Grup Fikri, Ayna Nöronlar, ve Toplum

– Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

Solomon Asch adındaki bir psikolog, tarihin en ünlü psikoloji deneylerinden birini gerçekleştirmiştir. Asch Deneyi olarak bilinen bu test, son derece kolay ve cevabı bariz sorulardan oluşur. Test soruları kişilere sorulduğunda doğru cevaplar alınır, ancak gruplara sorulduğunda durum değişmektedir. Çünkü test grubunda bir kişi hariç heres deney ekibindendir ve sorulara bilerek yanlış cevap vermektedirler. Deney yapılan kişiler, diğer insanların verdiği cevaplar karşısında şaşkına dönseler ve kesinlikle inandıkları cevabı vermek isteseler de, grubun verdiği cevabın etkisinde kalır ve cevaplarını değiştirirler. Grup içindeki cevaplarımız, bireysel cevaplarımızdan farklıdır.

Oksitosin düşüşünün yüzünüze nasıl yansıdığını Asch Deneyi’nde görebilirsiniz. Üzerine deney yapıldığının farkında olmayan kişi hariç, diğer herkes deney grubunun içerisindeler. Deneydeki oyuncular bilerek yanlış cevaplar veriyorlar. Deneye katılmış kişiler, şaşkınlığa uğrasalar da, aksi yönde cevap vermek isteseler de içlerinden gelen güçlü bir dürtü nedeniyle hayret verici bir şekilde diğer insanların verdiği cevapları veriyorlar. Asch deneyi, psikolojinin en meşhur deneylerinden biri olup yıllar içinde pek çok kez tekrarlanıp aynı sonuç elde edilmiştir.

”İnsanlar tarla faresi değildir ama başkalarının ifadeleri ve yaptıklarından kolayca etkilenirler.”
– Dürtü, Richard H. Thaler & Cass R. Sunstein

Bir başka deneyde, iki ayrı grup öğrencilere verem aşısı ile ilgili konferans gerçekleştirilir. Konferanstan yarım saat sonra da hemen yan binada verem aşısı yapılacağı bilgisi verilir. Gruplara aşı yaptırmaya gidip gitmeyecekleri sorulur. Bir grupta ”Aşı yaptıracaklar ellerini havaya kaldırabilir mi?” diye bir soru sorulur ve çoğunluk elini kaldırır. Diğer gruba ”Aşı yaptırıp yaptırmayacağınızı kağıda yazıp zarfa koyup bize getirin” denir. Her iki grupta da büyük çoğunluk aşı yaptıracağını söylemiş ancak sadece ellerini kaldıranlar aşı yaptırmaya gitmiştir. Çünkü ellerini kaldıranların olduğu grupta insanlar başkalarının ne yapacağını görmüş, zarfa konulduğunda görmemişlerdir. Başka insanların bir şey yapacağını bilmek, insanlarda onu yapma dürtüsü oluşturur.

”Bir gelenek ya da uygulamayı sevdiğimiz ya da savunulabilir olduğu için eğil, sadece çoğunluğun sevdiğini düşündüğümüz için takip edebiliriz.”
– Dürtü, Richard H. Thaler & Cass R. Sunstein

Sosyal psikolojinin kurucularından Muzaffer Şerif, 1930’larda bir deney yapar. Deneklere bir ışık kaynağı gösterilir ve ışığın hareket ettiği mesafe sorulur. Işık aslında sabittir ancak optik bir nedenden dolayı hareketli gözükmektedir. Herkes aynı şeyi gördüğü halde ayrı ayrı sorulduğunda bireyler birbirinden çok farklı cevaplar verirler. Ancak denekler küçük gruplar haline getirildiğinde, görüşler birleşir ve ortak cevaplar ortaya çıkar. İnsan beyni birey iken ayrı, topluluk içinde ayrı kararlara varır. Başkalarının yaptıkları karşılığında fikir değiştirmek, grup haline gelindiğinde düşünce modelini ortak fikri destekleyecek hale getirmek, çoğunluğun yapacağı görülen şeyleri yapmak normaldir. Peki burada ne olmaktadır? Beynimizin başka insanların varlığına göre çalışma şeklini değiştirmesinin nedenleri ve sonuçları vardır.

1930’larda yapılan ilginç bir deney. Asansörde deney amacıyla bulunan insanlar, sanki ortada gizli bir ritüel, gelenek, prosedür ya da kural varmışçasına aynı anda bazı hareketler yapıyorlar. Asansaöre tesadüfen binen insanlar, bu uygulamaları aynen taklit ediyorlar.

Bilinç düzeyinde, sosyal destek olmadan öleceğinize inanmazsınız ama nörokimyasallarınız bu olasılığı şaşırtıcı derecede güçlü buluyor.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Öncelikle; gruba uymak, memeli olmamızla açıklanır. Sıcak kanlı canlılarda oksitosin adı verilen bir hormon vardır. Bu hormon, sürüde kalmamız için vardır. Asch deneyinde olduğu gibi, bazı insanlar bir soruya yanlış bile olsa aynı cevabı veriyorlar diye canınız oldukça sıkılır. Çünkü inandığımızı söyleme isteğimiz ile grupla ters düşmekten çekinmemiz beynimizde bir çelişki yaratır. Ve çok bariz olmasına ve kesinlikle inanmamanıza rağmen, yanlış cevabı verirsiniz. Kendi inandığınız cevabı vermek hayatınızda büyük bir problem oluşturmaz, günlük deyimle, böyle bir şey yaptığınız için ”ölmezsiniz”. Ancak oksitosin düşüşü aynen ölecekmişsiniz gibi hissettirip bunu yapmanıza engel olur.

Sürü ancak kalabalığı takip ederseniz ve onlar koştuğunda siz de koşarsanız sizi korur. Sürünün gördüğü aslanı, koşmadan önce kendiniz görmekte ısrar ederseniz hayatta kalma şansınız azalır.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Ortada bir dava yok, elle tutulur bir amaç, net bir yarar yok. Ancak bir topluluğa ait olma hissi, insanda ciddi bir ihtiyaçtır. Futbol trübünleri bu eksikliği kapatmaya yarayabilir.

Memeliler, hayatta kalmak için topluluk halinde yaşarlar. Yavrularını hayatta tutmak için onların yanında olurlar, kendi başlarına hayata atılana kadar onlara bakarlar. Annelik duygusu, sarılmak, aynı türden diğer canlılarla her türlü güven verici davranış oksitosin salgılar. Bu sayede toplulukta kalır ve hayatta kalırlar. Topluluktan uzaklaşanların genleri devam etmez. Bu nedenle sürüde kalma hissi nesilden nesile taşınmaya devam eder.

Doğal seçilim başkalarının yargılarına güvenebileceğiniz bir beyin yarattı. Fakat sürü davranışlarının insanlar için bir eksisi var. Diğerleri uçurumdan atladığında kendimizin de atlaması konusunda endişe edebiliyoruz. Grup düşüncesi, çete ve manevi bağlar konusunda endişe duyuyoruz. Kendimizi genellikle aslanlar arasındaki bir kuzu gibi hissediyoruz, çünkü oksitosine ihtiyaç duyuyoruz.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Oksitosin, memeli olmanın bir parçasıdır. Ancak insanlar, memeli olmanın da ötesinde kendi türüne bağlıdır. İnsanı insan yapan özelliklerin çoğu, başka insanların varlığı ile ilişkilidir. İnsanın diğer memelilerden ayrılıp insan olması, bazı sebeplere dayanır.

Antropolojik hikaye şöyle başlar: İnsan doğada yaşayan sıradan ve ”önemsiz” bir hayvandı. Çeşitli davranışlar daha büyük beyinli olanların hayatta kalmasına neden oldu. Ayrıca ellerini kullanmak da beynin büyümesini sağladı. Daha büyük beyin, vücudun enerjisinin önemli bir kısmını beyne aktarması demekti.

Homo sapiens’te beyin toplam vücut ağırlığının yalnızca yüzde 2 ila 3’ünü oluşturur, fakat dinlenme halinde vücuda tükettiği enerjinin yüzde 25’ini harcarken, diğer maymunların beyni dinlenme anında enerjinin sadece yüzde 8’ini kullanır.
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Vücut ağırlığına oranla en büyük beyin insandadır. Ve beynimizin de büyük bir bölümü başka insanların ne yaptığı ile ilgili işlerle uğraşır.

Daha büyük beyin daha çok enerji ihtiyacı, dolayısıyla daha çok gıda ihtiyacı demekti. Gıda ararken harcanan vaktin artması, riskleri artırdı. İki ayak üstünde durmak düşmanları rahat görmek açısından önemli idi. Ancak kaslar köreldi. Harari bu durumu; ”Savunmadan eğitime para aktaran bir yönetim gibi, insanlar kaslardan nöronlara enerji aktardılar.” Büyük beynin en büyük dezavantajı kafatasının büyümesi idi. Bu da sırta ve boyna baskı yaptı. Fakat çok tehlikeli başka bir sonucu oldu; doğumda ölüm. Dişi rahmi, büyük bir kafatası ile aynı oranda değişime uğramadı. Dişiler doğumda ölmemek için kendilerini erken doğuma zorlamaya başladılar. 9 aylıkken doğmak, insan yavrusu için erkendir ancak böyle yapanlar hayatta kaldığı için genler onlar üzerinden devam etmiş, insan biyolojinde bu sürede doğum yapmak yerleşmiştir.

Diğer hayvanlara kıyasla insanlar, pek çok hayati öneme sahip sistemleri henüz tam olarak gelişmemişken erken doğar hale gelirler. Bir tay doğumdan kısa süre sonra yürüyebilir, bir yavru kedi birkaç haftalıkken annesi yiyecek arayıp sırasında onu yalnız bırakabilir. İnsan bebekleriyse yıllar boyunca yardım, bakım, koruma ve eğitim için büyüklere muhtaçtır.
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Yeni doğmuş bir zürafa, hemen yürümeye başlar. Diğer zürafaların yaşadığı gibi yaşar. Doğumundan sonra, hayatta kalması için öğrenmesi gereken ekstra bir bilgi yüklemesine ve tecrübe devrine ihtiyaç duymaz. İnsanlar ise sıfırdan başlar. Hayatta kalmak için yıllarca annesine bağlıdır. Tüm bağıntılalar anne-baba ve toplum tarafından verilmelidir. Ondan sonra da modern dünya düzeni dahil diğer insanlar içinde yaşamak için büyük bir kültür yüklemesi yapılmalıdır. Kant şöyle der; ”İnsan, dünyada eğitime ihtiyaç duyan tek canlıdır.”

İnsanı diğer hayvanlardan ayıran en büyük etki böyle ortaya çıkmıştır. İnsan, büyük bir beyinle ancak çok az bağlantıyla doğar. Doğduktan sonra bu bağlantıların oluşmasına ve bunlar gerçekleşene kadar kendisine bakılmasına muhtaçtır. İhtiyaçları hem bedensel, hem de kültüreldir. Bu sebeple yavru bakımı ebeveynlerin, ailenin ve toplumun ortak görevi olmuştur. Böyle davranışlar içerisinde olmak, insanın topluluk halinde yaşamasına neden olmuş; biyolojisine yerleşmiştir. Bir şekilde başlayan sosyallik ihtiyacı, beynimizin en önemli gündemini oluşturur.

Homo sapiens her şeyden önce sosyal bir hayvandır, sosyal işbirliği hayatta kalma ve üreme için kritik öneme sahiptir. Kadın ve erkek bireyler için aslanların ve bizonun yerini bilmek yeterli değildir, asıl önemli olan kabilde kimin kimen nefret ettiği, kimin kiminle ilişkiye girdiği, kimin dürüst ve kimin hilebaz olduğunu bilmektir.
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Gösteri harika olsa da, gördüğümüz bir ”’sürü”. Sosyolojik bir topluluk değil.

Sosyal pek çok hayvan vardır, ancak insanlarınki kadar değil. Yüzbinlerce balığın, onbinlerce kuşun, yüzlerce koyunun bir arada oluşturduğu sürü davranışı, sosyallik değildir. Sosyal toplulukta her bireyin kendi karakteri ve bu karakterlerin birbiriyle ilişkisi söz konusudur. Ve hayvanlar en fazla 150 kişilik sosyal topluluklar oluşturabilirler. Daha fazla sayıda, topluluk bölünür. İnsanlar ise milyonlarca kişi ile aynı şehirde yaşayabilirler. Bunun insanın sembollere, olmayan şeylere inanma ve güven ile anlam atfetme yeteneği ile de ilişkisi vardır. Aynı takımı tutan insanlar, aynı ülkede yaşayan insanlar ortak değerlere sahiptir ve herkesi tek tek tanımaları gerekmez. Grupların birey gibi davrandığı çok olur. Yine de insanı insan yapan ve bugünlere gelmesini sağlayan şudur; başka insanların varlığı.

Doğal koşullarda tipik bir şempanze grubu 20 ila 50 arası bireyden oluşur. Bu gruptaki şempanze sayısı arttıkça sosyal denge istikrarsızlaşır ve nihayetinde bir kırılma yaşanarak yeni bir grup oluşur. Zoologlar sadece birkaç kez 100 kişiden daha büyük gruplar gözlemlemişlerdir.
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Aslanlardan, yılanlardan, gorillerden daha güçlü olmadığımız halde bir nedenle hayatta kalmayı başardık. Kimi canlı kaçarak, saklanarak, gizlenerek hayatta kalır. İnsanlar ise organize olarak, işbirliği yaparak hayatta kaldılar. Tek başımıza daha güçlü olmadığımız canlıları, işbirliği ile alt ettik. Biri uyurken, diğeri gözcülük yaptı. Kimisi avlanırken, kimisi yavrulara baktı. Bir şekilde eksik özelliklerimizi birbirimizle tamamlayıp besin zincirinde en üst zincire çıktık. Başka insanların varlığı hayatta kalmamızda temel etkendi, bugün de öyledir. Başka insanlar yokken yiyecek, korunma, sağlık ihtiyaçlarımızı karşılayamayız. Bu nedenle beynimizin biyolojisinde; hem fiziksel hem de kimyasal bazı konular, başka insanlarla direkt ilişkilidir.

Yüksek zekamızdan o kadar eminiz ki, beyin kapasitesinin daha fazlasının daha iyi olacağını varsayıyoruz. Ama eğri böyle olsaydı, kedi ailesi de hesap yapabilen kediler üretirdi. Hayvan krallığında, neden Homo cinsi bu kadar düşünme makineleri üretmiş tek cins?
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Genetik geçmişimiz ve biyolojik çalışmalar; diğer hayvanlardan ayrılan özelliklerimiz ve nedenlerini araştırır. Oksitosin gibi yine sosyal davranışlarla ilişkili olan bazı konular, memeli olmamızın nedenidir. Ancak göz akımızın varlığı, diğer canlılardan farklı bir sosyalliğin sonucu olarak diğer insanların varlığı nedeniyle de ortaya çıkmış bir yönümüzdür. Ronald Giphart; ”Böylelikle kimin kime baktığı çok çabuk anlaşılabilir” der ve şöyle ekler; ”Primat türleri birbirlerini daha çok başları yönünde izlerken biz insanlar birbirimizi bakışlarımız yönünde takip ederiz.”

”İnsanların yapabileceği en zor ve önemli şey matematik, felsefe, mühendislik, hatta bilim değil. Başkalarıyla uğraşmak. Biz cebirden daha karmaşığız, metafizikten daha deriniz ve depremlerden daha az öngörülebiliriz. İstediğimiz her şeyi başkaları aracılığıyla alırız.”
– Sıfırla, Chris Paley

Birinin size bakmasına kayıtsız kalmanız çok zordur. İnsan beyni, diğer insanların neye baktıkları ile ilgilenir, çünkü tehlikeyi işaret ediyor olabilir. Ancak size bakmaları, beyniniz için pek çok soru işareti oluşturur ve hemen çözülmesi gereken acil bir problem aramaya başlar.

Yüzbinlerce yıl önceye gidelim. İnsanlar 150 kişilik kabileler halinde yaşıyor. Her bir kabile, kendi hayatta kalmak için gerekli iş bölümüne sahip. Ve kabilelerde liderler var. Lider, göz ile daha çok takip edilen kişidir. Bugünün politik ortamında ve insan ilişkilerindeki otorite ve hiyerarşi bile, kimin kimi izlediği ile saptanır. Lideri izlemenin biyolojik nedeni, liderin topluluğun devamlılığı konusundaki rolüdür. Tüm iş bölümünün hayatta kalmak için paylaştırıldığı bir ortamda lideri izlemek hayatta kalma sebebidir.

Liderlere takipçilerden aha fazla bakılır. Ve bir grubun lideri bir yere baktığında diğerleri de bakışlarını aynı yöne çevirir; çünkü liderin bakışı bazen bir tehlike sezdiğinin habercisi olabilir.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart & Mark Van Vugt

Bakışların, empati devretme özelliği vardır. Bir başkasının bakışlarından, yaşadığı hissi anlamakla kalmaz, bizzat hissederiz. Ian McKellen, bakışları ile rol yapan inanılmaz bir aktördür. Öyle ki, yönetmenler en önemli sahnelerde sadece onun bakışlarını göstererek, ortamda hissedilen tüm duyguyu izleyiciye yansıtırlar.

Bakışlar konusu bizi beynin çok ilginç bir yönüne taşır. Antropolojinin psikolojiye etkileri konusunda çok ilginç bir örnek vardır. Yüzbinlerce yıl öncesini düşünelim. Afrika savanalarında bir grup arkadaşınızla sohbet ediyorsunuz. Birden yanınızdan koşarak başka arkadaşlarınız geçti. Üç ihtimaliniz var; neden koştuklarını sormak, dönüp neden kaçtıklarını bakmak veya onlarla birlikte kaçmaya başlamak. İlk iki davranışı yapanların daha azı hayatta kalmıştır. Çünkü savanada tehlikeden kurtulmak saniyelerle ilişkilidir. İstatistiki olarak, diğer insanlarla aynı davranışları sergileyenlerin genleri bugüne ulaşmıştır. Dolayısıyla beynimiz diğer insanların bir şey yaptığını gördüğü anda aynısını yapmak yönünde şiddetli bir refleks gösterir

House M.D dizisinin bir bölümünde, Dr. House birinin ”aşırı kibar” olmasının bir hastalık belirtisi olarak görülmüştür. Adam, kendisine bilerek vurulduğunda ya da alay edildiğinde bile gülümsemektedir. Diğer doktorlar bunu norm eğrisi ile açıklamak isterler. Toplumda çok kaba insanlar olabileceği gibi çok iyi insanlar da olmalıdır, herkes ortalama davranış sergilemek zorunda değildir. Ancak Doktor House, bugün varlığı devam eden aykırı davranışların bile evrimsel süreçte hayatta kalmakla ilişkili olması gerektiğini söyler. Şöyle der; ”Üzerine doğru bir ayı gelen üç insandan kaçanlar ve kalıp savaşanlar hayatta kaldı. Gülümseyerek sarılmaya çalışanların genleri bugüne ulaşmadı.” Eğer bir davranış, genlerin bugüne gelmesine engel ise bir hastalıktır. Dizinin o bölümünde hastanın beyninde bir lezyon tespit edilir, ve böylelikle aşırı kibar olmasına neden olan hastalık bulunmuş olur.

1980’lerde üç bilim insanı, maymunların beyinlerine elektrot yerleştirmişler ve incelemekte idiler ve tesadüfen büyük bir şey keşfettiler. Deneyciler, deney sonunda maymunun elinden fıstığı alıp uzak bir yere koymuşlardı. Maymuna fıstık verildiğinde o da aynı şeyi yaptı. Loretta Graziano Breuning şöyle özetliyor; ”İzleyerek bir elektrik döngüsü oluşturmuştu. Bir hareketi izlemek, hareketi bizzat yapmakla aynı sinir yolunu tetikliyordu.” Ayna nöronlar böylelikle keşfedilmiş oldu.

”İnsan beyni mükemmel bir fotokopi makinesidir. Gruplar halinde yaşamanın atalarımıza sağladığı faydalardan biri, her şeyi kendi başlarına keşfetmelerine gerek olmamasıydı; örneğin avlanmayı ya da ateş yakmayı diğerlerinin nasıl yaptığına bakmak öğrenebiliyorlardı. Biri aniden olanca hızıyla koşmaya başladığında olduğunuz yerde dikilip arkasından bakmak yerine aynı hızda arkasından koşmanızda fayda vardı.”
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart & Mark Van Vugt

Adaletsiz ödüllendirmenin maymunun davranışlarına yansıması. Başkasının ödüllendirildiğini görmek, maymunun gerçekten acı hissetmesine neden oluyor.

Başkalarının başına ne geldiği ve buna göre ne yapmamız gerektiği o kadar önemlidir ki, beynimimiz bir insanın başına bir şey geldiğini gördüğümüzde harekete geçer. Loretta Graziano Breuning’in özetlemesi ile, beynimiz birisinin ödül aldığını ya da tehlikeyle karşıladığını gördüğümüzde; aynı durumda biz olsak aktive olacak sinirleri harekete geçirir. Birinin elinin kesildiğini görsek, hemen elimizi çekeriz. Bir insan balkondan sarkınca hemen yere çömeliriz. İnsanlar hızla kafasını eğdiğinde biz de eğeriz. Böyle olması, biyolojik geçmişimizde hayatta kalmamızı sağlamıştır. Chris Paley, taklit içgüdümüzle ilgili bir deney anlatır. Gizli bir kamera ile kaydedilen görüşmelerde, deneyci yüzünü kaşır ya da ayağını sallar. Gönüllüler de bir süre sonra farkında olmadan aynı davranışları gösterirler.

”Ayna nöronlar sadece irisinin ödül aldığını ya da tehlikeyle karşılaştığını gördüğümüzde harekete geçer. Bu harekete geçiş kendi deneyiminizle gerçekleştirdiğinizden daha zayıftır. Fakat bir insanı sürekli olarak ödül alırken ya da tehdit altındayken izlerseniz bağlantılar kurulur.”
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Esneyen birini gördüğünüzde esnersiniz.

Ayna nöronlar, başka insanların yaşadığını gördüklerimizle harekete geçiyor. Beynimiz, bunların bizim başımıza gelmediğini biliyor. Ancak sürekli bir şeye başkasının maruz kaldığını görmek, bizim beynimizde de aynı koşula duyarlılığa neden oluyor. Buna göre bir sinema filmi, ısrarla gösterilen bir televizyon reklamı; bir insanda bir alışkanlık yaratmaya, anlayış değiştirmeye neden olabilir. Sadece para düşünen insanların mutlu olduğu bir dizi izlemek, bir insanın sadece para düşünmesine neden olabilir. Beynimiz başka insanların ödüllendirildiği ve tehlikeye düştüğü durumları ciddiye alır.

” (Ayna nöronlar) yalnızca eylem anında değil aynı eylemde bulunan bir başkasını seyrederken de etkinleşir. Bu kulağa öylesine basit geliyor ki, muazzam içerimlerini gözden kaçırmak kolaylaşıyor. Bu hücrelerin yaptığı şey, diğer bir kişiyle etkin bir biçimde empati kurmanızı sağlamak ve onun niyetlerini -aslında neyle uğraştığını- ”okumanızı” sağlamak. Bunu da, kendi beden imgenizi kullanarak onun eylemlerinin bir simülasyonunu gerçekleştirmekle ulaşırsınız.”
– Öykücü Beyin, V.S.Ramachandran

Birinin güldüğünü görmek, sizin de gülmenize neden olur.

Ramachandran, ayna nöronların ”ilk ve net” işlevinin, bir başkasının eğilimlerini çözememizi sağlamak olduğunu söyler. Birisi topa uzandığında, topa uzanma nöronlarımız etkinleşir. Ayrıca başkasının niyetlerini anlamak, biyolojik olarak hayatta kalmamız açısından hayati önem taşımıştır. İnsanların davranış, konuşma ve en ufak mimiklerinde bile ne düşündüğünü anlamaya çalışırız ve bu konuda da oldukça iyiyizdir. Bilinçdışımız, pasif agresif bir davranış ya da en ufak bir soğukluk olduğunu hemen keşfeder.

Bir çocuk, oyuncak bir bebeğin ”yemek yemediği için” dövüldüğünü gördüğünde yemek yemeye başlıyor. Beynimiz, başkalarının yaşadığı tehlikeleri ciddiye alır.

Ayna nöronların biyolojik nedeni, başkalarının kaçtığı tehlikelerden kaçmakla yakından ilişkilidir. Birinin bir şey yediğinde başına gelenleri gördüğümüzde hemen denemekten vazgeçeriz. Ayna nöronlar, kendimizi karşımızdakinin yerine koymamızı sağlar. Buna ”empati” denir. Empati duygumuz o kadar güçlüdür ki, başkalarının acılarını bizzat yaşamamımıza bile neden olur.

Ayna nöronlar başka insanların acısını hissedebilmemizi sağlar. Bu empati duygusu, araştırmacıların söylediğine göre bir avantajdır ama bir bedeli de var. Acı çeken insanların çevresinde olduğunuzda siz de acı çekersiniz. Hayatınız yolunda olsa bile aynalamak kortizole yol açar. Ve tehdit altında olduğunuza dair fiziksel his harekete geçtiğinde, korteksiniz bunun için kanıt aramaya başlar. Ve kanıt da bulur, çünkü bu ”bir şey yap” hissini kolaylaştırır.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Fotoğraf kaynak: https://www.neuroscientificallychallenged.com/blog/know-your-brain-mirror-neurons

Ronald Giphart; ”Taklit etmede biz insanların üzerine yoktur.” der ve şöyle bir deney anlatır; Japonya’daki bir deneyde, bir maymun patatesleri yemeden önce suda yıkar. Daha önce tecrübe edip bildiği üzere, çamuru giden patatesler daha lezzetlidir. Diğer maymunlar buna anlam veremez. Zamanla bazıları taklit eder ama sebebini anlamazlar. Ve der ki; ”İnsanların farkı budur, davranışların altında yatan nedeni anlayabiliriz. Maymunların çoğu patateslerin suda yıkanmasını taklit edebilir ama fakat arzu edilen sonuçla bağlantı kurmak kabiliyetine sahip değillerdir.”

”Stimulus enhancement.” Hayvanların, amacın ne olduğunu bilmeden taklit etmesine verilen bilimsel ad.

Empati, verimli olduğu kadar; empati eksikliği de avantaj olabilir. Pek çok yönetici ve CEO’nun empati yoksunu olduğu konuşulur. Başkalarının ne düşündüğü, beynimizde ciddi bir alanı meşgul eder ve her adımımızda pek çok yargıyı hesap etmeye çalışırız. Ancak insanların ne düşündüğünü, ya da bir davranışın başkaları için ne sonuçlar doğuracağını düşünmeyen biri, normal bir insana göre çok daha hızlı ve geniş seçenekler arasında kararlar alabilir.

Steve Jobs, biyografilerinde de yazdığı üzere tarihteki en umursamaz insanlardan biridir. Pek çok çalışanının hayatını kabusa çevirmiş, binlercesini işten çıkarmıştır. Tasarımları tüketicileri etkileyecek de olsa, onların da düşücelerini umursamamıştır. Şöyle de; ”Ne istediğini bilmek insanların işi değil.” Kendi çocuğunu da gençliğine kadar kabul etmeyen Jobs’un empati yoksunluğu, Amerika’nın acımasız sektörlerinde avantaja dönüşmüştür.

”İnsanlar aşırı derecede karmaşık bir sosyal ağda yaşıyorlar. Başarılı olmak için başkalarının ne yapacağını iyi tahmin edebilmemiz gerekiyor.”
– Sıfırla, Chris Paley

Chris Paley, ”Biriyle anlaşmak istediğimiz zaman, biz de fark etmeden o kişiyi taklit ederiz.” der. Beynimiz, karşımızdaki kişinin dikkatini bu şekilde çekeceğimizi bilir. Hollanda’daki bir deneyde, garsonlara müşterilerin siparişlerini alırken, dediklerini tekrarlamaları söylenir. Örneğin, ”Bir hamburger” dendiğinde ”Bir hamburger” diye cevap verecektir. Deney sonrası tekrarlayan garsonların üç katı fazla bahşiş aldıkları ortaya çıkar. Yine Chris Paley’den alıntı bir başka deneyde, üniversite öğrencilerine kimlik taşımalarını söyleyen bir robot tasarlandı. Robot, öğrencilerin hareketlerini beş saniye farkla tekrarladığında, öğrenciler robotu daha dikkate değer ve ikna edici buldular. Fransa’daki bir deney, konuyu daha da ileri taşıdı. Deneyde, erkeklerle kadınlar buluşturuldu. Bazı kadınlara; kendisi ile flört edecek erkeklerin davranışlarını fark ettirmeden taklit etmesi, söylediklerini tekrarlayarak cevap vermesi söylendi. Deney sonrasında erkeklere hangi kadınların çekici bulunduğu soruldu. Taklit eden kadınlar her zaman daha çekici bulunmuştu.

”Eğer birisi sizi çok taklit ediyorsa ya doğal olarak empatiktir, ya sizden çok hoşlanıyordur.”
– Sıfırla, Chris Paley

Öğrenme, taklitle birebir ilişkilidir. İnsan en iyi taklit ederek öğrenir. Binlerce yıllık kültürlerin en önemli parçası, ustanın yaptıklarını izlemek ve aynen yapmaya çalışmaktır. Aslan yavruları annelerini taklit ederler. Ayna nöronlarımız bizi en iyi taklit eden canlı yapar ve bu sayede iyi bir öğreniciyizdir. Otizm adı verilen hastalık, ayna nöronların eksikliğidir. Bu sebeple otistik insanlar; göz teması kuramaz, konuşmaz, çağrıldığında bakmaz, ilişki kurma ihtiyacı hissetmezler. Otizm hastalığına bakınca, ayna nöronların sosyalliğimizde ne kadar önemli işlevi olduğunu anlayabiliriz.

” İşyerinde zaman öldürdüğünüzü düşünün, iş arkadaşınızla muhabbet ediyorsunuz. Omzunuzun üzerinden bakıyor, konuşmayı bırakıp hızla işine dönüyor. Bundan, yakınlarda patronunuz gördüğünü ve sizinle konuşurken yakalanırsa başının derde gireceğini düşündüğünü anlayabilirsiniz. Davranışlarından, aklından ne geçiyor olduğunu anladınız ve muhtemel bir sonuç çıkararak siz de işinize geri döndünüz. Eğer iş arkadaşınız kendisi kadar sizi de düşünüyorsa mesajı alıp almadığınızı görmek için dönüp size bakar. Onun zihnini okuduğunuzu anlamak için sizin zihninizi okur. Bütün bu zihin okuma işlemini birkaç saniyede yaparsınız,fakat bunu kendi başınıza yapamıyorsanız bunu yapabilen insanlar size büyüleyici görünebilir.”
– Sıfırla, Chris Paley

Kalabalık bir odada birisi adınızı andığında, kafanızı çevirirsiniz. Buna ”kokteyl partisi etkisi” denir. O anda o konuşmayı dinlemiyorsunuzdur hatta bilinciniz başka bir şeyle ilgileniyordur. Yine de başka insanların sizden bahsetmesi, beyniniz için oldukça önemli bir konudur. Bilinçdışımızı pek çok şey duymasına rağmen bize haber vermez, ancak başka biri ismimizi andığı halde birden bizim için en önemli şey olur

Koktely Partisi Etkisi. Kalabalıkta birisi adımızı söylediğinde kafamızı çeviririz. Dinlediğimizi bile bilmediğimiz bir konuşmayı duymak ayrı bir şey, direkt olarak kafayı çevirmek apayrı bir şey. Beynimiz için o anda en önemli şey odur, çünkü beynimiz toplumsal açıdan sonuçları düşünür.

”Anlaşılan birçok konuşmayı kulaklarımız seçiyor ve beynimiz işliyor. Fakat bilinçli beynimiz, sınırlı kapasitesi olan pahalı bir araç. Dolayısıyla bilinçdışı beynimiz sahne arkasında işlediği tüm bilgileri ona yüklemiyor. Bilincin en faydalı şekilde üzerine görüş bildirebileceği bilgiyi gönderiyor; yani toplumsal açıdan anlamlı bilgiyi. Genede bizimle konuşan kişinin söylediği böyle bir şeydir ama değilse de bilinçdışı beyin, ilgimizi dağıtmak için toplsal açıdan ilginç olanla ilgili yeterince şey bilir. Birisi adımızı zikrettiğinde söylediklerinin olası sonuçlarını ve yaydığı korkunç dedikoduları düzeltmek için ona döndüğümüzde nasıl tepki vereceğini anlamalıyız. Bunun için toplumsal modellerimize, bilinçli beyinlerimize ihtiyacımız var; kalabalık bir odada kendi adımızı duymamızın nedeni budur.”
-Sıfırla, Chris Paley

Psikoloji, bilincimizin başka insanları anlamak üzere evrimleştiğini gösterir. Öyle ki, beynimizin büyük kısmı başka insanları anlamaya odaklanır, hatta sahip olduğumuzu bile bilmediğimiz işlevlerini kullanır. Chris Paley şöyle der; ”Başka kimselerle ilgili yargılar oluştururken erişimimizin olmadığı duyular kullanırız, acı ve hareket bilimi gibi.” Ortaya atılan daha ileri bir teori, beynimizin sosyal açıdan önem taşımayan davranışları bilinçdışında yönettiği, önemli olanların kontrolünü bize bıraktığıdır. Bir davranışımız toplumu ilgilendirmiyorsa bizim için de sıradanlaşır. Örneğin nefes almak tamamen bilinçdışının kontrolündedir. Ancak gazlı bir içecek sonrası gelen geğirme dürtümüz kontrolümüzdedir ve nisbeten engel olmaya çalışırız; çünkü toplumsal açıdan önemlidir.

Ayna nöronlar ile ilgili harika bir örnek. Japonya’da tasarlanmış bu kamera şakasında ayarlanmış bir grup insan, şaka yapılan insanların yanında iken birden bire yere yatıyorlar. Tehlikeden korunma içgüdüsü, insanların nedenini bilmediği halde tıpkı onlar gibi yere yatmalarına neden oluyor.

Sosyal güven hayatta kalmayı teşvik eder, beyin de bunu iyi bir hisle ödüllendirir. Fakat hayatta kalmanın yolu herkese güvenmekten geçme. Bu yüzden beyniniz sürekli oksitosin salgılamak yerine sosyal ilişkileri analiz eder.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Dikkat çekme isteğimiz de, günlük davranışlarımızın çoğunu yönetir. Loretta Graziano Breuning, bunun bebeklikten başladığını söyler. Bir bebeğin tek iletişim şansı vardır; ağlamak. Bir sorun olduğunda ağlar ve sorununu çözmek için birisi gelir. Breuning; ”Dikkat çekmezseniz öleceğiniz hissi bebeklikte yerleşir.” der. Kuşlar arasında kanatları kaybetmekle sonuçlanan bir davranış yaygınlaşırsa, bu davranışı yapanlar kolay av olur ve hayatta kalamazlar. Bu davranışı uymayan kuşların genleri devam eder, dolayısıyla kuşlar için her zaman kanatlar önem taşımaya devam eder. Bu nedenle kuşların beyinleri, bu davranışlardan kaçacak şekilde evrimleşmiştir. Aynı şekilde insan da toplum olmadan hayatta kalamaz. Bu nedenle başka insanlar tarafından görmezden gelinmek, bizde öleceğimiz hissi yaratır. Bu nedenle hemen dikkat çekmeye çalışırız.

İnternetin en meşhur şakalarından (prank) biri. Tüm ev halkı ayarlanmış ve çocuğa sihirle görünmez olacağı söylenmiş. Üç, iki, bir… Ve hop! Birden herkes çocuğu artık göremiyor taklidi yapıyor. Hatta telefon galerisi bile bu şaka için önceden ayarlanmış. Başkaları tarafından görülememenin tadını çıkaracağını zannedebilirsiniz ancak ani oksitosin düşüşü ile birden bire dikkat çekmeye çalışıyor. Normalde yapmayacağı şeyler yapıyor ve insanların kendisini görmesi için adeta yalvarıyor.

Hangi bilgiye odaklanacağınız konusunda güç size. Fakat seçim o kadar basit değil. Bir taraftan yanlış alarmlardan kaçınmaya çalışıyorsunuz. Öte taraftan sürünüzdekilerin sosyal desteğini yitirmemek için onların alarm uyarılarına saygı göstermeye çalışıyorsunuz. Üstelik sadece sürüye ait olmak memli beyninizi mutlu etmiyor. Dikkat çekmek de istiyor.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Biyolojinin sosyolojiye de büyük etkileri vardır. İnsanlar arasında, virüs gibi yayılan (viral) bir akım oluşturmak da oldukça küçük sebeplere dayanır. Bir lider, akım ya da davranış ortaya çıktığında, kendisine takipçiler kolaylıkla bulabilir. Toplumda yeni bir şeyi denemekten çekinmeyecek %2,5’luk bir kesim vardır. %13,5’luk bir kitle ise, ilk defa denenmiş bir şeye ”erken adapte” olmak konusunda eğilimlidir. Eğer bu kitlenin bir akıma kapıldığı görülürse, popüler olan bir şeyden geri kalma korkusu yaşayan ve toplumun %34’lük bir kesimini oluşturan kalabalık bir kesim onu deneyecektir. Buraya kadarki topluluk toplumun yarını oluşturur. Kalan yarısının %34’lük kısmı ise, toplumun yarısının bir şeyi tecrübe etmesi karşısında toplum dışında kalmaktan korkar. Kalan %16’lık kesimin ise ona uymaktan başka çaresi kalmamıştır. Telefonlar bu şekilde yaygınlaşmış, Hitler bu şekilde iktidara gelmiş, insanlar sivri sopalardan silah yapmaya bu şekilde başlamıştır. Toplum içindeki dengelerden etkilenen duygularımız, bizi birer sayı haline getirir.

Yakalanmış muazzam anlardan biri. Bireysel davranışın toplum tarafından nasıl takip edildiğinin harika bir örneği. Yalnız başına dans eden bir adam, toplum tarafından aykırı ve tuhaf bulunur. Ancak onu takip eden bir kişinin varlığı, beyinde soru işareti oluşturur. Takip eden kişi gayet eylenmektedir. Ayna nöronlar, başkasının ödül almış olmasından etkilenir. ”Erken adapte olanlar”, bir şeyi ilk deneyen toplum kesimi olarak onlara katılır. Belirli bir oran aşıldığında, bir şey popüler olduğunda takip edenler hızla ve akın akın sürece katılırlar. Bir yerden sonra artık popüler olmuş bir şeyden geri kalarak dışarıda kalmak istemeyenler de ona katılır. Videoyu anlatan kişinin harika bir tespiti var; ”Sonradan katılanlar lideri değil, ilk takipçiyi izlediler. İlk takipçi, yalnız bir çılgını bir lidere dönüştüren kişidir.” İnsanların sahip oldukları ayna nöronlar, takipçileri izler.

Başkalarında gördüğümüz her şeyi taklit etmeyiz. Ayna nöronlar sadece birisinin ödül aldığını ya da tehlikeyle karşılaştığını gördüğümüzde harekete geçer. Bu harekete geçiş kendi deneyiminizle gerçekleştirdiğinizden daha zayıftır. Fakat bir insanı sürekli ödül alırken ya da tehdit altındayken izlerseniz bağlantılar kurulur. Gördüğünüz şekilde kendinizi ödül almaya ya da tehlikeden kaçınmaya koşularsınız.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Grup fikrinin tehlikeli yanları da vardır. Nazi subayları, korkunç işkenceleri emir altında olduğu için yapmıştır. Birey iken son derece bariz olan bir cevap, bir grup içinde uzun süre kalındığında gerçekten de görülmeyebilir. Grup içinde iken, gerçekte pek önemi olmayan gündemler birden bire hayati meseleler haline gelebilir. Grup fikri sadece ortalama sonuçlara vardığından ve kestirmeleri tercih ettiğinden; insanı insan yapan beynin çoğu özelliği grup içinde devre dışı kalır. Düşünmeyi bulunduğu gruba devreden kişi, kendisi, topluluk hatta insanlık aleyhinde olsa bile bir karara uyabilir. İnsan toplum içinde kalmalı ancak bireysel düşünmeye devam etmelidir.

Sosyal gruplar ortak bir tehdit hissi oluşturur. Sosyal çevreniz tehdit altında hissettiğinde siz de fark edersiniz. Bu alarmı zihninizde görmezden gelme özgürlüğünüz vardır. Fakat grup arkadaşlarınız sizden empati bekleyebilir. Yapmadığınızda sosyal bağlarınız tehlikeye girebilir. Grup arkadaşlarınız sizin ”onlardan biri” olmadığınıza karar verebilir. Hatta sizi tehdit olarak bile görebilirler.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Biyolojinin bize hediyesi olan ayna nöronları, öğrenemede avantaja çevirmek gerekir. Taklit, büyük bir avantaj olarak görülmelidir, insanın büyük silahlarından biridir. Bilgi aktaran bir öğretmen yerine örnek olan bir mentor gereklidir. Bir işi en iyi yapan kişi bulunup taklit edilmelidir. En etkili liderler de örnek olanlardır. Büyük komutanlar öncülerdir. Gerçek yetiştiriciler ustalardır. İnsan beyni, başka insanların beyinleri ile birlikte çalışır. Toplum içinde olmanın avantajı, her şeyi bizim düşünmek zorunda olmayışımızdır. Ancak bu hiçbir şey düşünmek zorunda olmadığımız anlamına gelmez. Yiyecek aramaya giden ekip, bebeklerin korunmasını geride kalanları bırakıyordu. İnsanlar bu şekilde hayatta kaldı. Bir cafede otururken, başkalarının rahat olması sayesinde tavanın tepemize düşüp düşmeyeceğini düşünmek zorunda kalmayarak daha rahat çalışıyoruz. Başkalarının varlığı, bireysel düşüncemiz için avantajdır; grup fikri ise entellektüel kararlarımız açısından risklidir.

Sosyal acı dünya için yeni bir şey değil ama beyniniz açlık, şiddet, zor çalışma koşulları ve hastalıkla uğraşırken ona dikkatini daha az veriyordu. Fiziksel acı biter bitmez sosyal acı dikkatinizi çeker ki çoğumuz gündelik hayatta bu durumdayızdır. Sosyal ilişkilerinize yönelik her türlü olası tehdit giderek daha çok önem kazanır. Geçmişte sosyal acınızı temsil eden herhangi bir yolu açar ve kortizol harekete geçer. Sizi uyaran tabelalar vardır ve tanıdık bir acının en ufak bir ipucu bile büyük bir salgılnamayı tetikleyebilir.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

112 Views

Metafor, imgeler ve görmek

– bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

1800’lü yıllarda Charles Lutwidge Dodgson adında, önemli bir matematikçi yaşamıştır. Charles ve Lutwinge isimlerinin Latince anlamlarını ters çevirip ”Lewis Carroll’ diye bir takma ad türetir ve tahin en önemli kitaplarından birini bu adla yazar; ”Alice Harikalar Diyarında”. Çocuk kitabı olarak bilinen ve okunan bu kitapta, Alice bir tavşan deliğinden geçerek gerçek ötesi bir dünyaya ulaşır. Burada mantarlar, hayvanlar, canavarlarla birlikte çeşitli maceralar yaşar. Dünyanın en dikkat çeken kitaplarından biri olarak yüzyıllar boyunca üzerine pek çok yorum yapılmıştır. Bunlardan en dikkat çekenlerden ve pek çok kez dile getirilenlerden birisi de, Lewis Carroll’un ”magic mushroom” denen, uyuşturucu özellik gösteren mantarlardan aldığı ve bu mantarın yarattığı halüsinasyonları kitaba döktüğüdür.

İki yüz yılda defalarca kez çizgi filmlere, animasyon filmlere uyarlanan Alice Harikalar Diyarı’ndanın 1983’teki Japon yapımının açılış introsu. Pek çok seçenek arasından bunu seçtim, çünkü ben de küçüklüğümde bu harika serinin Türkçe dublajını izlemiştim.

1955 yılında bir psikyatrist, semptomları Alice Harikalar Diyarı kitabındaki gibi bir dünya görmek olan bir hasta ile karşılaşır. Hastanın migren rahatsızlığı vardır. Gözlerinden beyne giden sinyallerde karışıklık yaşanmakta, beyinde gerçekte olmayan görüntüler oluşmaktadır. Lewis Carroll’un hayatı araştırıldığında ortaya çıkar ki, o da migren hastasıdır. Kitabında anlattıkları hayal gücü ya da yediği varsayılan mantarlardan dolayı değil; nörolojik bir rahatsızlıktandır. Lewis Carroll’un kitaplarında işlediği zaman konusu de bu rahatsızlıkla ilgilidir. Bugün tıp literatüründe var olan ”Alice Harikalar Diyarında Sendromu (AIWS)” hastaları, zaman algılısında bozulma hissederler. Bazen zamanın nasıl geçtiğini anlamazken, bazen de durmuş gibidir. Bu sendromun tek sebebi migren olmayabilir, bir şekilde gözden beyne ulaşan sinyaller hatalı olabilir. Ancak öğrendiğimiz şudur ki; gördüklerimiz, gözlerimizin gördüğü değil, beynimizin bize söyledikleridir. Lewis Carroll, bir ömür tavşanlar, mantarlar, yumurta kafalı insanlar görmüş; ama kimseye söylememiştir.

”Soruların bazılarını bilmek, cevapların tümünü bilmekten iyidir” der, James Thurber. Kendisi altı yaşındayken bir gözünü kardeşiyle oynarken kazara kaybetmiştir. Diğer gözü de otuz beş yaşında iken kendiliğinden görme yetisini yitirir. Ancak ilginç olarak, dezavantajları beyinde avantaja dönüşmüş, James Thunder dünya tarihin en ünlü karikatüristleri arasında sayılmasını sağlayan çok farklı çalışmalara imza atmıştır.

Görmek ile ilgili tüm manayı göze yükleriz. Oysa nörologların deyimiyle; görmek, gözle çok az ilişkilidir. Gözden gelen elektriksel sinyalleri yorumlayan, o sinyallerden belirli bir imgeyi her saniye büyük bir hesap yaparak oluşturan beynimizdir. Dünya, gördüğümüz haliyle değildir. Beynimizin bir yorumunu görürüz ve her şeyin gördüğümüz gibi olduğunu düşünürüz. Oysa bir tek biz öyle görürüz.

Family Guy’ın bir bölümünde, görme engelli birinin Titanic filminde Jack’in geminin burnunda bağırdığı sahneyi kafasında nasıl kurguladığı ile ilgili bir espri vardır. Bu sahne biraz Charles Bonnet sendromuna atıf sayılabilir.

James Thurber’in karikatürleri, gözüyle dünyayı görmemesinin yanı sıra, beyninde çok farklı şeyler gördüğünün bir kanıtı olarak tarihe geçmiştir. Dünyaca ünlü nörolog Ramachandran, kendisinde ”Charles Bonnet” sendromu olabileceğini söyler. Bu ilginç duruma sahip kişiler gözünde veya beyninde görmekle ilgili bir sorun olmasına rağmen, oldukça canlı bambaşka şeyler görürler. Görüntüyü yaratan beynimizdir ve bize ne gördüğümüzü beynimiz söyler.

Görsel kaynak: sinirbilim.org

Beynin, orada olmayan bir görüntü yaratmasına ”sanrı” denir. Buna göre düzgün çalışan bir beynin ürettiği doğru görüntüler de sanrıdır. Çünkü, dünyayı gördüğümüz haliyle bir tek biz görürüz. Ayrıca, diğer insanların da aynı şekilde gördüğünde asla emin olamayız. Gözümüzün görüp de beynimizin bizim için oluşturduğu görüntü, bir yorumdur. Bizim ihtiyaçlarımıza, bilinçaltımıza, varsayımlarımıza göre oluşturulmuş bir tercihtir.

Normal algı dediğimiz şey aslına sandırlardan pek de farklı değildir; ikincisinin dış kaynaklı girdilerle sabitlenmiyor olması dışında.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Dehaların çoğu, dünyayı bizim gördüğümüz gibi görmez. Hayal gücü geniş olmakla açıkladığımız pek çok davranış aslında gözlerinin önünde belirmektedir. Videoda, John Nash’i görüyorsunuz. Gerçek hayatta ve filmde John Nash, matematik tarihine geçmiş büyük bir bilim insanı olmasının yanında bir şizofreni hastasıdır. Olmayan şeyler görmek, hem dezavantaj olmuştur ancak matematiksel buluşları için avantaj olmuş da olabilir.

Ramachandran ”görmekle bilmek arasındaki fark”ı anlatırken John isimli bir hastasından bahseder. Bu hastasında tünel görüş (tunnel vision) adlı bir rahatsızlık vardır. Her şeyi bir tüpün içinden bakar gibi görmektedir. Beyin, aynı anda tek bir şeye odaklanmaktadır. Ramachandran’ın deyimiyle; ağaca bakarken ormanı görememektedir. İnsan beyninde görmekle ilgili 30’dan fazla harita vardır ve adeta beynin 3’te biri görmek işi ile uğraşmaktadır. Her an gördüğümüz görüntülerin oluşması için beynimizde inanılmaz detaylı bir çalışma gerçekleşmektedir.

”Dünyaya dair algımız normalde öyle basit görünür ki bu yetinin her daim cepte olduğunu sanarsınız. Bakar, görür ve anlarsınız. Bu durum, suyun yokuş yukarı akması kadar doğal ve kaçınılmaz gelir.”
-Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

David Eagleman, Mach bantları örneğini verir. Fizikçi ve düşünür Ernst Mach, homojen renklerden oluşan kağıtları yanyana dizdiğinde, yumuşak bir geçiş varmış gibi göründüğünü keşfeder. Sanki her bir kağıdın renk yoğunluğu yavaşça azalmaktadır. Oysa her kart homojendir.

”Evet. Şaşılası ölçüde kötü birer gözlemciyiz.”
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Gördüklerimiz, dünyanın kendisi değil, beynimizin yorumudur. Ramachandran, ”En ufak algı olayı dahi yargılama ve yorumlama içerir.” der. Bunu ispatlamak için basit bir küp iskeleti yeterlidir. Küpün yan yüzeyinin yukarı veya aşağı baktığını düşünmenize göre, ne gördüğünüz değişecektir.

”Küpte herhangi bir değişiklik olmadığına göre, değişimin beyninizde olması gerekir.” -Incognito, David Eagleman

Ames odası yanılgısı da klasik bir yanılgıdır. Aynı boyda iki kişi odanın iki köşesine geçtiğinde insan gözü birini dev, birini küçülmüş olarak algılar. Beyin, odada bir gariplik olduğunu düşünmek yerine kişilerden birinin kocaman, diğerinin küçük olduğu yorumunda bulunur. Beyin, hayat boyu gördüğü odalarla ilgili bir önkabulü gördüğü şeylerle ilgili yorumuna yansıtır. Varsayımlar, görme işinin büyük kısmını oluşturur.

”Algınız milyonlarca ihtimal arasında çılgına dönmez, anında doğru yorumda karar aklar. Yanlış odalar sonsuzluğunu saf dışı bırakmayı başarmasının tek yolu, dünya hakkında -duvarların paralel olması, yer fayanslarının kare olması gibi- yerleşmiş bir bilgi birikimine veya gizli kabullere sahip olmasıdır.”
-Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

Peki hiç varsayıma sahip değilsek? David Eagleman, üç yaşındayken kimyasal patlama nedeniyle görme yeteceğini kaybetmiş, Mike adında bir hastayı örnek verir. Görmemesine rağmen dünyanın en iyi Alp kayakçısı, başarılı bir iş adamı ve aile babası olmuştur. 43 yaşında iken gözlerini kurtaracak kadar tıp ilerleyince ameliyat olur. Gözlerindeki bandajlar çıkarıldığında oğlunu görmesi beklenmektedir.

”Kafatasının zifiri karanlığı içinde kendini gösteren tuhaf elektrik fırtınaları, dünyadaki nesneleri duyularla eşleştirmeye çalıştığımız uzun çabalardan sonra bilinç düzeyinde algılanabilen birer özete dönüşür.”
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Beynimizdeki görme alanları hiyerarşisi, David Van Essen tarafından ortaya çıkarılmıştır. Beyin, her bir görüntü için çok detaylı bir veri toplama, analiz ve sonuç hesaplama çalışmasına girer.

Ancak bandajlar çıkarıldığında şaşkınlıkla bakmaktadır. Gözleri kusursuz çalışmaktadır ancak beyni bir ”bilgi bombardımanına” tutulmuştur. Eagleman’ın deyimiyle; ”Yorumlanamaz kenarlar, renkler ve ışıklar karmaşasıydı. Gözler işlev görüyor ama görmeyi başaramıyordu.” Gözlerin görevi beyne bilgiyi göndermektir, görme işlemi beyinde gerçekleşir. Görmeyi ”öğrenmiş” olduğumuz için süreç bize doğal gelir, oysa oldukça karmaşık bir süreçtir. Mike ancak birkaç hafta sonra görme olayına alışır. Biz çoktan görmeyi öğrenmişizdir ancak bunun öğrenilecek bir şey olduğunun farkında değilizdir.

Yıllar sürmüş körlüğün ardından ameliyatla görme yetisini yeniden kazanmış hastalarda izleneceği üzere, öyle de pek zahmetsiz gerçekleşen şeyler değildir. Bu hastalar dünyayı birden bire görmek yerine, görmeyi yeniden öğrenmek zorundadır. Dünya, onlar için başlangıçta çevrelerinde uğuldayıp duran bir şekil ve renk bombardımanından ibarettir; gözleri, görüntüler son derece berrak biçimde algılama yetisine sahip olduğu halde, beyinlerinin gelen verileri yorumlamayı öğrenmesi zaman alacaktır.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Görme olayı gözle o kadar az ilişkilidir ki, göz dışındaki ormanlarla görmenin sağlandığı pek çok teknoloji geliştirilmiştir. Bu çalışamlardan en önemlilerinden biri, sırta sinirsel uyarılar gönderen bir ceket ile hastaların görmeye başlamasının sağlanmasıdır. Beyin, bilincin anlayamayacağı trilyonlarca bağlantı içerir. Sırta gönderilen sinirsel iletiler, kulağa gönderilen titreşimler hatta dil bile insanların dünyayı görüyor gibi yorumlayabilmelerini sağlamaktadır.

Eagleman, insanların sırtı aracılığıyla görmesini sağlayan cihazı gösteriyor. Ayrıca konferans sırasında atılan tweetlerin de sırtına gönderildiğini ve salonun hislerini anında öğrendiğin söylüyor. Beynimiz, kendisine ulaşan her mesajı değerlendirme yetisine sahiptir.

Eagleman, sırt aracılığıyla görmenin imkansız gelmesine şöyle açıklar: ”Kendi görme duyunuzun da aslında bunun gibi, yalnızca farklı kablolardan gelmeyi geçmeyi seçmiş bulunan milyonlarca sinirsel uyarıyla taşındığını , ahtırlayın yeter.” Beyin, kendisine ulaşan her bilgiye bir şekilde adapte olma yeteneğine sahiptir. Nöronlar bir şekilde bağıntılar oluşturur ve bu bağıntılar bizim nasıl olduğunu anlamadığımız ama bir şekilde yorumlayabildiğimiz mesajlara dönüşür.

”Beyniniz kafatasının içindeki sığınağında mutlak bir karanlıkla çevrelenmiştir. Hiçbir şey görmez. Tek bildiği, bu küçücük sinyallerden ibarettir. Ama siz buna rağmen dünyayı ışık ve rengin bütün farklı dereceleri ve tonlarıyla algılarsınız. Beyniniz karanlıktadır ama zihniniz ışığı kurgulayabilir.”
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Eagleman, Everest’e tırmanan görme engelli ilk insan olan Erik Weinhenmayer’i örnek verir. 13 yaşında, bir hastalık nedeniyle görme yeteceğini kaybeden Erik, Brainport adı verilen bir cihaz sayesinde dağcılık hayalini sürdürür ve büyük amacına ulaşır. Brainport, ”dil” aracılığıyla görmeyi sağlayan, 600 elektrottan oluşan bir cihazdır. Etraftaki derinliği sinyallere dönüştürüp dile ileten bu cihazı bir süre kullandıktan sonra, beyniniz ortam ile dilinize ulaşan sinyaller arasında bağıntı kurarak adeta dilinizle görmenizi sağlar.

Eagleman’ın verdiği bir başka örnek, 1978 yılında karbonmonoksit zehirlenmesi yaşayan bir kadınla ilgilidir. Beyninin bazı bölgelerinde kalıcı hasar oluştuktan sonra görme ile ilgili çok farklı bir sorun yaşamaya başlamıştır. Hareket eden nesneleri görememektedir. Hayatı bir video izler gibi değil, tek tek frame’lere bakar gibi görmektedir. Görmenin gözden çok beyinle ilgili olduğunu gösteren rahatsızlıklardan biridir. Beyinde, nesnelerin hareketini meydana getirecek bağıntılar olmayınca, gözlerin sağlam olması görmeyi sağlamamaktadır.

Beynin gözden gelen sinyallere yorum katmasının sebebi de hayatta kalan özelliklerin devamı oluşumuzdur. Hayatta kalmayı sağlayan uyarıları ve detayları beynimiz ön plana çıkarır. Biz, kırmızı zaten dikkat çeker zannederiz. Oysa bu, beynimizin bize özel bir tercihidir. Biz dünyayı olduğu gibi görüyor ama hayvanlar kısıtlı görüyor zannederiz; oysa farklı dalga boylarında bizim asla göremeyeceğimiz şeyleri gören pek çok canlı vardır. Eagleman müthiş bir örnek verir. Bir köpek insana bakıp şöyle düşünebilir; ”Nasıl olur da arkadaşının dün bu saatlerde burada olduğunu bilmez, nasıl olur da yüz metre ilerde bir kedi olduğundan haberi olmaz? İnsanınki gibi acınası derecede basit bir buruna sahip olmak nasıldır acaba?” Duyularımız, bizim hayatta kalmamız için gerekli niteliklere sahiptir. Dünyayı, atalarımızın hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu gibi görürüz.

Görme öylesine zahmetsiz bir iş gibidir ki, suyu anlamaya zorlanan balıklardan farkımız yoktur bizim de: Balıklar başka hiçbir şey deneyimlemedikleri için suyu görüp kavramaları neredeyse olanaksızdır.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Görünür spektrum… Elektromanyetik dalgalar, yani görülebilecek tüm bölgeler arasında insan gözü çok küçük bir alanı görebilir. Dünya, gördüğümüz gibi değildir.

Görme ile ilgili beynimizin yaptığı işlemlerden biri, parçaların birleştirmesidir. Ramachandran, buna ”boşluk doldurma” der. Çalıların arkasından bir aslana ait olması gereken parçalar gördüğünüzde kafanızda parçalar değil, bütün bir aslan görürsünüz. Canlılar için tehditlerin fark edilmesi hayatta kalmak için büyük önem taşır, beynimiz birbiriyle ilişkili hareket eden görüntülerin bir tehdite ait olduğunu hemen anlar.

Masanın altından dışarı çıkan kedinin kuyruğunu gördüğümde, masanın altında muhtemelen bu kuyruğa bağlı bir kedi olduğunu ”sanır” ya da ”bilir”im. Fakat kuyruğu gerçekten görsem bile, kediyi gerçekten görmüyorum.
– Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

İnsan beyni için en önemli konulardan biri olarak ”yüz” tanımlama konusunda da beynimiz ekstra varsayımlara sahiptir. Bir yüzü tanıma ve yüz olduğunu anlama konusundaki yeteceğimizi pek çok canlı ile paylaşırız. İki nokta, iki çizgi; bir görüntüyü yüz olarak algılamamız için yeterli olur. Hatta öyle ki, bir smiley; ruh halimizi değiştirebilir.

Sadece parçaları da değil, eğer bir nesneyi tanımlayan ayırt edici özelliği görürsek yine beynimiz tarafından bir imge oluşturuluyor. Ramachandran’ın deyimiyle beyin, görüntüyü oluşturmak için eldeki veriyi bir ”kestirme yol” olarak görüyor. Bu sebeple, sadece çizgiler görsek bile, onun gerçek hayatta neye karşılık geldiğini anlayabiliyoruz. Karikatürler bu sebeple gerçekçi olur. Hatta belirgin özelliklerin kasıtlı olarak abartıldığı karikatürler, gerçekten uzaklaşmasına rağmen ayırt edici özellikleri artırdığı için kimin kastetildiğini anlamamızı sağlar.

”Kendine has yüzleri tanımak için, özellilerin nisbi boyutlarını ve aralarındaki mesafeleri ölçmeniz gerekir. Sanki beyniniz, daha önce karşılaştığı binlerce yüzün ortalamasını alarak genel bir insan yüzü şablonu çıkarmıştır. Böylece yeni bir yüzle karşılaştığınızda bu yeni yüzü şablonunuzla karşılaştırısınız; nöronlarınız matematiksel olarak ortalama yüzü, yeni yüzden çıkarırır. Ortalama yüz şablonundan sapan noktalardan çıkan kalıp, yeni yüz için oluşturduğunuz özel şablon olur. Örneğin ortalama yüzle kıyaslandığında Richard Nixon’ın yüzünde yumru bir burun ve hür kaşlar olacaktır. Aslında bu sapmaları abartarak Nixon’a gerçeğinden de çok benzeyen bir karikatür yaratabilirsiniz.
– Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

Beynimizin, hayatta kalmakla ilgili ”gizli kabulleri”nin varlığı, görüntüleri yorumlamamızda ortaya çıkar. Bir yuvarlağın bir kenarını koyu, diğer kenarını açık bırakacak şekilde tonlama yaparsanız, beyniniz bir taraftan ışık geldiğini varsayar. Bir sayfadaki tüm yuvarlakların aynı tarafını aydınlık bırakırsanız, beyniniz o taraftan güneş ışığı vuruyormuşçasına bir his uyandırır. Ancak yumurtaların kiminin sol, kiminin sağ tarafını aydınlık bırakırsanız, güneş ışığı ya da ışık kaynağı varsayımı suya düşer ve kafamız karışır. Işık ve gölge, hayatta kalmamız için önemli koşullar oluşturduğundan, beynimizde büyük varsayımlar oluşturmuştur. Sonuçta yumurtalara ışık falan vuruyor değil, sadece boyanmış dairelere bakıyoruz ve kafamız karışıyor.

”Görmenin amacı, her şeyi her daim kusursuz doğrulukta anlamaktan ziyade, mümkün olduğunda çok bebek bırakacak kadar uzun süre yaşamanızı sağlayacak şekilde, olayları olabildiğince sık ve hızlı olarak doğru anlamaktır.
– Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

Tüm yumurtaların aynı tarafı aydınlık olsaydı, hiçbir sıkıntı yaşamayacaktık. Karışıklık, ışık kaynağı varsayımını çökertip beynimize her saniye hesaplaması gereken pek çok detay üretiyor.

Görme ile ilgili pek çok varsayım, hayatta kalmakla ilişkili çeşitli dönemlerde oluşmuştur. Renklerin ayırt edilmesi, insan beyni için en temel ihtiyaçlardan biri olmuştur. Karışık harflerden oluşan bir şekilde bir harfi bulmak kolay değildir, ancak o harfin rengi değişirse hemen tespit ederiz. Bunun gibi, derinlik, sivrilik ve kelimelerle anlatması zor pek çok detay beyin için farklı önceliklere göre sıralanır. Bunları genellikle göz aldanması görsellerinde tespit ederiz, ancak günlük hayatta gözümüzün gördüğü her saniye bunları kullanırız.

Görselde A ve B yazan kısımların renkleri aynı. Her iki kısım da grinin aynı tonunda da olsa, beynimiz birini açık, diğerini koyu olarak görüyor.

Benzer olarak beyin de sembolik betimlemeler üretir. Orijinal imgeyi yeniden yaratma fakat tamamen yeni anlamlar yükleyerek çeşitli yanlarını ve özelliklerini yansıtır. Bunu yaparken elbette mürekkep izlerini değil kendi alfabesi olan sinirsel uyarımları kullanır. Bu sembolik kodlama kısmen retinanızda fakat büyük ölçüde beyninizde oluşur.
– Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

İki gözümüz var, bu da binoküler bir bakışa sahip olduğumuz anlamına gelir. Beynimiz, iki farklı gözden gelen görüntüleri birleştirir. Yani, görüntü gözde değil, beyinde oluşur. Beymiz, milyonlarca yıllık canlı yaşamının getirdiği koşullar ve yüzbinlerce atamızdan kalma önceliklere göre bize bir dünya gösterir. Gördüğümüz bu dünyayı başkalarının da böyle görüp görmediğini ömür boyu öğrenemeyiz. Ancak dünyayı olduğu haliyle değil, beynimizin bize gösterdiği haliyle gördüğümüzü biliriz.

Genel olarak beyninizin çoğu şeyi bilmesine gerek yoktur; asıl bildiği şey, verileri toplayıp getirmektir. Hesaplamaların bilme gerekliliği temelinde yapar.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Görmek, en güvendiğimiz duyumuzdur. ”Kendi gözleriyle görmek” dahil pek çok güven bildiren deyimde, daha güvenilir bir otorite olmadığını vurgularız. Oysa gördüğümüz şeyler sadece beynimizin bize gösterdikleridir. Ve çok kolay manipüle olabilir, kandırılabilir. Yine de hayatta kalmamız, gözlerimize bağlı olmuştur ve beyin bizi hayatta tutmak için gözlere ekstra önem harcar. Ne göreceğin konusunda kendini eğitmek mümkündür, çünkü gören göz değil beyindir.

Gözlere akın eden milyarlarca fotona berrak bir yorum getirebilmek için beynin akıl almayacak düzeyde büyük bir işin altından kalkması gerekir.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

KAYNAKLAR

  • Incognito “Beyindeki Hayaletler”, David Eagleman
  • Öykücü Beyin, V.S.Ramachandran
  • Beyindeki Hayaletler, V.S.Ramachandran
Incognito’yu 20.01.’19’da okumuştum. David Eagleman, muazzam bir bilim insanı.
141 Views

Bilinçdışı, Önsezi ve Refleksler

-Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır

Tavuk sektöründe erkek ve dişi civcivleri birbirinden ayırmak önemli bir iştir. Yumurta verecek olanlar ile etinden yararlanılacaklar birbirinden ayrılmalıdır. David Eagleman’dan öğrendiğimize göre, bu konuda dünyanın en iyileri Japonlar’dır. Sebebi ise 1930’larda bu konuyla ilgili bir okul olmasıdır. Okulun hocası inanılmaz bir metodu vardır.

Okul şöyle işletmektedir. Bir hoca, öğrencinin başında durur. Öğrenci eline bir civciv alıp tahmin yürütür ve ”erkek” ya da ”dişi” olduğunu söyler. Usta ise sadece tek kelime konuşur; ”doğru”, ya da ”yanlış”. Öğrenciye hiçbir şey öğretilmemiş, sadece tahmin yürütmesi istenmiştir. Bu defalarca uygulanır. Civcivin erkek ya da dişi olduğunu bilen usta her defasında doğru ya da yanlış olduğunu söyler. Bir süre sonra inanılmaz olan olur; öğrencilerin kararları kusursuzlaşır, civcivin dişi ya da erkek olduğunu görür görmez anlamaya başlarlar.

Ne bir metot bilirler, ya da neden dişi ya da erkek dediklerini. İnanın bilinçdışı, bilincin asla öğrenemediği pek çok şey kaydeder. Bilincin kapasitesini almayacak kadar detaylı nedenler, bilinçdışı tarafından görülür, hesaplanır ve analiz edilir. Bir şekilde nöron yolları oluşur, bağıntılar kurulur. Bilinç çoğu zaman sadece bu karardan haberdar olur.

Belirli bir örüntü izleyen durumlarda, beynimizdeki trilyonlarca nöron arasında, bizim asla anlayamayacağımız bağıntılar oluşur.

Eagleman, bu konuyla ilgili bir örnek daha verir. İkinci Dünya Savaşı sırasında, uçakların gözlenmesi işinde uzman askerler vardır. Yeteneklerine göre seçilmiş bu gözcüler, bir şekilde havada gördüklerinin İngiliz ya da Alman uçakları olduğunu ayırt edebilmektedir. Normal bir gözle görülmesi bile çok zor olan ve birbirine çok benzeyen bu uçakların nasıl ayırt edilebileceği ile ilgili bir rapor sunulamaz, bu gözlemcilerden yeteneklerini başka askerlere aktarması istendiğinde de sonuçsuz kalınır. Çünkü, gözlemcilerin kendisi de bilmiyor, bir şekilde anlıyorlardır. Çözüm, yine deneme-yanılma yöntemi ile olmuştur. Her doğru bildiğinde olumlu, her yanlış bildiğinde olumsuz geri bildirim alan askerler, gözlemcilerin yeteneklerini edinmişlerdir.

Zihinsel yaşamınız içinde olup bitenlerin neredeyse tümü, bilincimizin kontrolü dışında gerçekleşir ve işin doğrusu, böylesi de çok isabetlidir. Bilinciniz kendisine istediği kadar pay çıkarsın, beyninizde tıkırdayıp giden karar verme süreçlerinin çoğunda ikinci planda kalması sizin hayrınızadır sonuçta. Ayrıntılara karışmaya kalktığında olan biteni kavrayamadığından işlemlerin verimi düşer.
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Burada anlatılanlar özel bir durum değil, her gün her saniye yaşadıklarımıza bir örnektir. Bilincimiz bir şeyler bildiğini düşünse de vücudumuz ve beynimizde gerçekte neler olduğunu bilinçdışı bilir. O an neyi sindirdiğimizi, hangi kaslarımızı çalıştırdığımızı, arka planda neler düşündüğümüzü bilinçdışımız kontrol eder. Bilince, çok detaysız bir özet ulaşır. Çoğu neden ve sonuçtan asla haberimiz bile olmaz.

”Bilincinizle parmağınızı bile kıpırdatamazsınız.”
– Sıfırla, Chris Paley

Taekwon-do knock-out’larında bir şey dikkatinizi çekebilir. Kafasına tekme alan bir insanın bilinci kaybolur. Bilinçdışı ise kafanın küt diye yere düşmesine engel olacak bir şekilde düşüşü yavaşlatır ve kafadan önce başka kısımların yere inmesini sağlayarak kafanın yere çarpmasını engeller.

Bir bardak su taşıdığınızı düşünün. Biliçdışınızla gayet rahat götürüyorsunuz. Ne yaptığınızı düşünüp bardağa odaklandığınız anda eliniz titrer ve suyu dökersiniz. Bardağa değil de önünüze bakarsanız, bilinçdışınız kol kaslarınızı denge oluşturacak şekilde kontrol eder. Kaslarınızı, hızınızı, eklemlerinizi, bunun için harcanacak enerjiyi doğduğunuzdan beri bilinçdışınız kontrol etmektedir, bilincin bu konularla ilgili fikri yoktur.

Parmaklarınızın piyano klavyesi üzerinde nereye zıpladığına kafa yormaya başladığınızda, parçayı alamaz hale gelirsiniz.
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Eagleman, otomobil kullanırken bilinçdışı kullandığımıza dikkat çeker. Bilinçdığımızla şerit değiştirmek gibi basit bir işi gayet rahat yaparız, ancak ne yaptığımızı kelimelere döktüğümüzde biraz şaşırabiliriz. ”Direksiyonu önce sağa çevirmek, sonra yeniden ortalamak ve ancak gerektiği kadar sola kırıp ardından yine toplamak.” Eğer bilincimize her şeyi nasıl yaptırdığımızı bildirsek, inanılmaz bir şaşkınlık yaşardı. Bilinçdışımızda anlatılamayacak kadar detaylı pek çok davranış gayet rahat bir şekilde halledilir.

”Soluksuz kalmak istiyorsanız, soluk alıp verme işini düşünün; golf topunu kaçırmak istiyorsanız da vuruşunuzu analiz edin.”
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bir futbolcu ömür boyu şut atmakta ustalaşır. Nasıl attığını insanlara açıklama için cümle kurduğunda, bilinçdışının bildiği aşırı detaylara oranla cümleler son derece basit kalır. Bir sonraki sefer, beyin şutu dilin söylediği gibi atmaya çalışır ve başarısız olur. Ömür boyu şutları bilinç değil, bilinçdışı atmıştır. Ustalaşmak ve refleks kazanmak da ne yaptığın üzerine düşünmemekten geçer. Bir davranışı binlerce kez tekrarladığınızda, bilinçdışınızın bilip de sizin bilmediğiniz pek çok detay davranışlarınıza yerleşir. Bu istenen bir durumdur. Ne yaptığınız üzerine düşündüğünde değil, bilinçdışınız onun nasıl doğru yapılacağını keşfedince ustalaşılmış olur.

Son Samurai filminde, Japonya’da Samuraylar’a esir düşmüş Amerikalı bir asker, günlük rutin sırasında onlardan dövüş sanatları öğrenmektedir. Neden sürekli yenildiği kendisine şöyle açıklanır: ”Çok fazla düşünüyorsunuz. Düşünemeyin”

Eagleman, biyolojik nedenlerin bilincin sınırları belirlediğini açıklar. Bilincimizin iadelleşmiş görev alanı, yüzbinlerce nesillik bir hayatta kalma sürecinde şekillenmiştir. Bilincinin erişimi daha fazla olan bedenler, ani kararlar gerektiren durumlarda hantal kalır ve nesilleri daha az devam eder. Şu anda beynimiz, günlük yaşamı devam ettirip, ihtiyaçlarımızı giderip, hayatta kalmaya çalışıp; aynı zamanda entelektüel kararlar alacak kadar bilinç barındıran bir düzen içerisinde.

Muhammed Ali, 10 saniyede tam 24 yumruktan kaçıyor. Nereye yumruk atılacağı baştan size söylense bile tek seferde doğru yapılması mümkün değil. Yavaş çekimde bakıldığında bile yumrukların nereye gideceğini bilmek zor. Bunu Muhammed Ali’nin bilinci değil, yıllar süren çalışma ve maçlar sonrası kazandığı refleksleri sağlıyor.

Pittsburg Üniversitesi’nde bir deney yapılır. İki grup öğrenciye iki zor soru sorulup süre tanınır. Bir süre sonra, bir gruba problemi çözmek için nasıl bir yol izleyeceğini ayrıntılı olarak yazması istenir. Diğer gruba ise alakasız başka bir problem verilir. Yine bir süre sonra esas problemlerin çözümüne dönülür. Problemi nasıl çözeceğini anlatan grubun cevabı bulmalarını kötü etkilediği, başka bir işe odaklanan öğrencilerin bilinçdışında problemi çözmeye devam ettikleri ve bir yolunu buldukları görülür. Bilinçdışımız, bilincimizi başka bir şeye çevirdiğimizde konuyu devralır. Bilinçdışımız bizden daha çok şey bilir, daha geniş kaynaklara sahiptir ve çok daha etkili çalışır.

İnsan beyninin bir makineye bağlandığı bir dünyada, aklını özgürleştiği kadar fizik kurallarının dışına çıkılabilen bir dünyada; Morpheus Neo’ya hayati bir tavsiye verir; ”Ne olduğunu düşünme, ne olduğunu bil.”

Chris Paley, New York Üniversitesi’nde yapılan bir deneyi anlatır. Öğrencilere ”Lütfen kurallara saygılı olan” gibi cümlelerin devrik halleri gösterilip, düzeltmeleri istenir. Bir başka gruba da aynı iş yaptırır ancak onların cümleleri argo ve kabadır. Deney bittiğinde, normale bir sonraki deneye geçilecektir. Ancak deneyci rol icabı arkadaşıyla sohbet etmekte ve öğrencileri bekletmektedir. Kabalıkla ilgili kelimeler düzeltmiş öğrencilerin %60’ı on dakika içinde müdahale ederler, kibarlıkla ilgili kelimeler düzeltenlerin ise %20’si. Bir önceki test, bilinçdışında işlenmiş ve farkında olmadan öğrencilerin davranışlarını değiştirmiştir.

Chris Paley, günlük yaşamdan bilinçdışı ile ilgili çarpıcı bir örnek verir. İş yerindeki masanıza ailenizin fotoğrafını koyarsanız, daha sıkı çalışırsınız. Bilinçdışınız motive olmanızı sağlar. Ancak bunun çok beklenmedik bir etkisi olur; gün sonunda eve daha yorgun gidersiniz. Gün boyu hem bilincin, hem bilinçdışının çalışması, eve ”tükenmiş” gitmenize neden olur.

George Orwell’in 1984 isimli distopyasında, devletin tüm fertleri ”brother”, bir ”big brother” tarafından

Bilinçdışımızın varlık nedeni, bunun son derece önemli olmasıdır. David Eagleman, şunu örnek verir; otomobil ile yolda giderken ilerde bir aracın önünüze doğru yola çıkmakta olduğunu gördüğünüz anda ayaklarınız çoktan frene basmıştır. Sinir sistemimizin işleyişi, bilincimizden çok daha hızlı olmalıdır. Bilincimiz tüm gerekli şeyleri aynı anda ve aynı hızda düşündüğünde ise işlevini kaybeder.

Nöral devrelerimiz, türümüzün evrimsel tarihi içinde atalarımızın karşılaştığı sorunları çözmek üzere doğal seçilim tarafından biçimlendirilmiştir. Dalağınız ve gözleriniz nasıl evrimsel baskıların etkisiyle biçimlenmişse, beyniniz için de geçerlidir aynı şey. Ve bilinciniz için de. Bilinç, avantaj sağladığı için gelişmiştir ama sağladığı avantaj sınırlıdır.
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bilinç olan biteni fark ettiğinde bilinçdışı çoktan harekete geçmiştir.

Peki bilinç bu kadar bilgi arasından hangisini bilir, ya da neye karar verir? Aynı anda ışığın ve hava sıcaklığının durumu, dengemiz, midemidekilerin sindirimi, kan dolaşımımız, hastalıklarla savaşmamız, yaklaşan heyecan verici durumlar, her an bilmek gereken pek çok detay… Önceden beyinde bir ”hiyeraşi” olduğu düşünülmüş. Yani her şey işlemesi gereken kendi düzen içerisinde ve önemli birimler öncelikli olmak üzere bedenimizin bir şekilde işliyor olduğu varsayılmış.

”Beyninizin bildikleri ile zihninizin erişebilecekleri arasında, yerinde durmakta direnen bir uçurum vardır.”
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Ancak gerçekte olan şeyin ”rekabet” olduğu tespit edilmiş. Eagleman’dan özetle; birimleri aynı konu ile ilgili ”farklı” görüşler savunup bilinci kendi savundukları görüşe ikna etmeye çalışıyorlar. ”Beyin temsili demokrasilere benzer” diyor Eagleman; ”Farklı seçenekleri tartıp onlar temelinde birbiriyle rekabete giren ve bu arada işleri birbiriyle çakışan çok sayıda uzmandan meydana gelir.”

Beyinde hiyaraşi değil demokrasi vardır

Aynı anda beynin pek çok farklı konuda işleyişi devam ediyor. Her saniye yeni bilgiler, yeni nöron yolları, kimyasallar, bağıntılar ve süreçler. Bu kadar bilgi arasından bilincimiz çok azından haberdar olur. Peki hangilerinden? Eagleman, bunu bir gazeteye benzetiyor. Bir ülkede çok fazla şey olur. Kazalar, görüşmeler, anlaşmalar… Ancak bir gazete, bunların öne çıkanlarının yer aldığı bir ”özet”tir. Bilince tek bir ana gündem değil, tüm gündemlerle ilgili bir özet ulaşır. Adeta elinize bir gazete almışsınız gibi, bilincinizde düşündüğünüzü bildiğiniz tüm gündemler, bilinçdışında olanların bir özetidir.

”rekabet”

Bilincin elinde özet ulaşır, özet ulaştığında her şey çoktan olup bitmiştir. Eagleman’a göre; ”Akıma bir şey geldi” dediğimizde beynimiz çoktan her işi halletmiş ve bize sonucu bildirmiştir. Yazarlar, şairler, bestekarlar; hiçbir şey yapmadan günler geçirdikten sonra her şeyin ”birden” kağıda döküldüğünü söylerler. Bilinçdışında harmanlanan konular bilince haber verildiğinde buna ”ilham” deriz.

”İlham” dediğimiz şey, biliçdışını anlamanın bir yoludur. Bilincimizde olmadığı halde arkaplanda beynimiz düşünür, bağlantılar kurar, durumu işler ve bize bildirir. Bildirdiği yani bilincimizin öğrendiği ana ”ilham” deriz.

Chris Paley, ”Beyinde merkezi bir karar mercii yoktur ve olsa bile, çalışma şekli ve kapsadığı bilgi, model için çok kullanışlı olmayabilir.” der. Bilincimize bir özet ulaşır ve davranışlarımızı kendimiz şekillendirdiğimizi düşünürüz. Ancak çoğu zaman aslında sadece bize ulaşan bilgi gereği otomatik davranışlar sergileriz, bize bildirileni yapmak dışında çok ender davranışlarımız vardır.

”Zihinsel bir ”manşet” okuduğunuzda, önemli olan eylem çoktan gerçekleşmiş, pazarlık tamamlanmıştır bile. Sahen arkasında olanlara erişiminiz ise şaşırtıcı ölçüde kısıtlıdır. Siyasi hareketler tam destek almış ve siz herhangi bir duyum alana, sezgilerinizle varlığını hissedene ya da anlık bir düşünce oluşturana kadar, çoktan durdurulamaz hale gelmiştir. Son duyan hep sizsinizdir.”
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bu çarpıcı gerçeği, Chris Paley tek cümle ile özetlemiş; ”Bilinç, beyinde sadece bir danışmandır ve en güçlü danışman değildir.” Ve otokontrol, yani disiplinli bir yaşam sürmek; bilinçli kararların sayısını artırmak demektir. Paley’e göre otokontrol; ”Kendi bilinç modelimizin beyne verdiği tavsiyeyle başka beyin süreçlerinin verdiği tavsiye arasındaki bir mücadeledir.”

Kendi devrelerimiz üzerinde çalışırken öğrendiğimi ilk şey, basit bir derstir: Yaptıklarımızın, düşündüklerimizin, hissettiklerimizin çoğu bilincimizin kontrolü dışındadır.
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Tarihin büyük çoğunda, insanlar kendilerinin evrenin ve dünyanın merkezinde, kendi bedeni ve bilinci üzerinde büyük bir kontrol sahibi olarak görüyordu. Bilim, bunu değiştirmiş ve insanı ”tahtından indirmiştir”, hem defalarca. İnsanın üç büyük aşağılanması olarak şunlar sayılır; ”Evrenin merkezinde değiliz, hayvanlarla akrabayız, kendi zihnimizde misafiriz.” Eagleman’a göre, geminin tek kaptanı zihin değildir.

”Bilinçdışının kontrol ettiği ilginç bir şey bulmanın zor olduğunu düşünebilirsiniz. Gerçekten önemsediğimiz her şey; hedeflerimiz, inançlarımız, arzularımız, duygularımız, gördüklerimiz ve hatırladıklarımız bilinçli kontrolümüzde değilse de en azından bilinçli olarak erişilebilir görünür. Ancak bunun tam tersidir doğru olan. İnsan davranış biçimiyle ilgili neredeyse her şeyi bilinçdışı belirler.”
– Sıfırla, Chris Paley

Bilinç ve bilinçdışı ayrımını bilmek, hayatta büyük bir avantaja çevrilebilir. 1997’de bir deney yapılır. Katılımcıların önüne oyun kağıtları konur ve tek bir kart seçmeleri istenir. Her seçim bir şey kazandırmakta ya da kaybettirmektedir. Zamanla katılımcılar deneydeki hileyi fark ederler; destelerden birisi iyi, birisi kötüdür. İyi olan desteden oynandığında kazanılmakta, diğerinde kaybedilmektedir. Bu arada deneyden önce katılımcıların sinirsel etkinliklerini ölçen bir cihaz kullanılmaktadır. Deneyde fark edilir ki, bir destenin iyi ya da kötü olduğunu sinir sistemi kişinin kendisinden çok önce fark etmektedir. Kötü bir deste seçildiğin bilinç fark etmeden önce bilinçdışı fark etmektedir. Katılımcı bir destenin kötü olduğunu anladığını diliyle söylediğinde, deneyciler cihazdan çoktan görmüş olmaktadırlar.

Deney ilerletildiğinde başka bir sonuç çıkar. Önsezi, yani bilinçdışımızın farkında olduğu hisleri yaşamayan kişiler, kararlarında neredeyse her zaman yanılmaktadırlar. Bir kişi, cihaz ile tespit edilmemiş bir hissi kendi ağzıyla söylediğinde ya da o an karar verdiğinde her zaman hatalı çıkmaktadır. Bilinçdışı bir şeyi anlamadan önce bilinç anlamaya çalıştığında yanılmaktadır. Eagleman şöyle özetliyor; ”Önsezinin devreye girmediği kararlar, hiçbir zaman doğru olmuyordu.”

Bir Kızılderili Atasözü der ki: ”Komşun hakkında hüküm vermeden önce, iki ay onun makosenleriyle yürü!” Bu söz empati ile ilişkili olduğu kadar anlık tepki vermek yerine bilinçdışında meseleyi tam olarak anlamakla da ilgili işe yarar.

Bertrand Russell, nörobilim gelişmeden çok önce bu konuyla ilgili bir tespitte bulunmuştur. Bir karar almadan önce konuyla ilgili tüm bilgiyi edinip günlük yaşamına devam ettiğini açıklar. Uyur uyanır, iş yapar, başka konularla ilgilenir ve bir gün konuyla ilgili karar karşısındadır. İnsanın bilinçli bir şekilde düşünüp o an karar vermeye çalışması durumunda yanılacağını söyler ve hakikaten de bilimin bugün bildikleri ile bunun doğru olduğu ortaya çıkmıştır.

”Güç ya da endişe verici bir karar alınması gerektiğinde olanca aklınızı o iş üstünde toplayıp kararlarınızı verin, karar verdikten sonra da, yeni bir gerçekle karşılaşmadıkça o kararı yeniden gözden geçirmeye kalkışmayın. Kararsızlık kadar yorucu ve yararsız bir şey yoktur.” -Bertrand Russell

Bilinçdışımız, beynimizin bizim erişebildiğimizden çok daha fazla bölümüne erişir. Asla öğrenemeyeceğimiz bilgileri kullanır. Aklımızın almayacağı derinlikte hesaplar yapar. Trilyonlarca nörona karşılık bilincimizi öne çıkardığımızda yanılırız. Ustalaşmak, doğru kararlar almak, otokontrollü olmak ve rahat çalışıp düşünmek için bilinçdışımıza yükün büyük kısmını bırakmak gerekir.

Kaynaklar

  • Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman
  • Sıfırla, Chris Paley
278 Views

Gözümüzün gördüğü halde bizim bilmediklerimiz

Ünlü bilişsel psikolog Ulric Neisser, 1970’lerde ”görsel dikkat” konusunda araştırmalar yapar. 2000’lerde ise Harvard Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde yüksek lisans yapan üç psikolog, bu konuyla ilgili deneyler yapmaya karar verirler. Bunlardan bir tanesi oldukça meşhur olur.

Yazıyı okumadan önce testi kendinize de bakın. Beyaz takım kaç kez paslaşıyor?

Deneyde kullanmak üzere üniversiteden öğrencileri oyuncu olarak kullanarak bir film çekerler. İki takım öğrencileri birbirleri etrafında dolanarak paslaşırlar. Bir takım tamamen beyaz, diğer takım tamamen siyah giyinmiştir. Filmin başında, beyaz takımın kaç kez paslaştığı sorulmaktadır.

Yanılgı cümlesi: “Olsaydı muhakkak görürdüm.”

Bu film, üniversiteden öğrencilere izletilir. Film bittiğinde öğrencilerden kaç kez paslaşıldığı üzerine yanıtlar alınır. Ortalama olarak gerçeğe yakın cevaplar verilir. Ve öğrencilere bir soru sorulur; ”Film sırasında ekrandan geçen gorili gördünüz mü?”

– Bir goril dikkatinizi çekti mi?
– Ne?!

Evet, videonun tam ortasında siyah renkli bir goril kostümü giymiş birisi ekrana girmektedir. Gerçek test pas sayısı değil, ekrandan geçen gorili fark etmektedir. İki takım paslaşırken ve gözler beyaz renkli takımın paslarını sayarken, siyah renkli takım gibi siyah giyinmiş ve dans etmekte olan goril, insanların gözlerinin önünde olmasına rağmen dikkatten kaçmaktadır.

Pasları saymaları istenmeyen gruplarda goril kolaylıkla fark edilmektedir. Deneyin sonuçları 1999’da bilimsel bir makalede yayınlanır ve psikolojide en çok konuşulan konulardan biri haline gelir. Hatta 2004’te Ig Nobel Ödülü kazanır.

Artık görüyorsunuz, çünkü beyninizi bir şey aramak üzere programladınız.

Öğrencilerin sadece yarısı gorili fark etmiştir. Fark koşullar altında, farklı gruplara, hatta farklı ülkelerde defalarca tekrarlanır. İnsanların yarısı, gözlerinin önünde duran ve dans eden gorili fark etmezler.

“dikkat eksikliği kaynaklı körlük”

Buna bilimsel olarak ”dikkat eksikliği kaynaklı körlük” denmektedir. İnsanların gözlerinde hiçbir sıkıntı yoktur. Hatta gorili ”görmektedirler”. Ancak paslara odaklandıkları için beyinleri gorile karşı kör olmayı seçmektedir.

Fotoğraf aslında siyah beyaz. Ekrandan geçen renkli çizgiler sonucu onu renkli görüyorsunuz. Ne gördüğümüz neredeyse tamamen beynimizle ilgilidir, gözümüzle değil.

Konuyla ilgili araştırmalardan biri çok çarpıcı başka bir şeyi gösterir. ”Göz izleyici” adlı bir cihaz sayesinde filmi izleyen insanların ekranda hangi milimetreye baktıkları tespit edilir. Gorili fark etmeyenler bir dakikaya yakın video süresince ortalama 1 saniye gorile direkt olarak bakmaktadırlar. 1 saniye direkt olarak gorile baktığı halde gorili fark etmezler, bilinçaltı, bilince gorili söylemez. Daha ilginci, gorili fark edenlerin baktığı süre de aynıdır; onlar da ortalama 1 saniye gorile bakarlar. İnsanların tamamı gorili gördüğü halde, yarısı gördüğünü, yarısı görmediğini söyler.

“…ortalama bir saniye…”

2001’de Amerikan denizaltısı, deniz yüzeyine çıkış yaptığında büyük bir sarsıntı yaşadı. Bir Japon balıkçı gemisi olan Ehime Maru’nun tam altından çıkmıştı. Çarpmanın neden olduğu su alma sonucu gemi denizin derinliklerine gömüldü ve 6 mürettebat hayatını kaybetti. Denizaltı da kazadan oldukça hasarlı bir şekilde çıktı. Ancak kazanın neden yaşandığı büyük bir soru işareti olarak kaldı.

Amerikan yetkililere kazanın neden olduğu ile ilgili 59 sayfalık araştırma raporu gitti. Raporda ufak tefek aksaklıklar dışında önemli bir nedene raslanmadı. Üstelik, periskop denilen cihazdan etrafa bakılmış olmasına rağmen ne kaptan ne de personel, önlerinde duran koca gemiyi görmemiştir.

Kaptan, tıpkı Görünmez Goril deneyinin kanıtladığı durumu yaşamıştır. Bir şeyi görmeyi beklemiyorsak, görmeyiz. Kaptan’ın açıklamaları, neden doğrudan gemiye baktığı halde onu görmediğini açıklar: ”Onu görmek için bakmıyordum, görmeyi de beklemiyordum.”

Denizaltı çarpması sonucu suya gömülen Ehime Maru isimli balıkçı gemisi

Dünyaca ünlü keman virtüözü Joshua Bell, bir toplumsal deney yapar. Bell, 3 milyon dolar değerindeki kemanı ile Washington’da bir metroya gider. Keman kutusunu para atılması için açar. Tam 43 dakika boyunca keman çalar ve sadece 32,17 dolar kazanır.

Amerikadaki gazete yazarları, kültürlü insan sayısı yüksek bir şehirde 43 dakika boyunca dünyanın en ünlü keman virtüözlerinden birinin tanınmamasının mümkün olmadığı üzerinde dururlar. Ama herkes aceleci bir şekilde işine gitmektedir ve etraftaki ilginç şeyleri fark etmek için sebep yoktur. Eğer bir kişinin onu işaret etse, başına büyük bir kalabalık toplanacağı konusunda hem fikir olurlar. Ama kimse, sabah sabah bir metroda para için keman çalanın Joshua Bel olmasını beklemiyordur.

Joshua Bel, Washington’da bir metroda 43 dakika boyunca harika bir konser verdi ve sadece 32,17 dolar topladı

Amerika’da bir kamu sağlığı danışmanı olan Peter Jacobsen, Kalifornia’da yayaların, bisikletlilerin yaşadığı kazalar ile ilgili bir çalışma yapar. Her kilometre için yaşanan kazaların istatistiğini çıkarır ve çok ilginç bir sonuca ulaşır. Yaya ve bisikletlilerin çok olduğu yollarda kaza oranı az, seyrek olduğu veya neredeyse hiç olmadığı yerlerde fazladır.

“…bakmak görmekle aynı şey değildir…”

Bunu, şu ana kadar bildiklerimizle artık şu sonuca dayandırabiliriz; şöförler yaya görmeye alışkın oldukları yerlerde onları görürler, olmadıklarında görmezler. Jacobsen’in deneyinden şu inanılmaz sonuç çıkmaktadır; ”yayaların iki kat fazla olduğu bir şehre taşınırsanız, yürürken size araba çarpma oranı üçte bir oranında düşecektir.”

“Sınırlı dikkatimizi en iyi şekilde nasıl kullanacağımız meselesi, daha büyük bir dikkat ilkesiyle ilgilidir. Bakarkörlük genellikle bir sorun değildir. Aslında sadece dikkatin işleyişinin bir sonucudur. İstisnai -ve istisnai ölçüde faydalı- zihnimizi odaklama kabiliyetimizin bedelidir. Dikkatimizi odaklamamız başka şeylere dikkatimizi dağıtmadan kısıtlı kaynaklarımızı etkili kullanmamızı sağlar; çevremizdeki şeylerin dikkatimizi dağıtmasını istemeyiz.”
-Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Bunlar gibi milyonlarca örnek her gün, her an yaşanmakta. Görmek, göz ile çok az ilgili bir konu. İnsan beyni, görmeyi beklemediği bir şeyi görmemeyi seçiyor. Odağımız, neyi gördüğümüzün kararını veriyor. Gözümüzün önünden geçen, beyin sinyallerine dönüşen, beynimize haber verilen görüntüler bile bilincimize ulaşmıyor. ”Gördüğümüze inanmak” gibi çok güvenilir kıldığımız bir delilin esasında hiçbir anlamı yok. Neyi gördüğümüz iddiası, gerçekte ne olduğu iddiasına delil teşkil etmiyor. Neye odaklanıyorsak veya o sırada bir şeyi görmeyi bekliyorsak onu görüyoruz. O zaman bile başka şeyleri gözden kaçırmayı seçmiş oluyoruz. Ancak bu beynimizin böyle çalışması ile ilgili bir konu, tüm bunlar doğru çalıştığında yaşanıyor.

”Şöförlerin çoğu yoldaki kurallara uyar, balıkçı gemilerinin çoğu denizaltıların üstünde yüzmez, dünya çapındaki keman virtüözleri metro istasyonlarınca çalmaz. Goriller de basketbol maçlarında nadiren araya girerler. Beklenmedik olayların beklenmedik olmasının iyi bir sebebi vardır; nadiren gerçekleşirler. Daha da önemlisi, çoğu durumda beklenmedik olanı gözden kaçırmanın bir sakıncası yoktur.”
-Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Görünmez Goril kitabını 18.11.’18 tarihinde okumuştum. Kitapta ayrıca bilinçdışı ve rasyonel düşünce ile ilgili ilginç pek çok yazı daha var.
86 Views

Olmayan bir kolu ağrıdan nasıl kurtarırsınız?

Dünyaca ünlü nörolog Ramachandran, tıp öğrencisi iken nöbetleri sırasında rastladığı hastalar nedeniyle Nöroloji’ye ilgi duymaya başlar. Boynuna bir iğne ile dokunulduğunda kahkaha atan bir hastası vardır. Felçli bazı hastaların ayağının dış kısmı sıvazlandığında baş parmağı kalkmaktadır. Ayrıca Temporal lobi epilepsisi geçiren hastalar aşırı dindarlaşmakta ve durdurulamaz bir yazı yazma isteği ile dolmaktadılar. Normalde zeki olan hastalar, sağ parietal lobu zarar gördükten sonra sol kollarının kendilerine ait olduğunu inkar etmeye başlarlar. Gözlerinde hiçbir sorun olmayan anokeksik hastalar aynaya baktıklarında obez birini görmektediler.

“hayalet uzuv”

Bu gibi ilginç konular nedeniyle Ramachandran, Nöroloji’ye yönelir ve kendine bir çalışma alanı seçer: ”hayalet uzuvlar”. Hayalet uzuv, bir insanın sonradan bir uzvunu, örneğin kolunu kaybettiği halde beyninin bundan haberdar olmaması durumudur. Sanki kolu varmışçasına ağrı duymaya, kaşınmaya, etrafa çarpma hissi ile yaşamaya devam ederler. Böyle vakalar yaklaşık yüz yıldır görülmektedir.

Dünya’da, ayağı olmadığı halde ”masaya çarptığı için” ağrı duyan insanlar var.

Ramachandran’ın Victor adında bir hastası vardır. Üç hafta önce dirseğinin aşağısı ampüle edilmişti (ameliyatla kesilerek alınmıştı). Nörolojik testlerde beyninin çalışmasında herhangi bir sıkıntı olmadığı görülür. Araştırma yaparken hastasının gözlerini bağlayan Ramachandran, bir pamuklu çubuk ile hastasının doku hissini ölçmektedir, yüzüne geldiğinde ise ilginç bir şey olur. Victor, yüzündeki dokunuşu olmayan bir parmağında hissettiğini söyler. Bunun üzerine başka yerlere dokundukça parmakları teker teker hissettiğini fark eder, ve bunu yüz üzerinde haritalandırır. Aynı şeyi su damlatarak da yapar. Bu şekilde yüzünde elinin bir yansımasını bulurlar. Victor, kaşınan bir kısmı için artık yüzüne dokunabileceğini keşfeder.

Ramachandran, hastanın yüzünde hangi bölgelere dokunduğunda hangi ”hayalet” parmağında his olduğunu haritalandırır

Ramachandran, yüz ile parmaklar arasındaki ilişkiden aklına beyin anatomisindeki diğer bir haritayı getirir. Dr. Wilter Penfield, 1940’larda uyanık hastaların beyinlerine yerleştirdiği elektrotlarla hangi kısımlarında his yaşadıklarını sorarak bir duyusal harita çıkarmıştır. Beynimizin anatomisinde vücudumuz saklıdır. Bedenimizin sol kısmı, beynin sağ kısmında bu şekilde haritalanmıştır. Parmaklar ile yüz de bu haritada çok yakındır. Daha sonra başka hastalardan gelen verilere de dikkat eder. Beynimizdeki görev yerlerine yakın bağlantılar ve yakınlık, beynimizin uzuvlarımız hakkındaki düşüncelerini etkilemektedir.

”Penfield haritası”

Ramachandran, olmayan bir uzvun neden ağrımaya, hissedilmeye devam ettiğini keşfetmeye burada başlar. Artık bir kol yoktur ancak kolun haritası beyinde hala mevcuttur. Kolun kesilmesi ile beyindeki harita değişmemiştir.

Beyin korteksimizde vücut uzuvlarımıza ayrılan alanların oranına göre insan bedeni ”homunculus” şekli ile gösteriliyor. Bu şekilden beynimiz için hangi bölgelerimizdeki hislerin daha önemli olduğu sonucu çıkarılabilir

Ramachandran’ın buluşu sonrası yıllarca pek çok yönüyle bu konu araştırılır ve ilerleme kaydedilir. Kendisi ise hastaların ağrılarının giderilmesi, sanrıların engellenmesi ile ilgili bir fikir aramaktadır. Bazı hastaları, kopmuş kolunun birine ”hoşçakal” dediğinde el salladığını, bazıları da telefon çaldığında ona uzandığını söylemektedir. Kimi hastası savaşta bir patlamada kopmuş ve on yıllardır olmayan bir bacağının ağrısı ile yaşamaktadır. Dünyada pek çok hastanın bu şikayetleri sonrası daha derinden kesme gibi ameliyatlar yapılmıştır. Ancak eli ağrıyan bir insan omzuna kadar kesilse bile ağrısı devam etmektedir.

Beynimiz ile kaslarımızı hareket ettirme kararı aldığımızda, motor sinyaller kaslara giderken bir kopyası da gözler, deri, eklemlerden gelen geri bildirim sinyalleriyle karşılaştırılmak üzere parietal omlara gönderilir. Burada hareketler ile yapılmak istenen arasında bir uyumsuzluk tespit edilirse bir sonraki sinyallere bildirim giderek davranış düzeltilir. Elimizi masadaki bir bardağa uzattığımızda bu sayede alabiliriz. Ramachandran’ın kol ampüle edildiğinde (kesildiğinde) beynin motor komut merkezlerinin bundan haberi olmadığı için kopyalanmış sinyallerin parietal lorlara gönderilmeye devam ettiğini ve yukarıda anlatılan beyin haritasının artık veri oluşmayan kısmına gittiğini düşünür.

MEG tekniği ile beyne bakıldığında görülen; beden yüzeyi haritası

Eğer bu tespiti doğruysa o zaman neden sadece hayal ettiğimiz zaman kolumuzu hareket ettirdiğimizdeki hisleri yaşamıyoruzdur? Bunun da cevabı basittir. Kolumuz sağlamken, tüm geri bildirimler; yani gözlerimiz, derimiz, kaslarımız, eklemlerimiz kolumuzun hareket etmediğini bildirir. Motor korteksimiz hareket emri verse de geri bildirimler bunu reddeden. Ama kol olmadığında; bu geri bildirimler ikna edici şekilde ulaşmaz. Eklemler, kaslar ve deriden geri bildirimler gitmez. Beyin vetosu olmadığı için gerçekten hareket ediyormuş gibi hisler yaşanır.

Bilim sorma üzerine inşa olur. ”Nörolojinin Sherlock Holmes’u” olarak anılan Ramachandran o zaman neden bazı hastalarında ”kilitlenmiş” hayalet uzuvları olduğunu merak eder. Bir hastası, olmayan koluna sanki beton dökülmüş gibi hissettiğini söyler. Bir diğeri ise kilitlenmiş bir pozisyonda kaldığı için sürekli acı içinde olduğunu, ”eğer biraz olsun hareket ettirebilirse” acısının dineceğini söylemektedir. Dikkat ediniz, bahsi geçen kopuk, olmayan bir koldur.

Ama burada da ana teoriyle uyuşan bir cevap vardır. Olmayan uzvu kilitlenmiş hastalar, kollarını kaybetmelerin yol açan kazadan hemen önce bu acıları yaşamıştır. Böylelikle geribildirim geldiğindeki haliyle giden yeni sinyaller tekrar etmektedir. Bir hastası bir felç geçirdikten sonra kolunu kaybetmiştir. Ramachandran’ın deyimiyle ”öğrenilmiş felç” nedeniyle beyin haritası bu yönde değişmiş, kolunun kesilmesi haritayı değiştirmemiştir.

“öğrenilmiş ağrı”

Ve Ramachandran’ın aklına dahiyane bir fikir gelir. O kadar mükemmel bir fikirdir ki, son derece basittir. Bir kutunun önünü ve üstünü çıkarır. Ortasına dikey bir şekilde ayna koyar. Kutunun önünden bir elinizi içeri koyarsanız, aynadan yansımasını gördüğünüz için sanki iki eliniz var gibi bir görüntü elde edersiniz.

“aynalı kutu”

Bu konuyla ilgili küçük bir deney yapabilirsiniz. Sol elinizi masanın altına saklayınız. Sağ elinizle aynaya bakınız. Sağ elinizi hareket ettiriniz, görmediğiniz sol elinizle de tıpatıp aynı hareketi yapınız. Bir süre sonra sol elinizle farklı bir hareket yaptığınızda büyük bir hayret yaşarsınız. Beyninizin kafası karışır. Bir süre yapılan bu harekette gözlerinizden gelen geribildirim sonucu aynadaki sağ elinizin yansımasının aslında sol eliniz olduğuna inanmaya başlar. Fark yaşandığında ise kafamız karışır. Ramachandran bunun nedenini şöyle açıklıyor: ”Aynanın ardındaki elinizin deri ve kaslarından gelen geribildirimler bir şey söylerken -parietal lobun gizlenen el olduğuna inandığı- yansıyan elden aldınız görsel geri bildirimler bambaşka bir hareketten bahseder.”

Sağ eliniz yerine sol elinizin kopyasını görmek, beyinde gördüğünüzün sağ eliniz olduğu algısını yaratıyor

Peki ya kolu olmayan birinde ne yaşanacaktır? Felçli bir hayalet uzva sahip bir hastası olan Jimmie’de bu aynalı kutuyu denemek ister. Hasta kutuya elini koyup da yansımasını gördüğü anda ”Sanki fişi yerine takılmış gibi!” diye bağırır. Yıllar sonra ilk kez acı verici spazmları azalmıştır. Bir başka hastası Ron da aynalı kutuyu evine götürüp üç hafta boyunca dener. Ve inanılmaz bir şey olur. Artık hayalet uzvu yoktur. Beyni, ortada bir kolun olmadığına ikna olmuştur. Tıp tarihindeki ilk başarılı ”hayalet uzuv ampütasyonu”, son derece basit bir uygulama ile gerçekleştirilmiştir.

House M.D dizisinin bir bölümünde, Dr. House, gençliğinde, askerde elinde mayın patladığından beri acı çektiği için öfkeli ve inatçı birine dönüşmüş ev sahibini kaçırıp Ramachandran’ın ”aynalı kutu” tedavisini uygular. Hastanın ağrıdan kurtulduğundaki yaşadığı hisin bu sahnede gösteriliş şekli, Ramachandran’ın hastalarının yaşadıklarının aynısı.

Aynalı kutu ile ilgili makalenin yayınlanmasının ardından pek çok araştırma yapılır ve bilimin bilgisi ilerler. Hayalet uzva sahip insanlar Ramachandran’ın kliniğini ziyaret eder ve tedavi olurlar. Dünyanın her köşesinde çalışmalar yapılır. Ramachandran da pek çok konudaki çalışmasına devam eder. Ancak keşfettiği şeyler üzerine düşünülecek pek çok konu vardır.

”Aynalı kutu” fikrinin bugün geldiği nokta. Kolu olmayan bir hasta ekranda 3D olarak canlanan bir simülasyon ile ağrıdan kurtuluyor

Beynimiz kandırılabilir ve hayalet uzuv konusunda olduğu gibi bazen kandırılması da gerekir. Hayatta kalmaya odaklı beynimiz adapte olma ve durumdan faydalanma için uğraşır. Bunu yaparken kurduğu bağıntılar ile aslına ihtiyacımız olan durumlar çelişebilir. Yine de esnek ve aşırı bir öğrenme yeteneği olan beynimizi yeniden programlamak avantajına sahibiz.

“Kendimizi Homo plasticus olarak da alandırmamız mümkün. Diğer hayvanların beyinleri esneklik özelliği sergilerken, biz bunu beynin gelişimi ve evrimleşmesinde temel etken olarak kullanan tek tür olduk.”
-V.S. Ramachandran

Aralık 2018’de okuduğum Öykücü Beyin, ortalama okuyucu için biraz ağır olsa da nörolojik konular için ilk ağızdan yazılmış önemli bir kitap. Başlangıç için yine de Ramachandran’ın ”Beyindeki Hayaletler” kitabı iyi bir seçenek olur.
84 Views

Kafatasına giren çubuk, beyinle ilgili ne gösterdi

1848 yılında Phineas Gage adında Amerikalı bir işçi, demiryolu inşaatında çalışırken bir kaza geçirdi. ”Sıkıştırma şişi” olarak kullandıkları demir bir çubuk, bir patlama ile çenesinin altından girdi, göz boşluğundan geçti ve alnının üzerinden çıktı. Gage’nin kafasının içinden geçen çubuk patlamayla savrulan her şey gibi yere düştü. Diğer işçiler çubuğu bulduklarında üzerinde Gage’nin kanı ve beyninden parçalar vardı.

Phineas Gage’nin kafatası Harvard Üniversitesi’ndeki Warren Anatomi müzesinde sergilenmekte

Ancak Gage ölmemişti. Üstelik, patlama sonrası bilinci açık bir şekilde arkadaşlarının yardımıyla ayağa kalkmış ve kağnı arabasına kadar birkaç yüz metre yürümeyi başarmıştı. Doktorların yaşamasını beklemediği Gage, kazadan üç ay sonra işinin başına dönmüştür. Konuşma, hareket yetenekleri ve hafızası zarar görmemişti. Her şey neredeyse eskisi gibiydi.

Gage, ”Hayatta kalan adam” olarak Demir çubukla fotoğraf çektirmiştir

Ancak bir tuhaflık vardır. Kazadan önce ”çalışkan ve yetenekli” olarak anılan Gage, bencil ve ani öfke nöbetleri yaşayan birisine dönüşmüştür. Arkadaşları onu tanımakta güçlük çekerler. Onun için ”inatçı, laf anlamaz, kararsız, değişken” olduğu söylenir. Planlar yapmakta ancak onlara uymamaktadır. Bir çocuk gibi düşünmekte ancak hayvani isteklere sahip bir adam gibi davranmaktadır. İstikrarlı çalışma hayatı da son bulan Gage, pek çok işte çalıştıysa da hiçbir yere uyum sağlayamaz. Kazadan 13 yıl sonra da bir dizi nöbet geçirdikten sonra hayatını kaybeder. Kafasına girip çıkmış demir çubukla birlikte gömülür.

Gage’nin kafatasına giren çubuğun beyninde yol açtığı nörolojik hasarın bugünün teknolojiyle elde edilmiş bir 3D simülasyonu

Ölümünden 7, kazadan 20 yıl sonra, kazadan sonra tedavisini yapan doktor Martin Hawlow, Massachusetts Tıp Derneği’ne bir rapor sunar. Dahiyane bir fikri vardır. O zamana kadar inanılan; beynin bir bütün olarak çalıştığı ve hiçbir kısmının belirli bir konuda uzmanlaşmış olmadığıdır. Harlow ise, Gage’nin kazadan sonraki kişilik değişimlerinin beyninin hasar gören kısmı ile ilgili olduğu ihtimali üzerinde durmaktadır. Ona göre, beynin ön bölgesi sanki ”düşünsel melekeler ile hayvani eğilimler arasındaki dengeyi” sağlamakla görevli gibidir. Ancak harika bir tespit ve iyi bir sunum, dönemin biliminsanlarını ikna etmeye yetmediği gibi bunun doğru olabileceği üzerinde bile durmazlar.

İnsan beyninde frontal (ön) lob

Üstelik, Hawlow’un sunumundan 7 yıl önce, Fransa’da Paul Pierre Broca adlı bir cerrah, 21 yılda konuşmasını adım adım kaybetmiş bir hastaya yaptığı otopside, beynin sol yarı küresinin ön lobunda hasarlı bir doku bulmuştur. Bu kısma ”Broca alanı” denmiş ve 3 yıl sonra bir Alman nörolog olan Carl Wernicke, bu bölgenin biraz arkasının da sözleri anlamaktan sorumlu olduğunu keşfetmiştir. Ancak yine de bunların konuşma ile ilgili keşifler olduğu, Gage’nin konuşmasında ve hareket yeteneğinde bir bozulma görülmediği, düşüncenin beynin belirli kısımlarına dağılan bir görevlendirmesi olmasını düşünmek için bir neden olmadığı sonucuna varılır.

Bu tavır, ”Descartes yanılgısı” adıyla da tartışılır. Descartes, ruh ve bedenin ayrı olduğu düşüncesini iddia etmiştir. Yüzyıllarca kabul gören bu düşünce, Gage’nin vakasında beynin kısımları olduğu ihtimalinin akla bile getirilmemesine sebep olmuştur. Bugün ise, bu vaka Descartes’in yanıldığının ve ruhun esasında olmadığının tartışmalarını başlatmıştır.

Dürtü, David Lewis

1878 yılında, yani kazadan 30 yıl sonra, İngiliz psikolog David Ferrier, Gage’nin neden hareket, konuşma ve hafıza fonksiyonlarına zarar vermezken kraterini değiştirdiğini açıklarken ”prefrontal korteks” tanımını kullanır. Gage’nin sol prefrontal korteksi zarar görmüştür.

“Prefrontal korteksin temel görevi idari işlevlerdir (executive functions). Adından da anlaşılabileceği gibi bu bölgenin en bilinen işlevi beyni ve vücudu idare etmesidir. İyi ve kötü, güzel ve çirkin, geçmiş ve gelecek arasında farkı hep bu bölge sayesinde anlarız. Örneğin, evde süt bittiğinde süt almak için markete gitme fikri prefrontal kortekste oluşur. “Markete git ve süt al”. Buradan çıkan emir premotor kortekse gider ve markete gitme eylemi başlar. Eylemlerimizin sonuçlarını tahmin etme temel olarak prefrontal korteksin görevidir.Bu sayede sosyal normlara göre davranırız ve normal oluruz. Hiç kimse süt almaya çırılçıplak bir şekilde gitmez dimi? Markete emekleyerek giden kimseyi de görmeyiz. Aradığımız süt markasını hangi markette, ne kadarlık fiyata bulabileceğimizi de az çok tahmin ederiz. Tüm bunların arkasında prefrontal korteksimiz görev alır.”
-Kaynak: sinirbilim.org

Bugün buna benzer pek çok vaka kayıtlıdır. Herhangi bir sebeple beynimizin belirli kısımlarının fonksiyonunu bozan olaylar, davranış değişikliklerine yol açabilir. David Lewis, Dürtü kitabında 35 yaşında beyin tümörüne yakaladıktan sonra evliliği ve iş hayatı bozulan bir adamı anlatır. Bir başka örnek, yaşlandıkça uygunsuz şakalar yapmak ve bunların çok komik olduğunu düşünmektir. Bu gibi bir durum muhtemelen beynin orbitofrontal corteks kısmındaki lezyonlar nedeniyledir.

David Lewis’in Dürtü isimli kitabı, Gage’den bahseden yüzlerce kitaptan biri. Bu vaka, ”tıp tarihindeki en ünlü vaka” olarak anılıyor.

Beynimizin tamamı içerisinde birbirine bağlı trilyonlarca nöron, fonksiyonunu yapmayan belirli kısımlar varken de bağıntı kurma ve görevine devam etme eğilimindeler. David Lewis şöyle diyor; ”İnsan evrimleşirken hayatta kalmayı zorlaştıran o kadar çok fiziksel tehdit vardı ki beyin, hızlı karar vermeyi ve harekete geçmeyi sağlamak için sezgisel kestirme yolları erimleştirdi.” Uyum sağlamaya odaklı beynimiz, görevini yapmayan kısmın yokluğuna hemen adapte olup çalışmaya devam ediyor. Bu, hayatta kalmamız için avantaj.

Kaynak: bilimvegelecek.com.tr

Ancak üzerine düşünülmesi gereken şudur, şuanda düşünmemiz gerektiği gibi düşündüğümüzden nasıl emin olabiliriz? Beynimizin belirli bir kısmı kapanmış ya da görevini yapmayı bir süredir yavaşça bırakıyor olsa bundan haberimiz bile olmaz. Kalan nöronlar dünyayı kendi yorumladığı haliyle görmeye ve biz de her şeyi düşündüğümüz gibi algılamaya devam ederiz. Bir tümör, lezyon ya da başka bir nedenle görevini az yapan bir kısmın varlığı, onu düşünerek fark etmemize neden değildir, çünkü kalan kısımlar görevini yapmayan kısma rağmen çalışırlar. İnsan, doğru düşündüğünden asla emin olamaz, beynimizin tamamı çalışmıyorken bile beynimiz çalışmaya devam ediyordur.

David Lewis’in Dürtü kitabını 18.11.2017’de okumuştum. Fotoğraflar 05.08.2019’da Kütahya Kitap&Kahve’de çekildi.
114 Views