Bilinçdışı, Önsezi ve Refleksler

-Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır

Tavuk sektöründe erkek ve dişi civcivleri birbirinden ayırmak önemli bir iştir. Yumurta verecek olanlar ile etinden yararlanılacaklar birbirinden ayrılmalıdır. David Eagleman’dan öğrendiğimize göre, bu konuda dünyanın en iyileri Japonlar’dır. Sebebi ise 1930’larda bu konuyla ilgili bir okul olmasıdır. Okulun hocası inanılmaz bir metodu vardır.

Okul şöyle işletmektedir. Bir hoca, öğrencinin başında durur. Öğrenci eline bir civciv alıp tahmin yürütür ve ”erkek” ya da ”dişi” olduğunu söyler. Usta ise sadece tek kelime konuşur; ”doğru”, ya da ”yanlış”. Öğrenciye hiçbir şey öğretilmemiş, sadece tahmin yürütmesi istenmiştir. Bu defalarca uygulanır. Civcivin erkek ya da dişi olduğunu bilen usta her defasında doğru ya da yanlış olduğunu söyler. Bir süre sonra inanılmaz olan olur; öğrencilerin kararları kusursuzlaşır, civcivin dişi ya da erkek olduğunu görür görmez anlamaya başlarlar.

Ne bir metot bilirler, ya da neden dişi ya da erkek dediklerini. İnanın bilinçdışı, bilincin asla öğrenemediği pek çok şey kaydeder. Bilincin kapasitesini almayacak kadar detaylı nedenler, bilinçdışı tarafından görülür, hesaplanır ve analiz edilir. Bir şekilde nöron yolları oluşur, bağıntılar kurulur. Bilinç çoğu zaman sadece bu karardan haberdar olur.

Belirli bir örüntü izleyen durumlarda, beynimizdeki trilyonlarca nöron arasında, bizim asla anlayamayacağımız bağıntılar oluşur.

Eagleman, bu konuyla ilgili bir örnek daha verir. İkinci Dünya Savaşı sırasında, uçakların gözlenmesi işinde uzman askerler vardır. Yeteneklerine göre seçilmiş bu gözcüler, bir şekilde havada gördüklerinin İngiliz ya da Alman uçakları olduğunu ayırt edebilmektedir. Normal bir gözle görülmesi bile çok zor olan ve birbirine çok benzeyen bu uçakların nasıl ayırt edilebileceği ile ilgili bir rapor sunulamaz, bu gözlemcilerden yeteneklerini başka askerlere aktarması istendiğinde de sonuçsuz kalınır. Çünkü, gözlemcilerin kendisi de bilmiyor, bir şekilde anlıyorlardır. Çözüm, yine deneme-yanılma yöntemi ile olmuştur. Her doğru bildiğinde olumlu, her yanlış bildiğinde olumsuz geri bildirim alan askerler, gözlemcilerin yeteneklerini edinmişlerdir.

Zihinsel yaşamınız içinde olup bitenlerin neredeyse tümü, bilincimizin kontrolü dışında gerçekleşir ve işin doğrusu, böylesi de çok isabetlidir. Bilinciniz kendisine istediği kadar pay çıkarsın, beyninizde tıkırdayıp giden karar verme süreçlerinin çoğunda ikinci planda kalması sizin hayrınızadır sonuçta. Ayrıntılara karışmaya kalktığında olan biteni kavrayamadığından işlemlerin verimi düşer.
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Burada anlatılanlar özel bir durum değil, her gün her saniye yaşadıklarımıza bir örnektir. Bilincimiz bir şeyler bildiğini düşünse de vücudumuz ve beynimizde gerçekte neler olduğunu bilinçdışı bilir. O an neyi sindirdiğimizi, hangi kaslarımızı çalıştırdığımızı, arka planda neler düşündüğümüzü bilinçdışımız kontrol eder. Bilince, çok detaysız bir özet ulaşır. Çoğu neden ve sonuçtan asla haberimiz bile olmaz.

”Bilincinizle parmağınızı bile kıpırdatamazsınız.”
– Sıfırla, Chris Paley

Taekwon-do knock-out’larında bir şey dikkatinizi çekebilir. Kafasına tekme alan bir insanın bilinci kaybolur. Bilinçdışı ise kafanın küt diye yere düşmesine engel olacak bir şekilde düşüşü yavaşlatır ve kafadan önce başka kısımların yere inmesini sağlayarak kafanın yere çarpmasını engeller.

Bir bardak su taşıdığınızı düşünün. Biliçdışınızla gayet rahat götürüyorsunuz. Ne yaptığınızı düşünüp bardağa odaklandığınız anda eliniz titrer ve suyu dökersiniz. Bardağa değil de önünüze bakarsanız, bilinçdışınız kol kaslarınızı denge oluşturacak şekilde kontrol eder. Kaslarınızı, hızınızı, eklemlerinizi, bunun için harcanacak enerjiyi doğduğunuzdan beri bilinçdışınız kontrol etmektedir, bilincin bu konularla ilgili fikri yoktur.

Parmaklarınızın piyano klavyesi üzerinde nereye zıpladığına kafa yormaya başladığınızda, parçayı alamaz hale gelirsiniz.
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Eagleman, otomobil kullanırken bilinçdışı kullandığımıza dikkat çeker. Bilinçdığımızla şerit değiştirmek gibi basit bir işi gayet rahat yaparız, ancak ne yaptığımızı kelimelere döktüğümüzde biraz şaşırabiliriz. ”Direksiyonu önce sağa çevirmek, sonra yeniden ortalamak ve ancak gerektiği kadar sola kırıp ardından yine toplamak.” Eğer bilincimize her şeyi nasıl yaptırdığımızı bildirsek, inanılmaz bir şaşkınlık yaşardı. Bilinçdışımızda anlatılamayacak kadar detaylı pek çok davranış gayet rahat bir şekilde halledilir.

”Soluksuz kalmak istiyorsanız, soluk alıp verme işini düşünün; golf topunu kaçırmak istiyorsanız da vuruşunuzu analiz edin.”
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bir futbolcu ömür boyu şut atmakta ustalaşır. Nasıl attığını insanlara açıklama için cümle kurduğunda, bilinçdışının bildiği aşırı detaylara oranla cümleler son derece basit kalır. Bir sonraki sefer, beyin şutu dilin söylediği gibi atmaya çalışır ve başarısız olur. Ömür boyu şutları bilinç değil, bilinçdışı atmıştır. Ustalaşmak ve refleks kazanmak da ne yaptığın üzerine düşünmemekten geçer. Bir davranışı binlerce kez tekrarladığınızda, bilinçdışınızın bilip de sizin bilmediğiniz pek çok detay davranışlarınıza yerleşir. Bu istenen bir durumdur. Ne yaptığınız üzerine düşündüğünde değil, bilinçdışınız onun nasıl doğru yapılacağını keşfedince ustalaşılmış olur.

Son Samurai filminde, Japonya’da Samuraylar’a esir düşmüş Amerikalı bir asker, günlük rutin sırasında onlardan dövüş sanatları öğrenmektedir. Neden sürekli yenildiği kendisine şöyle açıklanır: ”Çok fazla düşünüyorsunuz. Düşünemeyin”

Eagleman, biyolojik nedenlerin bilincin sınırları belirlediğini açıklar. Bilincimizin iadelleşmiş görev alanı, yüzbinlerce nesillik bir hayatta kalma sürecinde şekillenmiştir. Bilincinin erişimi daha fazla olan bedenler, ani kararlar gerektiren durumlarda hantal kalır ve nesilleri daha az devam eder. Şu anda beynimiz, günlük yaşamı devam ettirip, ihtiyaçlarımızı giderip, hayatta kalmaya çalışıp; aynı zamanda entelektüel kararlar alacak kadar bilinç barındıran bir düzen içerisinde.

Muhammed Ali, 10 saniyede tam 24 yumruktan kaçıyor. Nereye yumruk atılacağı baştan size söylense bile tek seferde doğru yapılması mümkün değil. Yavaş çekimde bakıldığında bile yumrukların nereye gideceğini bilmek zor. Bunu Muhammed Ali’nin bilinci değil, yıllar süren çalışma ve maçlar sonrası kazandığı refleksleri sağlıyor.

Pittsburg Üniversitesi’nde bir deney yapılır. İki grup öğrenciye iki zor soru sorulup süre tanınır. Bir süre sonra, bir gruba problemi çözmek için nasıl bir yol izleyeceğini ayrıntılı olarak yazması istenir. Diğer gruba ise alakasız başka bir problem verilir. Yine bir süre sonra esas problemlerin çözümüne dönülür. Problemi nasıl çözeceğini anlatan grubun cevabı bulmalarını kötü etkilediği, başka bir işe odaklanan öğrencilerin bilinçdışında problemi çözmeye devam ettikleri ve bir yolunu buldukları görülür. Bilinçdışımız, bilincimizi başka bir şeye çevirdiğimizde konuyu devralır. Bilinçdışımız bizden daha çok şey bilir, daha geniş kaynaklara sahiptir ve çok daha etkili çalışır.

İnsan beyninin bir makineye bağlandığı bir dünyada, aklını özgürleştiği kadar fizik kurallarının dışına çıkılabilen bir dünyada; Morpheus Neo’ya hayati bir tavsiye verir; ”Ne olduğunu düşünme, ne olduğunu bil.”

Chris Paley, New York Üniversitesi’nde yapılan bir deneyi anlatır. Öğrencilere ”Lütfen kurallara saygılı olan” gibi cümlelerin devrik halleri gösterilip, düzeltmeleri istenir. Bir başka gruba da aynı iş yaptırır ancak onların cümleleri argo ve kabadır. Deney bittiğinde, normale bir sonraki deneye geçilecektir. Ancak deneyci rol icabı arkadaşıyla sohbet etmekte ve öğrencileri bekletmektedir. Kabalıkla ilgili kelimeler düzeltmiş öğrencilerin %60’ı on dakika içinde müdahale ederler, kibarlıkla ilgili kelimeler düzeltenlerin ise %20’si. Bir önceki test, bilinçdışında işlenmiş ve farkında olmadan öğrencilerin davranışlarını değiştirmiştir.

Chris Paley, günlük yaşamdan bilinçdışı ile ilgili çarpıcı bir örnek verir. İş yerindeki masanıza ailenizin fotoğrafını koyarsanız, daha sıkı çalışırsınız. Bilinçdışınız motive olmanızı sağlar. Ancak bunun çok beklenmedik bir etkisi olur; gün sonunda eve daha yorgun gidersiniz. Gün boyu hem bilincin, hem bilinçdışının çalışması, eve ”tükenmiş” gitmenize neden olur.

George Orwell’in 1984 isimli distopyasında, devletin tüm fertleri ”brother”, bir ”big brother” tarafından

Bilinçdışımızın varlık nedeni, bunun son derece önemli olmasıdır. David Eagleman, şunu örnek verir; otomobil ile yolda giderken ilerde bir aracın önünüze doğru yola çıkmakta olduğunu gördüğünüz anda ayaklarınız çoktan frene basmıştır. Sinir sistemimizin işleyişi, bilincimizden çok daha hızlı olmalıdır. Bilincimiz tüm gerekli şeyleri aynı anda ve aynı hızda düşündüğünde ise işlevini kaybeder.

Nöral devrelerimiz, türümüzün evrimsel tarihi içinde atalarımızın karşılaştığı sorunları çözmek üzere doğal seçilim tarafından biçimlendirilmiştir. Dalağınız ve gözleriniz nasıl evrimsel baskıların etkisiyle biçimlenmişse, beyniniz için de geçerlidir aynı şey. Ve bilinciniz için de. Bilinç, avantaj sağladığı için gelişmiştir ama sağladığı avantaj sınırlıdır.
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bilinç olan biteni fark ettiğinde bilinçdışı çoktan harekete geçmiştir.

Peki bilinç bu kadar bilgi arasından hangisini bilir, ya da neye karar verir? Aynı anda ışığın ve hava sıcaklığının durumu, dengemiz, midemidekilerin sindirimi, kan dolaşımımız, hastalıklarla savaşmamız, yaklaşan heyecan verici durumlar, her an bilmek gereken pek çok detay… Önceden beyinde bir ”hiyeraşi” olduğu düşünülmüş. Yani her şey işlemesi gereken kendi düzen içerisinde ve önemli birimler öncelikli olmak üzere bedenimizin bir şekilde işliyor olduğu varsayılmış.

”Beyninizin bildikleri ile zihninizin erişebilecekleri arasında, yerinde durmakta direnen bir uçurum vardır.”
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Ancak gerçekte olan şeyin ”rekabet” olduğu tespit edilmiş. Eagleman’dan özetle; birimleri aynı konu ile ilgili ”farklı” görüşler savunup bilinci kendi savundukları görüşe ikna etmeye çalışıyorlar. ”Beyin temsili demokrasilere benzer” diyor Eagleman; ”Farklı seçenekleri tartıp onlar temelinde birbiriyle rekabete giren ve bu arada işleri birbiriyle çakışan çok sayıda uzmandan meydana gelir.”

Beyinde hiyaraşi değil demokrasi vardır

Aynı anda beynin pek çok farklı konuda işleyişi devam ediyor. Her saniye yeni bilgiler, yeni nöron yolları, kimyasallar, bağıntılar ve süreçler. Bu kadar bilgi arasından bilincimiz çok azından haberdar olur. Peki hangilerinden? Eagleman, bunu bir gazeteye benzetiyor. Bir ülkede çok fazla şey olur. Kazalar, görüşmeler, anlaşmalar… Ancak bir gazete, bunların öne çıkanlarının yer aldığı bir ”özet”tir. Bilince tek bir ana gündem değil, tüm gündemlerle ilgili bir özet ulaşır. Adeta elinize bir gazete almışsınız gibi, bilincinizde düşündüğünüzü bildiğiniz tüm gündemler, bilinçdışında olanların bir özetidir.

”rekabet”

Bilincin elinde özet ulaşır, özet ulaştığında her şey çoktan olup bitmiştir. Eagleman’a göre; ”Akıma bir şey geldi” dediğimizde beynimiz çoktan her işi halletmiş ve bize sonucu bildirmiştir. Yazarlar, şairler, bestekarlar; hiçbir şey yapmadan günler geçirdikten sonra her şeyin ”birden” kağıda döküldüğünü söylerler. Bilinçdışında harmanlanan konular bilince haber verildiğinde buna ”ilham” deriz.

”İlham” dediğimiz şey, biliçdışını anlamanın bir yoludur. Bilincimizde olmadığı halde arkaplanda beynimiz düşünür, bağlantılar kurar, durumu işler ve bize bildirir. Bildirdiği yani bilincimizin öğrendiği ana ”ilham” deriz.

Chris Paley, ”Beyinde merkezi bir karar mercii yoktur ve olsa bile, çalışma şekli ve kapsadığı bilgi, model için çok kullanışlı olmayabilir.” der. Bilincimize bir özet ulaşır ve davranışlarımızı kendimiz şekillendirdiğimizi düşünürüz. Ancak çoğu zaman aslında sadece bize ulaşan bilgi gereği otomatik davranışlar sergileriz, bize bildirileni yapmak dışında çok ender davranışlarımız vardır.

”Zihinsel bir ”manşet” okuduğunuzda, önemli olan eylem çoktan gerçekleşmiş, pazarlık tamamlanmıştır bile. Sahen arkasında olanlara erişiminiz ise şaşırtıcı ölçüde kısıtlıdır. Siyasi hareketler tam destek almış ve siz herhangi bir duyum alana, sezgilerinizle varlığını hissedene ya da anlık bir düşünce oluşturana kadar, çoktan durdurulamaz hale gelmiştir. Son duyan hep sizsinizdir.”
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bu çarpıcı gerçeği, Chris Paley tek cümle ile özetlemiş; ”Bilinç, beyinde sadece bir danışmandır ve en güçlü danışman değildir.” Ve otokontrol, yani disiplinli bir yaşam sürmek; bilinçli kararların sayısını artırmak demektir. Paley’e göre otokontrol; ”Kendi bilinç modelimizin beyne verdiği tavsiyeyle başka beyin süreçlerinin verdiği tavsiye arasındaki bir mücadeledir.”

Kendi devrelerimiz üzerinde çalışırken öğrendiğimi ilk şey, basit bir derstir: Yaptıklarımızın, düşündüklerimizin, hissettiklerimizin çoğu bilincimizin kontrolü dışındadır.
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Tarihin büyük çoğunda, insanlar kendilerinin evrenin ve dünyanın merkezinde, kendi bedeni ve bilinci üzerinde büyük bir kontrol sahibi olarak görüyordu. Bilim, bunu değiştirmiş ve insanı ”tahtından indirmiştir”, hem defalarca. İnsanın üç büyük aşağılanması olarak şunlar sayılır; ”Evrenin merkezinde değiliz, hayvanlarla akrabayız, kendi zihnimizde misafiriz.” Eagleman’a göre, geminin tek kaptanı zihin değildir.

”Bilinçdışının kontrol ettiği ilginç bir şey bulmanın zor olduğunu düşünebilirsiniz. Gerçekten önemsediğimiz her şey; hedeflerimiz, inançlarımız, arzularımız, duygularımız, gördüklerimiz ve hatırladıklarımız bilinçli kontrolümüzde değilse de en azından bilinçli olarak erişilebilir görünür. Ancak bunun tam tersidir doğru olan. İnsan davranış biçimiyle ilgili neredeyse her şeyi bilinçdışı belirler.”
– Sıfırla, Chris Paley

Bilinç ve bilinçdışı ayrımını bilmek, hayatta büyük bir avantaja çevrilebilir. 1997’de bir deney yapılır. Katılımcıların önüne oyun kağıtları konur ve tek bir kart seçmeleri istenir. Her seçim bir şey kazandırmakta ya da kaybettirmektedir. Zamanla katılımcılar deneydeki hileyi fark ederler; destelerden birisi iyi, birisi kötüdür. İyi olan desteden oynandığında kazanılmakta, diğerinde kaybedilmektedir. Bu arada deneyden önce katılımcıların sinirsel etkinliklerini ölçen bir cihaz kullanılmaktadır. Deneyde fark edilir ki, bir destenin iyi ya da kötü olduğunu sinir sistemi kişinin kendisinden çok önce fark etmektedir. Kötü bir deste seçildiğin bilinç fark etmeden önce bilinçdışı fark etmektedir. Katılımcı bir destenin kötü olduğunu anladığını diliyle söylediğinde, deneyciler cihazdan çoktan görmüş olmaktadırlar.

Deney ilerletildiğinde başka bir sonuç çıkar. Önsezi, yani bilinçdışımızın farkında olduğu hisleri yaşamayan kişiler, kararlarında neredeyse her zaman yanılmaktadırlar. Bir kişi, cihaz ile tespit edilmemiş bir hissi kendi ağzıyla söylediğinde ya da o an karar verdiğinde her zaman hatalı çıkmaktadır. Bilinçdışı bir şeyi anlamadan önce bilinç anlamaya çalıştığında yanılmaktadır. Eagleman şöyle özetliyor; ”Önsezinin devreye girmediği kararlar, hiçbir zaman doğru olmuyordu.”

Bir Kızılderili Atasözü der ki: ”Komşun hakkında hüküm vermeden önce, iki ay onun makosenleriyle yürü!” Bu söz empati ile ilişkili olduğu kadar anlık tepki vermek yerine bilinçdışında meseleyi tam olarak anlamakla da ilgili işe yarar.

Bertrand Russell, nörobilim gelişmeden çok önce bu konuyla ilgili bir tespitte bulunmuştur. Bir karar almadan önce konuyla ilgili tüm bilgiyi edinip günlük yaşamına devam ettiğini açıklar. Uyur uyanır, iş yapar, başka konularla ilgilenir ve bir gün konuyla ilgili karar karşısındadır. İnsanın bilinçli bir şekilde düşünüp o an karar vermeye çalışması durumunda yanılacağını söyler ve hakikaten de bilimin bugün bildikleri ile bunun doğru olduğu ortaya çıkmıştır.

”Güç ya da endişe verici bir karar alınması gerektiğinde olanca aklınızı o iş üstünde toplayıp kararlarınızı verin, karar verdikten sonra da, yeni bir gerçekle karşılaşmadıkça o kararı yeniden gözden geçirmeye kalkışmayın. Kararsızlık kadar yorucu ve yararsız bir şey yoktur.” -Bertrand Russell

Bilinçdışımız, beynimizin bizim erişebildiğimizden çok daha fazla bölümüne erişir. Asla öğrenemeyeceğimiz bilgileri kullanır. Aklımızın almayacağı derinlikte hesaplar yapar. Trilyonlarca nörona karşılık bilincimizi öne çıkardığımızda yanılırız. Ustalaşmak, doğru kararlar almak, otokontrollü olmak ve rahat çalışıp düşünmek için bilinçdışımıza yükün büyük kısmını bırakmak gerekir.

Kaynaklar

  • Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman
  • Sıfırla, Chris Paley
Incognito’yu 20.01.’19’da okumuştum. David Eagleman, muazzam bir bilim insanı.
52 Views

Gözümüzün gördüğü halde bizim bilmediklerimiz

Ünlü bilişsel psikolog Ulric Neisser, 1970’lerde ”görsel dikkat” konusunda araştırmalar yapar. 2000’lerde ise Harvard Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde yüksek lisans yapan üç psikolog, bu konuyla ilgili deneyler yapmaya karar verirler. Bunlardan bir tanesi oldukça meşhur olur.

Yazıyı okumadan önce testi kendinize de bakın. Beyaz takım kaç kez paslaşıyor?

Deneyde kullanmak üzere üniversiteden öğrencileri oyuncu olarak kullanarak bir film çekerler. İki takım öğrencileri birbirleri etrafında dolanarak paslaşırlar. Bir takım tamamen beyaz, diğer takım tamamen siyah giyinmiştir. Filmin başında, beyaz takımın kaç kez paslaştığı sorulmaktadır.

Yanılgı cümlesi: “Olsaydı muhakkak görürdüm.”

Bu film, üniversiteden öğrencilere izletilir. Film bittiğinde öğrencilerden kaç kez paslaşıldığı üzerine yanıtlar alınır. Ortalama olarak gerçeğe yakın cevaplar verilir. Ve öğrencilere bir soru sorulur; ”Film sırasında ekrandan geçen gorili gördünüz mü?”

– Bir goril dikkatinizi çekti mi?
– Ne?!

Evet, videonun tam ortasında siyah renkli bir goril kostümü giymiş birisi ekrana girmektedir. Gerçek test pas sayısı değil, ekrandan geçen gorili fark etmektedir. İki takım paslaşırken ve gözler beyaz renkli takımın paslarını sayarken, siyah renkli takım gibi siyah giyinmiş ve dans etmekte olan goril, insanların gözlerinin önünde olmasına rağmen dikkatten kaçmaktadır.

Pasları saymaları istenmeyen gruplarda goril kolaylıkla fark edilmektedir. Deneyin sonuçları 1999’da bilimsel bir makalede yayınlanır ve psikolojide en çok konuşulan konulardan biri haline gelir. Hatta 2004’te Ig Nobel Ödülü kazanır.

Artık görüyorsunuz, çünkü beyninizi bir şey aramak üzere programladınız.

Öğrencilerin sadece yarısı gorili fark etmiştir. Fark koşullar altında, farklı gruplara, hatta farklı ülkelerde defalarca tekrarlanır. İnsanların yarısı, gözlerinin önünde duran ve dans eden gorili fark etmezler.

“dikkat eksikliği kaynaklı körlük”

Buna bilimsel olarak ”dikkat eksikliği kaynaklı körlük” denmektedir. İnsanların gözlerinde hiçbir sıkıntı yoktur. Hatta gorili ”görmektedirler”. Ancak paslara odaklandıkları için beyinleri gorile karşı kör olmayı seçmektedir.

Fotoğraf aslında siyah beyaz. Ekrandan geçen renkli çizgiler sonucu onu renkli görüyorsunuz. Ne gördüğümüz neredeyse tamamen beynimizle ilgilidir, gözümüzle değil.

Konuyla ilgili araştırmalardan biri çok çarpıcı başka bir şeyi gösterir. ”Göz izleyici” adlı bir cihaz sayesinde filmi izleyen insanların ekranda hangi milimetreye baktıkları tespit edilir. Gorili fark etmeyenler bir dakikaya yakın video süresince ortalama 1 saniye gorile direkt olarak bakmaktadırlar. 1 saniye direkt olarak gorile baktığı halde gorili fark etmezler, bilinçaltı, bilince gorili söylemez. Daha ilginci, gorili fark edenlerin baktığı süre de aynıdır; onlar da ortalama 1 saniye gorile bakarlar. İnsanların tamamı gorili gördüğü halde, yarısı gördüğünü, yarısı görmediğini söyler.

“…ortalama bir saniye…”

2001’de Amerikan denizaltısı, deniz yüzeyine çıkış yaptığında büyük bir sarsıntı yaşadı. Bir Japon balıkçı gemisi olan Ehime Maru’nun tam altından çıkmıştı. Çarpmanın neden olduğu su alma sonucu gemi denizin derinliklerine gömüldü ve 6 mürettebat hayatını kaybetti. Denizaltı da kazadan oldukça hasarlı bir şekilde çıktı. Ancak kazanın neden yaşandığı büyük bir soru işareti olarak kaldı.

Amerikan yetkililere kazanın neden olduğu ile ilgili 59 sayfalık araştırma raporu gitti. Raporda ufak tefek aksaklıklar dışında önemli bir nedene raslanmadı. Üstelik, periskop denilen cihazdan etrafa bakılmış olmasına rağmen ne kaptan ne de personel, önlerinde duran koca gemiyi görmemiştir.

Kaptan, tıpkı Görünmez Goril deneyinin kanıtladığı durumu yaşamıştır. Bir şeyi görmeyi beklemiyorsak, görmeyiz. Kaptan’ın açıklamaları, neden doğrudan gemiye baktığı halde onu görmediğini açıklar: ”Onu görmek için bakmıyordum, görmeyi de beklemiyordum.”

Denizaltı çarpması sonucu suya gömülen Ehime Maru isimli balıkçı gemisi

Dünyaca ünlü keman virtüözü Joshua Bell, bir toplumsal deney yapar. Bell, 3 milyon dolar değerindeki kemanı ile Washington’da bir metroya gider. Keman kutusunu para atılması için açar. Tam 43 dakika boyunca keman çalar ve sadece 32,17 dolar kazanır.

Amerikadaki gazete yazarları, kültürlü insan sayısı yüksek bir şehirde 43 dakika boyunca dünyanın en ünlü keman virtüözlerinden birinin tanınmamasının mümkün olmadığı üzerinde dururlar. Ama herkes aceleci bir şekilde işine gitmektedir ve etraftaki ilginç şeyleri fark etmek için sebep yoktur. Eğer bir kişinin onu işaret etse, başına büyük bir kalabalık toplanacağı konusunda hem fikir olurlar. Ama kimse, sabah sabah bir metroda para için keman çalanın Joshua Bel olmasını beklemiyordur.

Joshua Bel, Washington’da bir metroda 43 dakika boyunca harika bir konser verdi ve sadece 32,17 dolar topladı

Amerika’da bir kamu sağlığı danışmanı olan Peter Jacobsen, Kalifornia’da yayaların, bisikletlilerin yaşadığı kazalar ile ilgili bir çalışma yapar. Her kilometre için yaşanan kazaların istatistiğini çıkarır ve çok ilginç bir sonuca ulaşır. Yaya ve bisikletlilerin çok olduğu yollarda kaza oranı az, seyrek olduğu veya neredeyse hiç olmadığı yerlerde fazladır.

“…bakmak görmekle aynı şey değildir…”

Bunu, şu ana kadar bildiklerimizle artık şu sonuca dayandırabiliriz; şöförler yaya görmeye alışkın oldukları yerlerde onları görürler, olmadıklarında görmezler. Jacobsen’in deneyinden şu inanılmaz sonuç çıkmaktadır; ”yayaların iki kat fazla olduğu bir şehre taşınırsanız, yürürken size araba çarpma oranı üçte bir oranında düşecektir.”

“Sınırlı dikkatimizi en iyi şekilde nasıl kullanacağımız meselesi, daha büyük bir dikkat ilkesiyle ilgilidir. Bakarkörlük genellikle bir sorun değildir. Aslında sadece dikkatin işleyişinin bir sonucudur. İstisnai -ve istisnai ölçüde faydalı- zihnimizi odaklama kabiliyetimizin bedelidir. Dikkatimizi odaklamamız başka şeylere dikkatimizi dağıtmadan kısıtlı kaynaklarımızı etkili kullanmamızı sağlar; çevremizdeki şeylerin dikkatimizi dağıtmasını istemeyiz.”
-Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Bunlar gibi milyonlarca örnek her gün, her an yaşanmakta. Görmek, göz ile çok az ilgili bir konu. İnsan beyni, görmeyi beklemediği bir şeyi görmemeyi seçiyor. Odağımız, neyi gördüğümüzün kararını veriyor. Gözümüzün önünden geçen, beyin sinyallerine dönüşen, beynimize haber verilen görüntüler bile bilincimize ulaşmıyor. ”Gördüğümüze inanmak” gibi çok güvenilir kıldığımız bir delilin esasında hiçbir anlamı yok. Neyi gördüğümüz iddiası, gerçekte ne olduğu iddiasına delil teşkil etmiyor. Neye odaklanıyorsak veya o sırada bir şeyi görmeyi bekliyorsak onu görüyoruz. O zaman bile başka şeyleri gözden kaçırmayı seçmiş oluyoruz. Ancak bu beynimizin böyle çalışması ile ilgili bir konu, tüm bunlar doğru çalıştığında yaşanıyor.

”Şöförlerin çoğu yoldaki kurallara uyar, balıkçı gemilerinin çoğu denizaltıların üstünde yüzmez, dünya çapındaki keman virtüözleri metro istasyonlarınca çalmaz. Goriller de basketbol maçlarında nadiren araya girerler. Beklenmedik olayların beklenmedik olmasının iyi bir sebebi vardır; nadiren gerçekleşirler. Daha da önemlisi, çoğu durumda beklenmedik olanı gözden kaçırmanın bir sakıncası yoktur.”
-Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Görünmez Goril kitabını 18.11.’18 tarihinde okumuştum. Kitapta ayrıca bilinçdışı ve rasyonel düşünce ile ilgili ilginç pek çok yazı daha var.
21 Views

Olmayan bir kolu ağrıdan nasıl kurtarırsınız?

Dünyaca ünlü nörolog Ramachandran, tıp öğrencisi iken nöbetleri sırasında rastladığı hastalar nedeniyle Nöroloji’ye ilgi duymaya başlar. Boynuna bir iğne ile dokunulduğunda kahkaha atan bir hastası vardır. Felçli bazı hastaların ayağının dış kısmı sıvazlandığında baş parmağı kalkmaktadır. Ayrıca Temporal lobi epilepsisi geçiren hastalar aşırı dindarlaşmakta ve durdurulamaz bir yazı yazma isteği ile dolmaktadılar. Normalde zeki olan hastalar, sağ parietal lobu zarar gördükten sonra sol kollarının kendilerine ait olduğunu inkar etmeye başlarlar. Gözlerinde hiçbir sorun olmayan anokeksik hastalar aynaya baktıklarında obez birini görmektediler.

“hayalet uzuv”

Bu gibi ilginç konular nedeniyle Ramachandran, Nöroloji’ye yönelir ve kendine bir çalışma alanı seçer: ”hayalet uzuvlar”. Hayalet uzuv, bir insanın sonradan bir uzvunu, örneğin kolunu kaybettiği halde beyninin bundan haberdar olmaması durumudur. Sanki kolu varmışçasına ağrı duymaya, kaşınmaya, etrafa çarpma hissi ile yaşamaya devam ederler. Böyle vakalar yaklaşık yüz yıldır görülmektedir.

Dünya’da, ayağı olmadığı halde ”masaya çarptığı için” ağrı duyan insanlar var.

Ramachandran’ın Victor adında bir hastası vardır. Üç hafta önce dirseğinin aşağısı ampüle edilmişti (ameliyatla kesilerek alınmıştı). Nörolojik testlerde beyninin çalışmasında herhangi bir sıkıntı olmadığı görülür. Araştırma yaparken hastasının gözlerini bağlayan Ramachandran, bir pamuklu çubuk ile hastasının doku hissini ölçmektedir, yüzüne geldiğinde ise ilginç bir şey olur. Victor, yüzündeki dokunuşu olmayan bir parmağında hissettiğini söyler. Bunun üzerine başka yerlere dokundukça parmakları teker teker hissettiğini fark eder, ve bunu yüz üzerinde haritalandırır. Aynı şeyi su damlatarak da yapar. Bu şekilde yüzünde elinin bir yansımasını bulurlar. Victor, kaşınan bir kısmı için artık yüzüne dokunabileceğini keşfeder.

Ramachandran, hastanın yüzünde hangi bölgelere dokunduğunda hangi ”hayalet” parmağında his olduğunu haritalandırır

Ramachandran, yüz ile parmaklar arasındaki ilişkiden aklına beyin anatomisindeki diğer bir haritayı getirir. Dr. Wilter Penfield, 1940’larda uyanık hastaların beyinlerine yerleştirdiği elektrotlarla hangi kısımlarında his yaşadıklarını sorarak bir duyusal harita çıkarmıştır. Beynimizin anatomisinde vücudumuz saklıdır. Bedenimizin sol kısmı, beynin sağ kısmında bu şekilde haritalanmıştır. Parmaklar ile yüz de bu haritada çok yakındır. Daha sonra başka hastalardan gelen verilere de dikkat eder. Beynimizdeki görev yerlerine yakın bağlantılar ve yakınlık, beynimizin uzuvlarımız hakkındaki düşüncelerini etkilemektedir.

”Penfield haritası”

Ramachandran, olmayan bir uzvun neden ağrımaya, hissedilmeye devam ettiğini keşfetmeye burada başlar. Artık bir kol yoktur ancak kolun haritası beyinde hala mevcuttur. Kolun kesilmesi ile beyindeki harita değişmemiştir.

Beyin korteksimizde vücut uzuvlarımıza ayrılan alanların oranına göre insan bedeni ”homunculus” şekli ile gösteriliyor. Bu şekilden beynimiz için hangi bölgelerimizdeki hislerin daha önemli olduğu sonucu çıkarılabilir

Ramachandran’ın buluşu sonrası yıllarca pek çok yönüyle bu konu araştırılır ve ilerleme kaydedilir. Kendisi ise hastaların ağrılarının giderilmesi, sanrıların engellenmesi ile ilgili bir fikir aramaktadır. Bazı hastaları, kopmuş kolunun birine ”hoşçakal” dediğinde el salladığını, bazıları da telefon çaldığında ona uzandığını söylemektedir. Kimi hastası savaşta bir patlamada kopmuş ve on yıllardır olmayan bir bacağının ağrısı ile yaşamaktadır. Dünyada pek çok hastanın bu şikayetleri sonrası daha derinden kesme gibi ameliyatlar yapılmıştır. Ancak eli ağrıyan bir insan omzuna kadar kesilse bile ağrısı devam etmektedir.

Beynimiz ile kaslarımızı hareket ettirme kararı aldığımızda, motor sinyaller kaslara giderken bir kopyası da gözler, deri, eklemlerden gelen geri bildirim sinyalleriyle karşılaştırılmak üzere parietal omlara gönderilir. Burada hareketler ile yapılmak istenen arasında bir uyumsuzluk tespit edilirse bir sonraki sinyallere bildirim giderek davranış düzeltilir. Elimizi masadaki bir bardağa uzattığımızda bu sayede alabiliriz. Ramachandran’ın kol ampüle edildiğinde (kesildiğinde) beynin motor komut merkezlerinin bundan haberi olmadığı için kopyalanmış sinyallerin parietal lorlara gönderilmeye devam ettiğini ve yukarıda anlatılan beyin haritasının artık veri oluşmayan kısmına gittiğini düşünür.

MEG tekniği ile beyne bakıldığında görülen; beden yüzeyi haritası

Eğer bu tespiti doğruysa o zaman neden sadece hayal ettiğimiz zaman kolumuzu hareket ettirdiğimizdeki hisleri yaşamıyoruzdur? Bunun da cevabı basittir. Kolumuz sağlamken, tüm geri bildirimler; yani gözlerimiz, derimiz, kaslarımız, eklemlerimiz kolumuzun hareket etmediğini bildirir. Motor korteksimiz hareket emri verse de geri bildirimler bunu reddeden. Ama kol olmadığında; bu geri bildirimler ikna edici şekilde ulaşmaz. Eklemler, kaslar ve deriden geri bildirimler gitmez. Beyin vetosu olmadığı için gerçekten hareket ediyormuş gibi hisler yaşanır.

Bilim sorma üzerine inşa olur. ”Nörolojinin Sherlock Holmes’u” olarak anılan Ramachandran o zaman neden bazı hastalarında ”kilitlenmiş” hayalet uzuvları olduğunu merak eder. Bir hastası, olmayan koluna sanki beton dökülmüş gibi hissettiğini söyler. Bir diğeri ise kilitlenmiş bir pozisyonda kaldığı için sürekli acı içinde olduğunu, ”eğer biraz olsun hareket ettirebilirse” acısının dineceğini söylemektedir. Dikkat ediniz, bahsi geçen kopuk, olmayan bir koldur.

Ama burada da ana teoriyle uyuşan bir cevap vardır. Olmayan uzvu kilitlenmiş hastalar, kollarını kaybetmelerin yol açan kazadan hemen önce bu acıları yaşamıştır. Böylelikle geribildirim geldiğindeki haliyle giden yeni sinyaller tekrar etmektedir. Bir hastası bir felç geçirdikten sonra kolunu kaybetmiştir. Ramachandran’ın deyimiyle ”öğrenilmiş felç” nedeniyle beyin haritası bu yönde değişmiş, kolunun kesilmesi haritayı değiştirmemiştir.

“öğrenilmiş ağrı”

Ve Ramachandran’ın aklına dahiyane bir fikir gelir. O kadar mükemmel bir fikirdir ki, son derece basittir. Bir kutunun önünü ve üstünü çıkarır. Ortasına dikey bir şekilde ayna koyar. Kutunun önünden bir elinizi içeri koyarsanız, aynadan yansımasını gördüğünüz için sanki iki eliniz var gibi bir görüntü elde edersiniz.

“aynalı kutu”

Bu konuyla ilgili küçük bir deney yapabilirsiniz. Sol elinizi masanın altına saklayınız. Sağ elinizle aynaya bakınız. Sağ elinizi hareket ettiriniz, görmediğiniz sol elinizle de tıpatıp aynı hareketi yapınız. Bir süre sonra sol elinizle farklı bir hareket yaptığınızda büyük bir hayret yaşarsınız. Beyninizin kafası karışır. Bir süre yapılan bu harekette gözlerinizden gelen geribildirim sonucu aynadaki sağ elinizin yansımasının aslında sol eliniz olduğuna inanmaya başlar. Fark yaşandığında ise kafamız karışır. Ramachandran bunun nedenini şöyle açıklıyor: ”Aynanın ardındaki elinizin deri ve kaslarından gelen geribildirimler bir şey söylerken -parietal lobun gizlenen el olduğuna inandığı- yansıyan elden aldınız görsel geri bildirimler bambaşka bir hareketten bahseder.”

Sağ eliniz yerine sol elinizin kopyasını görmek, beyinde gördüğünüzün sağ eliniz olduğu algısını yaratıyor

Peki ya kolu olmayan birinde ne yaşanacaktır? Felçli bir hayalet uzva sahip bir hastası olan Jimmie’de bu aynalı kutuyu denemek ister. Hasta kutuya elini koyup da yansımasını gördüğü anda ”Sanki fişi yerine takılmış gibi!” diye bağırır. Yıllar sonra ilk kez acı verici spazmları azalmıştır. Bir başka hastası Ron da aynalı kutuyu evine götürüp üç hafta boyunca dener. Ve inanılmaz bir şey olur. Artık hayalet uzvu yoktur. Beyni, ortada bir kolun olmadığına ikna olmuştur. Tıp tarihindeki ilk başarılı ”hayalet uzuv ampütasyonu”, son derece basit bir uygulama ile gerçekleştirilmiştir.

House M.D dizisinin bir bölümünde, Dr. House, gençliğinde, askerde elinde mayın patladığından beri acı çektiği için öfkeli ve inatçı birine dönüşmüş ev sahibini kaçırıp Ramachandran’ın ”aynalı kutu” tedavisini uygular. Hastanın ağrıdan kurtulduğundaki yaşadığı hisin bu sahnede gösteriliş şekli, Ramachandran’ın hastalarının yaşadıklarının aynısı.

Aynalı kutu ile ilgili makalenin yayınlanmasının ardından pek çok araştırma yapılır ve bilimin bilgisi ilerler. Hayalet uzva sahip insanlar Ramachandran’ın kliniğini ziyaret eder ve tedavi olurlar. Dünyanın her köşesinde çalışmalar yapılır. Ramachandran da pek çok konudaki çalışmasına devam eder. Ancak keşfettiği şeyler üzerine düşünülecek pek çok konu vardır.

”Aynalı kutu” fikrinin bugün geldiği nokta. Kolu olmayan bir hasta ekranda 3D olarak canlanan bir simülasyon ile ağrıdan kurtuluyor

Beynimiz kandırılabilir ve hayalet uzuv konusunda olduğu gibi bazen kandırılması da gerekir. Hayatta kalmaya odaklı beynimiz adapte olma ve durumdan faydalanma için uğraşır. Bunu yaparken kurduğu bağıntılar ile aslına ihtiyacımız olan durumlar çelişebilir. Yine de esnek ve aşırı bir öğrenme yeteneği olan beynimizi yeniden programlamak avantajına sahibiz.

“Kendimizi Homo plasticus olarak da alandırmamız mümkün. Diğer hayvanların beyinleri esneklik özelliği sergilerken, biz bunu beynin gelişimi ve evrimleşmesinde temel etken olarak kullanan tek tür olduk.”
-V.S. Ramachandran

Aralık 2018’de okuduğum Öykücü Beyin, ortalama okuyucu için biraz ağır olsa da nörolojik konular için ilk ağızdan yazılmış önemli bir kitap. Başlangıç için yine de Ramachandran’ın ”Beyindeki Hayaletler” kitabı iyi bir seçenek olur.
24 Views

Kafatasına giren çubuk, beyinle ilgili ne gösterdi

1848 yılında Phineas Gage adında Amerikalı bir işçi, demiryolu inşaatında çalışırken bir kaza geçirdi. ”Sıkıştırma şişi” olarak kullandıkları demir bir çubuk, bir patlama ile çenesinin altından girdi, göz boşluğundan geçti ve alnının üzerinden çıktı. Gage’nin kafasının içinden geçen çubuk patlamayla savrulan her şey gibi yere düştü. Diğer işçiler çubuğu bulduklarında üzerinde Gage’nin kanı ve beyninden parçalar vardı.

Phineas Gage’nin kafatası Harvard Üniversitesi’ndeki Warren Anatomi müzesinde sergilenmekte

Ancak Gage ölmemişti. Üstelik, patlama sonrası bilinci açık bir şekilde arkadaşlarının yardımıyla ayağa kalkmış ve kağnı arabasına kadar birkaç yüz metre yürümeyi başarmıştı. Doktorların yaşamasını beklemediği Gage, kazadan üç ay sonra işinin başına dönmüştür. Konuşma, hareket yetenekleri ve hafızası zarar görmemişti. Her şey neredeyse eskisi gibiydi.

Gage, ”Hayatta kalan adam” olarak Demir çubukla fotoğraf çektirmiştir

Ancak bir tuhaflık vardır. Kazadan önce ”çalışkan ve yetenekli” olarak anılan Gage, bencil ve ani öfke nöbetleri yaşayan birisine dönüşmüştür. Arkadaşları onu tanımakta güçlük çekerler. Onun için ”inatçı, laf anlamaz, kararsız, değişken” olduğu söylenir. Planlar yapmakta ancak onlara uymamaktadır. Bir çocuk gibi düşünmekte ancak hayvani isteklere sahip bir adam gibi davranmaktadır. İstikrarlı çalışma hayatı da son bulan Gage, pek çok işte çalıştıysa da hiçbir yere uyum sağlayamaz. Kazadan 13 yıl sonra da bir dizi nöbet geçirdikten sonra hayatını kaybeder. Kafasına girip çıkmış demir çubukla birlikte gömülür.

Gage’nin kafatasına giren çubuğun beyninde yol açtığı nörolojik hasarın bugünün teknolojiyle elde edilmiş bir 3D simülasyonu

Ölümünden 7, kazadan 20 yıl sonra, kazadan sonra tedavisini yapan doktor Martin Hawlow, Massachusetts Tıp Derneği’ne bir rapor sunar. Dahiyane bir fikri vardır. O zamana kadar inanılan; beynin bir bütün olarak çalıştığı ve hiçbir kısmının belirli bir konuda uzmanlaşmış olmadığıdır. Harlow ise, Gage’nin kazadan sonraki kişilik değişimlerinin beyninin hasar gören kısmı ile ilgili olduğu ihtimali üzerinde durmaktadır. Ona göre, beynin ön bölgesi sanki ”düşünsel melekeler ile hayvani eğilimler arasındaki dengeyi” sağlamakla görevli gibidir. Ancak harika bir tespit ve iyi bir sunum, dönemin biliminsanlarını ikna etmeye yetmediği gibi bunun doğru olabileceği üzerinde bile durmazlar.

İnsan beyninde frontal (ön) lob

Üstelik, Hawlow’un sunumundan 7 yıl önce, Fransa’da Paul Pierre Broca adlı bir cerrah, 21 yılda konuşmasını adım adım kaybetmiş bir hastaya yaptığı otopside, beynin sol yarı küresinin ön lobunda hasarlı bir doku bulmuştur. Bu kısma ”Broca alanı” denmiş ve 3 yıl sonra bir Alman nörolog olan Carl Wernicke, bu bölgenin biraz arkasının da sözleri anlamaktan sorumlu olduğunu keşfetmiştir. Ancak yine de bunların konuşma ile ilgili keşifler olduğu, Gage’nin konuşmasında ve hareket yeteneğinde bir bozulma görülmediği, düşüncenin beynin belirli kısımlarına dağılan bir görevlendirmesi olmasını düşünmek için bir neden olmadığı sonucuna varılır.

Bu tavır, ”Descartes yanılgısı” adıyla da tartışılır. Descartes, ruh ve bedenin ayrı olduğu düşüncesini iddia etmiştir. Yüzyıllarca kabul gören bu düşünce, Gage’nin vakasında beynin kısımları olduğu ihtimalinin akla bile getirilmemesine sebep olmuştur. Bugün ise, bu vaka Descartes’in yanıldığının ve ruhun esasında olmadığının tartışmalarını başlatmıştır.

Dürtü, David Lewis

1878 yılında, yani kazadan 30 yıl sonra, İngiliz psikolog David Ferrier, Gage’nin neden hareket, konuşma ve hafıza fonksiyonlarına zarar vermezken kraterini değiştirdiğini açıklarken ”prefrontal korteks” tanımını kullanır. Gage’nin sol prefrontal korteksi zarar görmüştür.

“Prefrontal korteksin temel görevi idari işlevlerdir (executive functions). Adından da anlaşılabileceği gibi bu bölgenin en bilinen işlevi beyni ve vücudu idare etmesidir. İyi ve kötü, güzel ve çirkin, geçmiş ve gelecek arasında farkı hep bu bölge sayesinde anlarız. Örneğin, evde süt bittiğinde süt almak için markete gitme fikri prefrontal kortekste oluşur. “Markete git ve süt al”. Buradan çıkan emir premotor kortekse gider ve markete gitme eylemi başlar. Eylemlerimizin sonuçlarını tahmin etme temel olarak prefrontal korteksin görevidir.Bu sayede sosyal normlara göre davranırız ve normal oluruz. Hiç kimse süt almaya çırılçıplak bir şekilde gitmez dimi? Markete emekleyerek giden kimseyi de görmeyiz. Aradığımız süt markasını hangi markette, ne kadarlık fiyata bulabileceğimizi de az çok tahmin ederiz. Tüm bunların arkasında prefrontal korteksimiz görev alır.”
-Kaynak: sinirbilim.org

Bugün buna benzer pek çok vaka kayıtlıdır. Herhangi bir sebeple beynimizin belirli kısımlarının fonksiyonunu bozan olaylar, davranış değişikliklerine yol açabilir. David Lewis, Dürtü kitabında 35 yaşında beyin tümörüne yakaladıktan sonra evliliği ve iş hayatı bozulan bir adamı anlatır. Bir başka örnek, yaşlandıkça uygunsuz şakalar yapmak ve bunların çok komik olduğunu düşünmektir. Bu gibi bir durum muhtemelen beynin orbitofrontal corteks kısmındaki lezyonlar nedeniyledir.

David Lewis’in Dürtü isimli kitabı, Gage’den bahseden yüzlerce kitaptan biri. Bu vaka, ”tıp tarihindeki en ünlü vaka” olarak anılıyor.

Beynimizin tamamı içerisinde birbirine bağlı trilyonlarca nöron, fonksiyonunu yapmayan belirli kısımlar varken de bağıntı kurma ve görevine devam etme eğilimindeler. David Lewis şöyle diyor; ”İnsan evrimleşirken hayatta kalmayı zorlaştıran o kadar çok fiziksel tehdit vardı ki beyin, hızlı karar vermeyi ve harekete geçmeyi sağlamak için sezgisel kestirme yolları erimleştirdi.” Uyum sağlamaya odaklı beynimiz, görevini yapmayan kısmın yokluğuna hemen adapte olup çalışmaya devam ediyor. Bu, hayatta kalmamız için avantaj.

Kaynak: bilimvegelecek.com.tr

Ancak üzerine düşünülmesi gereken şudur, şuanda düşünmemiz gerektiği gibi düşündüğümüzden nasıl emin olabiliriz? Beynimizin belirli bir kısmı kapanmış ya da görevini yapmayı bir süredir yavaşça bırakıyor olsa bundan haberimiz bile olmaz. Kalan nöronlar dünyayı kendi yorumladığı haliyle görmeye ve biz de her şeyi düşündüğümüz gibi algılamaya devam ederiz. Bir tümör, lezyon ya da başka bir nedenle görevini az yapan bir kısmın varlığı, onu düşünerek fark etmemize neden değildir, çünkü kalan kısımlar görevini yapmayan kısma rağmen çalışırlar. İnsan, doğru düşündüğünden asla emin olamaz, beynimizin tamamı çalışmıyorken bile beynimiz çalışmaya devam ediyordur.

David Lewis’in Dürtü kitabını 18.11.2017’de okumuştum. Fotoğraflar 05.08.2019’da Kütahya Kitap&Kahve’de çekildi.
27 Views