyal topluluklar oluşturduğumuz için hayatta kaldık. Şehirler kurduk, görev dağılımları yaptık. Nüfus artınca toplum içinde gruplaşmalar oldu. Toplum güvende olduğunda grubun çıkarı için çalıştık. İnsanlar birbiriyle savaşmaya başladığında belirli bir grubu, sülalesi, aşireti, kabilesi, kavmi olanlar daha sık hayatta kaldı. Gruptan dışlanmanın kimsesiz kalmak ve ölmek demek olduğu durumlar yaşandı. Bu çağa, gruba uyanların genleri gelebildi.

Kendi fikirlerimizi başkalarının önerilerini görmeden hemen önce üretmeliyiz. -Adam Grant

Bireyken ayrı kişiyiz, toplum içerisinde ayrı. Bir şey için ne düşünürsek düşünelim, başkalarının yanında verdiğimiz karar ne düşündüğümüzden başka nedenlere dayanıyor. İçinde bulunduğumuz bir gruba göre karar alıyoruz, ya da çoğunluğa göre. Hatta topluma ve hatta geleneğe göre. Grup içerisinde bireyselliğimizi kaybedip düşünceyi rafa kaldırıyor ve diğerlerini takip ediyoruz. Ama bu hangi çizginin daha uzun olduğunu söylememizi değiştirmemeli. Grup içerisinde istisnai görüş belirten ve çoğunluk yanlış yola gittiğinde bile doğruları söyleyen birileri olmalı. Başkalarının aklı, ortalama görüş için değil farklı fikirlerin birlikteliği sonucu avantaja dönüştürmeli. Sosyal beynimiz üzerimize düşen görevi yaparken, bir yandan da kendi zekamıza sahip olduğumuzu unutmamalıyız.

KAYNAKLAR

  • İrrasyonel, Stuart Sutherland
  • Aptal Beyin, Dean Burnett
  • Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning
  • Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah Harari
  • Dürtü, Richard H. Thaler
  • Orijinaller, Adam Grant
176 Views

Sinapslar, Deneyim ve Takıntı

Bu yazının son okuması ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

Küçük bir kız, anne ve babasına güldüğünde onların da güldüğünü keşfeder. Zaman içinde nöron yolları gelişir ve gülümsedikçe iyi şeyler olduğu hissini yaşar. Yıllar geçmiş, o bebek, genç bir kız olmuştur. İyi hissetmek için, bir şeyi komik bulduğu için, ortamdaki stresi dağıtmak için ya da arkadaşlarını neşelendirmek için gülmektedir. Güldüğüne sıklıkla güzel şeyler olması; nöron yollarında sinapsların oluşumunu, yani bundan sonra gülmenin kolaylaşmasını, bazı durumlarda gülmenin çare olduğunu keşfetmesini sağlamıştır.

Tekrar, sinapsları zamanla geliştirir. -Loretta Graziano Breuning

Güzel bir günün tadını çıkarmak için de gülmektedir. Bir gün arkadaşlarıyla neşeli bir gün geçirirken ve otomobille bir kaza geçirirler. Arkadaşları hayatını kaybeder. İyileştiğinde artık yanında birisi güldüğünde panik atak geçirmektedir. Yaşanmış, gerçek bir vakadır. Ne zaman biri gülse öleceğini zannetmektedir. Trafik kazası sırasında, beyni gülmek ile ölmek arasında bir ilişki kurmuştur.

Duygu, sinapsları anında oluşturur. -Loretta Graziano Breuning

Milyonlarca tekrar sonucu edinilen bir alışkanlık, tek bir duygusal olay sonucu değişmiştir. Ömür boyu çay seven biri, üzerine dökülüp canı yandığı için artık sevmeyebilir. Yıllar süren dostluk, tek bir kırıcı olay üzerine son bulabilir. Açlığını buzdolabında sadece barbunya olduğu için onunla gideren bir kişi, o güne kadar sevmediği halde artık sevmeye başlayabilir. Sinaps, nöronlar arasındaki boşluktur. Bir nörondan diğer nörona akım gerçekleşebilmesi için bu boşluğun geçilmesi gerekir. Tekrar ve tekrar yapılan davranışlar sonucunda sinapslar oluşur. Böylece sonraki sefer buradan daha kolay ileti geçmesini, dolayısıyla bu yolu daha kolay tercih etmenizi sağlar. Ancak duygu, tekrar tekrar aynı işi yapmadan da sinapsları oluşturur.

Sinaps bir nöronla diğer nöron arasındaki boşluktur. Beyninizdeki elektrik bir nöronun ucuna ulaşarak boşluğu geçmeye yetecek gücü bulduğunda akabilir. Yoldaki engeller gereksiz bilgileri önemlilerden ayırt etmenizi sağlar. -Loretta Graziano Breuning

Loretta Graziano Breuning, bir dildeki romantik sözcükleri hızla öğrenirken diğer kelimeleri çok fazla tekrar ile öğrenmemizi örnek olarak verir. Aşk, sinapsları tetiklemektedir. Duygular, ister istemez sinaps oluştururken; tekrar yoluyla dilediğimiz her konuda sinaps oluşturabiliriz. Çaydan yandığımız için çay sevmiyor olabiliriz. Ancak tekrar tekrar içersek yeniden sevmeye başlayabiliriz.

Her nöronun bir sürü sinapsı olabilir. -Loretta Graziano Breuning

Elektriğin çok geçtiği nöronların dentritik dalları arasında birbirine yakınlaşma sonucu bir nörondan diğerine elektrik geçebilir, yani sinaps doğmuş olur. Bu da ilişkili konular arasında bağlantı kurmamız anlamına gelir. Sürekli ilişki kurdukça, bazı konuları aynı bakış açısından görmeye başlarız. Bir taraf tutan kişi, olayların kendi nöron yolları ile yakından ilişkili gündemleri arasında, daha önce kurduğuna benzer bağlantılar kuracaktır.

Suşi, bir pirinç yemeğidir. Kelime manası ”ekşi pilav” olup, sirkeyle ilgili bir referanstır. Ancak genellikle üstünde veya içinde balıkla servis edilmesi ve ilk kez görenler için balığa benzeyen görüntüsü nedeniyle ”çiğ balık” tanımlaması yapılmıştır.

Kullanılmayan nöronlar körelir, bu yüzden daha önce kullandığınız nöronlara ciddi şekilde güvenirsiniz. Yeni sinapslar hali hazırda kullanılan nöronlar arasında gelişir, böyle e bağlantılar oluşturursunuz. -Loretta Graziano Breuning

Sinaps, bir nörondan diğer nörona geçerken; bir taraftaki dentritin diğer taraftaki alıcı tarafından tanımlanacak bir kimyasal salgılaması gerekmektedir. Beynimizdeki nöron ve sinaps sayısı düşünüldüğünde, her saniye yaşadığımız düşünce için inanılmaz bir süreç yaşanır. Bir duyguyu yoğun yaşadığımızda ise alıcıların işleyebileceğinden daha fazla kimyasal üretilmiş olur. Böyle durumlarda duruma adapte olmaya çalışırız. Alıcı sayısı yeterli olduğunda duruma alışıyoruz ancak kullanmadığımız her deneyimin alıcıları kaybolur.

Elektriğin bir sinaps yaratması şaşırtıcı şekilde karmaşıktır. Her nöronun ucunda tam da bir sonraki nörona tam olarak yapışıp yerleşebilecek kayıklardan oluşan bir filo bekliyor gibidir. Bu kayıklar harekete geçtiğinde karşıya geçmekte daha da ustalaşır ve bu yüzden de deneyim sinaps ateşlemesini geliştirir. Deneyim, 100 trilyon sinapsa sahip bir beyinde elektriğinizi hayatta kalmanıza uygun şekilde yönetmenize yardımcı olur. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Yoğun bir duygu yaşamışsanız, beyninizin bir sonraki sefer o duruma karşı sizi hazırlar. Kötü bir durumda tehlikeye karşı uyarılır, iyi bir hisde güzel şeyler karşı beklenti içinde olursunuz. Dikiz aynasına bakmadan sol şeride geçtiğiniz bir sefer arkadan şiddetli bir korna duymuşsanız, bundan sonra sol şeride geçmeden önce bir iç huzursuzluğu sonucu dikiz aynasına bakarsınız.

Korku gibi yoğun duygusal haller amigdalayı tetikler ve gelen bilgiye duygusal yoğunluk affeder. -Brain Up, John B. Arden

1. Dünya Savaşı’nda 4 yılını batı cephesi siperinde geçiren askerler, savaş sonrası evlerine döndüklerinde ömür boyu sürekli patlama beklemiş, en ufak seste irkilmişlerdir.

Belirgin olmayan, artık hatırlanmayan durumlar da her saniye neden iyi ya da kötü hissettiğimizi anlamayacağımız hisler yaşatır. Sevip sevmediğimiz tüm yemekler, konuşmayı isteyip istemediğimiz insanlar, takip edip etmediğimiz sosyal medya hesapları bir şekilde bir yerlerdeki duygusal anıların sonucudur.

Aylar sonra, bir yağmur sırasında birden endişe nöbetine kapılır ve neden öyle hissettiğini anlayamaz. Ama amigdalası gayet iyi hatırlamaktadır; çünkü hipokampvusu ve korteksi tetikleyerek fırtına gününü hatırlatmaktadır. -Brain Up, John B. Arden

Fıtratımız, zevkimiz, karakterimiz zannettiğimiz çoğu şey, hayat boyu yaşadığımız bazı deneyimlerle ilgili. Yemeğe hiç tuz katılmayan bir evde doğsaydınız, tuz atmayacaktınız. Hasta olduğunuz bir gün muz yediğiniz için artık muz sevmiyor olabilirsiniz. Anneniz güzel yaptığı için karnabahara bayılıyor olabilirsiniz.

Büyük bir duygusal olay yaşadığımızda beynimiz tekrar aynı durumun yaşanacağı ihtimalini hissettiğinde bizi uyarıyor. Ancak en küçük detaylar bile beyin tarafından kaydedilir ve düşünceye dahil olur. Hissettiğimiz, hatırladığımız, davranışımızı değiştirecek kadar olmasa bile, her veri beyin için kaydedilmiş bir sayıdır. Ve bazı davranışlar bu sayıların bir noktaya ulaşması, bazıları da bunların sonradan hatırlanması üzerine kurulur. Ramachandran’a göre, yumruk yaptığımızda tırnaklarımızın avcumuza batması bile beynimizde kalıcı iz bırakır.

Ellerimizi yumruk yapma ile tırnaklarımızın avucumuzda batması arasındaki bağlantı gibi, çok kısa süreli duyusal bağlantılar bile beyinde kalıcı izler bırakmaktadır. -Beyindeki Hayaletler, V.S.Ramachandran

Bir işletme çalışanının, örneğin bir garsonun farkında bile olmadığı ufacık bir hatalı davranışı, tekrar oraya gitmek istememenize neden olabilir.

Yüz milyar nöron, birbiriyle binlerce bağıntı kurabiliyor. Ayrıca, sinapslar uyarıcı ve engelleyici olabiliyor. Ramachandran, tüm olası ihtimaller göz önüne alındığında, bir beyindeki muhtemel durumların sayısının, tüm evrendeki tüm atom ve atomaltı parçacık sayısından fazla olacağını söyler.

Geçmişinizde sizi iyi veya kötü hissettiren şeyler gelecekte daha kolayca ateşlenecek sinapsları tekrar oluşturur. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

İnsan beyni, evrende keşfettiğimiz en karmaşık yapıdır.

Önceden bir şekilde sinasplarımız oluşmuştur; bazıları tekrarlar, alışkanlıklar, bazıları da olaylar ve yaşattıkları duygular nedeniyle. Bu nedenle çeşitli düşüncelere sahibiz ve beklenti içerisindeyiz. Olaylar beklentimize göre gerçekleştiğinde , L.Z.Breuning’in deyimiyle ”ne olup bittiğini biliyor gibi” hissederiz. Bu nedenle inançlarımıza sadık kalır, alışkanlıklarımızı sürdürür, sevdiğimiz şeyleri yapmaya, sevmediklerimizden kaçmaya devam ederiz. Ama bizim böyle davranmamız, gerçekte ne olduğu veya o anki rasyonel davranış hakkında fikir vermez. Dolayısıyla zaman zaman, sinapslarımızı izlediğimiz yolda olmadık sonuçlarla karşılaşırız. Böyle durumlarda korteksimizde karar alıp isteklerimizden bağımsız davranışlar uygulayabiliriz. Sevmediğimiz derse çalışır, sigarayı bırakır, diyete başlar, küs olduğumuz kişilerle barışabiliriz.

Dünyadaki döngüler sinapslarınıza uyduğunda elektrik akar ve siz ne olup bittiğini biliyor gibi hissedersiniz. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Bir taraftar, hakemin maçı iyi yönetmediği hissine kapıldığı andan itibaren gördüğü her karar kendisini haklı çıkarıyor gibi hissettirir.

Tekrar eden olaylarda; nöron yolları genişler, miyelinle kaplanır, sinapslar oluşur, alıcılar artar. Beynimiz, tekrar tekrar yaptığımız şeylere hazırlıklıdır. Duygusal bir deneyim yaşadığımızda da sinapslar oluşur, dolayısıyla aynı duruma hazırızdır. Ayrıca, aynı anda gerçekleşen olaylar arasında da bağ kurarız. Hep aynı yerde gördüğümüz kişiyi, oraya gidince gözümüz arar. Bir şarkı sözünün başını duyunca sonunu tamamlarız. Çorba önümüze gelince tuza elimiz uzanır.

Birlikte ateşlenen hücrelerin arasında bağlantı kurulur. -Brain Up, John B. Arden

”Seyran ne demektir?” diye sorulduğunda insanlar ”Bayramla ilgili bir şey.” diyorlar. ”Bayram değil seyran değil..” deyiminde birlikte kullanım nedeniyle zaman içinde ikisi arasında anlam ilişkisi yaratılmış. Oysa seyran ”gezi etkinliği” demek.

Bu da beynin en az enerji ile en fazla işi yapma prensiplerinden biridir. Eğer sürekli bir şeye başka bir şeyle maruz kalıyorsak, nöronlar arasında ilişki kurulur. Birini görünce diğerine hazırlanırız. Beyinde, birlikte sık kullanılan nöronların gelecekte de birlikte kullanılacağı varsayılır. Bir dili konuşurken aklımıza o dilden kelimeler gelmeye başlar. Eski bir takımdaki bir futbolcuyu hatırlayınca diğerlerini sayarız. Öndeki aracın fren lambası yanınca ayağımız frene uzanır.

Doğadaki her canlı olabildiğince az nöron çalıştırır, çünkü nöronlar metabolizma için pahalıdır. Aktif bir kastan çok daha fazla oksijen ve glikoz tüketirler. Bir nöronu hayatta tumak çok fazla enerji gerektirir ve bu da hayatta kalmayı zorlaştırır. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Bir matador gösterisi izleyen -İspanyol olmayan- bir kişinin kafasında pek çok soru işareti oluşur. Mevcut nöronlar arasında akla gelecek en kısa bağıntılar kurulur. Matadorun elindeki kırmızı ile boğazının kızgınlığı arasında bir ilişki yaratılır ve şöyle düşünülür: ”Boğalar kırmızı renge saldırır.” Oysa boğalar dikromattır, yani sadece iki rengi görebilirler ve kırmızı rengi göremezler.

Sık sık birlikte ateşlenen nöronlar da giderek daha hızlı ateşlenmeye başlar; beynimiz de birlikte ateşlenmeleri ihtimalini daha yüksek görür. John B. Arden, bunun deneyim artışını ve bir konuda ustalaşabilmemizin nedeni olduğunu söyler. Bilincin karar veremeyeceği kadar hızlı kararlarımız bu şekilde gerçekleşir.

Nöronlar sık sık birlikte ateşlenirse, giderek birlikte daha hızlı ateşlenmeye başlarlar. Bu, verimliliğin artmasına yol açar; çünkü belli bir beceriyi gerçekleştirmek için gereken nöron sayısı o denli kesinleşir. -Brain Up, John B. Arden

”Her nöronun bir sürü sinapsı olabilir, çünkü bir sürü kolu ve dendriti de olabilir. Çok fazla elektrik hareketi olduğunda yeni dendritik dalları oluşur. Elektrik hareket olan sıcak noktalara doğru ilerledikçe bu dallar, elektriğin boşluktan atlamasına yetecek kadar birbirine yaklaşır. Böylece bir sinaps doğar. Bu sayede iki fikir arasında bağlantı kurarınız.” -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Bunun tersi de geçerlidir. Kullanılmayan bağıntılar zamanla zayıflar. Sinaps alıcıları azalır, birlikte ateşlenen nöronlar arası ilişkiler kaybolur. Bir dili kullanmadıkça unutmaya başlarsınız. Artık görüşmediğiniz insanlarla ilgili detaylar kaybolur. Alışkanlıklar, rutin davranışlar, alışıldık tepkiler yavaşça silinir.

Kullanmak bağlantıları güçlendirir, kullanmamak ise zayıflatır. İlişkilerin güçlendirmediği eski bağlantılar zayıflayacaktır. -John B. Arden

Nöronların birbiriyle kurduğu ilişki, laboratuvar ortamında kaydedildi. İnanılmaz ilham verici bir görüntü.

L.G.Breuning, bir işi eğlenceli hale getirdiğimizde daha iyi yapmamızın sebebini de beynimizdeki devrelerle açıklar. Dil öğrenmek, seyahat ederken veya film izlerken eğlencelidir. Eğlence, nöron yollarını oluşturacak tekrarları daha çok yapmamızı sağladığı gibi, sık sık eğlence ile birlikte ateşlenen nöronlar da bir sonraki sefer daha kolay harekete geçecektir. Birlikte ateşlenen nöronların arasındaki iletişimin gücünü kullanmak için, işleri eğlence ile birleştirmek gerekir.

”Enerji konusunda emin olmanın bir yolu, yeni alışkanlığınızı sabah ilk iş olarak planlamak olabilir. Mümkünse sizi zorlayan yeni davranışınızdan hemen önce ya da sonra eğlenceli bir şeyler yapın. Gerekirse gün ortasında en sevdiğiniz dizinin tekrarını izleyin. Yeni nöronları harekete geçirmek sandığınızdan daha çok enerji harcamanıza sebep olur ve bu enerjiyi mümkün kılmanın yolu planlama yapmaktan geçer.” -Loretta Graziano Breuning

Ayrı ateşlenen nöronlar, ayrı bağlantılar kururlar. Birbirleriyle uyum içinde harkeket etmeyen nöronlar, aralarında bağlantı kuramayacaklardır. Bu, unutmanın şiirsel açıklamasıdır. -Brain Up, John. B. Arden

Beynin tamamı sinirlerden oluşur ve hepsi elektrik akımını iletir. Dolayısıyla tüm nöronlar birbirine bağlıdır. Birlikte ateşlenen nöronlar konusu, bir olay yaşandığında beynin belirli bir kısmını kullandığınızda, sonraki seferler yine aynı kısmın kullanılacağı anlamına gelir. Örneğin, korku verici bir olay amigdalanızı uyardığında, sonraki benzer durumda korkmanız gerekmediği halde korkmanıza neden olur.

Barney, yıl boyu bir restoranın adı her geçtiğinde hapşırır. Önemsiz bir detay olarak Marshall bunu fark etmez. Bir gün, o restoranda bir planı vardır. Marshall’da oraya gitme isteği uyandırmak için hapşırır. Hakikaten Marshall oraya gitmeyi önerir. Birlikte ateşlenen nöronlar zamanla bir bağ oluşturur.

Amigdala, önemli bir durumda korkmanızı sağlayarak size yardım eder ama bundan sonra aynı durumlara karşı aşırı duyarlı hale getirir. Sorun, korkmanız gerkemeyen zamanlarda bile korku sisteminizin çalışmasıdır. -Brain Up, John B. Arden

Bir şeyi bir ortamda öğrenen kişilerin, aynı ortamda sınava girdiğinde daha başarılı olduğu görülmüştür. Bir işi yaparken kafein tüketiyorsanız, aynı verimi almak için yine kafein tüketmek gerekir. Bazı maddelerin sürekli kullanımı, beynin o maddenin varlığı halinde normal çalışmasını ve eksikliğinde işlevlerini tam gerçekleştirememesine neden olur. ”Yoksunluk sendromu” denen bu durumda, örneğin esrar, alkol, sigara bağımlıları için aniden bırakma durumunda bazen ciddi sağlık problemleri yaşanmaktadır.

Ders çalışırken kahve içen biri, sınava girmeden önce de kahve içmelidir. ”Kafein beyni etkiler ve hatıraları tetikleyebilecek özel bir dahili durum yaratabilir. Sınava hazırlanırken kafein yüklü geceler geçiren sınavda kafein tarafından uyarılırsa hatırlaması kolaylaşır.”-Dean Burnett

Nörokimyasallar, asfafaltın kötü bir yolu kaplaması gibi, bu yolları kaplar. Tekrar etmek de yollarınızı sağlamlaştırır. Bazı sinir yolları devasa otobanlar haline gelir, çünkü onları defalarca ve nörokimyasal olarak aktive etmişsinizdir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Tekrar edilen davranışlar alışkanlıklara dönüşüyor. Belirli bir duyguyla yaşanan olaylarda, olayın tekrarında aynı duygu hatırlanıyor. Birlikte yaşanan olaylarda biri gerçekleştiğinde diğerini bekliyoruz. Aynı şekilde, bir olay bir duygu ile yaşandığında, aynı duyguyu tamtmak için davranışımızı değiştiriyoruz. Stresli birkaç anında sigara içen bir kişi, tekrar stres olduğunda sigara içmek isteyecektir. Babası kızdığında annesi tarafından kurtarılan bir çocuk, bir sonraki sefer annesine kaçacaktır. Öğretmen tarafından ödevi beğenilen bir çocuk, sonraki sefer o derse daha dikkat edecektir.

Birkaç yemek sonrası sigara içen kişi, bir süre sonra her yemek sonrasında sigara aramaya başlar. Birkaç kez çay içerken sigara içen bir kişi, bir süre sonra biri varken diğerini arar. Stresli birkaç anında sigara içen bir kişi, sonraki stresinde sigara arar.

Mesela bilgisayarı tamir ettiğinde anne babasından saygı gören bir çocuk, bilgisayar konusunda başkalarına destek olduğunda takdir bekler. Yani davranışı tekrarlar ve yol oluşur. Nihayetinde elektriğimizin yol alacağı milyarlarca yol oluşur ve bunlar duygularımızı anlamlandırmamıza neden olur. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Belirli bir olayın yarattığı duygu yoğunluğundan dolayı ya da başka bir sebeple insan beyninde bir düşüncenin etkisinden çıkılamadığı durumlar yaşanır. Obsesyon adı verilen bu durumda, nöronların aşırı etkileşimi nedeniyle beynin ana gündeminde bir düşünce yer alır. Bu durumdan çıkmak için yapılan bir faaliyet, düşüncenin etkisinden çıkılamadığı için aynı faaliyeti tekrar tekrar yapmaya yol açabilir. Buna kompulsiyon denir.

3 Idiots filminde, kötü bir durumla karşılaştığında ”All is well” (Her şey güzel/yolunda) demenin güzel olduğu düşüncesine varmış olan Rancho’da bu davranış zamanla kompulsiyona dönüşmüştür ve her stres olduğunda otomatik olarak ”All is well” demektedir.

Obsesyon beyinde tekrarlayan ve kontrol edilemeyen bir düşüncenin olmasıdır. Kompusiyon ise kontrol edilemeyen obsesif düşünceyi rahatlatmak için yapılan hareketlerdir. -Oytun Erbaş

Acıktığımızda yiyecek aramamız, bir şey düştüğünü hissettiğimizde eğilmemiz, yüksek bir ses duyduğumuzda irkilmemiz, sandalyeden tam düşecekken doğrulmamız; beynimiz tarafından atalarımızda işe yaramış ve hayatta kalmalarını sağlamış tepkilerdir. Benzer şekilde beynimiz, ilk defa bizim karşılaştığımız durumlar için de tepkiler tanımlar, bu nedenle hayatta kalmamızı sağlamaya çalışır. Hayvanlar, kafesinde tanımadığı bir nesne görünce onu gömerler. İnsan için bu dışarıdan gereksiz bir davranış olarak gözükebilir ve çoğu durumda da öyledir. Ancak hayvanlar açısından bu obsesyona sahip olmak, genlerinin bu çağa ulaşmasını sağlamıştır.

İnsanlarda en sık karşılaşılan obsesyon ise, elinin kirli olduğunu düşünmek ve bu obsesyonun kompülsif davranışı da el yıkamaktır. Ama bütün obsesyonlar bu kadar masum olmayabiliyor.-Psikiyatrinin Kara Kitabı, Oytun Erbaş

Ayrılık gibi yoğun bir duygu birikimi yaşayan bir genç kız, mesaj attığında kendini iyi hissetmiş olabilir. Çünkü yeniden iletişim kurmak için bir yoldur ve beyni ona doğru bir şey yaptığını söylemiştir. Cevap gelmeyince başlangıçtaki duygu durumuna döner ancak, aynı duygu durumunda iken mesaj atarak rahatladığı için tekrar mesaj atar. Sonuç olarak; ayrılık düşüncesi obsesyon, mesaj atmak kompulsiyondur.

Basit bir elektronik cihaz tasarladığımızı düşünelim. Bir lambaya bağladığımızla lambanın gündüz kapanmasını, gece yanmasını sağlıyor. Bunun için sabah 6’da kapanmasını, akşam 6’da yanmasını sağlıyoruz. Bu basitlikte bir lamba, yıl içinde güneşin doğum ve batış zamanları değiştiği için her gün saatlerce boşa yanacak ya da yanması gerektiği bazı anlarda ortalık karanlık olacaktır. Biraz daha gelişmiş bir lambada ışık sensörleri koyarız, böylelikle ortalık aydınlıkken kapanır, karanlıkken yanar. Ancak sensörün önüne bir kuş yuva yaptığı için her zaman açık kalabilir veya günün belirli saatlerinde bir camdan yansıyan bir ışık aydınlattığı için kapanabilir. Bu durumların hiçbirinden lambanın da sensörün de haberi olmaz. O, görevini doğru yapmaktadır. Hayvanlar için de, bizim için de bazı durumlardaki otomatik tepkilerimiz böyledir. Ancak bu tepkilerin doğru olmadığını anlamak için insana özgü bir bilinç gerekir.

Obsesyon sadece insana özgü değil, insanın neredeyse bütün hayvanlarda paylaştığı ortak bir güdüdür. Obsesyon organizmanın kendini koruması için gerekli bir faaliyettir. Örneğin, yaralı bir hayvanın sürekli olarak yarasını yalaması, kontrol etmesi, temizlemesi obsesif bir harekettir. Bu yolla yarasının bakımını sağlar ve hayatta kalmayı başarır. -Psikiyatrinin Kara Kitabı, Oytun Erbaş

Hayvan zihninde çeşitli algoritmalar vardır ve dışarıdan etki-tepki mekanizmasını anlamak genellikle mümkündür. İnsan davranışları ise son derece komplekstir ve hala anlayamadığımız pek çok davranışımız vardır. Yine de insanların da etkiye geliştirilen tepkiyi tıpkı bir hayvan gibi ısrarla tekrarladığı olur.

Beynimizin bu şekilde çalışması, deneyim kazanma ve ustalaşma konusunun da temelidir. Golf sopasını elimize ilk aldığımız zaman yaptığımız vuruş kötüdür. Zamanla nasıl vurduğumuzda topun nereye gittiğini ve başarısızlığın nasıl hissettirdiğini keşfetmeye başlarız. Sonrasında, vuruş öncesinde aynı duyguya yakalanmayacak bir ölçüde vurmaya çalışırız. Başarılı olduğumuzda, başarılı olduğumuz vuruşu tekrarlamaya çalışırız. Zaman içinde bilincimizin anlamayacağı kadar detaylı davranışlara sahip oluruz.

Lise öğrencisiyken boy dezavantajı nedeniyle üçlük atış konusunda kendini geliştiren Stephen Curry, zamanla mesafe tanımamaya başladı, NBA’deki tüm takımların oyun planını ve ligin gidişatını değiştirdi ve gelmiş geçmiş en iyi şutör oldu.

Bir müzik enstrümanı çaldığınızı hayal edelim. Örneğin piyano. Piyano çalarken müziğin tınısını hissediyorsunuz ve bundan müthiş bir haz alıyorsunuz. Beste yapmanın ve yaptığınız bestelerin sizi geleceğe taşıyacak, belki de ölümsüzleştirecek bir vasıta olduğunu biliyorsunuz. Bunlar sizin maddi hazlarınız. Fakat siz beste yaptıkça, yaptığınız her beste beyninize bir geri dönüş sağlıyor ve nöronlarınız arasında yeni, daha önce hiç olmayan bağlantılar geliştiriyor. -Psikiyatrinin Kara Kitabı, Oytun Erbaş

Bu deneyim biri tarafından elimizden alındığında bize iyilik yapmış olmaz. Her gün odası annesi tarafından toplanan bir gençte odasını toplama içgüdüsü gelişmeyecektir. Önündeki sağlam defans oyuncusu, kalecinin reflekslerini köreltecektir. Her bunaldığında sorunlarını bir stres tepkisi ile erteleyen kişi; sorunlarını çözemeyecektir. Her kolaylık bir sakatlamadır.

Çok klasik bir örnek: Kozadan çıkmasına yardım ettiğiniz kelebek uçamayacaktır. Uçmak için, kozayı açabilecek kadar güçlü kanatlara sahip olmak gerekir.

Eski dönem Avrupa’sında lise öğrencilerine sırtlarından ter damlatarak Latince öğretmelerini sebebi, Latince’nin gündelik hayattaki veya iş hayatındaki fonksiyonel faydasından ziyade, öğrenmesi son derece güç bir lisan olması vesilesiyle bu dili öğrenen bireylere bir öğrenme disiplini, bu bilişsel disiplin kazandırmaktır. -Psikiyatrinin Kara Kitabı, Oytun ErbaşDeneyim genç nöronları miyelinle kaplar, böylece elektriği hızla iletir.  

Breuning, geçmişteki eylemlerimizin gelecekteki eylemlerimizi şekillendirmesini şöyle özetler: ”Deneyimli sinapslar komşu nöronlara elektrik göndermekte daha başarılıdır, bu yüzden daha önce gittiğiniz bir yoldan gitmekte daha iyisinizdir. Kullanılmayan nöronlar körelir, bu yüden daha önce kullandığınız nöronlara ciddi şekilde güvenirsiniz. Yeni sinapslar halihazırda kullanılan nöronlar arasında gelişir, böylece bağlantılar kurarsınız. Alıcılar büyür ya da körelir, bu yüzden daha önce hissetmiş olduğunuz duyguları yeniden hissettiğinizde anlamlandırabilmek daha kolaydır.”

Hayat deneyiminizle oluşan karmaşık sinir ağının tek ustası sizsiniz. Hangi davranışların ve düşüncelerin sizin için iyi olduğuna siz karar verirsiniz. Mutsuz kimyasallarınız salgılandığında o elektriği başka yöne kaydıracak gücünüz var. Bu yeni bir düşüncenin oluşması için alan yaratır. Başta bu bir elektrik kaçağı gibi gelebilir ama devam ettiğinizde yeni ve mutlu bir alışkanlık oluşur. Bu yeni alışkanlığı akıllıca seçmeniz gerekir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Her eylemimiz beynimiz tarafından sayılıyor. Başımıza gelen her şey kaydediliyor. Duygusal yoğunluk içeren durumlar ayrı bir anlam taşıyor. Birlikte olan olaylar birbiriyle ilişkilendiriliyor. Tüm bunlar her saniye tüm kararlarımızı, hislerimizi, düşüncelerimizi ve muhtemel eylemlerimizi etkiliyor. Bugüne kadar yaşadıklarımızdan etkilenen algoritmalarımız, muhtemel davranışlarımızı şekillendirmek için iyi olsa da her zaman bu hislere uymak gerekmiyor. İnsanı hayvandan ayıran düşünce biçimi, beynin bugüne kadar yaşanlardan bundan sonrası için aldığı kararların da ötesinde kararlar alabilmekten geçiyor. Duyguların ve tekrarların sonraki davranışlarımızı şekillendirebildiği bir beyne sahip olmak, davranışlarımızı değiştirdiğimizde düşüncelerimizi değiştirebileceğimiz anlamı taşıyor.

KAYNAKLAR

  • Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning
  • Brain Up, John B. Arden
  • Psikiyatrinin Kara Kitabı, Oytun Erbaş
144 Views

Bellek, Odak ve Hipokampus

Bu yazının son okuması ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

2000 yılında, ABD’nin en ünlü ve başarılı üniversite basketbol koçlarından Bobby Knight’ın ismi, üç yıl önceki bir olay ile ilgili gündeme gelir. Sebebi ise bir antrenmanda bir öğrenci ile yaşadığı bir olaydır. Knight, öfkeli ve hırçın kişiliği ile tanınan bir hocadır. Bir maç esnasında sahaya sandalye fırlattığı olmuştur. Ancak Neil Reed adlı bir öğrenci, antremanda hocası Knight’ın kendisinin boğazını sıktığını, delirmiş gibi hareket ettiğini, beş saniye kadar bu durumda kaldıklarını ve yardımcı antrenör ve diğer oyunların kendilerini ayırdığı ile ilgili röportaj vermiştir. Oyuncular ve görevliler bu iddiayı doğrulamazlar ama yine de olan olmuş, hoca kovulmuştur. Olay tüm ABD’de yankı bulur.

Knight ve Reed arasında geçen olayın gerçek kaydı

Belleğinizin başınıza gelen olayları ya da öğrendiğiniz şeyleri doğru hatırlamaya yaradığını düşünebilirsiniz ama hiç de öyle değil. Belleğiniz çoğu zaman izi daha iyi göstermek için depoladığı bilgiyi değiştirir ve düzenler. -Dean Burnett

Antrenör Knight ise böyle bir olay hatırlamamaktadır. Elbette bazen antremanlarda işler sertleşmekte, çocukları azarlamakta ve hatta itmektedir. Ancak kimsenin boğazını sıkma ihtimali bulunmadığını söylemektedir. Bir süre sonra sonra olayın görüntüleri ortaya çıkar. Antrenör gencin boğazını tutup ve birkaç saniyeliğine itmektedir. Sonra her şey normal devam etmektedir. Diğer oyuncuların ve görevlilerin ayırması gibi bir durum yaşanmadığı gibi pek çok kişi olayı fark etmez bile. Kaydı izleyen öğrenci şaşkına döner. ”Neler olduğunu bilmiyorum. Yalan söylemiyorum, yardımcı antrenörün geldiğini hatırlıyorum, insanların bizi ayırdığını hatırlıyorum.”

”Normalde bir olayı gözlemler, ona dair bazı anıları depolarız. sonra bu olayı hatırladığımızda anılarımızı çağırıp içeriğini bildirmek için elimizden geleni yaparız. Anı bize canlı görünür ve kesinliğinden şüphe etmemiz için genellikle bir sebep yoktur.” -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

İnsan belleği kayıt cihazı değildir. Hatta kayıtları zaman içinde değiştirir ve bir süre sonra esas kaydı siler. Christopher Chabris, 20 yaşındaki bir genç ile 60 yaşındaki bir hoca arasında yaşanan bir olayın, biri için sıradan, diğeri için şok edici bir anı olarak kaydedilmesinin normal olduğunu açıklar. Anı, öğrenci tarafından bir süre sonra ”koç beni boğdu” olarak değiştirilmiştir. Öğrenci yalan söylememekte, insan beyninin klasik zaafını yaşamaktadır. Hiçbir insan hiçbir anıyı olduğu gibi hatırlamaz. Yorum katar, zamanla değiştirir ve hatırlamak istediği gibi hatırlar.

Hatıraları gözümüzün önüne getirmemek bize hemen hiç zor gelmez. Hatırlamanın kolaylığını deneyimleriz ama anlarımız ilk kez depolandıktan sonra meydana gelen bozulmaları deneyimlemeyiz. Bu bozulmalar zihinsel yaşantımızın yüzeyinin altında, biz farkına varmadan gerçekleşir. Sonra da akıcı bir şekilde hatırlamamızı anılarımızın doğruluğuna, eksiksizliğine ve kalıcılığına affederiz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Dean Burnett, insan belleğini bilgisayar belleği ile kıyaslayarak, çalışmasındaki büyük farkı açıklar. Bilgisayara bilgiyi koyar ve dilediğimiz zaman ulaşırız. Ancak insan beynine bilgi gönderdiğinizde, beyin bu bilgilerin bir kısmının diğerlerinden daha önemli olduğunu düşünür. Bunlarla ilgili henüz tam çözülememiş karmaşık bir klasörleme metodu izler. Bir bilgiye ulaşırken beynin onunla ilişkili olduğunu düşündüğü için yakınlarına koyduğu pek çok bilgiye ulaşıverirsiniz. Zamanla en olmadık, hatta utanç verici verileri ortaya çıkarıverir. Beynimiz, bazı bilgileri ”sevmediğini” düşünerek zamanla değiştirir.

Bilgisayar veriyi olduğu gibi depolar. İnsan beyni ise zamanla değiştirir, bazılarını siler, kimini anlamakta güçlük çekeceğimiz klasörlere koyar. Ve bir bilgiye ulaşmak istediğimizde alakasız veriler de onunla birlikte ortaya çıkıverir.

Belleğindeki bazı bilgilerin diğerlerinden daha önemli olduğuna karar veren bir bilgisayar düşünün. Ya da hiçbir mantıksal kurala bağlı olmadan bilgi dosyalan, bu nedenle de en basit verir ulaşabilmek için rasgele dosyalar ve diskler içinde arama yapmanız gereken bir bilgisayarı düşünün. Ya da kendisinden istenmeden ve rasgele zamanlarda en kişisel ve utanç verici dosyalarınızı. Ya da depoladığınız bilgiyi sevmediğini düşünen ve onu tercihlerine göre değiştiren bir bilgisayarı. Tüm bunları sürekli yapan bir bilgisayar hayal edin. Acil bir toplantı için çalıştırılmasından yarım saat sonra böyle bir bilgisayar ofis pencerenizden üç kat aşağıdaki beton otoparka doğru uçmaya başlardı. Ama beyniniz tüm bunları belleğinize yapar ve sürekli yapar. – Aptal Beyin, Dean Burnett

Dejavu olarak bildiğimiz duygu da bununla ilgili bir konudur. Bazen bir anlığına, bulunduğumuz anın daha önce yaşandığını ve biraz sonra yaşanacakları da biliyor olduğumuzu zannederiz. Dejavu duygusu, ne olduğuna açıklama getirilmeden yüzyıllarca önce bile edebiyatta yer almış bir duygudur. Buna çok çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Örneğin, her insanın rüyasında o gün yaşanacakları gördüğü ama unuttuğu, bazen o anı yaşarken bunu hatırladığıdır. Bir diğeri, insanların doğmadan önce tüm hayatını gördüğü, hayatın içindeyken bazı anlarda bunu hatırladığıdır. En meşhur olanı ise, daha önceki hayatında benzer bir durum yaşamış olanların aynı olayı yaşadığında bunu hatırlamadığıdır. Gerçek açıklama ise ”bellek sapması”dır. Yani olayı yaşarken geçmişte benzer bir durum ya da his yaşamışsak, beynimiz bunu anımsar ve geçmiş olayı şuan yaşadığımızla değiştirir. Böylelikle şimdi, geçmişte yaşadığımız bir şey yaşamış oluruz. Oysa parçaları geriye dönük birleştirmiştir.

İnsanların zihinlerinin Matrix adı verilen bir rüyada tutulduğu post-apokaliptik bir film olan ”The Matrix”’de (1999), sistemi kuranlar yani rüyayı inşa edenler sistemde bir değişiklik yaptığında bir dejavu yaşanmaktadır. Örneğin, bir kedi arka arkaya iki kez geçmektedir. Dejavu, Fransızca déjà (daha önceden) ve voir (görmek) kelimelerinden gelmektedir.

Gelecekte kullanmak içi kafanızda depolanan güvenilir, doğru bilgiye ulaşabilirsiniz. Bu doğru olsa harika olurdu, değil mi? Ne yazık ki ”güvenilir” ve ”doğru” sözcükleri beynin işleri için nadiren kullanılabilir, özellikle de bellek söz konusuysa. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Bir psikolog, bir avukatlık ofisindeki verileri inceler. Rutin olarak avukatlar, müvekkillerine başına bir şey gelmesi durumunda hangi hayatta kalma koşullarını kabul edeceklerini, bilinci açık olmayan bir durumda kendisi adına hangi kararların alınması gerektiğini sorar. Psikolog, avukatlardan müvekkillerini çağırıp geçmiş senelerde cevapladıkları bu soruları yeniden sormalarını ister. İnsanların %23’ü ilk verdiklerinden farklı cevaplar verirler. Kendilerine önceden verdikleri cevaplar gösterilenlerden %75’i geçmişte bu sorulara farklı yanıtlar verdiklerini hatırlamamakta ve hatta inanamamaktadır.

ABD başkanı seçimlerde %50 oy almıştır. Ancak öldürülten sonra yapılan anketlerde, toplumdaki insanların büyük çoğunluğunun aslında ona oy verdiğini hatırladığı görülmüştür. Dramatik bir olay, geçmişteki anıları değiştirmiştir.

Daha önce söylediklerine dair hatırları, bugünkü fikirlerine uyacak şekilde yeniden yazılmıştı. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Hafızamız, kısa ve uzun süreli bellek olarak iki görev bölümünden oluşur. Kısa süreli belleğin kapasitesi çok sınırlıdır. O an çalışan belleğimizdir ve üzerinde büyük bir yük vardır. Örneğin, sonradan hatırlanması gerekeceği söylendiğinde bir insanın yedi şeyi aklında tutabileceği varsayılır. Bu nedenle telefon numaraları ve plakalar yedi hanelidir. Bu nedenle buna ”sihirli sayı” ya da ”Miller yasası” adı verilmiştir. Ancak güncel araştırmalara göre ortalama olarak insanlar dört nesneyi aklında tutarlar. Pek çok unsur verildiğinde, yedi maddelik bir liste ezberlediğine bile çoğunlukla aklında kalan dört tanesidir. İlginç bir şekilde; yedi ayrı kelime aklında tutan bir insan, aynı şekilde yedi cümle de tutabilir. Her cümle pek çok kelimeden oluşsa da, beyin bunu ”bir” unsur kabul eder.

Telefon numaraları, plakalar vs. 7 hanelidir. Çünkü insan beyni için bu sayı sihirli bir sayıdır. Her nedende kısa süreli hafızamız en fazla yedi maddeyi hafızasında tutabilir. Bu sayı arttığında, hatırlamak için ekstra şeylere ihtiyaç duyulur.

Kısa süreli hatıralar en fazla bir dakikaya yakın korunur, uzun süreli hatıralarsa tüm hayatınız boyunca sizinle kalabilir ve kalır. Önceki günden ya da bir iki saat öncesinden bir şeyin saklandığı yeri ”kısa süreli bellek” olarak adlandıranlar hatalıdır; bu uzun süreli bellektir. – Aptal Beyin, Dean Burnett

Dean Burnet, kısa süreli bellek ile uzun süreli bellek ilişkisini şu soruyla cevaplar: ”Neden hepimiz oturup elimizde ne kadar parmak var diye saymaya çalışmıyoruz?” Uzun süreli bellekle arasındaki bağlantı, kısa süreli belleğin yükünü kolaylaştırmaktadır. Burnett, anında çeviri yapan insanların kısa ve uzun süreli belleğin birlikte çalışması nedeniyle bu zor işi başarabildiklerini söyler. Dili öğrenen birinden çeviri yapması istenirse, bu kısa süreli belleğin taşıyamayacağı bir şey olur. Ama dili zaten öğrenmiş bir kişi uzun süreli belleğine kaydetmiştir, dolayısıyla kısa süreli bellek dilin yapıları, sözcüklerin anlamları gibi detaylarla ilgilenmek zorunda kalmaz.

50 First Dates (2004) filminde Drew Barrymore’nin canlandırdığı Lucy isimli kızın bir rahatsızlığı vardır. Kısa süreli belleği ile uzun süreli belleği arasındaki bağlantı kaybolmuştur. Bu yüzden kısa süreli belleğindeki bilgiler zamanla kaybolmaktadır. Bu sebeple her sabah rahatsızlığı günün sabahına uyanır. O günden sonra yaşadığı hiçbir şeyi kaydetmez. Babası ve abisi her gün o günün gazetesini kapıya koyar ve tekrar tekrar o güne uyanmış gibi davranırlar. Adam Sandler’in oynadığı Henry, onunla tanışıp aşık olur. Ancak her gün yeniden kendini aşık etmek zorunda kalır.

Uzun süreli bellek düşünmemize yardımcı olacak çok miktarda veri sağlar ama gerçekte düşünmeyi yapan kısa süreli bellektir. Bu nedenle kimi nörologlar ”çalışan bellek” demeyi tercih ederler. – Aptal Beyin, Dean Burnett

Önümüzdeki manzara telefonun ekranında. Ama bu, telefonun bu manzarayı kaydettiğini göstermez. Kaydetmesi için bir şey yapmak gerekir, mesela fotoğraf çekmek gibi. Aynı şekilde gün içinde gördüğümüz çoğu şey, o an gözümüzün önünde olduğu için aklımızda, aslında kısa süreli belleğimizdedir. Eğer kaydedecek bir şey yapmazsak muhtemelen kaybolacaktır.

Bir bozuk paranın neye benzediğini bildiğimizi düşünürüz. Ama insanlardan çizmesi istendiğinde hiç kimse bir parayı çizemez, sanki hiç görmemiş gibilerdir. Bildiğimiz, diğer bozukluklardan nasıl ayırt edileceği gibi küçük bilgilerdir. Görünce hatırladığımız şeyleri, görmeden belleğimizde bulamayız. C.Chabris, bu açıdan insan beyninin bilgisayar harddiskine değil, internete benzediğini söyler. İnternetteki veriler bilgisayarımızda değildir. İnternete bağlıyken her şeyi tarayıcıda görürüz ve sanki bilgisayarımızdaki depodan geliyor gibidir. Ama bağlantı kesilince aslında bilgisayarımızda bir şey olmadığını anlarız. Bozuk paranın detaylarını, parayı gördüğümüzde geçici olarak hafızamızda tutarız ancak paraya bakmayı bıraktığımız anda önemsiz bir bilgi olarak belleğimizden kaybolur.

Bir şeyi (bilinçli olarak) tekrar etmek, bilginin uzun süreli belleğe gönderilmesinin bir yoludur.

Tıpkı bilgisayarlarımızın internetin içeriğini depolamaya ihtiyaç duymadığı gibi biz de bu bilgiyi depolamaya ihtiyaç duymayız; normal koşullar altında bilgiyi gerektiğinde elde ederiz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Belleğimiz, günlük hayatın pek çok detayına da çok odaklanamaz. Çoğu içeriği belleğimizde yeniden oluşturamayız. Douwe Draaisma, farkına varmadığımız ufak değişimler sonucu her seferinde en son halini gördüğümüz şeylerin önceki hallerinin silindiğini söyler. Bu yüzden her gün birlikte yaşadığımız insanların değişimlerini fark etmeyiz. Fotoğraflarına baktığımızda ne kadar yaşlandıklarını veya değiştiklerini anlarız. Fark ettiğimiz değişimler sonrasında ise son hallerini hatırlar, öncekileri unuturuz.

Hayatımızda hatırladığımız ve muhtemelen 2-3 yaşlarındaki ilk anımız da Freud’a göre değiştirdiğimiz bir sonradan kurgudur. ”İlk anımız zannettiğimiz şey aslına çok daha sonra gerçekleştirilmiş bir yeniden kurgudur, o anımızın baştan aşağı değiştirilmiş bir versiyonudur.” -Freud

Belleğimiz, nelerin aynı kaldığından ziyade nelerin değiştiğini daha kolay belirler. -Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer, Douwe Daaisma

Beynimizin hafıza ve yön bulma ile ilgili kısmı hipokampustur. Limbik sistemin bir parçasıdır, yani duygularla ilişkilidir. Duyularımızdan gelen bilgiler ve bunlarla bağlantılı olarak yaşanan duyguları hatıralara dönüştürüp birleştirir. Dean Burnett’e göre ”kodlamanın gerçekleştiği” bölgedir.

Hipokampus

Hipokampus’un görevi bilinmezken, trafik kazasından sonra sürekli nöbetler geçiren bir gencin tedavi amaçlı sol ve sağ hipokampusları alınmıştır. Nöbetler azalmış, ancak hastanın anı üretme yeteneği kaybolmuştur. Kimseyi hatırlamaktadır, tanıştığı kişileri birkaç dakika sonra unutmaktadır. Bir şey öğretilmekte ve bir sonraki sefer tekrar edebilmekte, ama daha önce yaptığını hatırlayamamaktadır. Bu da hipokampusun görevi olan bellek ile beynin öğrenmekle ilgili görev taşıyan diğer kısımları arasındaki farkı ortaya çıkarır.

Ortaçağdan kalma kitaplarda, idrak ile belleğin ayrı kavramlar olduğunun o zaman da fark edilmiş olduğu görülmektedir.

Kısa süreli belleğin aksine, uzun süreli belleğin sınırı yoktur. En azından şimdiye kadar kimsenin doldurabildiği görülmemiştir. Araştırmalar, beynin hiçbir bilgiyi silmediğine dair bulgular vermektedir. Ancak buna rağmen bir şeyleri unuturuz, hatta çoğu şeyi. Esasında unutmak, bir bilginin beynimizinden silinmesi değildir. Ancak gerekli olduğunda, o bilgiye ulaşamamızdır. Kullanılmadığı için, önemsiz görüldüğü için derinlerde bir yere saklanmış bir bilgiyi aradığımızda bulamamaya unutmak deriz.

Bir hatıraya ulaşamıyorsanız, orada olması ve olmaması arasında fark yoktur. – Aptal Beyin, Dean Burnett

Belleğimiz hiçbir şeyi silmez ama yine de çoğu şeyi unuturuz. Bu tıpkı Google’a benzer. Arama yaptığınızda ulaşacağınız bir bilgiyi ne arayacağınızı bilmediğiniz için bulamayabilirsiniz. Bilgi oradadır ama sadece ulaşamıyorsunuzdur.

Beyinde bilgi, bir anlamda bir düzen içindedir. Örneğin, önemli ya da duygusal yoğunluklu hatıralar hemen ulaşabileceğimiz bir yerdedir. Ya da birbiriyle ilişkili şeyler bir aradadır. Bir kişiyi her zaman aynı mağazada görüyorsanız, sokakta görünce kim olduğunu hatırlayamamanız normaldir. Çünkü beyinde o mağaza ile ilgili dosyada tutulmaktadır. Ancak o kadar çok bilgi alırız ki, işler zamanla karışır. Turuncu renkli bir bardaktan içtiğiniz kahvenin içinden sinek çıktığı için turuncu ile tiksinme klasörleri birbirine karışabilir. Bundan sonra aynı renk ve onu içeren şeyleri sevmemeye başlayabilirsiniz. Bu kadar karmaşa içinde dosyalar ve veriler birbirine girerler. Yine de tekrar tekrar bulunan ve gereken, gelecek bir olay için önem arz eden ya da duygusal yoğunluklu bilgiler daha kolay ulaşılacak klasörlere konur.

Bir deneyde iki grup öğrenciden biri normal bir derslike, diğer grup dalgıç kıyafetleriyle su altında bir ders almışlardır. Sonra her iki grup hem sınıfta hem su altında test edilirler. Derslikte öğrenen grup derslikte, su altında öğrenen grup su altında daha başarılı olur. Bellek, ortam ile ilişki kurar. Dean Burnett şöyle der: ”Su altında olmanın öğrenilen bilgiyle ilgisi yoktu ama önemli olan bilginin öğrenme bağlamıydı ve bu hafızaya erişim için büyük kolaylık sağlıyordu.”

Ofisin bir remine bakarsanız büyük ihtimalle size son derece normal görünür, fakat biri size neyin eksik olduğunu gösterirse odanın içi aniden size de tuhaf görünmeye başlar. Hafızada depolananlar gerçeğin tam bir kopyası değil, yeniden yaratılmış halidir. Hatıralarımızı video gibi yeniden oynatamayız, her seferinde bir anıyı çağırırız, hatırladığımız detaylar ile neyi hatırlamamız gerektiğine dair beklentileri birleştiririz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Duygusal anılar, bellekteki kaydın pekişmesini sağlamaktadır. Duygularımız hayatta kalmakla ilgili ipuçlarını bize haber verir. Dolasıyla beynimiz tarafından herhangi bir anıya göre hatırlanması daha yüksektir. Duygu yoğunluğu arttıkça anının hatırlanması artar. John B. Arden, amigdalanın çalışmasını gerektirip hipokampusumuzun çalışmasını gerektirmeyen veya hipokampusumuzun çalışmasını gerektirip amigdalamızın çalışmasını gerektirmeyen işler öğrenebildiğimizi söyler. Gereksiz bir korku yerleşebilir, yani bir tehlike anında korkulması gerekmeyen bir şeyden korkmaya başlayabiliriz. Korteksimiz sayesine bundan korkmamak gerektiğini sonradan kendimize öğretebiliriz.

Şehzade Mustafa, yüzyıllarca tarih kitaplarındaki bir istisna olarak kaldıktan sonra, Muhteşem Yüzyıl adlı dizide Mehmet Günsur tarafından başarılı bir şekilde canlandırılıp çok duygusal bir sahne ile idam edilmesinin ardından, tarihte ilk defa Bursa’daki Şehzade Mustafa Türbesi ziyaretçi akınına uğramıştır.

Eğer bir şeyi hatırlamak istiyorsanız, o şeye duygusal olarak yoğunlaşın. -John B. Arden

Bağlamı olmayan bilgiler ”anlamsal” belleğe kaydedilir. Dean Burnet’in verdiği örnekle, ışığın sesten hızlı yol aldığını hatırlamak anlamsal bellektir, ama bu bilgiyi öğrendiğiniz fizik dersini hatırlıyorsanız bu olaysal bellektir. Domatesin meyve olduğunu bilmek anlamsal bellek, köyde domates toplarken yılan görüp kaçtığınızı hatırlamak ”olaysal” bellektir. Ayrıca farkında olmadığımız, üzerime düşünmemiz gerekmeyen bilgiler de vardır. Örneğin, bisiklet kullanmayı bilmek ”yöntemsel” bellektir.

Biriyle okul kavganızın her detayını hatırlıyor ama kavga ettiğiniz kişinin adını hatırlamıyor olabilirsiniz.

Kısa ve uzun süreli bellek arasındaki ilginç farklardan biri, farklı duyulara ağırlık vermeleridir. Kısa süreli bellek çoğunlukla işitseldir. Dean Burnett’in deyimiyle kısa süreli bellek, bilgiyi ”sözcükler ile spesifik sesler” biçiminde işlemeye odaklanır. İçimizden konuşmamızın ve dil ile düşünmemizin nedeni budur. Uzun süreli bellek daha çok görüntü ve ”semantik” niteliklere odaklanır. Bu nedenle birinin yüzünü uzun vadede hatırlasak bile ismini hatırlamayabiliriz.

”Kimdi bu?” Beyin birinin ismini ve yüzünü depolar ama birini zamanla unutur. Birini görüp ”Bu kimdi?” dediğimiz çok olur. Çünkü ”aşinalık” ile ”hatırlamak” arasında bir fark vardır. Biri ile karşılaştığınızda daha önce de karşılaştığınızı bilmenize aşinalık denir. Karşılaştığınız kişi ile nerede, ne zaman tanıştığınızı, kim olduğunu bilmeniz hatırlamaktır.

Hatıralarımız, kitaplardaki sayfalar gibi bilginin ya da olayların statik birer kaydı olmaktan ziyade, beynin ihtiyaç olarak yorumladığı şeylere uymak üzere devamlı olarak değiştirilir ve düzenlenir (bunlar ne kadar yanlış olsa da). -Dean Burnett

Birini veya bir anıyı hatırlamak için ne kadar çok bağlantı varsa bir sonraki sefer hatırlamak o kadar kolaylaşır. Bir süre sonra görür görmez hatırlarsınız. Ancak onun öncesinde bir ”hatırlama eşiği” vardır. Dean Burnett’in deyimiyle ”orijinal anıyı aktive edecek” bir detay birden bire her şeyi hatırlamanızı sağlar.

Dudağımızda uçuk çıkmasına neden olan Herpes Simplex adı verilen virüs, saldırganlaşıp hipokampus’a saldırdığında, kişiler yeni anılar üretemezler. Christopher Nolan’ın kendini yönetmen olarak ispatladığı Memento (2000) filminde anlatılan da aynı durumdur.

Beyin, farklı anılara çeşitli nedenlerle farklı yaklaşabilir. Kimi silinir unutulur, kimi zamanla değişir. Örneğin; olumsuz anılar, olumlu anılardan daha hızlı solar. Bir seçenek yaptıktan sonra zaman içinde en iyi olanı seçtiğinize dair anılarınız değişir. Hiç belirti vermemiş bir olay meydana geldikten sonra aslında pek çok belirti olduğuna dair anılarımız değişebilir. Tekrar edilen, duygu içeren, bilinçdışında farklı bir nedene atıf yapılan anıların her biri farklı şekillerde aklımızda kalır. Bu nedenle anılarımız zaman içinde değişime uğrar ve her düşündüğümüzde de değişirler.

Beyin, gerekçesi ne olursa olsun, düzenli olarak hatıraları pohpohlayıcı şekilde gözden geçirir, bu gözden geçirme ve düzenlemeler kendini destekleyicidir. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Anıların zaman içinde farklı süreçlere sahip olmasının en ilginç sonuçlarından biri de başkalarının anılarını zamanla kendi anılarımız zannetmemizdir. Birinin başından geçen anıyı dinleyip onu başkasına anlattığınızda bir süre sonra onun kendi başınızdan geçtiğini zannedebilirsiniz. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Bir tanesi ego sebebiyle ”bellek yanlılığı”dır. Beynimizin kendisini iyi göstermek için anıları zamanla değiştirmesi sonucu ortaya çıkabilir. Diğer sebep ise kendi anlattığımız şeylerin belleğimizde daha kalıcı olmasıdır. Arkadaşımızın anlattığı kısım zamanla silinir, geriye kendi anlattığımız kısım kalır. Ayrıca ayna nöronlar ve empati nedeniyle birinin duygularını sahiplenip kendimiz de aynen hissedebilir, bu sebeple anının bizim başımızdan geçtiğini zannedebiliriz.

– Bunu ben yaptım.
– Bunu sen mi yaptın?

– Bunu ben yaptım.

Kendi söylediğiniz şeyleri başka insanların söylediklerinden daha iyi hatırlarsınız. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Kişisel deneyimlerimiz, belleğimizin ”otobiyografik bellek” adıyla anılan bir bölümünde depolanır. Hatırladığımız tüm hayatımız burada kayıtlıdır. Douwe Draaisma, otobiyografik belleğin kendine özgü gizemli yasalara sahip olduğunu söyler. Örneğin, üç-dört yaş öncesine dair hiçbir şey kayıtlı değildir. Acı verici ve gurur kırıcı olaylar, silinmez bir kalemle kaydedilmiş gibidir.

Aşağılamalar silinmez mürekkeplerle yazılır. Yaşlandıkça da ağarmazlar. -Douwe Daaisma

Brown ve Kulik isimli iki bilim insanı, 1977’de ”flaş anılar” tanımını ortaya atmışlardır. Bazı anıların, hatırlandığı anda olayı, olayın etrafındaki koşullarla ilgili detayları canlandırdığını keşfetmişlerdir. Flaş anılar genellikle toplumsal olaylarla anılır. Örneğin, 17 Ağustos depreminin kendisini nasıl etkilediğini, olay sırasında ve sonrasında ne yaptığını olaydan etkilenen pek çok kişi hatırlar. Ve her yıldönümünde anılar üzerine konuşulur, dolayısıyla anılar zaman içinde yeniden şekillenir.

Şoke edici haber ve olayları yeniden hatırama ve onları başka insanlarla tartışma şansımız yüksektir. Bu tür tekrarlar anıyı ileride ona kolayca erişebileceğimiz şekilde depolamamızı sağlar. Bu nedenle, anı bir iç fotoğraf değildir, daha ziyade kendi kendimize ve başkalarına sık sık anlattığımız için unutmadığımız bir hikayedir. -Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer, Douwe Daaisma

Wagenaar isimli bilim insanı, 1970’lerde bir deney yapmıştır. Bir insanın belirli bir dönemde yaşadığı 1605 olayı not eder. Aynı kişiyi bir yıl sonra çağırır. Anıları hatırlatmaya başlar. Hatırlayamadığında bir ipucu verir, hatırlayamazsa ikinci bir ipucu verir, bazen de üç. Tüm sorulardan beyinde nelerin daha kalıcı olduğu ile ilgili sonuçlar çıkarır. Beynimiz için büyük hatırlama ipucu ”nerede” olduğudur, ”ne zaman” olduğu sanki hiç önemli değil gibidir. Ayrıca toplumsal açıdan önemli olaylar bellekte pek kalmamaktadır. Güzel olaylar kısa vadede daha iyi hatırlanmakta ancak uzun süre sonra fark kaybolmaktadır. Yardımla bir şekilde tüm anılar orada bir yerdedir ancak ipuçları ortadan kalktığında çoğu anı hatırlanmamaktadır.

7 tane kurda GPS takılır. Birkaç hafta sonra ormanda birbirilerinin alanlarına hiç girmedikleri görülür. Hayatta kalmak için ”yer” oldukça önemlidir. Belki de bu sebeple belleğimiz bir anıdaki ”yer” imgesini ısrarla saklarken, ”zaman”ı kolayca unutma eğilimindedir. Uyandığımız anda ”Saat kaç?”dan önce ”Neredeyim ben?” diye düşünürüz. Yerle ilgili pek çok içgüdüye sahip olduğumuz halde zaman için saatleri, takvimleri icat etmek zorunda kaldık. Kültür, bir anlamda eski Mısır’da Nil nehri baskınlarını hesap etmek için günlerin yazılması ve yılın keşfi (takvimin icadı) ile başladı.

Belleğimizin kendi iradesi vardır. -Douwe Daaisma

Belleğin neden ileriye doğru kayıtta olduğu da araştırılmıştır. Geçmişteki bir anıyı düşünürken anımsamaya istediğiniz noktadan başlayabilseniz bile o noktadan sonra yine normal sırasında hatırlamaya devam ederiz. Bunun ilginç nedeni, bir olay yaşanırken her saniye bir sonraki adımı tahmin etmemizle ilgilidir. Tahminimizin doğru ya da hatalı çıktığı her anı duygu olarak not ederiz. Bir noktadan hatırlamaya başladığımızda bir sonraki noktaya bu duygu yoluyla yönümüzü buluruz. Bu nedenle bir şey ezberlerken ”bundan sonra ne olduğunu” düşünerek ”kancalama” ya da ”hikayeleştirme” yoluyla ezberlemek işe yarar.

Bilgi sahibi olduğumuz tarihi bir olayın ya da okuduğumuz bir romanın filmini izlemek, konuyla ilgili bildiklerimizi dahi değiştirir. Filmden bağımsız karakterleri gözümüzde canlandıramayız, olayları filmdeki gibi hatırlarız. Bir filmde her an bir sonraki anla duyguların da etkisiyle birleşerek kalıcı ve sağlam bir anı oluşturur. Tarih ya da başka bir konuda, kitapları okuyarak aynı etkiyi yaratmanın yolu büyük resmi görecek şekilde genel bir okumadır. Detay okumaların aksine genel okumalarda olay örgülerinin nereye bağlandığını görür ve daha kolay hatırlarız. Sonra istediğimiz detaya inebiliriz.

Bellek ile zaman arasında adeta bir çatışma vardır. Olayları gerçek zamanında hatırlamamız imkansızdır. Ve iyi anlar hızlı geçiyor gibi hissederken, kötü anlarda zamanı yavaşlatırız. Hatta bazı yazarlar, mutsuzluğu zamanın yavaşlaması, mutluluğu zamanın hızlanması olarak değerlendirir. Draaisma’nın deyimiyle; ”Yaşlandıkça hayat çabuk geçer”. Bunun sebeplerinden biri, 5 yaşında bir çocuk için 1 yıl hayatının %20’si iken, 50 yaşında bir kişi için 1 yıl, hayatının %2’si olmasıdır.

Kum saati, zaman için kullanılan bir metafordur. Zamanı değiştiremez ancak ölçmeye yarar. Yine de zaman aksamazken kum saati aksar. Örneğin, eski kum saatlerinde kumlar birbirinin yüzeyini parlattığı için zaman daha hızlı akar. Ayrıca kumlar üst kısımda azaldığında, başlangıçta aktığından birazcık daha hızlı akar.

Rusya’da 1960’larda Solomon Şeraşevski isimli bir adam, psikiyatri deneylerine konu olur. Bu kişinin özelliği, inanılmaz bir hafızası olmasıdır. Deneylerde normal bir insanın bellek alışkanlıklarına sahip olmadığı, çok farklı bir düşünce sistemi olduğu ortaya çıkar. Yüzlerce maddelik listeleyi kusursuz tekrar etmekte, kısa bir süre gördüğü tabloyu aynen detaylarıyla anlatabilmekte, çok karmaşık bir formülü en ince detayına kadar anında ezberleyebilmektedir. Şeraşevski, bir şey gördüğünde onun görsel bir anı oluşturduğunu söylemektedir.

Otistik, aynı zamanda ”aptal dahi” olan Stephen Wiltshire, bellek konusunda yaşayan en istisnai insanlardan biri. Bir kez gördüğü manzaraları bakmadan, cetvel ve ölçü kullanmadan inanılmaz detaylarla çizme yeteceğine sahip. İlginç olan, tüm bunları çizen Stephen’den bir kağıda Amsterdam yazması istendiğinde harfleri taşırmadan yazmak için tüm dikkatini vererek adeta okumayı yeni öğrenen bir çocuk acemliğinde yazabilmiştir. O da tıpkı diğer ”aptal dahi”ler gibidir. (”Aptal dahi” tanımı, bu aşırı zeki insanları ilk inceleyen araştırmacıdan kalma bir tabirdir).

Şöyle der: ”Yeşil sözcüğünü duyduğumda gözümün önüne yeşil bir saksı geliyor; kırmızı sözcüğünü duyduğumda bana doğru gelen kırmızı gömlekli bir adam görüyorum.” Ayrıca belleğinde sayılar önceden tanımlıdır. Örneğin; 1, gururlu boylu poslu bir adam; 2, hoppa bir kadın; 3, kederli biri gibi… 87 sayısı şişman bir kadınla bıyığunu buran bir adamdır. Bu sebeple sayılarla ilgili detaylarda bu tanımlı karakterler arasında bir hikaye ortaya çıkmaktadır. Böylelikle sonradan hatırlaması gerektiğinde bu hikaye yeniden canlanmaktadır.

Deneylerden 15 yıl sonra bile aynı formülü kusursuz hatırladığı görülür. Formülü gördüğünde aklında şöyle bir hikaye belirmiştir; ”Neiman dışarı çıktı ve bastonuyla yere vurdu. Kafasını kaldırıp kök işaretine benzeyen uzun bir ağaca baktı. ve şunları geçirdi içinden: ”Ağaın kuruyup köklerinin dışarı çıkmaya başlamasına şaşmamalı. Şu iki evi buraya yaptım ne de olsa.” Bastonunu bir kez da yere vurdu ve şöyle dedi: ”Bu evler eski, onlardan kurtulmam (üzerine çarpı çekmem) lazım.” Evlerin satışıyla birlikte elime daha fazla para geçecek. Bu evlere başlangıçta 85.000 yatırmıştı. Sonra evinin damı uçar ve ocağın karşısında Thereminvox çalan bir adam görür.”

Lise öğrencilerinin Periyodik Tablo’daki elementleri ezberlemek için bulduğu kestirme yollar. 7 elementin ismini akılda tutmaktansa tek bir cümle, üstelik hikayeleştirilmiş bir cümleyi akılda tutmak daha kolay geliyor.

Görsel düşünmek, Şeraşevski’nin zekasına da katkıda bulunmaktadır. Deneyci, hileli bir soruyu yöneltir; ”Bir rafta 400 sayfalık iki kitap var. Bir kitap kurdu bir kitabın ilk sayfasından başlayıp diğer kitabın son sayfasına kadar kemiriyor. Kaç sayfa kemirmiştir?” Çoğu kişi 800 cevabı vermektedir. Şeraşevski, gözünde kitapları canlandırdığı anda ”Sadece iki kitabın ciltlerini kemirmiştir” der. Şeraşevski için mantıksal pek çok problem, gözünde canlandırabilmesi sayesinde kolay hale gelmektedir.

”Hesap dehaları sayılarda normal insanların anlamadığı özellikler ve ilişkiler görürler.” -Douwe Draaisma

Şeraşevski ayrıca sinestetikti. Sinestezi, çok ender insanda bulunan bir rahatsızlıktır; kelimelerin kokusunu, tadını hatta rengini hissetmeye yol açar. Örneğin Şeraşevski, küçükken İbranice bir dua okutulduğunda zihninde ”buhar sesi ve sıçrayan su sesi” oluşmuştu. Bir arkadaşına ”Ne kadar gevrek bir ‘sarı’ sesin var senin” demişti. Dondurmacının biri çeşitleri sayarken ağzından kömür parçaları ve kara is çıktığını hissetmiş ve iştahı kaçmıştı. Bu rahatsızlığın Şeraşevki’nin hafızasının iyi olma nedenlerinden biri olduğu düşünülmektedir. Her duyduğu veya okuduğu kelimenin aklında tadı, kokusu ve rengi de kalmaktadır. Ancak düşünürken mantığının ağır basması; mecaz ve betimlemeleri anlayamamasına yol açmaktadır. Bir şiir duyduğunda şiirdeki her şeyi gerçek anlamıyla alıp kafasında bir resim yerleşmektedir. ”Kelimeleri tartmak” diye bir deyim duyduğunda kafasında kocaman bir tartı belirmektedir.

”Kusursuz bellek bir engeldir.” -Douwe Draaisma

”Yunanca, syn (Birlikte) ve aisthesis (algı/his/duyum) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Ortaya çıkan “synaistesia” kelimesi, “birleşik his” ya da “birleşik duyum” olarak tercüme edilebilir. Kaynak olarak “hissizlik, duyu eksikliği” anlamına gelen anesthesia (anestezi) kelimesi ile aynı temele dayanmaktadır.” -Wikipedia

Kusursuz bellek, bir ideal değil bir kusurdur. Normal değil istisnadır. Lütuf değil lanettir. Şeraşevskinin belleği gittikçe istemediği bilgilerle dolmaktadır. Örneğin, ömür boyu dolaştığı her yerin kafasında bir haritası yerleşmektedir. Sadece sokaklar, caddeler değil; hangi çitin nasıl bir ”tadı” olduğuna kadar. Daha kötüsü, normal insanlar etrafındaki insanlardaki değişimleri anlamazken, Şeraşevski her bir değişimi gözleriyle görmektedir. Saç ağarmalarını, diş çürümelerini, alın kırışmasını fark etmektedir. Adeta ölümün gelişine tanık olmaktadır.

Obama’nın 8 yıllık değişimini, onu her gün haberlerde gören kimse fark etmedi. Ancak sonradan fotoğraflar karşılaştırıldığında bu büyük değişimi anlayabiliyoruz. Normal bir insanın zihni, çok küçük değişimleri ihmal ediyor.

John Langdon Down, daha sonra ”Down sendromu” adı verilecek anormal zihin durumundan muzdarip çocuklarla ilgilenirken bir şey fark eder. Bir kitap okurken yanlışlıkla bir satır atlamıştır. Sonra dönüp o satırı tekrar okumuştur. Dinlediği şeyleri ezberleyen bir çocuk, aynı kısma gelince o satırı atlamış sonra dönüp tekrar okumuştur. Başka bir çocuğun bir kitabı noktası virgülüne ezbere bildiğini fark eder. Kimisi hesaplarda çok iyidir, bazılarının aşırı gelmiş müzik kuşağı vardır. Bir tanesi de saate bakmadan hatasız saati bilebilmektedir. Yine de aşırı yeteneklerine rağmen, bu çocuklar günlük sıradan bir yaşam sürdürememektedirler.

17 dalda Oscar almış bir film olan Forest Gump (1995) filminde, Forest inanılmaz yeteneklerine rağmen günlük diyaloglar, günlük yaşantı ve normal konuları anlamakta bile sıkıntı yaşamaktadır.

Bu çocuklardan biri olan Jedediah Buxton, 1700’lerde yaşamıştı. Sayılarla arası inanılmaz derecede iyidir. ”Çevre uzunluğu altı yarda olan bir fayton tekerleği 204 millik York-Londra seferi sırasında kaç kez döner?” sorusuna düşünerek doğru cevabı vermiştir: ”59.840 kez.” ”Üç arpanın tanesi bir inç ise, sekiz mil uzunluğa erişmek için kaç arpa tanesi gerekir?” sorusunu da doğru yanıtlar; ”1.520.640.” Buxton, otuz dokuz haneli bir sayının karesini aklından hesaplayabilmektedir, ki bu 78 haneli bir sayıdır. Ancak sayılarla aşırı iyi arası, beynine düşünecek başka bir şey bırakmamamıştı. Hayatla ilgili tüm bildiklerinin 10 yaşında bir çocuğun bildikleri kadar olduğu söylenmişti. III. Richard’ın sahnelendiği bir tiyatro oyununa götürüldüğünde oyundan hiçbir şey anlamamış ancak oyuncuların kaç kelime kullandıklarını hesaplamıştır.

”Çoğu insan, hafızası çok iyi olduğu için düşünür olamaz.” -İnsanca Pek İnsanca, Nietzche

Bir ”matematik dehası” Arthur Benjamin, inanılmaz bir TED sunumu gerçekleştiriyor.

İlginç olan, sayılarla arası iyi kişilerle ilgili çalışmalar yapan Steven Smith, bu kişilerin çok da iyi belleği olmadığını keşfetmiştir. Bu kişilerin hesaplamadaki başarısı, bellekten değil, sayılara duydukları ”ilgiden” kaynaklanmaktadır. Günümüzde odaklanmanın, odağı yönetmenin ve sevilen bir konuyla ilgilenmenin avantajları ilgili pek çok çalışma yapılmıştır. Bu konu da bunu ispatlar niteliktedir. ”Aptal dahi sendromu”na sahip kişilerin tedavilerinde günlük hayata katılımları artıkça yeteneklerinin durduğu hatta kaybolduğu gözlemlenmiştir. Normal bir insan ezberlemeyi bellek ile ilgili görürken, aptal dahileri inceleyen bilim insanlarına göre en önemli etken ”dikkat”tir.

Hafızasına bir şeyi (mesela bir şiiri) sabitlemek isteyen bir kişi bunu hafızasını çalıştırarak yapar. Hangi stratejilerden yararlanacağını bilir, şiiri satır satır ezberler, doğru hatırlayıp hatırlamadığını kontrol eder, sonra ezber alıştırmalarına devam eder. Ama Michael Howe, bir kişinin kendi belleğinin çalışmasıyla ilgili içgörüe bulunmasının (”üst bellek”) ezberlemek için önkoşulsuz olmadığı görüşüdedir; ona göre burada asıl önemli etken dikkattir. -Drauwe Draaisma

Mükemmel müzik yeteneği olan birinin tedavi amaçlı müdahale sonrası aşçı yamağı olarak işe hayatına girmiş ama müzik yeteneği kaybolmuştur. Konuşma ve sayı sayması öğretilen bir çocuk resim yapma yeteceğini kaybetmiştir. Odağın dağılması, dahileri normal insanların dünyasına çekmektedir.

Deha bir karakter olan Sherlock Holmes, elinde ilginç bir vaka olmadığında sıkıntıdan delirecek gibi olur. Tüm dikkatini vereceği kadar karmaşık bulmacalara, vakalara ihtiyaç duyar.

Aptal dahileri onlardan ayıran noktayı belirleyen soru nasıl hatırladıkları değil, neleri hatırlamaya kararlı olduklar sorusudur. -Douwe Draaisma

John B. Arden, ”Dikkat, hafızanın ana girişi olarak işlev görür” der. Etrafımızdaki her saniye sonsuz detay arasından o an ilgilendiğimiz şeyleri anı olarak biriktirir. Duygusallık, dikkati artırır, anılar sağlamlaşır. Ayrıca bilginin gelecekte ne kadar önemli olduğu da aynı sebeplerden daha güçlü depolanmasına neden olur. Dikkat, kısa süreli anıları uzun süreli anılar haline getirmeyi sağlar. Aynı anda birden fazla şeye odaklanmak da dikkati dağıttığı için hatırlamayı düşürür. Odaklanmak, hatırlamaktır.

Monopoly oyunun maskotunun gözünde hiçbir zaman mercek olmadı.
”Dikkat, hafızanız açısından büyük önem taşır. Hatırlamak için dikkat edin.” John B. Arden

Dikkat, anahtardır. Dikkat olmaksızın kapı kilitli kalır. Hatırlayacak kadar dikkat edebilmeniz için prefrontal koreksinizin o konuyla meşgul olması gerekir. -John B. Arden

Matematik dehalarıyla ilgili bir varsayım; okulda 10’a kadar çarpım tablosu ezberlediğimiz gibi, onların da 100’lerce sayının çarpımını ezberledikleri yönündedir. Ancak iyi bellek bazı şeyleri kolaylaştırsa da hesaplama yapmak gibi işlemler için dolu bellek dezavantajdır. Hiçbir matematik dehası hiçbir şey ezberlememekte, işlemleri önbilgi olmadan yapmaktadır. Hatta 10 yaşına kadar yaşadığı halde matematik tarihine girmiş bir dehanın ölümünden sonra günlüğünde şunlar yazılıdır; ”Bugünkü okul ziyaretinde çarpım tablosu diye bir şey gösterdiler, hayatımda bu kadar dehşet verici bir şeye tanık olmadım.” Bir hesap yapmak için önce bellekteki bir bilgiye danışmak fikri, işlemleri aklından yapan birine inanılmaz gelmiştir.

”Kareköklü çıkarma işlemlerinde uzun zamandır şampiyonluğu elinde bulunduran Wim Klein için 429 sayısı 3x11x13 işleminin bir sonucu, aynı zamanda Perikles’in ölüm yılıydı. Aitken 1961 yılını bir kez duyduktan sonra sayıyı 37 ve 53’ün çarpanlarına ayırmış veya 44 ve 5’in veya 40 ve 19’un kareleri toplamına dönüştürmüştü. Bu işlemler onda kendiliğinden gerçekleşiyordu, bu işlemleri bilinçli bir biçimde yapmıyordu.” -Douwe Draaisma

İlginç bir şekilde ”takvim dehası” olarak anılan kişilerin de sayılarla arası iyi değildir. Draaisma, bir takvim dehasının ”1960-1970 yılları arasında hangi ayların ilk günü pazara denk gelir?” sorusunu hemen cevaplayabildiğini, ama matematik işlemlerini hafızadan yapamadıklarını söyler. Dehayı normal birinden ayıran, beyin kapasitesi değil; ilgi ve odaktır.

Shyam Marathe isimli matematik dehası, Büyük Kanyon üzerindeki bir uçuş sırasında bir manzaranın ”9’un 20. kuvvetine” benzediğini söylemiştir.

Dehalığın embriyonun on ile on ekiz haftalık gelişimi sırasında, beynin büyüme hızı çok yüksekken ortaya çıktığı varsayılıyor. Bağlantı kuramayan nöronların öldüğü, nöronların ”ölüm-kalım savaşı” verdiği ortamda her iki saniyede bir on bin yeni nöron doğuyor. Bu dönemde beynin sol yarısı sağ yarısından biraz daha yavaş gelişiyor. Böyle bir durumda bir sorun yaşanması durumunda beynin konuşmanın işlenmesi, gözden geçirilmesi, üretilmesinden sorumlu kısım; sol yarı ile birlikte daha az gelişiyor. Bu nedenle sağ kısım aşırı gelişirken, sol kısım yavaş kalabiliyor. Bu hipotez, aptal dahilerin günlük hayata ilgi göstermezken, sayılar gibi detaylara neden odaklandığını açıklıyor. Aynı hipotezin detayları, neden aptal dahilerin tamamına yakının erkek olduğunu da açıklamakta.

Her ikisi de ”dinlemek”le ilgili olsa da, müzik dinlemek ile birinin konuşmasını dinlemek farklı beyin prosesleridir. ”Arkaplanda müzik çalarken okuyup konuşabiliriz; insanlar konuşurken müzik dinlemekse çok daha zordur.” -Douwe Draaisma

Sınırlı belleğimiz ve dikkatimiz, bazı şeyleri aynı anda yapmamızı engeller. Yaşamış en büyük dama ustalarından Ton Sijbrands, damayı ”görmeden” oynama yeteceğine sahip kişilerden biridir. Görmeden aynı anda on kişiyle maç yapıp sekizini kazanarak bu alandaki rekorun sahibidir. İnanılmaz bir veri kontrol gerektiren bu işi nasıl başardığı üzerine araştırma yapılmıştır. Öncelikle, her maçta ayrı bir açılış tanımlar. Sonraki hamleleri aklında tutması, o açılıştan sonra neler olduğunu aklında tutma çalışmasıyla başlar. Oyunları olabildiğince çeşitlendirmeye çalışır. Böylelikle hem hamleleri akılda tutmak, hem de sonradan başka hamleye karar kolaylaşır. Ayrıca rakibin aşina olduğu oyun oynanma ihtimalinden uzaklaşılır. Paralel giden ve birbirine benzeyen oyunlardan birini kaybetmeyi seçer, çünkü belleğe aşırı yük bindirmektedir. Sijbrands’a kendisini en zorlayan durumun ne olduğu sorulduğunda şu yanıtı verir; ”Rakibin sağlam bir oyun oynarken ansızın saçma sapan bir hamle yapması.” Dikkat yoğunlaşmışken başka bir şeye dikkat etmek, belleğin kaldıramayacağı bir yüktür. Ayrıca görmeden oynamanın mekansal bir yetenek olduğu keşfedilmiştir. Dikkat edilirse hipokampusun görevleri arasında yön bulma da vardır. Dikkat, uyku, hafıza ve yön bulma ile ilgili konular, aynı konu içerisindedir.

”Dünyanın en iyi kılıç ustasının, ikincisinden korkmasına gerek yok; hayır, onun korkacağı kişi daha önce eline hiç kılıç almamış cahil bir düşmandır; yapması gerekeni yapmaz, bu yüzden usta ona hazırlıklı olamaz.” -Mark Twain

Görmeden oynamanın görsel bir yetenekten ziyade mekansal bir yetenek olduğu doğrulanmıştır. -Douwe Draaisma

1945’te aynı anda 45 maç yapan ve görmeden satranç oynama rekorunu kıran Najdorf, üç gece uyuyamamış, sinemaya giderek kafasındaki konuyu değiştirebilmiştir. Yine de günlerce daha oynadığı maçlardan imgeler kafasında canlanır. Satranç oynayanlar, birkaç gün arka arkaya oynadığında bile gece yastığa kafasını koyup gözlerini kapattığında gözünün önünde çatallar, eskivler, gambitler canlanır. Yıllarca oynayanlarda ”satranç zehirlenmesi” adı verilen bir durum yaşanabilir. Dünya satranç şampiyonluğunu en uzun süre elinde bulunduran Garry Kasparov, satrancı bırakmak zorunda kalmıştır. Stefan Zweig’in meşhur ”Satranç” romanında bunun bir örneği anlatılmaktadır. Belleğe bir şeyi koymak kolay, çıkarmak zordur. Hatta unutmaya çalıştığımız şeyler, dikkatimizi onlara yönelttiğimiz için bir süre daha da unutulmaz olurlar. Bertrand Russell, konu çeşitliliğinin mutluluğun anahtarı olduğunu söyler. Çünkü dikkatimizi dağıtırız ve tek bir konu belleğimizi fazlasıyla meşgul edemez.

Bir dönemin en meşhur filmlerinden ”Eternal Sunshine of the Spotless Mind” (2004) filminde Jim Carrey, ayrılık acısına dayanamadığı için belleğini sildirir. Ancak derinlerde bir yerlerde hala bazı anılar kalmıştır.

Belleğimiz bir şeyi muhafaza etmeme emrimizi de kaale almaz. -Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer, Douwe Draaisma

Belleğimizin bazı şeyleri diğerlerinden daha önemli gördüğünü, kimini zamanla en derinlere ittiğini, bazılarına ömrümüzün kalanı boyunca hatırlatıcı bir şey olmadığı takdirde asla ulaşamayacağımızı biliyoruz. Dahası, her düşündüğümüzde anılarımızı değiştiriyoruz. Her yeni deneyimde yeni klasörlere yeni bilgiler ekliyoruz. Yakın yere koyduğumuz alakasız bilgiler bile zamanla aynı dolaba konduğu için birbirinin kokusunu alan gıdalar gibi birbirini etkiliyor. Bunun böyle olması da hayatta kalanların özelliklerini devam ettirmemiz. Devam eden genler, bazı bilgilerin diğerinden önemli olması gerektiğine karar veriyor. Bilgiyi sadece depolamak değil, ondan kullanılabilir bir yorum çıkarmak, önemsiz detayları atlamak, tekrar eden veya duygu içeren olayları ciddiye almak gibi kararlar alıyor. Bunları enerjiyi korumak, tehlikelerden kaçınmak için yapıyor. Ayrıca tamamını yorumlayacak kapasitesi olmadığı için her bilgiyi depolamıyor.

Bellek de algıladığımız her şeyi depolamaz, onun yerine gördüğümüz ya da duyduğumuz şeyleri alıp zaten bildiklerimizle ilişkilendirir. Bu ilişkilendirmeler önemli olanları ayırt etmemizi ve gördüklerimize dair ayrıntıları hatırlamamızı sağlar. Anılarımızın daha akıcı olmasını sağlayan ”yeniden edinme ipuçlarını” temin ederler. Fakat bu ilişkilendirmeler bizi saptırabilir de, çünkü belleğin keskin olduğu gibi abartılı bir his de yaratırlar. Gerçekten hatırladığımız şeyler ile ilişkilendirmeler ve bilgiye dayanarak inşa ettiğimiz şeleri kolayca birbirinden ayırmayız. ‘ -Christopher Chabris

Dean Burnett, su memelilerinin yarısında uyuma yöntemi geliştiğini, tamamen uyuduklarında boğulacaklarını söyler. Yani bir şekilde beyin için uyku, ölmekten bile önemlidir. Uykunun işlevi net olarak çözülebilmiş değildir, sadece mantıklı ve araştırılmaya devam eden çalışmalar vardır. Muhtemelen REM uykusu, günlük olayları inceleyip bilgileri önemli ve önemsiz olarak ayırır. Hemen kullanılacak bilgiler ile gereksiz detayları ayırır. Bu sebeple gece uykumuzu almadığımızda dikkatimiz dağınık olur. Uyku saati yaklaştığında dolmuş belleğimiz yüzünden yeni bilgiler edinmekte zorlanırız. Ayrıca gece uyuduğumuzda, o gün görüp yaşadığımız şeyler ile bilinçaltımıza yerleşmiş detaylardan karmaşık rüyalar görürüz.

Bilgisayar ile beynimizin çalışması arasında benzerlik olan bir konu vardır. Bilgisayarımızın şarjı bittiğince içindeki bilgiler silinmez. Çünkü kalıcı bellektedir. Ama çalışırken REM üzerinde çalışır ve eğer kaydetmeden bilgisayar kapanırsa silinirler. Bilgisayarımızın ”Kapat!” düğmesine bastığımızda gelen tıkır tıkır sesler sırasında REM’deki bilgileri kalıcı belleğe, yani ROM’a gönderiyordur. Uyuduğumuzda da gün boyu üzerinde çalıştığımız bilgiler değerlendirilip depolanırlar.

Süreklilik gösteren teorilerden birisine göre; REM uykusu sırasında beyin hatırlarımızı güçlendirir, düzenler ve elden geçirir. Eski hatırlar yenilere bağlanır, yeni hatıralar güçlendirilmek ve daha ulaşılır kılınmak üzere aktive edilir; çok eski hatıralarla olan bağlantıların kaybolmaması için bunlar uyarılır vb. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Bir rüya gördünüz ve yıllarca kimseye anlatmadınız diyelim. Belleğinizde gittikçe silinse de gördüğünüz haline benzer bir şekilde kalmaya devam eder. Anlattığınız anda kalıcılaşır fakat artık anlattığınız haliyle hatırlamaya başlarsınız. Bir süre gerçekte ne gördüğünüz ile anlattığınız arasındaki farkı bilseniz de, anlattıkça gerçekte ne gördüğünüzü unutursunuz. Bir süre sonra hakikaten anlattığınız haliyle gördüğünüze ikna olmuşsunuzdur. Bu sebeple sık yalan söyleyen biri bir süre sonra kendi söylediği yalanlara inanacaktır. Bellek, her yeni gelişmede, her hatırlamada yeni olayı eskinin üzerine yazar. Bu şekilde orijinal dosya silinir ve her seferinde elimizde en son versiyon kalır.

Anılarınızı her hatırladığınızda değiştirirsiniz. -John B. Arden

İsimleri aklımızda tutamamaktan şikayet ederiz. Hafızamızın yeteri kadar iyi olmadığını düşünürüz. Yıllardır kullanmadığımız bir bilgi için ”Nasıl aklıma gelmez?” diye şaşırırız. Buna karşılık ayrılık acısını kafaya takarız. İlkokuldaki utanç verici bir anı durduk yere aklımıza gelir. Her gün aynı markette gördüğümüz kasiyeri sokakta görünce şaşırır, kim olduğunu hatırlayamayız. Ders çalışırken biliyor olduğumuzu düşündüğümüz bilgi sınav saatinde aklımızdan uçup gitmiştir. Bunlar için hafıza geliştirme antrenmanları, ipuçları hatta ilaçları almayı düşünürüz. Yaşlandığımızı, unutkanlık yaşadığımızı, bellek problemlerimiz olduğunu zannederiz. Gerçekte olan, belleğin doğru çalıştığında bile kusurlu olduğunu fark etmememizdir.

Einstein için çalışmak demek, bir kalem ve bir kağıt demekti. Çok ender bir kitabı açar ve bakardı. Telefon numarasını neden ezbere bilmediğinin sorulması üzerine ”Bir not defterinin yapacağı işi beynime yaptırmam.” demiştir.

Belleğimiz her şeyi kaydetmez, kaydetmemelidir de. Her zaman dikkatimiz dağınıktır, çünkü insanlık tarihinde kimsenin belleğini doldurmadığı kadar doldurduk. Mutsuz, yorgun ve unutkanız; çünkü modern toplum erken yatmamızı, uykumuzu almamızı ve belleğimizi boşaltmamızı güçleştiriyor. Unuttuğumuz için şikayet ediyoruz, aslında unuttuğumuz için şanslıyız. Bir şey öğrenirken beynimizi kullanmak yerine onu bilgiyle doldurup hareket alanını kısıtlıyoruz. Aklımıza gelmeyen şeyler daha berrak düşünmek için bir avantajdır. Anıları işimize geldiği şekilde değiştirir, kendimizi kandırmamıza yol açar. Beyin düzgün çalıştığında unutur, anıları değiştirir. Kapasitesi kaldırabileceğimiz kadarıyla sınırlıdır ve kesinlikle kayıt cihazı değildir. Yaşadığımız (hatta bazı aslında yaşamadığımız) şeylerin beynimiz tarafından hayatta kalmamızı sağlayacağını düşündüğü şekilde değerlendirilmiş, her saniye değişen bir yorumudur.

”Bellek, bir kayıt cihazı değil, bakış açısıdır.” -John lubbock

KAYNAKLAR

  • Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer, Douwe Draaisma
  • Aptal Beyin, Dean Burnett
  • Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons
  • Brain Up, John B. Arden
148 Views

Seçimler, Bahaneler ve Yarıküreler

Bu yazı, ilerde geliştirilecektir. Yazım hataları da içerebilir.

İnsanlardan tercih yapmaları istendiğinde sağında yer alan ürünleri seçme eğiliminde olduğu ile ilgili bir iddia üzerine iki bilim insanı bir deney yapmaya karar verir. Bunu araştırmak için yapılan bir deneyde insanlardan iki çoraptan birini tercih etmeleri istenir. Deneklerden %12’si soldakini, %40’ı sağdakini seçer. Neden o çorabı seçtiği sorulanlar; örgüsü ve esnekliği ile ilgili tahminlerini söylerler. Bir açıklama bulmuşlar ve tercihini buna göre yaptıklarını söylemişlerdir. Önce seçmiş, sonra seçimlerini desteklemişlerdir. Çoraplar birbirinin aynısıdır.

”Seçim mimarisi”, pazarlama ile psikolojinin birleştiği konulardan biri. Ufak değişilikliklerin büyük alışveriş alışkanlıkları değiştirdiği fark edildiğinden beri çok ince hesaplanmış pek çok şey işletmelerde yer alıyor. Örneğin, insanların süpermarketlerde soldan sağa (saat yönünün tersine) dolaştığında daha çok alışveriş yaptığı keşfedildiğinden beri marketler böyle dizayn ediliyor.

Bir başka deneyde insanlardan çeşitli fotoğraflar arasından çekici buldukları bir kadın resmi seçmeleri istenir. Seçim sonrası kişilere fark ettirilmeden fotoğraf değiştirilir. Sonra fotoğrafa bakarak o kadını neden çekici bulduğunu açıklamaları istenir. Katılımcıların yüzde 80’i fotoğrafın değiştirildiğini fark etmez ve neden çekici bulduğu ile ilgili fotoğrafa bakarak açıklamalar yapar. Aynı deney daha sonra gıdalarda da tekrarlanmış, insanlar tat ve koku değiştiği halde kendi seçimi olmadığını anlamamış, yine de seçim nedenini açıklamıştır.

Bilincimizin her zaman bilinçaltımızın yaptığı şeyleri tahmin etmeye çalışır. Tüyleriniz diken diken olduğunda bunun tam sebebini bilmeyip üşüdüğünüz varsayımına varabilir, hırka giydikten sonra arkadaşınıza ”Bir ürperti geldi” diye bir açıklamada bulunup buna kendiniz de inanırsınız. Oysa tüylerinizin diken diken olmasının başka bir sebebi olabilir. Yine de tiksinme, şüphelenme, tuhaf hissetme gibi pek çok duygudan sebepler çıkarır ve bahaneler üretiriz.

”Ahlaki yargıda kullandığımız mantık, hakimden ziyade avukat gibi çalışır. Duygularımız müvekkildir ve beynimiz avukat gibi, kararlarını savunmak için tüm şaibeli yolları kullanır ve duyguların izlerini örter.” -Sıfırla, Chris Paley

İki grup insandan birine dudakları arasında, diğerine dişleri arasında kalem tutmaları istenir. Bu sırada bir çizgi film izlenecektir. Her seferinde dişleri arasında kalem tutarak izleyenler çizgi filmi daha komik bulduklarını söylerler. Gülüyor gibi bir yüz ifadesi, beyne mutlu olduğuna dair bir sinyal göndermiş ve böylelikle alınan keyif artmıştır. Kararlarımız davranışlarımız tarafından etkilenir.

Dişlerin arasında kalem tutmak beynimizde güldüğümüzde çalışan kasların çalıştığı sinyalini gönderir, beynimiz de davranışlarımızı haklı çıkarmak adına düşüncelerimizi değiştirip hakikaten mutlu olduğumuzu söyler.

”İnançlarımız için makul gerekçeler dediğimiz şeyler, genellikle içgüdülerimizi haklı çıkarmak için yapılan son derece mantıksız girişimlerdir.” -Thomas Henry Huxley

Genç kızları kapsayan bir deneyde çeşitli müzik albümlerini puanlamaları istenir. Her kızdan daha önce orta derece puan verdiği iki albüm arasından tercih yapmaları istenir. Seçtiği albüm kendisine hediye edilir ve yeniden puanlama yapılır. Deneye katılanlar başta orta düzey puan verdikleri albüme her zaman başlangıçtakinden daha yüksek puan verirler. Bir şeyi seçtikten sonra seçilebilir olduğuna dair kendimize ciddi telkinlerde bulunuruz.

”Kendine hizmet eden yükleme yanlılığı”
Sınavı geçtikten sonra ”çalıştım, geçtim”, kalınca ”çok zordu”. Çoğu durumu yorumlama biçimimiz ne olduğundan ziyade düşünmedeki hatalarımızdan kaynaklanır.

Bunun bir diğer örneği emlak sektöründe yaşanmaktadır. Evlerin puanlandığı bir sistemde, çiftler bir özelliğini çok beğendiği için bir evi seçtikten ve hatta satın aldıktan sonra, o evle ilgili çok abartlılı övgülerde bulunduğu görülmektedir. Hatta ilk aramalarında ”geniş salon” seçmiş çiftler, küçük bir salonu olan ev aldıktan sonra ‘küçük salon ‘sıcak bir ortam yaratıyor” gibi açıklamalar yaparlar.

”Argümanlar tercih yapmak için değil, tercihleri savunmak için kullanılır.” -Sıfırla, Chris Paley

Bir deneyde insanlardan çivi çakıp sökmekle ilgili sıkıcı bir iş verilir. Etkinliğin eğlenceli olup olmadığı ile ilgili verilen puanlar çok düşüktür. Etkinliğin normalde sıkıcı olduğu tescillenmiş olur. Başka bir gruptaki herkese tek tek etkinlik öncesinde bir ricada bulunurlar. O gün deney görevlilerinden birinin gelmediğini, görevinin etkinliğe girecek kişilere çok eğlenceli olduğunu söylemek olduğunu söylerler. Eğer onun alacağı 1 dolar kendisine verilirse kendisinden sonra etkinliğe girecek kişiye deneyin eğlenceli olup olmadığını rica edip edemeyeceği sorulur ve kendilerine 1 dolar ödeme yapılır. Bu kez hem etkinliğin eğlenceli olduğuna dair puanlar artar, hem de gerçekten eğlenceli bulan inanlar ortaya çıkar. Biraz sonra başka birine etkinliğin eğlenceli olduğunu söyleyecek kişilerin beyinleri kendisini haklı çıkarmak için uğraşmıştır.

Peter Griffin ve arkadaşları, Barry Manilow konserine neden gitmemek gerektiğini konuşurlarken biraz aşırı yüklediklerini düşünerek olumlu birkaç şey söylerler. Konuştukça aslında harika bir şarkıcı olduğunu keşfetmektedirler. Bir sonraki sahnede o ve arkadaşları konseri ağlayarak izlemekte ve şarkılara eşlik etmektedirler.

Deneyin sonraki aşamasında insanlardan yine etkinliğe girecek kişilere eğlenceli olduğu söylenmesi istenir ancak bu kez 20 dolar karşılığında. O gün gelmeyen görevlinin etkinliğin eğlenceli olduğunu söylemek için kişi başı 20 dolar gibi büyük bir para aldığını duyan deneyciler bu kez kendisinden sonra gelen kişilere etkinliğin sıkıcı olduğunu söylerler ve kendileri de keyif almazlar. Bu kadar yüksek bir para alan kişinin bu işi bir amaç için değil para için yaptığı düşünülmüştür. Bu yüzden de etkinliğin gerçekten çok sıkıcı olduğu ile ilgili baştan fikir sahibi olmuşlardır.

Chris Paley: ”İnsanlara daha az para öderseniz işlerini daha çok severler.” diyor. Çünkü ”para için çalışmadığıma göre bu işi gerçekten seviyor olmalıyım” diye düşünüyorlar.

Bir deneyde insanlara sahte kişlik testi doldurulur. Karakter analizinin kendilerine ne ölçüde uyduğu sorulur. Deneye katılanların %90’ı sonuçların mükemmel derece uyduğunu söyler. Sorular, sonuçlar değiştirildiğinde bile her zaman insanlar ortaya çıkan sonuçları beğenme ve kendilerine uyduğunu düşünme eğilimindedir. Kendini kandırma eğilimi; burçların, falların, kişilik testlerinin varlık sebebidir.

Kadınları kapsayan bir başka deneyde, bir zayıflama merkezinde iki gruba deney yapılır. Kadınlardan bir metin okumaları istenir, bu sırada birkaç saniye sonra kendi sesleri kayıttan yayınlanır. Bu da teklemeye ve kekelemeye neden olur. Bu sinir bozucu etkinlik bir gruba her gün 1 saat, diğer gruba her gün 5 dakika uygulanır. Ve sonra spora geçilir. Zayıflamakla alakası olmayan bu çalışmayı 1 saat yapan grup ortalama 3 kg erirken, diğer grup 135 gr zayıflar. Daha çok emek harcamak, işe yarayacağı konusunda kendini ikna etmeye ve zayıflaman için daha fazla çalışmaya neden olmuştur.

Araştırmalar, olayın sonucuna göre kişileri suçladığımızı gösteriyor. Baştaki davranıştan haberdar olsak bile kötü bir şey olduğunda eleştirilerimiz artıyor, yani bu durumda da önce sonuca bakıyor, sonra tercihimizi destekliyoruz.
”Çok kötü bir şey olduğunda birini suçlamamız gerekir, bu kişi kurban bile olsa.” -Sıfırla Chris Paley

İki grup insana 1 dolar karşılığında loto oynatılır. Gruplardan birine kendi numaraları seçme hakkı tanınır, diğer gruba hazır oynanmış numaralar verilir. Çekilişten önce deneycilere kuponları satmak isteyip istemeyecekleri sorulur. Hazır kupon alanların verdiği ortalama fiyat 1,96 dolar iken, kendi numaralarını seçenler ortalama 8,67 dolar isterler. Stuart Sutherland şöyle diyor: ”Kendi özgür seçimlerimizin değerini abarttığımızı gösteren daha iyi bir örnek olamaz.”

”Eğer hepimiz mantıklı bireylersek argümanları kimin öne sürdüğü hiçbir şeyi değiştirmemeli. Yani argümanlar ya geçerlidir ya da geçerli değildir. En iyi planlara sahip politikacıları seçmemiz gerekir. Aksine, liderleri seçtikten sonra politikaları seçiyoruz. Sonran başa gidiyoruz.” -Sıfırla, Chris Paley

Ortada sonuç varken, ona mantıken uyan açıklama koymak kolaydır. Ancak o açıklamalar gerçekten yasa ise, bir sonraki durumda yasaya uyduğumuzda sonucun ayan beyan ortaya çıkması gerekir. Amerika’nın en ünlü astrologlarına çeşitli kişilerin doğum tarihleri ve birisi doğru üç farklı karakter profili sunulmuş ancak hiçbir zaman burcuna oranla karakterini doğru tespit edememişlerdir. Hiçbir yasaya dayanmadığı halde kendi söylediğine kendini ikna eden insanlar ”uzman” adı altında sanki gerçek bir şey anlatıyor gibi dinlenmekteler.

İki grup öğrenciye bir şiir ezberletilmek istenmiş, gruplardan birine diledikleri kıtayı seçebilecekleri söylenmiştir. Kendi ezberleyeceği bölümü seçme izni olan grup derslere daha fazla katılım göstermiş, ezberlemeyi daha iyi başarmış ve derse daha yüksek puan vermişlerdir.

”Araştırmalar, insanların bir konuda tercih yaptıktan sonra yapmış oldukları tercihi gereğinden fazla büyüttüklerini ortaya koyuyor.” -Stuart Sutherland

Bir başka deneyde idam cezası ile ilgili araştırmalar gösteren dört sahte makale hazırlanır. Makaleler neredeyse birbirinin aynı olup sadece araştırma sonuçları kısmı değiştirmiştir. Birinde cinayet oranı idam cezası sonrası artarken, diğerinde azalmaktadır. İdamla ilgili net kararı olan kişilere makaleler okutur. Görüşü ile örtüşen makaleleri okumuş kişiler, bu makaleleri ”daha iyi araştırılmış” ve ”daha ikna edici” bulmuşlardır. Diğer ilginç sonuç, fikriyle örtüşen makaleler okuyan kişiler için makaleler inançlarını desteklerken, aksi yönde ve neredeyse aynı makaleler okuyan kişilerde hiçbir değişilikliğe yol açmamıştır. Kararlarımızı aldıktan sonra destekleyen delilleri görür, reddedenleri görmeyiz.

”Ahlaki akıl yürütme mekanizmamız verdiğimiz kararları savunmamızı sağlar, karar vermemizi değil.” -Sıfırla, Chris Paley

Twitter’la ilgili bir araştırma, insanların sadece kendisi gibi düşünen kişileri takip ettikleri ve çok az karşıt görüşle etkileşim kurduğunu göstermiştir. İnsanlar ne karara varırlarsa varsınlar, aksi yönde milyonlarca delil veya görüş olsa bile sosyal medya gördüklerini sadece kendi kararını destekleyenlerden oluşacak bir ortama dönüştürmekteler.

Bir başka deneyde deneklere iki torba gösterilmiş, birinde %60 kırmızı, %40 siyah, diğerinde %40 kırmızı, %60 siyah top olduğu söylenmiştir. Torbalardan birinden çekim yaparak seçtikleri torbanın hangisi olduğunu tahmin etmeleri istenmiştir. Birkaç seçim sonra kişiler tahmini bir karar varmışlardır bile. Bu karardan sonra ne seçerse seçsinler, çektikleri topların bu kararını desteklediğini düşünmüşlerdir. Sonraki seferlerin her birinde kırmızı top da seçse, siyah top da seçse, doğru seçimi yaptığına tekrar tekrar emin olmuşlardır. Tamamen tarafsız bir seçim ortamında ve doğruyu bilmenin imkansız olduğu koşullarda bile insanlar önce seçmekte, sonra seçimini desteklemektedir.

”Gerçek karar verme sürecimize bilinçli bir erişimimiz yoktur.” -Sıfırla, Chris Paley

Tercihlerimizi savunma içgüdümüz üzerine bir başka deney Yale Üniversitesi tarafından gerçekleştirilmiştir. Bir bölgedeki kadınlara liselerde doğum kontrol ile ilgili bilinçlendirme yapılması gerektiği ile ilgili görüşme yapılır. Bir gruba böyle bir çalışma başlaması adına dilekçe imzalatılır. Diğer gruba imzalatılmaz. Sonraki günlerce kadınların evlerine böyle bir çalışmanın gençleri cinselliğe özendireceği ve konunun ailelere bırakılması gerektiği ile ilgili broşürler dağıtılır. Sonra kadınlar aranır ve bu konudaki çalışmalara katılıp katılmayacakları sorulur. Dilekçe imzalamamış kadınlar broşürlerin etkisinde kalmıştır ve hiçbiri katılmak istemez. Ancak dilekçe imzalayanlarda tam tersi bir etki olur. Onlar broşürlere oldukça kızmışlar ve artık daha istekle katılmak istemektedirler. Baştan tercih yapmış olmak, onu sarsacak iddialara aşırı tepki vermeye neden olur.

”Bumarrang etkisi, kişilerin inançlarına meydan okuduğunda haklı olduklarına daha fazla ikna olmalarıdır. Kişiler, kaçamayacakları taahhütler konusunda kendini ikna etme ihtiyacı hissederler.” -İrrrasyonel, Stuart Sutherland

”Parmaklarınızı şıklattığınızda gözleriniz ve kulaklarınızın bu hareketle ilgili olarak kaydettiği bilgi daha sonra beyin tarafındna işlenir. Ancak sinyallerin beyinde ilerleme hızı oldukça yavaştır; bakır bir tel boyunca sinyal taşıyan elektronların hızından milyonlarca kez daha yavaş.Bu nedenle bu şıklatma hareketinin sinirsel olarak işlenmesi biraz zaman alır. Siz algıladığınız anca eylem çoktan olup bitmiştir bile. Siz algıladığınız anda eylem çoktan olup bitmiştir bile. Algı dünyanız her zaman gerçek dünyanın gerisinde kalır. Bir başka deyişle dünya ilişkin algınız, gerçek anlamda canlı olmaya bir canlı yayın gibidir.” -Incognito, David Eagleman

Kendimize söylediğimiz yalanlarla ilgili sadece psikolojik değil ayrıca nörolojik örnekler de bulabiliriz. Ramachandran, konuyla ilgili hastalarına, Beyindeki Hayaletler kitabında yer verir. İhmal sendromu adı verilen bir durum, bazı hastaların vücudunun yarısını hiç kullanamayacağı kadar felçli olduğu halde, kendilerinin bunu kabul etmemesi ile ilgilidir. Yürüyemeyen, sol tarafındaki nesneleri göremeyen, bir kağıda bir şeyi düzgün çizemeyen hastalar bile bunları yapabildiklerini düşünmekte, çünkü beyinleri bu aradaki boşlukları doldurmaktadır.

İhmal sendromu olan hastalara soldaki örneklere bakarak çizim yapmaları istendiğinde sağdaki şekiller ortaya çıkıyor ve tam doğru çizdiklerine inanıyorlar; sol tarafı çizmediklerine ikna olmuyorlar.

Ramachandran’ın Bayan Dodds isminde bir hastası vardır. Banyoda düşmüş ve felç geçirmiştir. Bu olay kendisine anlatılmıştır, başına gelenleri bilmektedir. Ancak ”Doktor yürüyebilir misiniz?” diye sorduğunda ”Elbette” der. Oysa iki haftadır tekerlekli sandalyededir. ”Ellerinizi kaldırabilir misiniz?”, ”Alkışlayabilir misiniz?” gibi tüm sorulara ısrarla olumlu yanıt vermektedir, aslında söylediklerinin hiçbirini o an yapıyor olduğunu sansa bile yapmamaktadır. Ramacandran özellikle bir yere kadar soru sormaya devam etmektedir; bahanelere kadar. Zira bir yerde çelişki muhakkak yaşanmaktadır. Örneğin alkışladığını söyleyen bir kişinin odada alkış sesini duymasını gerekir. İşte böyle bir çelişki yaşandığında kişinin beyninin köşeye sıkışması ve gerçeği kabul etmesi gerekir. Ancak insan beyni böyle çalışmaz ve bahaneler icat eder. Bayan Doods’a bir aşamada kolunu neden kaldırmadığı sorulduğunda şöyle der; ”Tıp öğrencileriniz beni sinir ettiler, artık kolumu kaldırmak istemiyorum.” Aynı hasta bir sonraki seansta ”Omzumda ciddi eklem iltihabı var, canım yanıyor”, diğerinde ”Asla iki elini de becerikli bir şekilde kullanan biri olamadım” demiştir.

”İnkar hastaları sol kollarını kullanmaları istendiğinde, o kollarını niçin hareket ettiremediklerine dair sıklıkla anlamsız neden veya gerekçeler uydurur.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

”Oliver Sacks, birçok sol yarı-ihmal hastası gibi, tabağının sadece sağındaki yemeği yiyen bir kadının tuhaf hikayesini anlatır. Kadın hasalığını biliyordu ve yemeğinin hepsini yemek istiyorsa soldaki kısmı görene dek başını kaydırmak zorunda olduğununu farkındaydı. Tekerlekli sandalyesini sağ tarafa geniş bir daire çizecek şekilde döndürüyor ve yaklaşık 340 derece döndükten sonra gözleri dokunulmamış yemekle buluşuyordu. Sadece sola dönmesi gerektiğini hiç bilemedi, çünkü onun için sol yoktu.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Somatoparafreni denen, insanların kendi vücut organlarını reddettiği nörolojik bir rahatsızlık vardır. Bir hasta geceleri sürekli yataktan düşmekte ve hastabakıcılar kaldırmaktadır. Çünkü kendi kolunun yatağına bırakılmış cansız bir kol olduğunu düşünmekte ve sürekli onu yere atmaya çalışmaktadır. Bir başka da kadın kendisine kendi kolu gösterildiğinde onun erkek kardeşine ait olduğunu söyler, erkek kardeşi başka bir şehirde yaşamaktadır. Bu durumda da bahane mekanizması çalışmaktadır. ”Neden erkek kardeşine ait olsun?” sorusuna ”Çünkü çok büyük ve kıllı, benim kollarım kıllı değildir.” der.

”Bu hastaları izlemek insan doğasını mercek altında gözlemek gibidir; bana, kendimizi kandırmaya ne kadar yatkın olduğumuzu ve insan aptallığının tüm yönlerini anlatır.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Bir başka deneyde, ellerini kontrol edemeyen bir kadın tepsi ile su bardaklarını taşıması istendiğinde tüm bardaklar kırılır. Üstü sırılsıklam bir şekilde şöyle der: ”İki elimle başarılı bir şekilde taşıdım.” Ramachandran, ”Gördüğünüz gibi taşıdım” gibi bir cümle yerine ”iki elimle” demesine Freudcu bir cevap bulur. Dilimizle bilinçaltımızda gizlediğimiz şeylerin ortaya çıkmasını engellemeye çalışırız.

”Bu garip ifadeler, Freud’un ”tepki oluşumu” dediği -özsaygısını tehdit eden bir şeyi, karşıtını beyan ederek bilinçaltında, gizleme çabası- durumuna bir örnektir.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Kendimizi kandırma mekanizmamızın temelinde ”tutarlılık” prensibi yer alır. Söylediklerimiz ve yaptıklarımızla, düşündüklerimizin ters düşmesini istemeyiz. Davranışlarımızın ardından bahaneler bulur ya da söylediklerimizi ispatlamak için davranışlarımızı değiştiririz.

”Geçmişi kötülemek kesin olarak irrasyoneldir, zira gerçeğin eğilim bükülmesine dayanır.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Kendimize söylediğimiz yalanların bir diğer nedeni ”özsaygımızı koruma isteği”izdir. Bu nedenle inançlarımıza uygun şeyleri daha çok hatırlar ve diğer şeyleri görmezden geliriz. Bir süre sonra hep bizim inandığımız şeyler oluyormuş ve doğru taraftaymışız gibi bir hisse kapılırız. Hatta diğer insanların nasıl bu görüşte olmadığına şaşırırız.

”Biri bir karar aldığında, aldığı kararın hatalı olduğunu gösteren açık bir delil bile sunulsa, genellikle kararını değiştirmeye karşı aşırı direnç gösterir.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Bir diğeri beynin aşırı miktarda maruz kaldığı bilgi, duygu girişine karşı bir karar mekanizması oluşturmak için ”hikayeleştirme” yoluna gitmesidir. Ramachandran buna ”ayrıntı bolluğunu elemek” der. Böylece bir konuda mantıklı bir hikayeye sahip olur ve her şeyi ona uydurmaya çalışırız. O hikayeye uymayan şeyleri görmezden geliriz, uyanları da desteklemek için kullanırız. Ramachandran, bunun böyle olduğunu çünkü her yeni bilgi kırıntısında hikayeyi değiştirmek zorunda kalsaydık çıldıracağımızı söyler.

”Bisiklete binmeyi bir kez öğrendikten sonra, beyninizin, kaslarınızın yaptıklarıyla ilgili bir öykü kurgulamasına gerek yoktur; bilinci bunun için rahatsız etmeye değmez bile. Her şey öngörülebilir olduğundan öykü gereksizdir; pedalları çevirirken aklınızdaki diğer meseller düşünmekte özgürsünüz.’ Beynin öykü kurgulama mercileri, yalnızca ortada çelişkili ya da anlaşılması güç bir durum varken tam güç çalışmaya başlar.” -Incognito, Daniel Kahneman

”Şimdi varsayalım ki gelen girdi içinde bir şeyler mevcut taslağa uymuyor. Ne yaparsınız? Seçeneklerden biri tüm senaryoyu yırtarak işe sıfırdan başlamaktır: Hikayenizi gözden geçirerek, dünya ve kendiniz hakkında yeni bir model oluşturmak. Buradaki sorun şu: Tehdit yaratan her bilgi kırıntısı için bunu yapsaydınız, davranışlarınız kısa üre içinde kaotik ve düzensiz hale gelirdi; çıldırırdınız.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Bunu sağlayan beynimizin sol yarıküresidir. Kendimize yalanlar söyleyen, delilleri saklayıp değiştiren, olmadık hikayeler uyduran kesim, bizim dengede olmamızı sağlar. Çünkü her saniye kararları değiştiren biri olarak işlevsiz olur, hiçbir konuda hareket edemezdik. Bu avantaja sahip olmanın cezasını Ramachandran şöyle açıklar: ”kendi kendinize yalan söylemek.”

Sol yarıküremizin yaptığı şey, anormalliği tamamen görmezden gelmek ya da dengeyi korumak için eğip bükerek daha önceden var olan çerçevenin içine tıkıştırmaktır.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Dünyaca ünlü nörolog Ramachandran, sol ve sağ yarıkürelerin çalışması ile ilgili şu benzetmeyi yapar. Düşmana saldırmaya hazırlayan bir generale karargahında bir gözcüden haber gelir. Düşmanın beş yüz tankı vardır, kendilerininse altı yüz. Buna göre sabah 06:00’da saldırmaya karar verirler. Saldırıya beş dakika kala ise bir izci birliği gelerek düşmanın yedi yüz tankı oluğunu söyler. Generalin beynin sol yarıküresi olduğunu düşünürsek yapacakları şunlardır;

  • İnkar: Haberciye kimseye bir şey söylememesini söyleme. İzciyi öldürme. İzcinin raporunu ‘çok gizli’ yazan bir çekmecede saklama.
  • Bastırma: Önce gelen bilgiye güvenip sonradan gelen bilginin muhtemelen yanlış olduğuna karar verme.
  • Uydurma: İzcilere generallere yalan söylemesini, aslında beş yüz tankı olduğunu söylemesini isteme.

”Havaya atılan taş konuşabilseydi, kendi tercihi ile düştüğünü söyleyecekti.” -Spinoza

Çünkü sol yarıküre, kararsızlılığın hiçbir işe yaramayacağını bilmektedir. Sürekli karar değiştirseydik, işlevselliğimiz kaybolurdu. Peki ya izci birlik yedi yüz tank yerine, düşmanın nükleer silahı olduğunu söyleseydi? Generalin hemen yeni bir plan yapması gerekirdi. Bunu sağlayan da sağ yarıküredir. Ramachandran, sağ yarıküre için de ”Şeytanın avukatı” benzetmesinde bulunur. Anormallikler arar, bir bilginin tüm sistemi ve kararı sorgular, yeniden başlamaya karar verir. Sol yarıküre inatçı bir biçimde sisteme sadık kalırken, sol yarıküre değişime zorlar.

Bazı epilepsi hastalarının corpus collosum’u alınır. Bu, beynin iki lobu arasındaki iletişimi keser ve ”bölünmüş beyin” denen durum oluşur. Bu hastaların önüne çeşitli nesneler ve yazılar koyduğunuzda sol eliyle sağ gözünün gördüğü, sağ eliyle de sol gözünün gördüğü nesneler seçer. Bunları neden seçtiğini açıklaması istendiğinde solundaki nesneyi neden seçtiği ile ilgili olmadık bir bahane söyler. Oysa gözüyle o nesneyi görmüştür, yine de beyni ona haber vermez. Sol yarımküremiz, eylemlerimizi neden yapıtımızla ilgili bahaneler üretir.

”Bir lambanın, düğmeye basıldığında neden ışık verdiğini bilmesine gerek yoktur. Bizim de bir şey yaptığımızda bunu neden yaptığımızı bilmemize gerek yoktur.” -Sıfırla Chris Paley

Yukarıdaki hastalar gibi, sağ yarıküresi zedelenen kişilerde sol yarıkürenin ‘dizginleri serbest kalır’. Beynin izcileri aslında kişinin tekerlekli sandalyede oturduğunu, ellerini hareket ettiremediğini, kolun vücuda yapışık olduğunu söylese de bile umursamaz. Kendisini durdurmak üzere sağ yarıküre orada yoktur.

”Gerçeklik modelini gözden geçirip yenileyemez, çünkü sağ yarıküre tutarsızlıkları saptayan mekanizmalarıyla birlikte devre dışı kalmıştır.” Sağ yarıküre tarafından yapılan dengeleme veya ”gerçeklik kontrolü” olmayınca, bu sahte ve aldatıcı yolda gidebilecekleri mesafenin bir sınırı yoktur.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Kendimizi kandırmamız, önce tercih yapıp sonra bahaneler bulmamız üzerine yeterince çarpıcı deneyden bahsetmemiş gibi, bir de üstüne en çarpıcı deneyden bahsedelim. 1960’larda Benjamin Libet adlı bir biliminsanı, insanların kafalarına elektrotlar yerleştirir ve istedikleri zaman parmaklarını kaldırmalarını söyler. Ayrıca o sırada bir saate bakacaklardır ve parmaklarını kaldırmak için çok güçlü bir dürtü hissetiklerinde bunu yapacaklardır.

Beynimiz parmağı kaldırma kararını ”Parmağımı kaldırmaya karar verdim” dedikten sonra değil, önce almıştır.

Deney sonucuna göre, ilginç bir şekilde insanlar hareket etmeden çeyrek saniye kala hareket etme dürtüsünün farkına varmaktadırlar. Daha ilginç olanı, beyindeki etkinlik artışı hareket etme isteği duymadan önce ortaya çıkmaktadır. David Eagleman, bu deneyden çıkan çarpıcı sonucu şöyle özetler: ”Kişi, hareket isteğini bilinçli biçimde duymadan epeyce önce, bazı beyin parçaları karar vermiş ouyordu bile.” Buradan çıkan çarpıcı sonuç şu; beyniniz parmağınızı kaldırma kararı veriyor ve size ”haber veriyor.” Parmağınızı kaldırdığınızda siz bundan yeni haberdar olmuş oluyor ve bunun kendi isteğinizle gerçekleştiğini düşünüyorsunuz. Siz istediğiniz için parmağınızı kaldırmıyor, parmağınızı kaldırdığınız için istediğinizi zannediyorsunuz. Önce yapıyoruz, sonra karar veriyoruz.

”Özgür irade, sezgilerimizin bize söylediği kadar basit bir olgu değildir.” -Incognito, David Eagleman

Özgür irademiz, bilinçli kararlarımız, mantıklı tercihlerimiz olduğunu düşünüyoruz. Oysa deneyseler önce bir şekilde, hatta bazen rastgele nedenlerle tesadüfen seçimler yapıp sonra -bazen hayatımızın kalanı boyunca- bu tercihi savunduğumuzu gösteriyor. Beynimizin önsaygısını koruma ve mantıklı bir hikayeye sadık kalma ihtiyacı nedeniyle aksi yöndeki delilleri görmezden geliyor, bahanelere daha sıkı sarılıyoruz. Beynimizin sol yarıküresi de bunu destekleyerek kim olduğumuzla ilgili yalana inanmamızı ve plana sadık kalmamızı sağlıyor. Çok ender olarak yolumuzu değiştiriyor, hatadan dönüyor ve tekrar tercih yapma zahmetine katlanıyoruz. Beynimiz doğru çalışırken dahi bize yalan söylemeye programlanmış durumda. Karalarımızın çoğunu bizim almadığımızı bilmek iyi bir yeniden başlangıç şansı olabilir.

KAYNAKLAR

  • Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran
  • Sıfırla, Chris Paley
  • Incognito, David Eagleman
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland
167 Views

Nöronlar, Pratik ve Aşinalık

BU YAZININ SON KONTROLÜ VE REDAKSİYON ÇALIŞMASI YAPILMAMIŞTIR.

Sabah bembeyaz bir güne uyandınız, kar yağmış. İlk kapıdan çıkan kişi, karlar üzerinde yürürken iz bırakır ve yol açmış olur. Sonra geçen muhtemelen onun izleri üzerinden gidecektir. Bir süre sonra insanların geçtiği yer, o karlı alan içerisinde yol olmuş olur. Başkalarının izleri üzerinden gitmek kolay olandır.

Beynimiz nöronlardan oluşur. Her nöron kendisine ulaşan elektriği sonraki nörona iletir. İlk kez bir nörondan elektrik geçmesi, karda iz bırakmak gibidir. Tekrar tekrar sinyaller iletildiğinde artık orada bir yol olmuş olur.

Karlı bir alanda küreklerle yol açılıyor. Sonradan geçenler yol üzerinden gidiyorlar. Ama şakanın amacına ulaşması için bu yollar hiçbir yere çıkmıyor. İnsanlar kara basabilirler, diledikleri yere en kısa yoldan gidebilirler ama yine de (kürekle açıldığını bilmedikleri) yolların insanlar yürüdükçe açıldığı düşündükleri için onların izinden gidiyorlar. Başkasının izinden gitmeye meyilliyizdir. Beynimizde de daha önce kullandığımız nöron yollarını kullanmaya meyilliyizdir.

Karda yürümek ile düşünmek arasındaki bağıntı budur. Her ikisinde de ilk defa geçiş zordur ve sonraki geçişlerde gittikçe kolaylaşır. Kar yağdığını varsayarsak ikisinde de geçilmeyen yollar kaybolmaya meyillidir. Ve daha önemlisi, her sonraki sefer bir önceki yoldan gitmek yeni bir yol açmaktan kolaydır. Bu yüzden önceden geçilmiş yollardan geçmeye meyiliyizdir.

Düşünmenin zaman aldığı bulgusu, 19. yüzyılda hakim olan genel bakış açısıyla uyum içindeki ‘’düşünmek, tinsel bir eylemdir’‘ paradigmasını temelden sarsıyordu. Çünkü buna göre tıpkı davranışın diğer boyutları gibi düşünmek de müthiş bir sihir değil, mekanik temele dayanan bir olguydu. -Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman

Her hücre (nöron), saniyede 100 defaya varabilen bir hızla diğer hücrelere elektrik sinyali gönderir. -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Düşünmeye binlerce yıl ruhani, metafizik bir olgu olarak bakılmıştır. Oysa net bir şekilde matematiksel bir konudur. Milyarlarca nöronumuz var. Bunlar çevresindeki nöronlarla çok fazla iletişim halindeler. Düşünme tamamen hangi nörondan ne kadar sinyal geçtiği ile ilgili sonuçlardan ibaret. Bu sonuçları yorumlayabilecek kadar gelişmiş teknolojilerimiz yok ancak matematik kuralları hala burada geçerli. Örneğin iki nörondan hangisini sık kullanmışsanız bir sonraki sefer onu kullanmaya meyilli olursunuz, gibi.

Bi kum zerresi büyüklüğünde beyin parçasında birbiriyle ”konuşan” yüz bin sinir hücresi, iki milyon akson ve bir milyar sinaps bulunur. Bu rakamlarla, olası beyin durumlarının, yani kuramsal olarak mümkün elektrik kombinasyon ve permüyasyon sayısının, evreneki temel parçacıkların sayısından fazla olduğu hesaplanmıştır. -Beyindeki Hayaletler, V.S.Ramachandran

Beynin tüm lobları, yarımküreleri ve modülleri içinde kullanılmayı bekleyen 100 milyar nöron vardır. Bu nöronlar hayli sosyaldir; komşu nöronlarla birlikte çalışarak, kullanılmadıkları takdirde öleceklerdir. Her bir nöron, yaklaşık 10 bin başka nöronla bağlantı sürdürme yeteceğine sahiptir. Siz bir şey öğrendikçe bu bağlantılar gelişir. -Brain Up, John B. Arden

Bir nöronu tekrar kullanmak nasıl daha sık kullanmaya neden oluyorsa, kullanmaması da giderek eski yolun kapanması manasına geliyor. Tıpkı karda açtığımız yolun yavaş yavaş kar nedeniyle kapanması gibi.

Kullanmak bağlantıları güçlendirir, kullanmamak ise zayıflatır. İlişkilerin güçlendirilmediği eski bağlantılar zayıflayacaktır. -Brain Up, John B. Arden

Genel olarak tek bir nöron, komşu nöronla yaklaşık 10.000 bağlantı kurmuş durumdadır. Milyarlarca nöron bulunduğunu düşünecek olursak, beyin dokusunun tek bir santimetre küpünde, Samanyolu gökadasındaki yıldızların sayısı kadar bağlantı olduğunu söyleyebiliriz. -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bir nöron tekrar tekrar kullanılırsa, miyelin adı verilen bir yapı gelişiyor. Nöronun etrafını örten bu yapı, onun daha hızlı elektrik iletmesini sağlamaktadır. Bu nedenle tekrar tekrar kullanılan nöronların elektrik iletimi daha mümkündür.

Tekrar tekrar kullanılan nöronlar yağlı bir zırh olan miyelini geliştirir. Bu zırh bir nöronu elektrik üretmekte fazlasıla etkili hale getirir. Zırhlıların devre oluşturma yöntemi zırhsızlardan daha verimlidir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Bir ülkede kar yağdığında insanların ve araçların nereden geçtiğine bakılıp bununla ilgili şehir planlaması yapılıyormuş. Muazzam bir konu. Aynı zamanda tam olarak beynimizin çalışma biçimi. Sık kullanılan nöron yollarında miyelin gelişir ve böylelikle artık orası yol olmuş olur.
(Kaynak: @fietsprofessor)

Beynimiz de daha kolay elektrik akımı oluşacak yolları tercih etme eğilimindedir. Dolasıyıla bir şeyi tekrarladığınızda, daha sonra onu yeniden yapmanız mümkün olacaktır. Tercihlerimiz tekrarlara, tekrarlar da alışkanlıklarımıza dönüşür.

Deneyim, genç nöronları miyelinle kaplar, böylece elektriği hızla iletir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

MS (Multipl Skleroz) hastalığı, nöronlar arasındaki miyelin tabakasının kaybolması ile ortaya çıkar. Böylelikle sinir iletişimi bozulur ve çok çeşitli sorunlara neden olur.

Çay ile kahve arasında karar vermeniz istendi. Kahveyi seçtiniz. Bir sonraki sefer kahve ile çayı seçmek arasında çok fark olmayabilir. Ancak 50 kez sorulduğunda ve 40’ında kahveyi seçtiğinizde bir sonraki sefer çayı seçtiğinizde biraz mutsuz olursunuz. Beynin kahve dururken çayı seçtiğinizde yanlış bir şey yaptığınızı hissettirir, çünkü çayın olduğu nöronları kullanmak kahveye göre daha az kolay olandır.

Yakın bir geçmişte belli bir tür hastalıkla çok sık karşılaşmış olan doktorların sıradaki muayenelerde aynı teşhisi koymaya meyilleri artar, başvuran kişide o hastalık olmamasına rağmen. -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Neyi seçerseniz, bir sonraki sefer onu seçme ihtimalini artar. Sürekli birini seçerseniz bir süre sonra ne seçtiğinizden ne de seçmediğinizden keyif almazsınız ancak yine de her zaman seçtiğinizi seçmek zorunda kalırsınız.

Yüzlerce kez kahveyi seçmiş ve birkaç kez çayı tercih etmişseniz, artık o yoldan elektrik akmasına yatkın olmayı bırakalım, elektrik iletimi olmayışı da ciddi bir problem olur. Artık hiçbir şey seçmeseniz bile, kahveyi seçmediğiniz için mutsuz olursunuz.

Peki yeni bir alışkanlık kazanmak neden iyi hissettirmez? Eski alışkanlıklar beyninizin asfalt yolları gibidir. Yeni davranışları işleme sokmak zordur, çünkü onlar nöron ormanındaki dar patikalardır. Bilinmeyen yollar tehlikeli ve yorucudur, bu yüzden genelde bildiğimiz yollardan gideriz. Fakat cesaret ve azimle yepyeni bir yol yaratabilirsiniz. Ve 46. günde o kadar iyi hissedersiniz ki başka bir alışkanlığa daha el atarsınız. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Mutluluğun sırrı, tüm keyiflere yeterli tercihi ayırmaktır. Bir süre sonra neyi seçerseniz seçin mutlu olursunuz.

Ancak bu hikayenin sonu değildir. Çayı seçmeye devam ederseniz, nöronlardan elektrik geçtikçe beyniniz ona da alışır ve bir süre sonra çay veya kahveden hangisini seçerseniz seçin, beyniniz alışık olduğunuz bir şey yaptığınıza dair cevap verecektir.

Nöronlarınız daha önce aktive olmamış bir yoldan elektrik göndermekte zorlanır. Ama bir yolun her aktive oluşu işinizi kolaylaştırır. Tekrar etmek bir sinir yolunu yavaşça geliştirir. Eski yol yıllarca kullanmaktan güçlü hale gelmiştir. Peki nasıl yeni yollar açarız? Yanıt basit: Beyninizi yeni deneyimlerle tekrar tekrar besleyerek. Tekrar etmek ihtiyacınız olan devreleri kurar. Kimya bunları sizin için inşa edemez, size bunu başkası için yapamazsınız. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Felsefi olarak mutluluğun tanımı, nörolojik olarak ispatlanmadan önce de bulunmuştu. Bertrand Russell, bir insanın mutlu olması için az ama çok çeşitli mutluluk kaynakları edinmesi gerektiğini söyler. Böylece hiçbiri bağımlılığa dönüşmez ve hepsi mutluluk verir.

Tesla da, dengede tutulmuş keyifleri hayata için avantaja dönüştürenlerden. Şöyle der: ”Mevcut yaşam koşullarında elimizden gelen işin en iyisini çıkarmak için uyarıcılara (çay, kahve vs…) İhtiyacımız olduğu doğrudur; bu sebeple aşırıya kaçmadan, iştahımızı ve her açıdan eğilimlerimizi kontrol altına almalıyız. Yıllardır benim yaptığım budur; bu sayede bedenimi ve zihnimi genç tutuyorum.”
[Görsel ”The Prestige” (2006) filminden.]

Arabanızda tek bir CD var ve onda asla dinlemeyeceğinizi söylediğiniz şarkılar varsa müziksiz kalmanıza gerek yoktur. Defalarca dinlemek zorunda kaldıktan sonra bir de bakmışsınız ki alışmışsınız.

Tekrarla yeni yollar kurmak zaman alır ama daha az yan etkisi olan davranışlar olutşrurusunuz. Bir şeye kendinizi defalarca maruz bırakırsanız zamanla hoşunuza gitmeye başlar. O anda sevdiğiniz bir şeyi bile zamanla sever hale gelirsiniz. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Nörolojiden çıkan büyük sonucu hayatın en büyük sırlarından birine dönüştürelim ve buna kısaca ”Restoran paradoksu” diyelim. Restorana her gittiğinizde o gün en az istediğiniz şeyi sipariş edin. Bir sonraki sefer yine. Bir şeyi sipariş ede ede sevmeye başladığınızda onu istemeyeceksiniz. Yeterince süre sonra fark edeceksiniz ki sevmediğiniz hiçbir şey kalmamış. Neyi seçerseniz seçin en istemediğiniz seçenek değil. Hayatın sırrı, neye katlanaca ğını kendin seçerek bir süre sonra yapıp da sevmediğin hiçbir şey kalmamasıdır.

Keyiflerimiz, tercihlerimiz, alışkanlıklarımız, bağımlılıklarımız sayılarla ilgili mekanik bir süreçtir. Sayıları değiştirmek, alışkanlık ve keyiflerimizi değiştirmeye yeter.

Her deneyimde, duygularınız beyninizdeki elektriği tetikler. Bu elektrik beyninizin içinde suyun fırtınada hareket ettiği gibi ilerler -en az dirençle karşılaşacağı yollar bulur. Daha önce oluşturduğunuz bu yollar elektriğinize akacak kanallar verir ve böylece deneyiminize vereceğiniz karşılığı şekillendirir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Family Guy dizisinde Peter, Carter Pewterschmidt’e ”Big Bang Theory dizisini izleme partisi düzenleme” cezası verir. Carter, bölüm boyu diziyi izleyecek kimse bulamaz ve tek başına izler. Bölümün sonunda cezası bittiği ve artık izlemek zorunda olmadığı söylendiğinde şöyle der:
”Artık hoşuma gittiği için izliyorum.”

İletimin bir nörondan diğer nörona geçmesi için, nöronlar arasında bulunan sinapsları geçmesi gerekir. Sinapslardan güçlü iletiler geçer. Böylece bazı iletiler akımını sürdüremez. Bu sayede bazı şeyler önemli, bazı şeyler önemsiz olabilir. Tekrar ettikçe sinapslar gelişir ve elektrik iletimi kolaylaşır.

Deneyimli sinapslar komşu nöronlara elektrik göndermekte daha başarılıdır, bu yüzden daha önce gittiğiniz bir yoldan gitmekte daha iyisinizdir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Ancak sinapslarla ilgili önemli bir konu, duygular aracılığıyla birden oluşabilmeleridir. Pek çok tekrarın sağlayacağı etki tek bir duygusal olayda yaşanabilir. Örneğin yüzlerce kez kahve içtiğiniz için kahve içmeyi artık çok seviyorsunuzdur. Ancak bir kez üzerinize kahve döküldüğü için birden kahve içmekten soğuyabilirsiniz. Koyun severken köpek havladığı için koyunlardan korkmaya başlamış olabilirsiniz. Patlıcan yerken mideniz bulandığı için patlıcan sevmeyebilirsiniz.

Tekrar, sinapsları zamanla geliştirir. Duygu, sinapsları anında oluşturur. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Kar örneğinden gidersek, sinapslar karın üzerinden araba geçmesi gibidir. Defalarca insan geçmesiyle oluşacak yol tek seferde oluşur. Lastik izleri üstünden yürümek daha kolaydır. Üzerine kar yağması daha çok zaman alır.

Ama sinaspların yol açtığı bağlantıları da tekrarla yenebilirsiniz. Üzücü olayları unutabilir, bağımlılıklardan kurtulabilirsiniz. Tekrarla alışkanlık edinimi, önemle tavsiye edilir. En doğal ve yan etkisi olmayan süreç, bir davranışı tekrarla yerleştirmektir. Aksi takdirde duygusal olayların yol açtığı süreçlerin döngüsü içine hapsoluruz.

Seçtiğiniz şeyi tekrar etmeye başlamazsanız rastlantılar sizi şekillendirir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Çok profesyonel bir sporcu olan Roberto Carlos, şahane bir çalım atan İlhan Mansız’ı anında yere indiriyor. Böylelikle İlhan Mansız’ın zihninde çalım atarsa düşeceği duygusu yerleşmeli. Yıldızlaşan bir sporcu insan üstü işler yapıp durdurulamaz bir enerjiye ulaşabilir. Bu sebeple defans oyuncuları yıldızlaşmaya başlayan oyunculara karşı sertleşirler.

Alışkanlıklar ve öğrenme ile ilgili ”45 gün aksatmadan uygulama” şeklinde tavsiyeler var. Her nedense bir şey 45 gün tekrarlandığında kalıcı olarak yerleşmiş oluyor. Döngüyü kırarsanız, baştan başlamanız gerekiyor.

Yeni bir sinir yolu inşa etmek için çok fazla para ya da zaman gerekmiyor. Sadece cesaret ve odaklamayla, yeni bir davranışı kendinizi iyi ya da kötü hissetseniz de tekrarlamak yeterli. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

”Zinciri kırmamak” gerektiği hem psikolojik hem de nörolojik bir konu. Bir gün yapılmayan bir davranışı yerleştirmek için sıfırdan başlamak gerekiyor. Tüm önemli kişiler bir davranışı yerleştirmek için aralıksız yapmak gerektiğini söylüyor.

Beynimiz, hayatta kalanlardan miras. Özellikle beynimiz, kaynaklarını idareli kullanmaya programlanmış durumda. Peki bir yoldan elektrik akımı düzenli olarak gidiyorsa ne olur? Beynimiz oradan elektrik akımı iletmeye meyilli olduğu gibi, bunu yaparken de daha az enerji kullanır.

Beyin, yakıt olarak bol miktarda glikoz kullanan bir yüksek enerji tüketicisidir. Kişinin ağırlığının yalnızca yüzde 3’ünü oluşturmasına rağmen, mevcut yakıtın yüzde 20’sini kullanır. Enerji depolayamaz ancak ihtiyaç duyduğu anda enerji alması gerekir. Koşullara uyum sağlama yeteceği inanılmaz derecede olduğu için, yakıt kaynaklarını idareli kullanır. -Brain Up, John B. Arden

Beynin kaynaklarını idareli kullanmasına ”hedonik adaptasyon” örnek verilebilir. Beyin, mutluluk hormonlarını üretimini bir olayın beklentisine ve tekrarına göre ayarlar. Piyango’dan para çıktığında sürekli yüksek mutluluk hormonu üretemeyeceği için mutluluk eşiğinizi yükseltir. Dolasıyısıyla şimdi sizi mutlu eden şeylerle mutlu olmazsınız. Önceden hiçbir şeyin yetmemesi gibi bundan sonra da hiçbir şey yetmeyecektir.

Ustalaşmak denen şey, beynin bir konuda daha az enerji harcamaya başlamasıdır. Çünkü hangi yollardan elektrik akımı geçeceğin zaten bilir. Neredeyse düşünmeden bir işi halledersiniz.

İnsanlar bir video oynunuz ilk kez oynadıklarında, etkinlikle capcanlı olan beyinleri deli gibi enerji harcar. Oyunda ustalaştıkça beyin etkinliği de giderek azalır; artık enerji bakımından daha verimli hale gelmiştir. Herhangi bir işle meşgul olan birinin beyni üzerinde ölçümler gerçekleştirip etkinliğin çok düşük düzeyde olduğunu gözlerseniz, bu büyük olasılıkla onun elindeki işle uğraşmadığını değil, programları devrelere kazımak için geçmişte epeyce çabalamış olduğunu gösterir. -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Her adımda düşünme süreci, bir şeyi öğrenirken yaşanır. Bir süre sonra bazı adımların kendiliğinden işlediğini fark edersiniz. Ustalaştıkça işin büyük kısmında düşünmeyi bırakırsınız.

Bir işte beceri kazandıkça, enerji ihtiyacı azalır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Gerçekliği şüpheli de olsa, konuya uygun meşhur bir anektod vardır. Picasso’dan birisi bir portre ister. Kendisine beş dakikada çizip verilir. Para konusu açıldığında adam ”5 dakikalık resim için bu kadar para mı istiyorsun?” der. Picasso da; ”30 yıl + 5 dakika” O tablonun beş dakikada ortaya çıkmasını sağlayan, 30 yıllık nöron yolları oluşumudur.

Ne kadar sık kullanmış ve ustalaşmış olursanız olun, kullanmayı bıraktığınız nöronlardan elektrik geçiş hızını azalır. Bir insan yetişkinlikte bile ülkesinden ayrılsa, dilini kullanmadığı sürece konuştuğu dili bile unutacaktır.

Bir kez bir şablon geliştirince, bir daha denediğinizde yapması daha kolay olacaktır. Peki ya yapmayı bırakırsanız ne olur? Eskisi kadar iyi Fransızca konuşamazınız. Yeteneğinizi muhafaza etmek için o faaliyette sık sık bulunmalısınız. -Brain Up, John. B. Arden

Beyinle ilgili bilimsel kitapların çoğunda zeka kelimesine hiç rastlamayız. Oysa günlük hayatta en inandığımız kavramlardan biridir. Herkes nöron yollarını sonradan oluşturmak üzere doğuyor. Bazı biyolojik farklar hayattaki rastlantılarla zamanla avantaja dönüşüyor olabilir. Yine de tekrarın, çabalamanın büyük önemi var. Aynı işi zamanla daha az enerjiyle yapmaya tecrübe denir, zeka da denebilirdi.

Zeki beyinler açıkça daha az enerji kullanır. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Çok zeki bireyler, hem beyin etkinliği hem de gözbebeklerinin büyüklüğünden anlaşıldığı üzere, aynı sorunları çok daha az çabayla çözerler. Bir işte beceri kazandıkça, enerji ihtiyacı azalır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Ustalaşmaya felsefi manalar yüklendikten binlerce yıl sonra, gelişen teknoloji beynimizdeki kimyasal ve fiziksel bazı değişiklikleri gözlemleyebilmemizi sağladı. PET taramaları gösterdi ki, ustalaşmak, beynin bir alanını daha az kullanmak demek.

PET taramalarının gösterdiği üzere, kişi belli bir beceride ustalaştıkça, beynin o beceriyle ilgili kısmı daha az çalışır. Bu da verimliliğin temel ilkesini anlatır: Kolay gelen tekrarlanacaktır; çünkü kolaydır. -Brain Up, John. B. Arden

Görüntüleme tekniklerinin gösterebildikleri ve işlevleri farklı.

Eyleme geçmek ve kendi nöron yollarını kullanmak büyük önem taşır. ‘Pratik’ dediğimiz kavram, nöronların gerçekten kullanılmasıdır. Öğrenme konusu da bizzat nöron yolları ile ilgilidir. Dolasıyısyla en iyi deneyimleyerek öğrenilir.

Bir şeyler öğrenmenin en işe yarar yolu, onları bizzat deneyimlemektir. -Sıfırla, Chris Paley

Ronaldinho, Xavi varken sıra gelmeyen Messi, antremanlarda o kadar çok frikik çalıştı ki, yıllar sonra başlasa da bugüne kadar tam 51 frikik golü attı.
”Binlerce hareket deneyenden korkma, bir hareketi binlerce kez deneyenden kork.”

Nöron yollarının yavaşça oluşması, zamanla bazılarından daha çok sinyal geçmesi iyi bir öğrenme metodu. Bir şeyi deneyimlemek yavaşça bazı nöron yollarının zamanla keskinleşmesi demek. Herkes kendi nöron yolunu kendi oluşturabiliyor. Bu nedenle insan sayısı kadar öğrenme biçimi var. Bir insana dışarıdan bilgi verilse bile öğrenme ancak kişinin kendi çabasıyla gerçekleşir. Ve baştan hangi nöron yolunu oluşturacağımızı bilemeyiz, bunu ancak denedikçe ve tekrarladıkça oluştururuz.

Hiçbirimiz dart oynamak için ders almayız; sadece atış yapar ve bu atıştan yola çıkarak sıradaki sefer daha mı aşağıya yoksa daha mı yukarıya atmamız gerektiği sonucu çıkarız. -İrrasyonel, Stuart Sutherland


”Çoğu insan zekaya inanır, ben inanmıyorum, bizi birbirimizden ayıran emektir, ben çalışmaya inanıyorum.” -Aziz Sancar 

Düşünme, öğrenme, yetenek, zeka… İnsanlığın evrenin sırrını çözmekten günlük problemleri aşmaya kadar en önemli kavramları son derece basitçe şuna dayanıyor; tekrar. Yeterince tekrar yapmayıp yeterince çalışmadığımız için rastgele nöron yolları hayatımızı şekillendiriyor.

Bir şeyi ne kadar çok yaparsanız, o şeyi gelecekte yeniden yapma ihtimaliniz o kadar güçlenecektir. Sporcuların uzun antrenmanlar yapmalarının, piyano alanların saatlerce çalışmalarının nedeni budur. Bir şeyi ne kadar çok düşünürseniz, zihninizde durup durup ortaya çıkması ihtimali o kadar güçlenecektir. Tekrarlama, beyni yeniden yapılandırır ve alışkanlık doğurur. -Brain Up, John. B. Arden

Şimdilerde neden bir Michelangelo çıkmadığını düşünüyor olabilirsiniz. Kendisi bir taş yontucusunun karısı tarafından emzirilmiş ve sadece heykel eğitimi alana kadar 13 yıl gece gündüz sadece taşlarla uğraşmıştır. Bugünlerde böyle bir eğitim ve odaklanma mümkün değil. Dolayısıyla böyle sanatçılar da çıkmıyor.

İlginç olan, her düşündüğümüzde de belirli nöron yollarını kullanıyor olmamız. Bir şeyi sık düşünmek, onu beynimiz için gerçeğe dönüştürüyor. Kendimizi baştan inandırırsak bu nedenle sonradan doğruya ikna olmamız zorlaşıyor. Sabit fikirlerimiz, alışkanlıklarımız, bağımlılıklarımız da böyle doğuyor. Ve hafızamızdaki anılar da her düşündüğümüzde değişiyor. Belleğimiz de aynı prensiplerle çalışıyor.

Tanıdık sinir yollarında seyahat kolaydır, ama bu her zaman iyi bir şey değildir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Antibiyotiği kullandığınızda önce güçsüz olanlar ölür. Doğru zamanlarda kullanmazsanız, ortamda kalan güçlülerin çoğalması nedeniyle etkileri artar. Hayatta kalanların özellikleri devam eder, adapte olmayanlar kaybolur. Beynimizde hangi düşüncenin hayatta kalacağına kendimiz karar verirsek fikrimiz ve karakterimiz olur, öbür türlü nasıl biri olacağımız sadece şansa kalmıştır.

Belirli bir eşiği aşamayan sinyallerin bir sonraki nörona geçemediğini söylemiştik. Aynı zamanda kullanmadığımız nöronlardan daha az elektrik geçeceğini de. Dolasıyısıyla yeterince beslemediğimiz düşünceler kaybolur, bu da bir süre sonra geriye cılız da olsa diğer düşüncelerin kalması demektir. Sonuçta biyolojinin doğadaki yasaları, beynimizdeki düşünceler arasında olur. Hayatta kalanın nesli devam eder. Yani yeterince çok yönlü düşünmezsek, çok kolay bir şekilde sabit fikirli olur ve aksi fikirleri aklımıza bile getirmeyiz.

Kullanılmayan nöronlar körelir, bu yüzden daha önce kullandığınız nöronlara ciddi şekilde güvenirsiniz. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Aygaz müziği, Bellona şarkısı, Trivago, Wix… Firmalar jingle’larını, reklamlarını binlerce kez duymamız için uğraşırlar. Ve hakikaten bazı markaların isimlerini müziğini aklımıza getirmeden okumayız bile.

Bu da beynimizin hacklenebileceği anlamına geliyor. Yanlış dahi olsa sürekli gönderilen bir fikir zaman içinde yerleşecektir. Sürekli maruz kaldığımız şeylere alışırız. Tüm manipülasyon araçları, sürekli tekrarlanan yalanın zamanla inanılır olacağını söyler. Beynimiz kendi söylediklerimize de zamanla inanır, bu nedenle tüm motivasyon kitapları ruh halimizi değiştirmek için yüksek sesle mutlu olduğumuzu söylememizi tavsiye eder.

Doğal seçilim insanlara devasa sayıda nöron verdi ve bu da doğuştan gelen bilgi üzerinde büyük bir avantaj sağlayabileceğimiz anlamına geliyor. Kurduğumuz sinir sağlarına güvenmek üzere tasarlandık. Bu yüzden, bizi yanlış yola götürseler de onları görmezden gelmek çok zordur. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

”Seçkinler beğendikçe alkışlar, halk ise alkışladıkça beğenir.” -Cenap Şahabettin

Bir şeyi sık duymak sık düşünmemize, bu da zamanla inanmamıza neden olur. Tekrarın düşüncelerimizi değiştirmesine ”salt maruz kalma etkisi” denir. Bir şeye sürekli maruz bırakılmak rahatça fikirlerin değişmesini sağlar.

Bir argümanı birçok defa duymak, onu kabul etme ihtimalizimizi yükseltir. -Sıfırla, Chris Paley

Bu o kadar vahim bir konudur ki, sadece medya ve reklamcılık kullanarak insanların gözünde itibar oluşturulabileceği ve fikirlerinin yönlendirilebileceği anlamına gelir. Ancak bunun tek sebebi bu değildir.

Orantısız güç, elbette çok kötü bir şey. Yine de profesyonel bazı dernekler, dünya çapında duyulmak için kasıtlı olarak polisin kendisine müdahale etmesini sağlarlar. Sıradan bir eylemi polis çatışmasına dönüştürmek için provokatörlere sahip çok fazla grup vardır. Haberlere çıkmayan bir protestonun hiçbir işe yaramayacağı düşüncesi yaygın bir düşüncedir.

Daha çok gördüğümüz şeyi daha çok beğeniriz. İnsan beyninin en büyük zaaflarından biri budur. Bir fikri sürekli duyurduğunuzda birileri karşı çıkarsa, fikriniz bir o yöne bir bu yöne gidip sonunda kendi kararınıza varabilirdiniz. Ancak bir şeyi sürekli görmek ona sempati duymamızı sağlar. İşte bu da neden siyasetçilerin, oyuncuların, markaların göz önünde olmaya çalıştığını anlamamızı sağlar.

Bir şeyi gördükçe daha çok beğeniriz, görmediğimizde bile. -Sıfırla, Chris Paley

Nou Camp stadında küçük bir ayrıntı. Tabelada Coca Cola yazıyor. Bu bizim için oldukça normal. Ancak şöyle bir düşünün; Coca Cola yazısı görmeden gün bile geçirmeyiz. Hangi ilçeye ve köye giderseniz gidin, hangi cihazınızı açıp nerede gezerseniz gezin; karşınıza bir logo çıkar. Daha çok görülmek insan düşüncesinde pek çok şey değiştirir; bunu reklamcılar oldukça iyi bilir.

Bu pek çok şeyi açıklar. Sıradan eylemleri protestoya dönüştüren örgütlerin daha çok bağış aldığı ortaya çıkmıştır. Duyulma arttıkça insanların düşüncesinde yer etme fırsatı doğar. Bu da zaman içinde haklı olmak anlamına gelir. Bazı oyuncular bar çıkışlarında görüntülenir, rezalet çıkarır ve popülaritesini artırır. Sadece gündeme gelmek için bile olmadık şeyler yapılabilir. Hiçbir yeni değişilik olmasa ve hayatına anlam katacak hiçbir şey sunmasa bile profilinde sürekli selfie paylaşmak beğenilirliği artırabilir. Kimisi için kendini sürekli göstermenin avantaja döneceği düşüncesi yaygındır.

Bir yüzün resmini daha önce görmüşseniz, resmi daha sonra yeniden gördüğünüzde o kişi size daha çekici gelecektir; o kişiyi daha önce görmüş olduğunuzu hatırlamasanız bile. Salt maruz kalma etkisi adını alan bu durum, örtülü belleğinizin, dünyayı yorumlama biçiminizi etkilediğini gösteren kaygı verici bir gerçeği gözler önüne serer. Bu durumda, salt maruz kalma etkisinin ürün markalama, şöhret yaratma ve siyasi kampanyalardaki sihirde parmağı olduğunu duymak size şaşırtıcı etmeyecektir: Belirli bir ürüne ya da yüze tekrar tekrar maruz kaldığınızda, onu giderek daha fazla tercih eder hale gelirsiniz. Sürekli göz önündeki şahsiyetlerin, beklenenin tersine olumsuz basından her zaman rahatsız olmamalarının nedeni de bu etkidir. Ünlülerin sıklıkla söylediği gibi ”tek kötü reklam, reklam olmamasıdır” ya da ”gazetelerin hakkımda ne söylediği umrumda bile değil, yeter ki adımı doğru yazsınlar.” -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bildiklerimizi gözden geçirelim. Sadece sık duyduğumuz için bir yalana inanmaya başlıyoruz. Sadece çok gördüğümüz için birini beğenmeye başlıyoruz. Hala daha vahimi var. Bir düşünceyi daha önceden duymuşsak, bahsi geçtiğinde inanma ihtimalimiz artıyor. Beynimiz ”bunu duymuştum, muhtemelen doğrudur” diyor. Yani her zaman ortaya söylenti atanlar ve ilk konuşanlar avantajlı oluyor.

Katılımcı, daha önceki haftalarda da duyduğu belirli bir cümleyi, duymadığına yemin bile etse, ”doğru” olarak değerlendiriyordu. Araştırmacı, katılımcıya duymak üzere olduğu cümlenin yanlış olduğunu söylese bile durum değişmiyordu. Sonuçta, belirli bir fikre salt maruz kalmış olmak, onunla yeniden karşılaştığınızda fikrin size daha inanılır gelmesi için yeterlidir. -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Trump’ın başkan seçilmesi muhtemelen ”salt maruz kalma etkisi” ile mümkün oldu. ”Cambridge Analytica Skandalı”, Facebook’la ortak çalışan bir şirketin Trump’a oy vermesi muhtemel kullanıcılara taraflı içerikleri göstererek ve algoritmada önplana çıkardığını gösterdi. Bu durum Trump’ı Amerikan başkanı yaptığı gibi, Zuckerberg’i de oldukça zor bir duruma düşürdü.

Konunun ilerlemesi bitmedi, hala vahimleşiyor. Bir fikri tekrar tekrar duymak zamanla inanmamıza neden oluyor, ayrıca bir kez duyduk diye inanma ihtimalimiz artıyor demiştik. Şimdi ise bir adım öteye gidiyoruz. Bir şeyi gördük ama bilinçli olarak değil, farkında olmadan. Yani başka bir şey anlatılırken arkaplanda idi. Ya da bir şey okurken anlamayacağımız şekilde aralara serpiştirilmişti. Yine de beynimiz etkileniyor.

Uyarıcıya tekrar tekrar maruz kalmamızın uyarıcıyı beğenme derecemizi yükseltmesi, yüzlerce deneyde gözlendi. -Sıfırla, Chris Paley

”Söylenti pazarlaması” artık bir reklamcılık dalı sayılabilir. Anlatması ilginç tek bir söylenti insandan insana dolaşır. Psikoloji de insanların bir kez duyduğu bir şeyi tekrar duyduğunda inanma ihtimalinin olduğunu söyler. Dolayısıyla doğru bir söylenti yaymak en etkili reklamdır.

Bir grup öğrenciye başka bir amaçla fotoğraflar gösterdiler. Bazı fotoğraflarda dikkat bile edilmeyecek yerlerde, arkaplanda bir markanın su şişeleri mevcuttu. Hiçbir öğrenci bilinçli olarak bunu fark etmedi. Sonradan başka bir araştırma için öğrencilerden bir marka tercih etmeleri istendi. Pek çok şişe arasından öğrenciler fotoğraflarda farkında olmadan gördükleri şişeleri tercih ettiler. Sorulduğunda, hiçbiri o markayı bilmiyordu, fotoğraflarda da görmemişlerdi.

Bir yüzün resmini daha önce görmüşseniz, resmi daha sonra yeniden gördüğünüzde o kişi size daha çekici gelecektir; o kişiyi daha önce görmüş olduğunuzu hatırlamasanız bile. -Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman

”Viral Marketing” de bir başka reklam türü. İnsan kendi söylediği yalana bile inanmaya meyilli iken, herkesçe konuşulan bir şeye kolaylıkla kanacaktır. Dolasıyıla sadece ilginç olduğu için paylaşım yapılması sağlandığında kimin inandığı için kimin ilginç olduğu için paylaştığı ayırt edilemez. Herkesçe paylaşılan bir şeye peşinen ”gerçek” gözüyle bakılır.

Sıklığın bilinçdışındaki düşüncelere olumlu etkisi ile ilgili meşhur bir deney de vardır. Michigan Üniversitesi’nde bazı gazete başlıkları gösterildi. (Deneydeki öğrencilere gazetenin ”Türkçe” olduğu söylenmiştir). Kelimeler tamamen uydurulmuştu ve hiçbir manaya gelmiyorlardı. Pek çok gazete gösterildikten sonra ekrana bazı kelimeler yansıtıldı. Hangi kelimelerin olumlu manaya gelebileceğini tahmin etmeleri istendi. Öğrenciler sık gördükleri kelimeleri farkında olmadan olumlu olarak tahmin ettiler. Oysa kelimeler hiçbir manaya gelmiyordu ve gazetelerde kaç kez geçtiklerini saymamışlardı. Beyinleri daha çok maruz kaldıkları kelimelere olumlu anlam yüklemişti.

İnsanların fotoğraflarını sürekli gördükten sonra onlardan daha çok hoşlanabiliriz. -Sıfırla, Chris Paley

Profil kendi resimleriyle dolu olsa da her yeni kişisel fotoğraf hala gereklidir, daha çok görülmek daha çok beğenilmek demektir. Çağımız gençleri ilk görüşte aşka değil, birinin milyonlarca kez karşısına çıkarak kendini beğendirmeyi öğrenmiştir.

Bir başka deneyde ise benzer bir kurgu yapıldı. Ancak bu kez hangi fikrin doğru olacağı soruldu. İnsanlar vahim bir şekilde daha sık duydukları fikrin daha doğru olduğunu düşündüler.

Sonuçta, belirli bir fikre salt maruz kalmış olmak, onunla yeniden karşılaştığınızda fikrin size inanılır gelmesi için yeterlidir. -Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman

2. Dünya Savaşı’na girmemekle övünen ABD’de halk savaştan uzak kalmaktan son derece memnundu. Komünizm tehlikesi nedeniyle en büyük düşmanları Ruslar’dı. Ancak İngiltere’nin savaşı kaybetmesi durumunda ABD’ye borçlarını ödemeyemeyecek olması savaşa girmeyi gerektirmiştir. Halkı ikna etmek gazetelerle olmuştur. Tekrar tekrar yapılan haberler ve haber konusu olması için kurgulanmış olaylar sonrası kısa bir zaman içinde tüm ABD’liler Hitler’e karşı İngilizler’in dolasıyıla Ruslar’ın yanında savaşmaya ikna olmuştur.

Her psikolojik durumun olduğu gibi, bunun da biyolojik bir nedeni var. Sonsuz ihtimal arasından gerçekleşenler bizi hayatta tutmuş olan koşullardır. Her koşulun doğruluğunu araştıracak kadar vakit ayırmak, hayatta kalmak için işlevsel olmazdı. Bu nedenle bazı şeylere peşinen güvenmeye programlandık. Dolayısıyla gerçekleşen ve tekrarlanan olaylara güveniyoruz, bu da tüm düşüncelerimizi değiştiriyor.

Sık sık tehlike arz eden bir dünyada sağ kalabilmek için, organizma yeni bir uyarana ihtiyatla, geri çekilerek ve korkuyla tepki vermelidir. Yenilikten kuşkulanmaya bir hayvanın sağ kalma olasılığı zayıftır. Ne var ki uyaran gerçekten güvenli ise, ilk baştaki ihtiyatın azalmasına da uyum sağlar. Zajonc’a göre, salt maruz kalma etkisinin meydana gelmesinin nedeni, bir uyarana tekrar tekrar rmaruz kalmanın ardınand kötü bir şey olmamasıdır. Böyle bir uyaran en sonunda bir güvenlik işaretine dönüşecektir ve güvenlik de iyi bir şeydir. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Trilyonlarca nöron, her biri diğeriyle her saniye iletişim halinde. Her saniye elektrik akımı geçiyor ve her akım geçtiği yolda iz bırakıyor. Bir sonraki akımın oradan geçme ihtimali artıyor. Böylelikle her söylediğimiz, düşündüğümüz, yaptığımız şeyler belirli nöronları kullanmamızı sağlıyor. Sonuçta söylediklerimize inanıyoruz, düşüncelerimizi şekillendiriyoruz, yaptıklarımıza alışıyoruz. Ve bir şeye sık rastladığımızda haklı bulma ihtimalimiz artıyor, bir şeyi gördükçe beğeniyoruz, duydukça inanıyoruz. Kontrol edemeyeceğimiz kadar bağlantıya sahip bir beyin için tekrar sayıları bu kadar önemli olduğuna göre; hayatımızın gidişatı neyi ne kadar tekrar edeceğimize karar verip vermediğimizle ilgili. Sayılarla oynayıp tekrarladığımız şeyleri değiştirdiğimiz zaman inandığımız, sevdiğimiz, bildiğimiz şeyler ile alışkanlarımız kendi karar verdiklerimizden ibaret olabilir.

KAYNAKLAR

  • Beyindeki Hayaletler, V.S.Ramachandran
  • Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening
  • Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman
  • Brain Up, John. B. Arden
  • Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • Sıfırla, Chris Paley
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland

EKLER

  • Yaklaşık 1,5 kg ağırlığında, evrende keşfedileymiş en karmaşık malzeme.-Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman
  • Profesyonel tenisçi olmayabilirsiniz, ama bisiklete binmeyi bir kez öğrendiyseniz, aynı süreçten siz de geçtiniz demektir. İlk bindiğinizde sağa sola yalpaladınız, oraya buraya çarpıp düştünüz ve ne yapmanız gerektiğini çaresizce öğrenmeye çalıştınız. Bu sırada bilinçli zininiz ağırlıklı biçimde devredeydi. Nihayet, büyüklerinizden biri bisikleti yönlendirmenize yardım ettiksen sonra kendi başınıza binebilir hale geldiniz. Bu beceri zamanla reflekse dönüşüp otomatikleşti. Sizin için okumaktan, anadilinizi konuşmaktan, ayakkabılarınızı bağlamaktan ya da babanızı yürüyüşünden tanımaktan farkı kalmadı. -Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman
  • Her sinir hücresi, diğerleriyle bin ila on bin arası sinaps kurabilir. Bunlar açık veya kapalı, tetikleyici veya engelleyici olabilir. Yani şaşırtıcı karmaşıklıktaki bir dansta, kimi sinapslar salgıladıkları sıvılarla işleri alevlendirirken kimileri de sıvılarıyla ortamı sakinleştirir. -Beyindeki Hayaletler, V.S.Ramachandran
  • Beyninizi beslemenin son adımı alıştırma yapmaktır. O faaliyette tekrar tekrar bulunun. -Brain Up, John. B. Arden
  • Egzersiz yapmakla kas kaybını önleyebileceğimizi ve bu tip faaliyetlerle bedenimizi zaman içinde geliştirebileceğimizi herkes bilir. Aynı şeyi beyin için de söyleyebiliririz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Nintendo web sitesinden alıntı
  • Yeni bir davranış, düşünce ya da duygu oluşturulduktan sonra bunların devam ettirilmesi daha az enerji gerektirir. Teniste yeni bir vuruş ya da yeni bir dilde merhaba demeyi öğrenmek gibidir bu. Başlangıçta beyninizin odaklanmasını, gayret göstermesini ve daha fazla enerji harcamasını gerektirir fakat o vuruşu yeterince yaptıktan ya da o dilde yeterince merhaba dedikten sonra, gayret göstermeksizin yapılabilir hale gelir. O halde, beyninizi yeniden yapılandırmak için o yeni davranışı otomatik hale gelinceye kadar uzun süre yinelemeniz gerekir. Bu seviyeye bir kez ulaştıktan sonra, beyniniz artık eskisi kadar çok çalışmak zorunda olmayacak. -Brain Up, John. B. Arden
  • Ustalık tek bir beceri değil, bir beceriler dizisidir ve aynı profesonel, kendi alanındaki görevlerin bazılarında son derece usta, bazılarındaysa hala acemi olabilir. Satranç oyuncuları, ustalaşana kadar ‘’her şeyi görmüşlerdir. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • Bir işte beceri kazandıkça, enerji ihtiyacı azalır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
308 Views

Ödül, Ceza ve Özdenetim

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

Mahallenin gençleri, her akşamüstü ellerindeki çalgılarla müzik çalıp gürültü yapmaktadırlar. Bundan rahatsız olan yaşlı bir adam, şikayetlerin dile getirilmesine aldırmayan bu gençlere karşı bir çözüm düşünür. Yanlarına gidip ”Harika çaldınız gençler” der ve oraya birkaç dolar bırakır. Ertesi gün durumu tekrarlar. Birkaç günün ardından bir gün gelip hiçbir şey bırakmadan gider. Gençler, para olmadan çalmayı anlamsız bulup bir daha gelmezler. Bu, ödülün davranışları değiştirmesi üzerine klişe bir hikayedir.

Kendiliğinden bir şey yapan bir insana ödül verirseniz, ödülü kaldırınca aldığı o işten aldığı keyfi de almış olursunuz.

1971 yılında bir deney tasarlanır. İki grup öğrencilerin önüne lego konulup oynamaları istenir. Gruplardan birine yaptıkları her başarılı çalışma için para ödülü verilir. Süre tutulduğunda, ödül alan grubun daha çok oynadığı tespit edilir. Bu, beklenen bir durumdur. Sonra yeniden aynı ekipler toplanır. Bu kez ortalıkta legolara ilave dergiler de vardır. İki grup da dilediklerini yapmaları için serbest bırakılır. Görülür ki, bir önceki seansta keyif için oynayanlar legolarla vakit geçirmeyi tercih ederler; ancak ödül alan grup legolarla oynamaz. Ödül, tercihleri değiştirmiştir.

Hedef başarıyı artırır ancak hedefine ulaşan insan başarı sonrası çalışma sona bırakır.

Özgür Bolat, ”Beni Ödülle Cezalandırma” kitabında ödülle ilgili araştırmaları özetler. Öğrendiğimize göre, lego deneyi sonrası iddialar ve tartışmaların ardından pek çok deney yapılmış ve hepsinde aynı sonuca ulaşılmıştır. Ödül, davranış değişikliği yaratır. Kendiliğinden keyifle yapılan bir davranış için bile, davranışın beyindeki işleyiş sürecine karışma ve ortadan kaldırıldığında davranışın değişmesine yol açma etkisi vardır.

Mr. Nobody (2009) filminin giriş sahnesindeki bir güvercin, kutuyu basamak olarak kullanmayı keşfederek yiyeceğe ulaşıyor. Beyin, ödüllendirilme sonrası bir döngü oluşturuyor. Muhtemelen bir sonraki sefer bir araştırma süreci yaşamadan direkt olarak kutuyu yiyeceğin altına götürecek.

Ödül ile ilgili bugün bilinenlerin öncesinde, Harvard Üniversitesi’nde araştırmalar yapan bir profesör olan Skinner, ödülün etkilerini görmüş ve inanılmaz tespitleri olmuştur. Güvercinleri ödül ile koşullandıracak onlara masa tenisi oynamayı öğretmiştir. Hatta güvercinlere füze ateşlemeyi öğretmek için Amerikan ordusundan destek almış, yine de projesi tehlikeli bulunduğu için kullanılmamıştır. Ancak, yaptığı deneyler ödülün davranışları belirlemedeki önemini göstermiştir.

Çoğu papağan, köpek, yunus gibi hayvanlarla ilgili videoların altında ”ne kadar zeki” olduklarına dair yorumlar görürsünüz. Oysa videoya dikkatli bakın. Her cevap sonrası papağana ödül veriliyor. Sesleri taklit eden bir hayvana, bir soru karşısında istediğiniz cevabı her verdiğinde bir ödül verirseniz, bir sonraki sorunuzda o cevabı verip ödül bekler. Buna şartlandırma denir.

Bir şeye ödül diyebilmek için de ortada bir koşul olması gerekiyor. Özgür Bolat’ın örneğiyle; bir çocuğa karne aldıktan sonra tablet hediye etmek, ödüllendirmek değil, hediye vermektir. Ancak ”sınıfını geçersen tablet alırım” demek, koşul sunmaktır, yani ödüldür. Sonucun koşula bağlı olması gibi, kelimelerle önemsiz görünen bir fark; insan psikolojisi için önemli davranış değişiklikleri yaratır. Ayrıca, emek karşılığı verilen şeyler de, örneğin maaş; ödül olmuyor. Ödül tamamen bir şeyin koşul olarak sunulması ile ilgili.

Dehaların günlük yaşamıyla ilgili bir sitkom olan Big Bang Theory’de, Leonard ve Sheldon ev arkadaşıdır. Leonard’ın kız arkadaşı Peggy, onlarla kalmaya gelince, Sheldon onun günlük rutini ve kimseye bozdurmadığı düzeni bozmasından rahatsız olur. Bir süre sonra işler düzeliyor gibidir, Sheldon sürekli Peggy’ye çikolata ikram etmektedir. Bölümün sonuna doğru Leonard, Sheldon’un ne yapmaya çalıştığını keşfeder. “Çikolatayı pekiştireç olarak kullanarak kız arkadaşımı şartlandırmaya çalışıyorsun!”. Sheldon, Skinner deneyini uyguladığnı ve her doğru davranışı ödüllendirerek üç haftada ideal ev arkadaşı durumuna getireceğini söyler.

Ayna nöronlar konusundaki araştırmalar; beynimizin başkasının ödüllendirildiği veya cezalandırıldığı koşulların beynimizde ciddi bir şekilde dikkate alındığı ve davranış değişikliklerine yol açtığını göstermiştir. Biyolojik geçmişimiz, ödülle veya kötü bir olayla sonuçlanan koşulları dikkate alacağımız bir beyin yaratmıştır. Bu sayede tehlikelerden kaçıp ödülleri kovalayarak hayatta kalırız.

Birine verilen ödül her zaman bir başkasını cezalandırmaktır. Amerikalı jimnastikçi McKayla Maroney’in 2012 Londra Olimpiyatları’nda ikinci olmasının ardından, ödül alan sporcuyu izlerkenki bu görüntüsü, yıllarca capslarda kullanıldı. ”Not impressed girl” olarak hatırlanan bu yüz ifadesi, yarı hayal kırıklığı yarı kıskançlık ile tam olarak hissettirdiği duygunun karşılığı.

Ödül, beynimizdeki çeşitli kimyasal döngülerin ortaya çıkışında etkili. Maymunlarda yapılan bir deneyde sarı ışık yakıldığında muz verilmesi döngüleri sonrası, bir süre sonra her sarı ışık yandığında dopamin salgılandığı keşfedilir. Ancak bir süre sonra beyin buna alışır ve sarı ışık yandığı halde dopamin salgılanmaz. Çünkü, beklenti ortadan kalkmış ve alışıldık bir durum olmuştur. Özgür Bolat, bu deneyin ödülle uzun süre kalıcı bir davranış yerleştirilemeyeceğinin örneği olduğunu söyler. Sürekli ödülü artırmak da pratik olarak da mümkün değildir.

Messi-Ronaldo arasında kesinlikle Messi’yi tercih edecek olsam da, Cristiano Ronaldo da tarihteki en ilham verici insanlardan biridir. Videoda göreceğiniz gibi, bir maraton koşucusu ile yarışabilir, 288 cm’deki topa kafa vurabilir ve vücudunda bir mankenden daha az yağ vardır. Diğer futbolcular antrenmanların bitmesini beklerken, Ronaldo erken gelir, geç gider ve bir ömür yediklerine dikkat eder. Kazandığı hiçbir ödül motivasyonu etkilemez, çünkü sağlam bir iç motivasyona sahiptir.

Bir başka deneyde ise iki gruba sıradan bir oyun oynatılıyor. Bir gruba her başarılı olduğunda ödül veriliyor. Deney sonrası beyinleri incelendiğinde, başarılı oldukça beyindeki zevk bölgesi olan ”striatum”un her iki grupta da aktif olduğu, yine de ödül alan grupta biraz daha fazla zevk aldıkları görülüyor. Ancak ikinci seansta ödül kaldırıldığında, ödüle alışmış grubun aldığı zevk aşırı derecede düşerken; ödülsüz oynayan grubun aldığı zevk artıyor. Keyfi ödül inşa edince ödüle bağlımlı olunuyor. Ancak kendi kendine keşfeden insanlar uzmanlaştıkça aldıkları keyif artıyor.

”Fizyolojik olarak da ispatlıyoruz ki ödül ortadan kalıkınca, kişi yaptığı işten eski gibi keyif almıyor.” -Beni Ödülle Cezalandırma, Özgür Bolat

Leon Festinger isminde bir bilim insanı Bilişsel Çelişki Kuramı’nı yayınlamıştır. Buna göre, davranışlarımız arasında bir çelişki olduğunda beynimiz mantıklı bir açıklama getirmektedir. Örneğin bir deneyde, insanlara cesur olup olmadıkları ile ilgili sorular sorduktan sonra başka bir deneyde böcek yemek gibi bir eylemi bile kabul etme oranların büyük oranda arttığı gözlenmiştir. Ödül sonrası davranış değişikliği de bununla açıklanır. Bir işi severek yapan bir insan, o işle ilgili ödülü kabul ettiği anda beyni bu işin neden yapıldığı ile ilgili sorular sormaya başlar. Ve cevap olarak da ödülü bulur, bunu ödül için yapıyordur. Sonuçta ödül kaldırıldığında geriye yapmak için sebep kalmaz.

”Ödül kontrol mekanizması olduğu için, çocuk bir işi ödül için yaptığında, bilişsel çelişki yaşar. ”Ben bu işi ödülle yapıyorsam, bu işi sevmiyor olmalıyım” diye çıkarım yapar ve o işe olan ilgisi azalır. Çocuk bilir ki keyifli işler için zaten ödül verilmez.” -Beni Ödülle Cezalandırma, Özgür Bolat

Özgür Bolat’ın Beni Ödülle Cezalandırma kitabında örnek verdiği deneylerden biri de hedeflerle ilgili. Bir grup öğrenciye ”Pastel boya ile çizmek için önce keçeli kalem ile çizmelisiniz”, diğer gruba da ”Keçeli kalem ile çizebilmek için pastel boya ile çizmelisiniz” deniyor. Bir sonraki seansta çocuklar serbest bırakıldığında, ilk grubun pastel boyayı, ikinci grubun keçeli kalemleri seçtiği görülüyor. Hangi nesne koşul olarak sunulmuşsa o amaç haline geliyor.

”Ödevini yaparsan bilgisayarla oynayabilirsin” dediğiniz an, ödev araç, bilgisayar amaç olur. Amaç da her zaman araçtan değerlidir. Çocuk ödevi araç olarak gördüğü için ona ilgisi azalır.” -Beni Ödülle Cezalandırma, Özgür Bolat

Bir insanın bir işi keyifle ve kendiliğinden yapmasını engellemenin en kolay yolu, o iş için ödül konulması. Motivasyon, ödülden etkilenir. İç motivasyona sahip bir kişi, ödül almadan da o işi yapmaya devam eder. Ödülü kabul ederse artık dış motivasyona sahip olunur. Dış motivasyonun önemi azaldıkça veya ortadan kalktığında, işi kendiliğinden yapma içgüdüsü de kaybolur.

Şampiyonluk garantilenmiş, son maç öncesi son antrenman. Guardiola ise takımını çok çalışmadıkları için azalıyor ve inanılmaz bir konuşma yapıyor. Motivasyonu dış odaklı olmayan kişinin güzergahını ödüller değiştirmez.

1800’lere kadar, tarih boyu üniversitelere sadece gerçekten öğrenme amacındaki insanlar giderdi. Öğrenim sonunda elde edilecek bir ünvan yoktu. Öğretmenler para almıyordu. Hep birlikte araştırma, sorgulama ve bilgi edinme için çabalanıyordu. Sanayi Inkılabı sonrası devletler zorunlu eğitimi getirdi, tüm toplum okula gitti. Okullarda puanlar, sınav sonuçları, karneler ve diploma ödül olarak sunuldu. Ödül, amacı öldürdü. Öğrenmek için okuma neredeyse tamamen kayboldu, yerini diploma için çabalama aldı.

DC’nin en müthiş villian’ı Joker, Christopher Nolan’ın uyarlamasında bir anarşist olarak karşımıza çıkar. Mafyayı büyük bir dertten kurtarıp yaptığı iş karşılığında sahip olduğu bir tepeleme parayı yakar. Joker hiçbir şey istememektedir, hiçbir ödül kabul etmemektedir; bu sebeple de kontrol edilemez. Batman kendini sorgulamak için yumruklar attığında bile kahkaha krizine girer; ”Hiçbir şey… Beni tehdit edebileciğin hiçbir şey yok… Onca gücün; hiçbir işe yaramıyor…’

Ödülün Eğitim Sistemi’ne etkilerinin pek çok çarpıcı örneği var. Bir tanesi Özgür Bolat’ın anlattığı bir anı. Bir öğretmen derste, öğrencilerin kitaplardaki şiirlerden keyif almadığını fark ediyor. Kitaptaki şiiri dışardan getirmeye başlıyor ve öğrenciler oldukça keyif alıyor. Aynı şiir, ders kitabından okunan bir şiir iken sıkıcı, dışardan getirilen bir şiir iken eğlenceli hale geliyor. Ödül ve cezanın kontrol ve zorunluluk yaratması, öğrenmeye giden gerçek yolu öldürüyor.

Ölü Ozanlar Derneği’nin (1989) şahane sahnelerinden biri. Öğretmen Keating, ”Kitaplarınızdaki ilk sayfayı yırtmanızı istiyorum” diyerek başlamıştır derse. Edebiyat böyle işlenmemelidir. Sınıfın en çekingen öğrencisini tahtaya çıkarır, gözlerini kapatır ve hayal etmesini söyler. Aklına gelen her şeyi söyleterek orada gerçekten içinden gelen bir şiir yazdırır.

En ünlü psikoloji deneylerinden biri lokum (marsmallow) deneyi. Çocuklara deniyor ki ”Masanın üstündeki lokumu ben gelene kadar yemezsen, döndüğümde bir lokum daha vereceğim.” Bir grup öğrenci lokumu yerken, diğerleri beklemeyi başarıyor. Bu konu ”özdenetim” kavramı ile açıklanıyor. İlginç olan, ilk marsmallow deneyinden 20 yıl sonra, o gün lokumu yemeyenlerin hayatta çok daha başarılı olduklarının görülmesi. Özdenetim, tüm hayatı etkiliyor. Anı kurtarmak üzerine programlanmış biyolojik beynimizin yarattığı dürtüler hayatta pek çok yanlış kararlara neden oluyor. Gerçek hayatta çoğu önemli adım doğru zamanda atıldığında ve yeterince süre iyi kararları uygulamak için beklendiğinde gerçekleşiyor.

Ödülle şekillenmiş bir beyne sahip olunca özdenetim yitiriliyor. Çocuklukta, beynin ön lobu henüz gelişmemişken başkalarının kararlarını uygularız. Özgür Bolat: ”Sürekli kontrol edilen bir çocuk bir süre sonra kendini kontrol etmeyi bırakır. Özdenetim becerisi gelişmez.”. Eğer dağınık bir insansanız, bu çocuklukta sürekli birileri arkanızı topladığı için olabilir. Yardım etmek için bile kontrol etmek, kalıcı etkilere neden olur. Ödül ve ceza da birer kontrol biçimidir.

Yavru kuş, ağzını açtığında solucanın ağzına girmesini bekliyor ve neden kendiliğinden ağzına girmediğini anlayamıyor. Annesi ona yemek getirdiğinde tek yapması gereken ağzını açmaktı.

Ceza da ödül ile neredeyse aynı işlevi görüyor. Her ikisi de bir kontrol biçimi. Bir şey ödül olarak vaat edildiği an, elde edememek durumu da ceza olarak sunulmuş oluyor. ”Sınıfını geçersen bisiklet alırsın” demek, aynı zamanda ”geçemezsen alamazsın” demek. Yani her ödül aynı zamanda ceza demek. Ayrıca ödüle alıştırılan bir kişi için ödül alamamak bir ceza oluyor. Hatta aynı ödül düzenli alındığında hissedilen keyif gittikçe azaldığı için, o işin kendisi bir cezaya dönüşüyor.

Performans-ödül ilişkisini gösteren grafik. Ödül artışı performansı artırıyor ama sonrasında düşüyor.

Ödülün performansı arttırdığı ile ilgili çeşitli bulgular var. Örneğin, verimlilik artırttığında maaş artırmak yerine elde edilen ürün başına prim vermenin çok daha etkili olduğu bulunmuş. Ürettiği kadar prim alan işçiler daha çok üretip daha çok kazanmışlar. Ancak ilginç olan, bu verimin sadece mekanik süreçler için geçerli olması. Yani düşünmek gerekmediği zaman ödül verimi artırıyor. Ancak içine yaratıcılık girdiğinde otomatik sisteme geçen beyin doğru işler üretemiyor. Örneğin aynı parçayı üretmek için rutin bir işlem varsa, ödül ile verim artıyor. Ama ödev için ödül verildiğinde ödevin kalitesi düşüyor. Kitap okumak için ödül verirseniz, mekanik kısım yani okunan sayfa sayısı artıyor ama bilişsel kısım yani okuduğunu anlama oranı düşüyor.

Karmaşık durumlarda verilen ödül, bir işe mekanik gibi yaklaşılmasına neden olur; işin kalitesi ve gelişimi düşer.

Ödül ve cezanın insanlarda davranış değişikliklerine yol açması, durduk yere olumsuz durumlar gerçekleşmesine neden oluyor. İyi bir amaç için yapılan herhangi bir durumda bile ödül amacı değiştirip başka olumsuz sonuçlar doğuruyor. Bunlardan birisi Amerikan hastanelerinde doktorlara ödül uygulaması sonucu gerçekleşmiş. Daha çok hasta tedavisine ödül verilince, doktorlar kısa vadede iyileşecek ve tedavisi kısa sürecek hastalara öncelik vermeye başlamışlar. Hayatta kalma oranına bağlı başarı puanı getirilince de ölümcül hastalıklara sahip kişileri kabul etmeme yaygınlaşmış.

İngilizlerin Hindistan işgali sırasında ülkedeki kobra zehirlenmelerinden dolayı bir ödül uygulaması başlamış. Kobra yakalayıp getirenlere ödül veriliyormuş. Ancak varsayılandan çok daha fazla kobra getirildiği halde ölümler azalmamış. Fark edilmiş ki, insanlar kobra götürebilmek için onları yetiştirmeye başlamışlar, hatta çiftlikler kurmuşlar. Özgür Bolat diyor ki, ödül uygulamaları kısa vadede durumu çözer gibi görünse de uzun vadede daha büyük sorun yaratır.

Ödül veya cezanın sosyal normlara da ciddi bir etkisi var. Bir anaokulunda velilerin çocuklarını almaya geç gelmesi nedeniyle sıkıntılar yaşanınca bir ceza uygulaması başlamış. Geç kalan veli para cezası ödeyecekmiş. Bu uygulama sonrası geç kalmalar yükselmiş. Özgür Bolat’ın deyimiyle ”Parasını öderim ve geç kalırım” mantığı yerleşmiş. ”Parasını ödeyen veli kendini kötü hissetmiyor. Geç kalma hakkını satın almış oluyorlar. Veliler ödüllendirilmiş oluyor.” Bunun üzerine uygulama kaldırılmış, ancak geç kalma oranları eski seviyesine düşmemiş. Oluşan yeni ve yüksek geç kalma oranı yeni norm olmuş ve öyle devam etmiş. Toplumda alıştığımız eşik, bir zamanların ödül veya cezalarından kalma.

Alman gemi kaptanı Pia Klemp, mültecilere yardım etmek karşılığı ”Grant Vermeil” madalyasını reddeder ve şöyle der; “Kimin ‘kahraman’ ve kimin ‘yasadışı’ olduğuna karar veren yetkililere ihtiyacımız yok”. Bir kez ödül kabul ettiğiniz anda, her insanın içinde olan iyilik yapma motivasyonu hedeften sapar ve ödül için iyilik yapmaya dönüşür.

Ödül ve cezanın büyük etkisi var. Anlık etkileri nedeniyle yıllar içinde iş hayatında, okullarda, motivasyon seminerlerinde kullanılmış da olsa; artık olumsuz etkileri biliniyor. Kısa vadeli etkiler, uzun vadeli amaçları köreltiyor. Bir işi yapmanın ”neden”i değişiyor, sadece yapmak veya daha çok yapmak için mekanik bir çabalama kalıyor. Ayrıca ödül ortadan kaldırıldığında istekler, amaçlar, hedefler kaybolmuş olduğu gibi insanlar severek yaptığı işten bile vazgeçiyorlar.

Araştırmalar, bilim insanlarının Nobel ödülü aldıktan sonra araştırmalarının azaldığını gösteriyor. Nobel Ödülü almak için bir ömür çalışmak ve yüksek bir iç motivasyon gerekli. Buna rağmen bu büyük ödül karşısında bilim insanları bile davranış değişikliğine gidiyorlar.

Özdenetime sahip bir kişi olmak, ödülleri reddetmekle başlıyor. Ödüller nedeniyle uzun vadeli önemli amaçlara giden yolda ilerlemek yerine kısa vadeli keyiflerin peşine düşüyoruz. Ödülü sürekli elde edemediğimizde de mutsuzluğumuz başlıyor. Yaratıcılık, stratejist bakış, derin düşünce gerektiren hiçbir faaliyeti ödülle başarmak mümkün değil. Mekanik süreçlerin dışına çıkamayan bir yaşama hapsolmamak için ana hedeflerine sadık çalışmaları sürdürmek ve koşulları ortadan kaldırmak gerekiyor. Bir fincan kahveden kısa bir hafta sonu tatiline kadar her şeyi keyif olarak yaşamak, kendine hediye etmek; ama ”bunu yaparsam şunu yapacağım” gibi koşullarla güzel şeyleri ödül veya cezaya dönüştürmeden yaşamak gerekiyor.

Özgür Bolat’ın ”Beni Ödülle Cezalandırma” kitabını 24.10.’17 tarihinde okumuştum.



405 Views