Korku, Amigdala ve İçgüdüler

Amerika Birleşik Devletleri’nin kuzey doğusunda New England eyaletinde bir anket yapılır. İnsanlara en çok korktukları şeyin ne olduğu sorulur. Çoğunlukla cevap şudur; yılan. Bunu doğal bulabilirsiniz ancak ilginç olan, bu bölgede hiç yılan olmamasıdır. Bu bölgedeki insanlar hayatları boyunca hiç yılan görmezler. Hayatları boyu pek çok farklı tehlikeli şey görürler ve yine de cevap yılandır.

Mozaik desenler çağlar boyu mimaride, giyim ve kilim desenlerinde kullanılmıştır. Çünkü insanlar için çok dikkat çekicidir. Gordon H. Orians, bilim insanlarının; baklava deseni, rasgele motiflere sahip bir doku üzerindeki rasgele saçılmış beneklerin insanlarda sinirsel aktiviteye sebep olduğunu bulduklarını söyler. Yılan derisini andıran bu desenlerin dikkat çektiği keşfedildiği için binlerce yıl boyunca kültürün nesnesi olmuştur.

Andrew Tomarken adlı bir biliminsanı bir deney yapar. İnsanlara yılanlı, çiçekli ve mantarlı slaytlar gösterirler. Bazı slaytlara hafif bir elektrik şoku eklenir. Deney sonrasında hangi slaytlarda elektrik hissettikleri sorulduğunda, öyle olmasa bile “yılanlı slaytlar” cevapları gelir. Yılanı sadece görmek bile, acı hissetme sebebidir.

”Dokuz-aylık bebekler yılanlara diğer hayvanlardan farklı tepki vermez, ama bebek bir yaşına geldiğinde yılan ile korku hızla birbiriyle ilişkilendirilir. Üç yaşında bir bebeğin yılana verdiği tepki, tehdit içermeyen bir uyarana (çiçek, kurbağa, tırtıl) verdiği tepkiden daha hızlıdır. Öte yandan, ne çocuklar ne de yetişkinler çiçekler arasındaki bir kurbağayı, kurbağalar arasındaki bir çiçekten daha iyi algılayamaz. Bir diğer deyişle, yılanları saptayıp tepki vermeyi pek çok şeyden daha çabuk öğreniriz çünkü onlara özellikle güçlü tepki veren sinir devreleri, bebek beyninin çok hızlı olgunlaştığı ilk yıl içinde oluşur.”
-Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians

Üzerine çay dökülen bir insan çay içmemeye başlayabilir. Üzüntülü bir anında yağmura yakalanan insan yağmurları sevmemeyebilir. Küçük bir çocukken köpekler tarafından kovalanan birisi köpeklerden ömür boyu korkabilir. Böyle olaylarda oluşan kimyasal ve elektriksel yolla; korkuları, tepkileri, davranışları açıklar. Aile, toplum, inançlar bazı hayvanlardan tiksinti duymaya sebep olabilir. Din, sosyoloji, kültür böyle konuları inceler.

”sinirsel aktiviteye yol açar”

Ama hayatında hiç yılan görmemiş olmak, yeni doğmuş bir bebek olmak, yılanı andıran desenler görmek, başka bir şey tarafından acı görmek bile yılanları düşünmemize, korkmamıza, önlem almamıza, acı duymamıza neden olmaktadır. Bu konuyu ne açıklar? Cevap: Evrimsel Psikoloji.

Şehirlerde, apartmanlarda yırtıcı bir hayvanla karşılaşma korkusu olmadan yaşarız. Tek bir hayvan sıkıntı çıkarsa yakalar ve öldürürüz. Bugün sokaklarımız hiçbir yırtıcı hayvan içermeyecek şekilde temizlenmiştir, onların çoktan icabına bakmışızdır. Ancak bir zamanlar Afrika savanalarındaydık. Atalarımızın evinin duvarını boyamak, televizyonda kanal seçmek ya da bilgisayardan oyun oynamaktan çok daha önemli bir derdi vardı: hayatta kalmak.

”ilk evrilen davranış: tehlikeden uzak durmak”

Hayvanlarda ”ilk evrilen” davranış; tehlikeden uzak durmak. İnsan dahil memeli hayvanların tümünde, korku ve öğrenmeden sorumlu sinir devresi, amigdalalarında yer alır. Bu da tehlikeye çok hızlı tepki vermemizi sağlar.

Şu ufacık bölge, beynimizin korku merkezi olan: “amigdala”

Genler bir sonraki nesle aktarıldığında, hayatta kalmakla ilgili davranışlar da bir sonraki nesle kopyalanmış olur. Bütün memelilerde tehlikeden kaçmak duygusu her nesilde devreder. Bu duygusu yeterince gelişmemiş olanlar her nesilde daha az hayatta kalmış, en sonunda kaybolmuştur. Çünkü hayatta kalmamın bir ömür devam eden risklerle yüzleşmeye bağlı olduğu bir doğada, sürekli tetikte olmamak bir sonraki nesle genlerin devam etmemesi demektir.

korku ve öğrenme; aynı sinirle iletilir

Yılanlardan bu sebeple korkarız. Çünkü atalarımızın Afrika savanalarında yaşadığı zaman periyodunda en önemli hayatta kalma sebeplerinden biri olmuştur. Yılanlardan korkanlar hayatta kalmış, yeterince tetikte olmayanların genleri bugünlere ulaşmamıştır. Aynı şekilde hayatta kalmaya neden olan önemli şeyler zevk veren içgüdüler olarak bugüne taşınmıştır. Hayatta kalmamız zevk arama ve acıdan kaçınma arasında giden içgüdülerle sağlanır. Yüksek bir ses duyunca irkilir, yemek yediğimizde rahatlar, üşüdüğümüzde ısınmaya çalışır, yılan görünce savunmaya geçer ya da kaçarız.

Tüm ihtiyaçları karşılanan bir insanın temel içgüdüsü: çocuk sahibi olmaktır. Tüm insanlar biyolojik olarak çocuk sahibi olmaya yol açan bir davranış olduğu için cinsel yakınlıktan zevk alırlar. Çünkü tüm atalarımızın yaptığı bir davranış olarak beynimiz bize bunun iyi bir şey olduğunu söyler. Tüm atalarımız çocuk sahibi olmuştur, eğer bir tanesi olmasaydı biz doğmazdık. Beynimiz, çocuk sahibi olmaya yol açacak şeyleri keyifli hale getirirken, buna engel olacak şeylerden kaçınmamıza neden olur.

”Örneğin cinsel yakınlıktan zevk alan atalarımızın sonraki kuşaklara bu tercihlerini taşıyan genleri, bundan zevk almayan, dolayısıyla cinsellik için eş aramaya çok hevesli olmayan atalarımızdan daha fazla aktarmış olacağı açıktır. Aynı mantıkla gidersek, zengin kaynaklara (mağaralar, su, av hayvanları) sahip güvenli ortamları sevip orada yerleşen bireyler, kötü ortamları beğenip yerleşen bireylerden daha fazla yavru bırakmış olmalıdır. Bu yavrular da, aynı tercihlere yönlene genlerin kopyaların miras almış olmalıdır.”
-Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians

Evrim, her kuşağın sonraki kuşaklara hangi genetik katkıyı yaptığını inceler. Her canlının hayatta kalmak ve üreyip genlerini bir sonraki nesle aktarmak için yaptığı şeyler bu alanın konusudur.

İnsan için de Afrika savanalarından kalma korkular ve keyifler vardır. Yılanlardan bu nedenle korkarız. Çünkü bir zamanlar en temel hayatta kalma nedenlerinden biri bu idi. Tüm ihtiyaçlarını gidermiş birisi eğer yılanlara karşı yeterli tedbirli değilse hayatta kalamadı. İstatistiki olarak yılanlara karşı tedbirsiz olanların nesli çabuk tükendi (doğal seleksiyon). Israrla her nesilde yılanlardan korkmaya neden olan genler bir sonraki nesle aktarıldı ve sonuçta aradan yüzbin yıl geçtiği halde biyolojik mirasımızda yılan korkusu kaldı.

Afrika’da sulak bir alanın tadını çıkaran kuşlar, bir çıt sesi üzerine herşeyi bırakıp havalanırlar. O ortamda böyle yapanlar hayatta kalmıştır, her hayvanın ortamında hayatta kalmak için gerekli koşullar farklıdır, bu da farklı yönde evrimleşmeye neden olur.

Yılandan korkmak, insanlar gibi maymunlarda da hayatta kalma sebebi olmuştur. Tüm maymunlar yılandan korkarlar, tek bir tür hariç: Madagaskar lemuru. Dış dünyadan izole bir ada durumunda olan ve yılanların yaşamadığı Madagaskar’da yılandan korkmak hiçbir zaman hayatta kalma sebebi olmamış ve böylelikle lemurların içgüdülerine yerleşmemiştir.

Bu sebeplerle bozuk sütün, çürümüş etin, lağımın kokusunu kötü buluruz. Atalarımızın hayatta kalanlarının kaçındığı şeyler, genler yoluyla içgüdülerimizi oluşturmuştur. Bunları tüketmeyi veya tüketeceğimiz şeylere bulaşmasını; bırakalım, gördüğümüze, kokladığımızda, hisssettiğimizde bile tiksinti duyup uzaklaşırız. Ancak öldürücü olmasına rağmen Karbonmonoksit (CO) kokusunu hissetmeyiz. Bunun da bir nedeni var.

”Aşırı bilgi yüklemesi yeni bir şey değil. Milyonlarca yıldır atalarımızın başına ders olan bir durumdur bu. Neyse ki gelen bu bilgilerin birçoğunun değer taşımadığını düşünüp yok sayarız. Aşırı bilgi yüküne verdiğimiz evrimsel tepkiler, bize ulaşan bilgilerin bir kısmını uygulayıp bir kısmını önemsiz sayan sinirsel programlardır. Bu sinirsel programlar, gereksiz bilgileri süzüp yalnızca önemli verileri içeri lana bir filtre işlevi görürler. Bu filtreler ”biyolojik olarak hazırlanmış öğrenme” dediğimiz mekanizmayı devreye sokar. Bir diğer deyişle, zihinlerimiz dışarıdan gelen bilgileri süzer hayatta kalmayı ve üremeyi etkileyen kararlara tesir eden bilgileri dikkate alıp saklar.”
-Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians

Hindistan’da yılanlardan korkmak duygusu, zehirli olanların kontrol altına alınması ve birlikte yaşamla birlikte yenilmiş ve yılanların da yer aldığı bir kültür doğmuştur. Ancak dünyanın pek çok yerinde hala biyolojik içgüdülerimizin yılandan korkmak üzere programlanmış yapısı devam etmektedir Bunun nedenini Gordon H. Orians şöyle açıklıyor: ”Bir davranış devam ediyorsa bunun edeni genetik mutasyonunu ve genetik sürüklenmenin o davranışı saf dışı bırakmasına ütecek kadar zamanın geçmemiş olmasıdır yahut genler uyumsal ve aktif olarak seçilen bir özelliği kodlamış da olabilirler.”

İşte bu yüzden Karbonmonoksit’in kokusuna duyarlı değiliz, çünkü biyolojik içgüdülere yerleşmek için gerekli zaman gerçekleşmemiştir. Soba ve kömür insanlık tarihinde nisbeten yeni kavramlar olduğu için, karbonmonoksite maruz kalanların öldüğü bir süreç de yaşanmamıştır. Gordon H. Orians yine aynı sebepten, bizi öldürme ihtimali olan silahlar, bombalar, otomobiller yerine akrepler, yılanlar, örümcekler görürüz. Bilinçaltımızın en derinlerinde onlar vardır. Yüksekten düşmek de en büyük korkumuzdur, ki antropologlara göre uyurken ağaçtan düşmemek atalarımız için hayati önem taşıyordu.

Yılan deseninin mimaride yer bulması: Biyolojinin kültüre etkisi

Günbatımı da çok uzun bir süre avcı-toplayıcı hayat sürmüş atalarımız için önemli bir konu idi. Havanın kararması yeni tehlikeler ve şart değişimi demekti. Bu sebeple ”yaklaşan karanlığı işaret eden ipuçları”, örneğin gölgeler insanlar için dikkat çekicidir. Günbatımı güçlü bir motivasyon kaynağıdır.

Bu arada bir şeyi tehlikeli bulmak ile çekici bulmak birbiriyle çok alakalı şeylerdir. Tehlikenin nerede olduğunu öğrenmek isteriz. Bir cafeye girince, düşmanımızın nerede oturduğunu fark ederiz. Bıçaklı saldırganın elindeki bıçağa bakarız. Bir yılan gördüğümüzde onun nerede olduğunu sürekli bilmek isteriz. İnsan psikolojisi bu ilgi duyma biçimini farklı yorumlar. Tehlikeli bulduğumuz şeylere duyduğumuz sürekli ilgi ile çekici bulduğumuz şeylere ilgi duymamız birbirine karışır.

”nerede olduğunu öğrenmek istemek”

Kırmızı, en çekici renktir. Çünkü milyonlarca yıl doğada yaşamış atalarımız bu rengi sadece kanda görüyorlardı. Bu rengi gördüğü her durumda bir hayatta kalma durumu söz konusu olduğu için, bu renge oldukça duyarlı olmuşuzdur. Kırmızı, tüm renkler içinde en çekicisidir çünkü biyolojik içgüdümüz onu tehlike ile ilişkilendirir. Trafik ışıkları, dur işaretleri kırmızıdır. Fastfood şirketleri kırmızı tonu iştah açmak için kullanırlar. Reklamcılık kitaplarında şöyle yazar: ”Kırmızı her şeyi dikkat çekici yapar.”

Morpheus’un sistem ve simülasyon üzerine inanılmaz dersini dinlemekte olan Neo’nun dikkati bile bir programcının kodladığı ”kırmızı kadın” karşısında dikkati dağılır

Ayrıca sivri ve ince şeylere ilgi duyarız. Bunlar bir şekilde dikenler, boynuzlar, dişler ve taşların sivri yerleri gibi tehlikeleri anımsatmaktadır. Çekici bulduğumuz insanlarla ilgili de böyle içgüdüler önemlidir. Örneğin sivri bir çene, insanlara çekici gelir.

dikenler, boynuzlar ve sivri dişli şeyler

Scharlet Johansson, zaten güzel. Ancak ”sivri” çeneye sahip olmak gibi pek çok estetik operasyon çeşidi ile ”üçgen” vücuda sahip olmak gibi çok fazla amaç var. Estetik bulduğumuz neredeyse her şey, evrimsel psikolojinin neden olduğu içgüdülerimizle ilgili.

Yılan derisinden olmakla övünülen pek çok ürünün amacı da aynıdır. Gordon H. Orians, yirminci yüzyılın sonlarında yılan derisinin moda oluşunu evrimsel psikoloji ile açıklar. Timsah ve yılan derileri, tüketici ürünlerinde sıklıkla kullanılmıştır.

Yılan derisinden bir çanta

Güzel ve çirkin algımız da bu sebeple hayatta kalmakla ilişkilenmiştir. Kolunu kaybetmiş bir insana nazaran kaşlarını kaybetmiş bir insana daha farklı bakarız. Çünkü çirkinlik algımız hayatta kalma nedenleri tarafından etkilenmiştir. Farkında olmadan bazı şekillere, renklere, gölgelere, kontrasta duyarlıyızdır. Böyle milyonlarca içgüdüsel dürtü, düşüncelerimizi şekillendirir ve bir şekilde sadece insanların dünyasında geçerli algılara dönüşür. Hiçbir koku özünde iyi ya da kötü değildir, tamamı moleküllerden oluşur. Hiçbir şey güzel ya da çirkin değildir, tamamı renkler, şekillerden oluşur. Ama bizi hayatta tutan algılarımızla onlara büyük anlamlar yükleriz.

Bu resmi güzel buluyoruz. Çünkü yeşil ve günışığı, atalarımız için avlanma, yaşama ve hayatta kalma demekti. Hem kupa hem de ayraçtaki turunculuk bize elle konulmuş bir uyum gösteriyor ve buralarda bir yerlerde bir insan olduğunu haber veriyor. Doğal olmayan simetriler bizim için bu sebeple dikkat çekicidir, toplum olmadan hayatta kalmazdık. Turuncu renk hem kırmızıya yakın olduğu için hem de doğada az bulunduğu için dikkatimizi çekiyor.

Biyolojik olarak hayatta kalan özellikler; içgüdülerimizi, korkularımızı, zevklerimizi, estetik algımızı şekillendiriyor. Buna ilave, kültüre de bir şekilde bu korkularımızı elimizle yerleştiriyoruz. Dünyada çoğu inançta yılan, lanetlenen ve üzerine mitolojik kötü öyküler yazılmış bir hayvandır. İnsanlar korkularına anlam yüklemek için hikayeler yazarlar. Yılandan içgüdüsel olarak nefret etmeye ilave olarak, hayatta kalmayı garanti etmek için başkalarının da ondan nefret etmesini ve korkmasını sağlaya çalışırlar.

Yılanlar, sivri şeyler, kırmızı renk sadece birkaç örnek. Bilinaçtımızda yatan ancak bizim bu konuyla alakalı olduğunu bile bilmediğimiz en derin duygularımız evrimsel psikolojinin konusu. Alışkanlıklar geliştirmeden, karakterimiz oturmadan, önyargılarımız yerleşmeden, tecrübelerimiz kesinleşmeden, çocukluk anılarımızı yaşamadan önce, doğar doğmaz sahip olduğumuz içgüdüler pek çok kararı çoktan vermiş durumda. Bizi hayatta tutmaya başlayan beynimizin yargılarının ve önyargılarının hangilerinin hala geçerli ve gerekli olduğunu bilemiyoruz. Çoğu içgüdümüzle hayat boyu bir kez bile karşılaşmıyoruz, ama o içgüdülere sahip olarak yaşamaya devam ediyoruz. Onlardan kurtulamayız ve belki de kurtulmamalıyız. Ancak çoğu davranışımızın altında yüzbinlerce nesil atamızı hayatta tutan nedenlerin yattığını fark etmeliyiz.

Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare kitabı, ender bulunan Evrimsel Psikoloji kitaplarından biri. Çoğu soru işaretini tek seferde silen ve anlattığından fazla soru cevaplayan kıymetli bir kitap.
252 Views

Kader, Atalar ve Genler

Avrupa’da yüzyıllarca hüküm sürmüş Habsburg Hanedanı, 1700 yılında Kral 2. Charles’in ölümü ile son bulur. Öldüğünde 39 yaşındadır, hiç çocuğu yoktur, engellidir, epilepsi hastalığı ve zihinsel yetersizliği vardır ve hayatı boyunca sağlık sorunları yaşamıştır.

Abartılı da olsa, ölümünden sonraki durumu tarihe böyle geçmiş

17. yüzyıl için 39 yaşına kadar yaşamak iyi sayılabilir ancak o, bu yaşa kadar saraydaki çok titiz bakım içinde güçlükle gelmiştir. Atalarının mezarlarından çıkarılmasını ve onları çürürken izlemeyi istemek gibi tuhaf davranışları olmuştur. Halk ona ”Lanetlenmiş Charles” lakabı takmıştır. Ancak 2. Charles’in yaşadıklarının bir sebebi vardır.

Habsburgların sonucuncusu 2. Charles

Esasında Habsburg Hanedanı, geçmişteki 200 yıl boyunca Avrupa’nın en büyük bölümünü ve Kutsal Roma İmparatorluğu’nu yöneten, çok nüfuzlu ve güçlü bir ailedir. Ancak güç bölünmesinden hoşlanmayan hanedan, dışarıdan evlenmeyi bırakır. Bu karar, yüz yıl içinde koskoca bir hanedanın soyunun kurumasına sebep olur.

Adını İsviçre’de bulunan Şahin Kalesi”nden alan hanedanlık Avrupa’da bulunan Fransız Capet Hanedanından sonraki en büyük hanedanlıktır.  Kaynak: tarihiolaylar.com

Her insanda her genden iki kopya, her kromozomda da her bir ebeveynden birer eş gene sahibiz. Biyolojik varlığımız, hayatta kalmış davranışların sonucudur. Genetik olarak dezavantajlı özellikler, eşlerden gelen iyi özellikler ile dengelenir. Çeşitlilik, neslin sağlamlığıdır. Bizler, çeşitli varyasyonların hayatta kalan özellikleriyiz. Ne kadar çok çeşitli varyasyon olursa, o kadar iyi genler arasında bir karışım olur.

Ancak akraba evliliğinde yaşanan, Adam Rutherford’un deyimiyle; ”çocuğa genetik varyasyonlar yükleme hatasıdır”. Büyükanne ve babadan çeyrek, anne babadan yarım gelecek olan özellikler, dışarıdan birinden gelecek genlerle birlikte iyi bir karışım oluşturup hayatta kalacak yeni nesli inşa edecektir. Dışarıdan gen gelmediğinde sonuç karanlık olacaktır.

“…sigorta poliçesi…”

Genetikçi Adam Rutherford, ”Bugüne dek yaşamış herkesin kısa tarihi” kitabında genetik varyasyon çeşitliliğinin önemi ile ilgili çeşitli örnekler verir. Genetik bilimini başlatan Mendel, bezelyelerde olabildiğince çaprazlama yapıldığında daha varyasyonlu nesiller ortaya çıktığını keşfetmiştir. Safkan köpeklerde aile içi ilişkilerden dolayı pek çok sorun olmaktadır. Laboratuvar deneylerinde kullanılacak farelerin üretimi için herhangi bir hastalığa sahip olmayacakları kadar az akraba ilişkisi olması için uğraşılmaktadır.

“…genlere katkıda bulunmazlar…”

Aile ağaçları aşağı doğru dallanarak genişler. Habsburglar’da ise kümelenip birleşmektedir. Buna ”nesil çöküşü” denilir. Adam Rutherford; ”Aslında tüm nesiller zamanla çöker” der. Ama Habsburglar’ınki yüz yıl gibi kısa bir zamanda olmuştur. 1527-1661 yılları arasında doğan 34 bebekten 17’si 10 yaşına ulaşamadan, 10 tanesi de 1 yaşına ulaşamadan ölmüştür.

Esasında bunu Normal şartlarda aile ağacında, bir atadan sonraki beşinci, altıncı ve yedinci nesillerde -prensipte- 112 kadın olması gerekir. Habsburglar’da anne ata bu üç nesildeki pozisyonlardan dokuzunda bulunmaktadır.

Bulunduğunuz yerden bildiğiniz akrabalarınızı sayarak bunu anlamak zordur. Hiç alanız olmadığınızı sandığınız bir kişi ile birkaç ata öncesinde birleşiyor olabilir. Hayat boyu gördüğünüz herkesle bir ortak atanız vardı. Peki ya dünyadaki tüm insanların ortak atası ne zaman yaşamıştı?

Bir yerde mutlaka dünyadaki herkes, bir zamanlar yaşamış bir kişinin soyundan geliyor. Avrupa ile ilgili bunun en erken ne zaman olabileceği matematiksel olarak hesaplanmış. İlk olarak kaç yıl önce yaşamış bir kişinin şu an Avrupa’da yaşayan herkesin ortak atası olabileceği cevabı çok şaşırtıcı; 600. Matematiksel olarak 600 yıl önce sokakta gezmekte olan bir adamın soyu, bugün Avrupa’da yaşayan herkesle bir yerlerde kesişiyor olabilir. Bu tarih değil idiyse bile biraz daha eski, ama mutlaka bir yerlerde böyle bir kişi yaşadı.

“Avrupa’da, bin yıl önce hayatta olan insanlardan beşte biri, bugün hayatta olan hiç kimsenin atası değildir. Kendileri ya da kuşakları çoğalmadıkları için, tarihte bir yerlere soy çizgileri yok olmuştur. Buna karşılık, geri kalan %80 bugün hayatta olan herkesin atasıdır. Tüm soy çizgileri, onuncu yüzyılda herkesle birleşir.”
-Bugüne Dek Yaşamış Herkesin Kısa Bir Tarihi, Adam Rutherford

Adam Rutherford, her bir nesilde sahip olduğumuz ataların iki katına çıktığına dikkat çekiyor. Bir çift anne-baba, iki çift büyükanne-büyükbaba, dört çift büyükbüyükanne-büyükbüyükbaba … vs. Ancak şimdilerde o döneme göre çok çok daha fazla insan vardır, çünkü son zamanlarda hızla katlanmaya başlamıştır. O dönem yaşayan düşük insan nüfusu göze alındığında, şu an yaşayan herkesin o gün yaşayan birilerinin torunları olduğuna göre, herkesin ortak atalarının çok da uzakta olmaması normaldir.

”Falancanın soyundan gelmek” gibi övgülerin olduğu dünyada, Rutferford aslında herkesin önemli birilerinin soyundan olduğunu söylüyor ve ekliyor: ”Hepimiz özelizdir ve bu da aslında hiçbirimizin özel olmadığı anlamına gelir.”

Peki bugün yaşayan ”herkesin” ortak atası, en yakın hangi tarihte yaşamış olabilir? Matematiksel hesaplar bunun 3600 yıl gibi yakın bir tarih olduğunu gösteriyor.

3600 yıl önce

Genlerde nesilden nesile devam eden seyrelme, atalarımızın genlerinin bizler üzerindeki etkisini azaltıyor. 30 bine yakın genimiz olduğu ve her nesilde bunun karışıma uğradığı düşünüldüğünde; dünyadaki tüm insanların genleri büyük bir karışımdan oluşuyor. Öyle ki, belirli bir ırktan bahsetmek imkansızlaşıyor. Evet, ilginç bir şekilde Rutherford şöyle diyor; ”Genetikçiler için ırk yoktur.”

Genetik araştırmalar ırk diye bir şey olmadığı ortaya çıkmakta. Tüm insanlar aynı canlı türüne ait genleri taşıyor, tüm milletler benzer gen gruplarının karışımından ibaret.

Geriye doğru gittikçe, karışımları anlamanın imkansızlaşması, arada kaybolan genlerin hesaba katılamaması; ”İnsan Genom Projesi” gibi çok büyük bir projenin bile daha çok yolu olmasına neden oluyor.

İnsan Genomu Projesi, 2000 yılında insan DNA’sında bulunan 3 milyar kadar baz çiftinin dizilimini ve bunların % 2-5‘ini oluşturan genlerin yerini bulmak için başlatılmış çok büyük bir proje. Projede bugüne kadar çok ilginç sonuçlar ortaya çıktı.

Ancak bilinenler arasında, bugün yaşayan ”beyaz” herkesin mutlaka bir Viking akrabası olduğu. Ondan öncesinde ise tüm insanlar bir zamanlar Afrika’da idi. 100 bin yıl önce, tüm insanlık oradan yayıldı. Hepimizin ortak akrabası var ve genetik insanları sınıflandıran değil, birleştiren bir yön taşıyor.

“…eğer beyazsanız, Viking atalarınız vardır…”

”Kader” olarak adlandırdığımız ve tanımını net yapamadığımız şeye en yakın kavram ”genetik”tir. Hangi hastalığa yatkın olduğunuzdan, nelerden hoşlanacağınıza, nasıl bir hayat süreceğinize dair pek çok şey için ”kesin olmayan” ancak istatistiki olarak muhtemel hayatınızı belirleyecek olan ihtimaller bütünüdür. Biyolojik olarak hayatta kalmamız, bu genlerin bizi sürüklediği içgüdüler, dürtüler, bilinçdışı davranışlar ile belli olmaktadır.

“Gerçek şu ki, hepimiz dünyanın her yerinden geliyoruz ve soylarımızda biraz biraz herkesten eser taşıyoruz. Hedbirdlerin en kuytu köşesinde de yaşıyor olsanız, Yunanistan’da Ege Denizi kıyısında da, sadece birkaç yüzyıl öncesinden aynı ataları paylaşıyoruz. Bin yıl öncesindeyse, biz Avrupalıların ataları tamamen aynı. Bu zamanı üçle çarptığınızda, tüm dünyanın atası aynı olur. Hepimiz bu anlamda kuzeniz. Tüm insanoğlunun bunu paylaşıyor olmasını mutluluk verici ve insanın içini ısıtıcı bir gerçek olarak görüyorum. DNA, hepimizi bağlamaktadır.
– Bugüne Dek Yaşamış Herkesin Kısa Bir Tarihi, Adam Rutherford

Bu içgüdülere uymak, hayatta kalma şansımızı arttırmaktadır. Bir şekilde hayatta kalamaz, ya da hayatta kalsak bile çocuk sahibi olmazsak genlerimiz bir sonraki nesle devam etmez. Bir sonraki nesil, hayatta kalanların davranışlarının bir karışımı üzerine devam eder. Bizim neslimizi devam ettirmeyen nedenler ne ise, bunlar gen havuzunda azalmış ve ihtimali düşürmüş olur. Sürekli devam eden özellikler ise hayatta kalmaya devam eder.

23 kromozom, 3 milyar baz

Biyoloji, psikoloji ve kültürü şiddetle etkiler. Akraba evliliği, aile içi ilişkileri şiddetle reddeden ve sapıkça buluruz. Bugün tüm dünya bu kültüre karşı çıksa, yüz yıl sonra onların soyu kurur ve nesil yine bunlardan kaçanlar üzerinden devam ederdi. Bir şekilde biyoloji kültürü, sosyolojiyi, kanunları etkiler ve hayatta kalan özellikler devam eder. Ender bulunan özellikleri çekici bulur, hayatımızı kaybetmekten korkar, çocuklarımızı korur ve ölmemek için uğraşırız. Biyolojimiz, davranışlarımızın çoğuna çoktan karar vermiştir.

“…kaderin değil, ihtimallerin hesaplanmasıdır…”

Yine de hiçbir özellik, kaçınılmaz sonumuz değildir. Hayvan içgüdülerinden öte karar mekanizmalarımız ve düşünce yeteceğimiz, bizleri risklerin farkında olarak yine de hayatımızı başka türlü yaşayıp yine de genlerimizi devam ettirmemize olanak sağlar. Düşündüğümüz anda, kaçınılmaz sonlar yerine inanılmaz ihtimaller bizi bekler. İnsan genetiğinin bugün vardığı nokta, bir hayvanın hayatta kalmak için içgüdüsel olarak yaptığı şeylerin ötesinde bambaşka şeyler yapabilme ve kararlar alabilme vizyonunu yaratmıştır.

İnsanlık, Afrika’dan yayıldı. Bugün yaşayan herkesin ataları bir zamanlar Afrika’daydı.

Ve dünyada yaşayan tüm insanlar, genleri bugüne kadar gelebilmiş bir çeşitliliğin ürünüdür. Her durumdaki insanın geni, çeşitliliğin devamı için eşit derece önemlidir. Bir kişinin teni, milliyeti, görüşleri, engeli önemli olmaksızın, her insan bu çeşitliliğe katkıda bulunabilmek açısından hayati önem taşır. Ayrımcı yaklaşımlar hem çeşitliliği tehlikeye atar, hem de herkesin atasının ortak olduğu bir cins için oldukça basit düşünme ve cahilce bir yaklaşım olur. Her insan temelde farklı genlere sahip aynı tür canlıdır. Her insan, sonsuz ihtimal içindeki ihtimallerden birisidir.

Bugüne Dek Yaşamış Herkesin Kısa Bir Tarihi kitabını 13.02.’19’da okumuştum. Okuması zor ancak her bölümü çarpıcı bir kitap.
139 Views

Gözümüzün gördüğü halde bizim bilmediklerimiz

Ünlü bilişsel psikolog Ulric Neisser, 1970’lerde ”görsel dikkat” konusunda araştırmalar yapar. 2000’lerde ise Harvard Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde yüksek lisans yapan üç psikolog, bu konuyla ilgili deneyler yapmaya karar verirler. Bunlardan bir tanesi oldukça meşhur olur.

Yazıyı okumadan önce testi kendinize de bakın. Beyaz takım kaç kez paslaşıyor?

Deneyde kullanmak üzere üniversiteden öğrencileri oyuncu olarak kullanarak bir film çekerler. İki takım öğrencileri birbirleri etrafında dolanarak paslaşırlar. Bir takım tamamen beyaz, diğer takım tamamen siyah giyinmiştir. Filmin başında, beyaz takımın kaç kez paslaştığı sorulmaktadır.

Yanılgı cümlesi: “Olsaydı muhakkak görürdüm.”

Bu film, üniversiteden öğrencilere izletilir. Film bittiğinde öğrencilerden kaç kez paslaşıldığı üzerine yanıtlar alınır. Ortalama olarak gerçeğe yakın cevaplar verilir. Ve öğrencilere bir soru sorulur; ”Film sırasında ekrandan geçen gorili gördünüz mü?”

– Bir goril dikkatinizi çekti mi?
– Ne?!

Evet, videonun tam ortasında siyah renkli bir goril kostümü giymiş birisi ekrana girmektedir. Gerçek test pas sayısı değil, ekrandan geçen gorili fark etmektedir. İki takım paslaşırken ve gözler beyaz renkli takımın paslarını sayarken, siyah renkli takım gibi siyah giyinmiş ve dans etmekte olan goril, insanların gözlerinin önünde olmasına rağmen dikkatten kaçmaktadır.

Pasları saymaları istenmeyen gruplarda goril kolaylıkla fark edilmektedir. Deneyin sonuçları 1999’da bilimsel bir makalede yayınlanır ve psikolojide en çok konuşulan konulardan biri haline gelir. Hatta 2004’te Ig Nobel Ödülü kazanır.

Artık görüyorsunuz, çünkü beyninizi bir şey aramak üzere programladınız.

Öğrencilerin sadece yarısı gorili fark etmiştir. Fark koşullar altında, farklı gruplara, hatta farklı ülkelerde defalarca tekrarlanır. İnsanların yarısı, gözlerinin önünde duran ve dans eden gorili fark etmezler.

“dikkat eksikliği kaynaklı körlük”

Buna bilimsel olarak ”dikkat eksikliği kaynaklı körlük” denmektedir. İnsanların gözlerinde hiçbir sıkıntı yoktur. Hatta gorili ”görmektedirler”. Ancak paslara odaklandıkları için beyinleri gorile karşı kör olmayı seçmektedir.

Fotoğraf aslında siyah beyaz. Ekrandan geçen renkli çizgiler sonucu onu renkli görüyorsunuz. Ne gördüğümüz neredeyse tamamen beynimizle ilgilidir, gözümüzle değil.

Konuyla ilgili araştırmalardan biri çok çarpıcı başka bir şeyi gösterir. ”Göz izleyici” adlı bir cihaz sayesinde filmi izleyen insanların ekranda hangi milimetreye baktıkları tespit edilir. Gorili fark etmeyenler bir dakikaya yakın video süresince ortalama 1 saniye gorile direkt olarak bakmaktadırlar. 1 saniye direkt olarak gorile baktığı halde gorili fark etmezler, bilinçaltı, bilince gorili söylemez. Daha ilginci, gorili fark edenlerin baktığı süre de aynıdır; onlar da ortalama 1 saniye gorile bakarlar. İnsanların tamamı gorili gördüğü halde, yarısı gördüğünü, yarısı görmediğini söyler.

“…ortalama bir saniye…”

2001’de Amerikan denizaltısı, deniz yüzeyine çıkış yaptığında büyük bir sarsıntı yaşadı. Bir Japon balıkçı gemisi olan Ehime Maru’nun tam altından çıkmıştı. Çarpmanın neden olduğu su alma sonucu gemi denizin derinliklerine gömüldü ve 6 mürettebat hayatını kaybetti. Denizaltı da kazadan oldukça hasarlı bir şekilde çıktı. Ancak kazanın neden yaşandığı büyük bir soru işareti olarak kaldı.

Amerikan yetkililere kazanın neden olduğu ile ilgili 59 sayfalık araştırma raporu gitti. Raporda ufak tefek aksaklıklar dışında önemli bir nedene raslanmadı. Üstelik, periskop denilen cihazdan etrafa bakılmış olmasına rağmen ne kaptan ne de personel, önlerinde duran koca gemiyi görmemiştir.

Kaptan, tıpkı Görünmez Goril deneyinin kanıtladığı durumu yaşamıştır. Bir şeyi görmeyi beklemiyorsak, görmeyiz. Kaptan’ın açıklamaları, neden doğrudan gemiye baktığı halde onu görmediğini açıklar: ”Onu görmek için bakmıyordum, görmeyi de beklemiyordum.”

Denizaltı çarpması sonucu suya gömülen Ehime Maru isimli balıkçı gemisi

Dünyaca ünlü keman virtüözü Joshua Bell, bir toplumsal deney yapar. Bell, 3 milyon dolar değerindeki kemanı ile Washington’da bir metroya gider. Keman kutusunu para atılması için açar. Tam 43 dakika boyunca keman çalar ve sadece 32,17 dolar kazanır.

Amerikadaki gazete yazarları, kültürlü insan sayısı yüksek bir şehirde 43 dakika boyunca dünyanın en ünlü keman virtüözlerinden birinin tanınmamasının mümkün olmadığı üzerinde dururlar. Ama herkes aceleci bir şekilde işine gitmektedir ve etraftaki ilginç şeyleri fark etmek için sebep yoktur. Eğer bir kişinin onu işaret etse, başına büyük bir kalabalık toplanacağı konusunda hem fikir olurlar. Ama kimse, sabah sabah bir metroda para için keman çalanın Joshua Bel olmasını beklemiyordur.

Joshua Bel, Washington’da bir metroda 43 dakika boyunca harika bir konser verdi ve sadece 32,17 dolar topladı

Amerika’da bir kamu sağlığı danışmanı olan Peter Jacobsen, Kalifornia’da yayaların, bisikletlilerin yaşadığı kazalar ile ilgili bir çalışma yapar. Her kilometre için yaşanan kazaların istatistiğini çıkarır ve çok ilginç bir sonuca ulaşır. Yaya ve bisikletlilerin çok olduğu yollarda kaza oranı az, seyrek olduğu veya neredeyse hiç olmadığı yerlerde fazladır.

“…bakmak görmekle aynı şey değildir…”

Bunu, şu ana kadar bildiklerimizle artık şu sonuca dayandırabiliriz; şöförler yaya görmeye alışkın oldukları yerlerde onları görürler, olmadıklarında görmezler. Jacobsen’in deneyinden şu inanılmaz sonuç çıkmaktadır; ”yayaların iki kat fazla olduğu bir şehre taşınırsanız, yürürken size araba çarpma oranı üçte bir oranında düşecektir.”

“Sınırlı dikkatimizi en iyi şekilde nasıl kullanacağımız meselesi, daha büyük bir dikkat ilkesiyle ilgilidir. Bakarkörlük genellikle bir sorun değildir. Aslında sadece dikkatin işleyişinin bir sonucudur. İstisnai -ve istisnai ölçüde faydalı- zihnimizi odaklama kabiliyetimizin bedelidir. Dikkatimizi odaklamamız başka şeylere dikkatimizi dağıtmadan kısıtlı kaynaklarımızı etkili kullanmamızı sağlar; çevremizdeki şeylerin dikkatimizi dağıtmasını istemeyiz.”
-Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Bunlar gibi milyonlarca örnek her gün, her an yaşanmakta. Görmek, göz ile çok az ilgili bir konu. İnsan beyni, görmeyi beklemediği bir şeyi görmemeyi seçiyor. Odağımız, neyi gördüğümüzün kararını veriyor. Gözümüzün önünden geçen, beyin sinyallerine dönüşen, beynimize haber verilen görüntüler bile bilincimize ulaşmıyor. ”Gördüğümüze inanmak” gibi çok güvenilir kıldığımız bir delilin esasında hiçbir anlamı yok. Neyi gördüğümüz iddiası, gerçekte ne olduğu iddiasına delil teşkil etmiyor. Neye odaklanıyorsak veya o sırada bir şeyi görmeyi bekliyorsak onu görüyoruz. O zaman bile başka şeyleri gözden kaçırmayı seçmiş oluyoruz. Ancak bu beynimizin böyle çalışması ile ilgili bir konu, tüm bunlar doğru çalıştığında yaşanıyor.

”Şöförlerin çoğu yoldaki kurallara uyar, balıkçı gemilerinin çoğu denizaltıların üstünde yüzmez, dünya çapındaki keman virtüözleri metro istasyonlarınca çalmaz. Goriller de basketbol maçlarında nadiren araya girerler. Beklenmedik olayların beklenmedik olmasının iyi bir sebebi vardır; nadiren gerçekleşirler. Daha da önemlisi, çoğu durumda beklenmedik olanı gözden kaçırmanın bir sakıncası yoktur.”
-Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Görünmez Goril kitabını 18.11.’18 tarihinde okumuştum. Kitapta ayrıca bilinçdışı ve rasyonel düşünce ile ilgili ilginç pek çok yazı daha var.
156 Views

Olmayan bir kolu ağrıdan nasıl kurtarırsınız?

Dünyaca ünlü nörolog Ramachandran, tıp öğrencisi iken nöbetleri sırasında rastladığı hastalar nedeniyle Nöroloji’ye ilgi duymaya başlar. Boynuna bir iğne ile dokunulduğunda kahkaha atan bir hastası vardır. Felçli bazı hastaların ayağının dış kısmı sıvazlandığında baş parmağı kalkmaktadır. Ayrıca Temporal lobi epilepsisi geçiren hastalar aşırı dindarlaşmakta ve durdurulamaz bir yazı yazma isteği ile dolmaktadılar. Normalde zeki olan hastalar, sağ parietal lobu zarar gördükten sonra sol kollarının kendilerine ait olduğunu inkar etmeye başlarlar. Gözlerinde hiçbir sorun olmayan anokeksik hastalar aynaya baktıklarında obez birini görmektediler.

“hayalet uzuv”

Bu gibi ilginç konular nedeniyle Ramachandran, Nöroloji’ye yönelir ve kendine bir çalışma alanı seçer: ”hayalet uzuvlar”. Hayalet uzuv, bir insanın sonradan bir uzvunu, örneğin kolunu kaybettiği halde beyninin bundan haberdar olmaması durumudur. Sanki kolu varmışçasına ağrı duymaya, kaşınmaya, etrafa çarpma hissi ile yaşamaya devam ederler. Böyle vakalar yaklaşık yüz yıldır görülmektedir.

Dünya’da, ayağı olmadığı halde ”masaya çarptığı için” ağrı duyan insanlar var.

Ramachandran’ın Victor adında bir hastası vardır. Üç hafta önce dirseğinin aşağısı ampüle edilmişti (ameliyatla kesilerek alınmıştı). Nörolojik testlerde beyninin çalışmasında herhangi bir sıkıntı olmadığı görülür. Araştırma yaparken hastasının gözlerini bağlayan Ramachandran, bir pamuklu çubuk ile hastasının doku hissini ölçmektedir, yüzüne geldiğinde ise ilginç bir şey olur. Victor, yüzündeki dokunuşu olmayan bir parmağında hissettiğini söyler. Bunun üzerine başka yerlere dokundukça parmakları teker teker hissettiğini fark eder, ve bunu yüz üzerinde haritalandırır. Aynı şeyi su damlatarak da yapar. Bu şekilde yüzünde elinin bir yansımasını bulurlar. Victor, kaşınan bir kısmı için artık yüzüne dokunabileceğini keşfeder.

Ramachandran, hastanın yüzünde hangi bölgelere dokunduğunda hangi ”hayalet” parmağında his olduğunu haritalandırır

Ramachandran, yüz ile parmaklar arasındaki ilişkiden aklına beyin anatomisindeki diğer bir haritayı getirir. Dr. Wilter Penfield, 1940’larda uyanık hastaların beyinlerine yerleştirdiği elektrotlarla hangi kısımlarında his yaşadıklarını sorarak bir duyusal harita çıkarmıştır. Beynimizin anatomisinde vücudumuz saklıdır. Bedenimizin sol kısmı, beynin sağ kısmında bu şekilde haritalanmıştır. Parmaklar ile yüz de bu haritada çok yakındır. Daha sonra başka hastalardan gelen verilere de dikkat eder. Beynimizdeki görev yerlerine yakın bağlantılar ve yakınlık, beynimizin uzuvlarımız hakkındaki düşüncelerini etkilemektedir.

”Penfield haritası”

Ramachandran, olmayan bir uzvun neden ağrımaya, hissedilmeye devam ettiğini keşfetmeye burada başlar. Artık bir kol yoktur ancak kolun haritası beyinde hala mevcuttur. Kolun kesilmesi ile beyindeki harita değişmemiştir.

Beyin korteksimizde vücut uzuvlarımıza ayrılan alanların oranına göre insan bedeni ”homunculus” şekli ile gösteriliyor. Bu şekilden beynimiz için hangi bölgelerimizdeki hislerin daha önemli olduğu sonucu çıkarılabilir

Ramachandran’ın buluşu sonrası yıllarca pek çok yönüyle bu konu araştırılır ve ilerleme kaydedilir. Kendisi ise hastaların ağrılarının giderilmesi, sanrıların engellenmesi ile ilgili bir fikir aramaktadır. Bazı hastaları, kopmuş kolunun birine ”hoşçakal” dediğinde el salladığını, bazıları da telefon çaldığında ona uzandığını söylemektedir. Kimi hastası savaşta bir patlamada kopmuş ve on yıllardır olmayan bir bacağının ağrısı ile yaşamaktadır. Dünyada pek çok hastanın bu şikayetleri sonrası daha derinden kesme gibi ameliyatlar yapılmıştır. Ancak eli ağrıyan bir insan omzuna kadar kesilse bile ağrısı devam etmektedir.

Beynimiz ile kaslarımızı hareket ettirme kararı aldığımızda, motor sinyaller kaslara giderken bir kopyası da gözler, deri, eklemlerden gelen geri bildirim sinyalleriyle karşılaştırılmak üzere parietal omlara gönderilir. Burada hareketler ile yapılmak istenen arasında bir uyumsuzluk tespit edilirse bir sonraki sinyallere bildirim giderek davranış düzeltilir. Elimizi masadaki bir bardağa uzattığımızda bu sayede alabiliriz. Ramachandran’ın kol ampüle edildiğinde (kesildiğinde) beynin motor komut merkezlerinin bundan haberi olmadığı için kopyalanmış sinyallerin parietal lorlara gönderilmeye devam ettiğini ve yukarıda anlatılan beyin haritasının artık veri oluşmayan kısmına gittiğini düşünür.

MEG tekniği ile beyne bakıldığında görülen; beden yüzeyi haritası

Eğer bu tespiti doğruysa o zaman neden sadece hayal ettiğimiz zaman kolumuzu hareket ettirdiğimizdeki hisleri yaşamıyoruzdur? Bunun da cevabı basittir. Kolumuz sağlamken, tüm geri bildirimler; yani gözlerimiz, derimiz, kaslarımız, eklemlerimiz kolumuzun hareket etmediğini bildirir. Motor korteksimiz hareket emri verse de geri bildirimler bunu reddeden. Ama kol olmadığında; bu geri bildirimler ikna edici şekilde ulaşmaz. Eklemler, kaslar ve deriden geri bildirimler gitmez. Beyin vetosu olmadığı için gerçekten hareket ediyormuş gibi hisler yaşanır.

Bilim sorma üzerine inşa olur. ”Nörolojinin Sherlock Holmes’u” olarak anılan Ramachandran o zaman neden bazı hastalarında ”kilitlenmiş” hayalet uzuvları olduğunu merak eder. Bir hastası, olmayan koluna sanki beton dökülmüş gibi hissettiğini söyler. Bir diğeri ise kilitlenmiş bir pozisyonda kaldığı için sürekli acı içinde olduğunu, ”eğer biraz olsun hareket ettirebilirse” acısının dineceğini söylemektedir. Dikkat ediniz, bahsi geçen kopuk, olmayan bir koldur.

Ama burada da ana teoriyle uyuşan bir cevap vardır. Olmayan uzvu kilitlenmiş hastalar, kollarını kaybetmelerin yol açan kazadan hemen önce bu acıları yaşamıştır. Böylelikle geribildirim geldiğindeki haliyle giden yeni sinyaller tekrar etmektedir. Bir hastası bir felç geçirdikten sonra kolunu kaybetmiştir. Ramachandran’ın deyimiyle ”öğrenilmiş felç” nedeniyle beyin haritası bu yönde değişmiş, kolunun kesilmesi haritayı değiştirmemiştir.

“öğrenilmiş ağrı”

Ve Ramachandran’ın aklına dahiyane bir fikir gelir. O kadar mükemmel bir fikirdir ki, son derece basittir. Bir kutunun önünü ve üstünü çıkarır. Ortasına dikey bir şekilde ayna koyar. Kutunun önünden bir elinizi içeri koyarsanız, aynadan yansımasını gördüğünüz için sanki iki eliniz var gibi bir görüntü elde edersiniz.

“aynalı kutu”

Bu konuyla ilgili küçük bir deney yapabilirsiniz. Sol elinizi masanın altına saklayınız. Sağ elinizle aynaya bakınız. Sağ elinizi hareket ettiriniz, görmediğiniz sol elinizle de tıpatıp aynı hareketi yapınız. Bir süre sonra sol elinizle farklı bir hareket yaptığınızda büyük bir hayret yaşarsınız. Beyninizin kafası karışır. Bir süre yapılan bu harekette gözlerinizden gelen geribildirim sonucu aynadaki sağ elinizin yansımasının aslında sol eliniz olduğuna inanmaya başlar. Fark yaşandığında ise kafamız karışır. Ramachandran bunun nedenini şöyle açıklıyor: ”Aynanın ardındaki elinizin deri ve kaslarından gelen geribildirimler bir şey söylerken -parietal lobun gizlenen el olduğuna inandığı- yansıyan elden aldınız görsel geri bildirimler bambaşka bir hareketten bahseder.”

Sağ eliniz yerine sol elinizin kopyasını görmek, beyinde gördüğünüzün sağ eliniz olduğu algısını yaratıyor

Peki ya kolu olmayan birinde ne yaşanacaktır? Felçli bir hayalet uzva sahip bir hastası olan Jimmie’de bu aynalı kutuyu denemek ister. Hasta kutuya elini koyup da yansımasını gördüğü anda ”Sanki fişi yerine takılmış gibi!” diye bağırır. Yıllar sonra ilk kez acı verici spazmları azalmıştır. Bir başka hastası Ron da aynalı kutuyu evine götürüp üç hafta boyunca dener. Ve inanılmaz bir şey olur. Artık hayalet uzvu yoktur. Beyni, ortada bir kolun olmadığına ikna olmuştur. Tıp tarihindeki ilk başarılı ”hayalet uzuv ampütasyonu”, son derece basit bir uygulama ile gerçekleştirilmiştir.

House M.D dizisinin bir bölümünde, Dr. House, gençliğinde, askerde elinde mayın patladığından beri acı çektiği için öfkeli ve inatçı birine dönüşmüş ev sahibini kaçırıp Ramachandran’ın ”aynalı kutu” tedavisini uygular. Hastanın ağrıdan kurtulduğundaki yaşadığı hisin bu sahnede gösteriliş şekli, Ramachandran’ın hastalarının yaşadıklarının aynısı.

Aynalı kutu ile ilgili makalenin yayınlanmasının ardından pek çok araştırma yapılır ve bilimin bilgisi ilerler. Hayalet uzva sahip insanlar Ramachandran’ın kliniğini ziyaret eder ve tedavi olurlar. Dünyanın her köşesinde çalışmalar yapılır. Ramachandran da pek çok konudaki çalışmasına devam eder. Ancak keşfettiği şeyler üzerine düşünülecek pek çok konu vardır.

”Aynalı kutu” fikrinin bugün geldiği nokta. Kolu olmayan bir hasta ekranda 3D olarak canlanan bir simülasyon ile ağrıdan kurtuluyor

Beynimiz kandırılabilir ve hayalet uzuv konusunda olduğu gibi bazen kandırılması da gerekir. Hayatta kalmaya odaklı beynimiz adapte olma ve durumdan faydalanma için uğraşır. Bunu yaparken kurduğu bağıntılar ile aslına ihtiyacımız olan durumlar çelişebilir. Yine de esnek ve aşırı bir öğrenme yeteneği olan beynimizi yeniden programlamak avantajına sahibiz.

“Kendimizi Homo plasticus olarak da alandırmamız mümkün. Diğer hayvanların beyinleri esneklik özelliği sergilerken, biz bunu beynin gelişimi ve evrimleşmesinde temel etken olarak kullanan tek tür olduk.”
-V.S. Ramachandran

Aralık 2018’de okuduğum Öykücü Beyin, ortalama okuyucu için biraz ağır olsa da nörolojik konular için ilk ağızdan yazılmış önemli bir kitap. Başlangıç için yine de Ramachandran’ın ”Beyindeki Hayaletler” kitabı iyi bir seçenek olur.
162 Views

Kafatasına giren çubuk, beyinle ilgili ne gösterdi

1848 yılında Phineas Gage adında Amerikalı bir işçi, demiryolu inşaatında çalışırken bir kaza geçirdi. ”Sıkıştırma şişi” olarak kullandıkları demir bir çubuk, bir patlama ile çenesinin altından girdi, göz boşluğundan geçti ve alnının üzerinden çıktı. Gage’nin kafasının içinden geçen çubuk patlamayla savrulan her şey gibi yere düştü. Diğer işçiler çubuğu bulduklarında üzerinde Gage’nin kanı ve beyninden parçalar vardı.

Phineas Gage’nin kafatası Harvard Üniversitesi’ndeki Warren Anatomi müzesinde sergilenmekte

Ancak Gage ölmemişti. Üstelik, patlama sonrası bilinci açık bir şekilde arkadaşlarının yardımıyla ayağa kalkmış ve kağnı arabasına kadar birkaç yüz metre yürümeyi başarmıştı. Doktorların yaşamasını beklemediği Gage, kazadan üç ay sonra işinin başına dönmüştür. Konuşma, hareket yetenekleri ve hafızası zarar görmemişti. Her şey neredeyse eskisi gibiydi.

Gage, ”Hayatta kalan adam” olarak Demir çubukla fotoğraf çektirmiştir

Ancak bir tuhaflık vardır. Kazadan önce ”çalışkan ve yetenekli” olarak anılan Gage, bencil ve ani öfke nöbetleri yaşayan birisine dönüşmüştür. Arkadaşları onu tanımakta güçlük çekerler. Onun için ”inatçı, laf anlamaz, kararsız, değişken” olduğu söylenir. Planlar yapmakta ancak onlara uymamaktadır. Bir çocuk gibi düşünmekte ancak hayvani isteklere sahip bir adam gibi davranmaktadır. İstikrarlı çalışma hayatı da son bulan Gage, pek çok işte çalıştıysa da hiçbir yere uyum sağlayamaz. Kazadan 13 yıl sonra da bir dizi nöbet geçirdikten sonra hayatını kaybeder. Kafasına girip çıkmış demir çubukla birlikte gömülür.

Gage’nin kafatasına giren çubuğun beyninde yol açtığı nörolojik hasarın bugünün teknolojiyle elde edilmiş bir 3D simülasyonu

Ölümünden 7, kazadan 20 yıl sonra, kazadan sonra tedavisini yapan doktor Martin Hawlow, Massachusetts Tıp Derneği’ne bir rapor sunar. Dahiyane bir fikri vardır. O zamana kadar inanılan; beynin bir bütün olarak çalıştığı ve hiçbir kısmının belirli bir konuda uzmanlaşmış olmadığıdır. Harlow ise, Gage’nin kazadan sonraki kişilik değişimlerinin beyninin hasar gören kısmı ile ilgili olduğu ihtimali üzerinde durmaktadır. Ona göre, beynin ön bölgesi sanki ”düşünsel melekeler ile hayvani eğilimler arasındaki dengeyi” sağlamakla görevli gibidir. Ancak harika bir tespit ve iyi bir sunum, dönemin biliminsanlarını ikna etmeye yetmediği gibi bunun doğru olabileceği üzerinde bile durmazlar.

İnsan beyninde frontal (ön) lob

Üstelik, Hawlow’un sunumundan 7 yıl önce, Fransa’da Paul Pierre Broca adlı bir cerrah, 21 yılda konuşmasını adım adım kaybetmiş bir hastaya yaptığı otopside, beynin sol yarı küresinin ön lobunda hasarlı bir doku bulmuştur. Bu kısma ”Broca alanı” denmiş ve 3 yıl sonra bir Alman nörolog olan Carl Wernicke, bu bölgenin biraz arkasının da sözleri anlamaktan sorumlu olduğunu keşfetmiştir. Ancak yine de bunların konuşma ile ilgili keşifler olduğu, Gage’nin konuşmasında ve hareket yeteneğinde bir bozulma görülmediği, düşüncenin beynin belirli kısımlarına dağılan bir görevlendirmesi olmasını düşünmek için bir neden olmadığı sonucuna varılır.

Bu tavır, ”Descartes yanılgısı” adıyla da tartışılır. Descartes, ruh ve bedenin ayrı olduğu düşüncesini iddia etmiştir. Yüzyıllarca kabul gören bu düşünce, Gage’nin vakasında beynin kısımları olduğu ihtimalinin akla bile getirilmemesine sebep olmuştur. Bugün ise, bu vaka Descartes’in yanıldığının ve ruhun esasında olmadığının tartışmalarını başlatmıştır.

Dürtü, David Lewis

1878 yılında, yani kazadan 30 yıl sonra, İngiliz psikolog David Ferrier, Gage’nin neden hareket, konuşma ve hafıza fonksiyonlarına zarar vermezken kraterini değiştirdiğini açıklarken ”prefrontal korteks” tanımını kullanır. Gage’nin sol prefrontal korteksi zarar görmüştür.

“Prefrontal korteksin temel görevi idari işlevlerdir (executive functions). Adından da anlaşılabileceği gibi bu bölgenin en bilinen işlevi beyni ve vücudu idare etmesidir. İyi ve kötü, güzel ve çirkin, geçmiş ve gelecek arasında farkı hep bu bölge sayesinde anlarız. Örneğin, evde süt bittiğinde süt almak için markete gitme fikri prefrontal kortekste oluşur. “Markete git ve süt al”. Buradan çıkan emir premotor kortekse gider ve markete gitme eylemi başlar. Eylemlerimizin sonuçlarını tahmin etme temel olarak prefrontal korteksin görevidir.Bu sayede sosyal normlara göre davranırız ve normal oluruz. Hiç kimse süt almaya çırılçıplak bir şekilde gitmez dimi? Markete emekleyerek giden kimseyi de görmeyiz. Aradığımız süt markasını hangi markette, ne kadarlık fiyata bulabileceğimizi de az çok tahmin ederiz. Tüm bunların arkasında prefrontal korteksimiz görev alır.”
-Kaynak: sinirbilim.org

Bugün buna benzer pek çok vaka kayıtlıdır. Herhangi bir sebeple beynimizin belirli kısımlarının fonksiyonunu bozan olaylar, davranış değişikliklerine yol açabilir. David Lewis, Dürtü kitabında 35 yaşında beyin tümörüne yakaladıktan sonra evliliği ve iş hayatı bozulan bir adamı anlatır. Bir başka örnek, yaşlandıkça uygunsuz şakalar yapmak ve bunların çok komik olduğunu düşünmektir. Bu gibi bir durum muhtemelen beynin orbitofrontal corteks kısmındaki lezyonlar nedeniyledir.

David Lewis’in Dürtü isimli kitabı, Gage’den bahseden yüzlerce kitaptan biri. Bu vaka, ”tıp tarihindeki en ünlü vaka” olarak anılıyor.

Beynimizin tamamı içerisinde birbirine bağlı trilyonlarca nöron, fonksiyonunu yapmayan belirli kısımlar varken de bağıntı kurma ve görevine devam etme eğilimindeler. David Lewis şöyle diyor; ”İnsan evrimleşirken hayatta kalmayı zorlaştıran o kadar çok fiziksel tehdit vardı ki beyin, hızlı karar vermeyi ve harekete geçmeyi sağlamak için sezgisel kestirme yolları erimleştirdi.” Uyum sağlamaya odaklı beynimiz, görevini yapmayan kısmın yokluğuna hemen adapte olup çalışmaya devam ediyor. Bu, hayatta kalmamız için avantaj.

Kaynak: bilimvegelecek.com.tr

Ancak üzerine düşünülmesi gereken şudur, şuanda düşünmemiz gerektiği gibi düşündüğümüzden nasıl emin olabiliriz? Beynimizin belirli bir kısmı kapanmış ya da görevini yapmayı bir süredir yavaşça bırakıyor olsa bundan haberimiz bile olmaz. Kalan nöronlar dünyayı kendi yorumladığı haliyle görmeye ve biz de her şeyi düşündüğümüz gibi algılamaya devam ederiz. Bir tümör, lezyon ya da başka bir nedenle görevini az yapan bir kısmın varlığı, onu düşünerek fark etmemize neden değildir, çünkü kalan kısımlar görevini yapmayan kısma rağmen çalışırlar. İnsan, doğru düşündüğünden asla emin olamaz, beynimizin tamamı çalışmıyorken bile beynimiz çalışmaya devam ediyordur.

David Lewis’in Dürtü kitabını 18.11.2017’de okumuştum. Fotoğraflar 05.08.2019’da Kütahya Kitap&Kahve’de çekildi.
247 Views