İhtimaller, Tesadüfler ve Rasyonalite

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması henüz yapılmamıştır.

Bazen telefonun çalacağı hissine kapıldığımızda birden çalmaya başlar. Ya da rüyamızda yıllardır görmediğimiz bir arkadaşımızı gördüğümüz bir gün sokakta karşılaşıveririz. Şibumi romanının baş kahramanı Nicholai Hel de, hapishanede iken içgüdülerini geliştirmeye çalışır. Altıncı hissin her insanın sahip olduğu ancak kullanılmadığı için körelmiş bir yetenek olduğunu düşünür ve üzerine yoğunlaşır. Hakikaten bir süre sonra avukatın geleceğini daha haber gelmeden hissetmeye başlar. Bu hissi öyle güçlüdür ki, ömür boyu fotoğrafı çekilemez. Ne zaman flaş patlayacak olsa kafasını eğer.

Yeni bir araba alırsanız birden bire herkeste aynı arabanın olduğunu görmeye başlarsınız.

İnsan beyni her anıyı ulaşılabilir durumda tutmaz. Pek çok şeyi bir daha asla hatırlamayız. Hatırlamadığımız şeyler bizim için yoktur. Rüyanızda arkadaşınızı görüp de sokakta görmediğiniz milyonlarca anı yaşanır. Böyle durumları bir daha hatırlamayız. Buna karşılık, hiç tesadüf yaşanmaması da çok zordur. Eninde sonunda bir gün, rüyamızda arkadaşımızı gördüğümüz gün, sokakta karşılaşırız. Ve bunu çok ilginç bir durum olarak hafızamızda tutarız.Hafızamızda sadece böyle tesadüfler kaldığı için bunlara bir örüntü atfetmeye çalışırız. Hiçbir tuhaflık yaşanmayan trilyonlarca duruma karşılık birkaç tesadüfü abartırız.

”Bilim insanları her birimizin gecede en az dört ya da altı kez rüya gördüğümüzü ve bunların çoğunu unuttuğumuzu biliyor. Eğer ertesi gün bize rüyamızı hatırlatan bir olayla karşılaşırsak hatırlama ihtimalimiz daha yüksektir. -Olasılıksızlık, David J. Hand

Yani böyle bir altıncı his yoktur. Romanlardaki böyle kurgulardan gerçek hayata dair iddialar genellikle bilimin kapısından döner. Bu ve bunun gibi tüm varsayımlar genellikle insan beyninin nasıl çalıştığının bilinmemesinden kaynaklanır. Esasında beyin üzerine bildiklerimiz de gerçeğin küçük bir kısmı. Ancak bildiğimiz bir şey var; matematik ve istatistiğin insan beyni tarafından kesinlikle doğru yorumlanamayışı.

Bir deneyde yüzlerce insanın yarısına o sırada başlayan maçı Chelsea’nin kazanacağı, diğer gruba Manchester United’ın kazanacağı söylenir. Maçı Chelsea kazanınca diğer grup gönderilir. Sonra başlayan maçta yine iki gruba bölünüp iki ayrı tahmin yürütülür. Bu şekilde tam 7 maç sonra geriye bir kişi kalır. O bir kişinin gözünde deneyi yapanlar her seferinde o an başlayacak maçı kimin kazanacağını söylemişler ve yedi seferde de bilmişlerdir. Hayatta böyle bazı durumlarla karşılaşırız. Sadece bizi etkilemiş bazı tesadüflerde elenen %99 ihtimali görmeyiz.

Nostradamus’un birkaç tahminin çıkması onu kahin yapmıştır. Falcıların, kahinlerin çıkmayan tahminlerini unutmaya meyilliyiz.

Bir deneyde insanlara iki seçenek sunulur ve kırmızı olanı bulmanın ödül sebebi olduğu söylenir.

BİRİNCİ TORBA. İçinde 10 bilye var; 9 tanesi beyaz, 1 tanesi kırmızı.
İKİNCİ TORBA. İçinde 100 bilye var; 92 tanesi beyaz, 8 tanesi kırmızı.

Son derece basit bir oran hesabı olmasına rağmen insanlar çoğunlukla ikinci torbayı seçmiştir. Çünkü 1 yerine 8 tane kırmızı bilye olmanın ihtimali artırdığını düşünmüşlerdir. Oysa ikinci torbada şans %2 daha azdır. En basit matematik sınavında bile insan beyni psikolojik nedenleri önplana alıp yanlış hesap yapar. Düzgün çalışan bir beyin, matematikten sınıfta kalır.

Londra’daki kapı komşum, öğretim üyeliği yapan bir profesördür. Şiir yazmayı sever, biraz utangaçtır ve ufak tefektir. Kapı komşumun Çince profesörü mü yoksa psikoloji profesörü olması mı daha muhtemeldir?

Stuart Sutherland tarafından yapılan bu deneyde insanların çoğu ”Çince profesörü” cevabı vermiştir. Oysa İngiltere’deki psikoloji profesörü sayısı, Çince profesörü sayısından çok daha yüksektir. Sterotipleştiren bakış açımız, temel oranları ne kadar keskin olursa olsun görmez ve eldeki verilere dayanarak bir açıklama yaratmaya girişir.

Murphy kanunları, bir şeyin ters gitme olasılığı varsa ters gideceği dahil pek çok yanılgı içerir. Ters gitmediği zamanları unuturuz, gittiği zamanları hatırlarız. Bu yüzden her zaman ters gittiğini zannederiz, çünkü hafızamızda ters gitmediği bir anı yoktur.

Yazı-tura sonucu kazanırsanız 100 dolar, kaybederseniz hiçbir şey almak.
Kesin olarak 46 dolar almak.

Bu iki seçenek sunulduğunda insanlar çoğunlukla ikinci seçeneği tercih ediyorlar. Seçeneklerden diğeri çok daha avantajlı bile olsa insanların neredeyse her zaman garanti olan seçeneği tercih etmesine ”kayıptan kaçınma” deniyor.

Kayıptan kaçınma, en bariz psikolojik reflekslerimizden birisi. Bu nedenle satış yaparken iade garantisi vermek çok etkili bir araçtır. İnsanlar bir kez satın alıp sahip olma hissini yaşadıktan sonra ürünü geri vermek istemezler. Geri getirme garantisi ile satış yapmak, satışları artırır ancak çok çok düşük oranda geri gelme yaşanır.

Daniel Kahneman, bu konuyu araştırırken bir deneyde insanlara şöyle bir soru sorar:

Kesin olarak 900 dolar elde etmeyi mi yoksa %90 olasılıkla 1000 dolar elde etmeyi mi tercih edersiniz?

İnsanlar burada büyük çoğunlukla riskten kaçınıp kesin olan 900 doları tercih etmişlerdir. Ancak problem şu şekilde değiştirildiğinde işler değişir:

Kesin olarak 900 dolar kaybetmeyi mi tercih edersiniz yoksa %90 olasılıkla 1000 dolar kaybetmeyi mi?

Bu kez çoğunluk kesin olanı değil kumarı oynamayı tercih eder. Kaybetmek, 900 yerine 1000 dolara malolacaktır ancak kayıptan kaçınma ihtimali, bu seçeneği daha cazip kılar.

Tüm seçenekleri kötü olduğunda insanların risk peşinde koşar hale geldiğini ilk fark eden kişiler biz değildik, ama teoriden kaynaklanan körlük üstün gelmişti. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Kahneman, mevcut olabilecek para problemlerini kaldırarak, baştan ödeme yapılan bir sistemle problemi biraz geliştirir:

1000 dolar baştan hediye edilerek size şu soruluyor:: %50 olasılıkla 1000 dolar kazanmayı mı tercih edersiniz yoksa kesin olarak 500 dolar kazanmayı mı?

İnsanların büyük kısmı, yine kayıptan kaçınma etkisiyle kesin olan 500 doları tercih etmişler.

2000 dolar baştan hediye edilerek size şu soruluyor: %50 olasılıkla 1000 dolar kaybetmeyi mi tercih dersiniz yoksa kesin olarak 500 dolar kaybetmeyi mı?

Yine insanların çoğu kumar oynamayı tercih etmişler. Kahneman, burada baştan verilen hediye tutarlarına dikkat çeker. Kayıptan kaçınma dürtümüz neye sahip olduğumuzla ilgili değildir.

100 dolar kazanma fikrinden hoşlanıp 100 dolar kaybetme fikrinden hoşlanmamamızın nedeni, bu miktarların varlık durumunuzu değiştirmesi değildir. Sadece kazanmaktan hoşlanır, kaybetmekten hoşlanmazsınız ve neredeyse kesin olarak kaybetmekten duyduğunuz hoşnutsuzluk, kazanmaktan duyduğunuz hoşnutsuzluktan fazladır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Milyonda bir olasılıkla 1 milyon dolar kazanma
%90 olasılıkla 12 dolar kazanma ve %10 olasılıkla hiçbir şey kazanmama
%90 olasılıkla 1 milyon dolar kazanma ve %10 olasılıkla hiçbir şey kazanamama

Bu üç seçeneğin üçü de hiçbir şey kazanmamakla sonuçlanabilir, ancak üçüncü seçenekte hiçbir şey kazanmamak hayli moral bouzcudur. Daniel Kahneman, üçüncü seçeceğin geçici bir referans noktası oluşturduğunu ve kazanmama halinde çok büyük bir kayıp yaşandığı hissi yarattığını söyler.

Beklentilerinize göre, hiçbir şey kazanmamak büyük bir kayıp olarak deneyimlenecektir. Beklenti teorisi bu gerçekle başa çıkamaz, çünkü çok olanaksız ya da alternatifi çok değerli olduğunda, bir sonucun değerinin değişmesine izin vermez. Basit bir ifadeyle, beklenti teorisi hayal kırıklığıyla baş edemez. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

%90 olasılıkla 1 milyon dolar kazanmak veya kesin olarak 50 dolar kazanmak
%90 olasılıkla 1 milyon dolar kazanmak veya kesin olarak 150.000 dolar kazanmak

Bu iki seçenek birbirine çok benzer olsa da ikinci seçenekte kaybetmek, insanda garanti bir 150 bin doları tercih etmeyip açgözlülük ettiği hissi yaratacaktır. Dolayısıyla her ikisinde de kayıp 1 milyon dolar gibi gözükse de, ikincisinde 150 bin doları kaybetmenin acısı yaşanacaktır.

Araştırmalar, bir insanın her kayıp sonrası tüm kayıpları telafi edecek daha yüksek bir riske girmeye eğilimli olduğunu gösteriyor. Kumarı ve kayıpları devam ettiren, kayıpları kurtarma çabası.

Kayıplardan hoşlanmama eğilimimiz kazanımlardan hoşlanma eğilimimizden güçlüdür. -Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians

Bir gece, bir taksi birini ezip geçti.
Kentte Yeşil ve Mavi adında iki taksi şirketi var.
Taksilerin %85’i Yeşil, %15’i de Mavi taksi şirketine ait.
Görgü tanığı, taksiyi Mavi olarak teşhis etti.
Mahkeme, tanıdığın güvenilirliğini kaza koşullarında sınadı ve renkleri %80 oranında doğru teşhis ettiğini, %20 oranında yanıldığını gösterdi.
Buna göre kazadan Mavi taksi şirketinin sorumlu olma olasılığı nedir?

Doğru yanıt %41’dir. İnsanlar çoğunlukla %80 olduğunu söylemişlerdir. Dolasıyısla temel oranı göz ardı ettikleri anlamına gelir. Soru şu şekilde değiştirilir:

Her iki şirket de aynı sayıda taksi çalıştırıyor ama kazaların %85’inde Yeşil taksi var.
Tanıkla ilgili tüm bilgiler aynı, %80 oranında renkleri doğru teşhis ediyor.

Esasında burada sayılar tamamen aynıdır ve cevaplar da aynıdır. Ancak bu kez insanların aldığı temel oran değişmiştir. İlk soruda taksi sayısı gözardı edilirken bu kez kazalardan sorumluluk hemen kullanılan bir oran halini almıştır. Psikolojimiz en basit matematiksel problemlerde bile bize nedenler söyler. En küçük bir neden de rasyonel düşünceyi geri plana atmamızı ve yukarıdaki örnekte olduğu gibi oranlar aynı olduğunda bile sonuçları değiştirmemize neden olur.

Rasyonel düşünme o kadar büyük bir zaaftır ki, ne iş yaparsa yapsın hiç kimse sayıları doğru yorumlamak konusunda uzman değildir. Örneğin, bir doktor bir belirti ile bir hastalık arasındaki ilişkiyi tespit etmeye çalışır. Belirtiyi gösteren 80 kişinin söz konusu hastalığa sahip olduğu, 20 kişinin olmadığı görülür. Bu veriler hastalık ile belirti arasında ilişki bulmak için yeterli değildir ancak benzer pek çok durumda medyada böyle ilişkiler haber olabilir. Burada bakılması gereken, belirtilere sahip olup da hasta olmayan ya da hasta olduğu halde belirtileri göstermeyen kişi sayılarıdır. 40 kişi, belirtiyi gösterdiği halde hasta değildir, 10 kişi ise ne hastadır, ne de belirtileri göstermektedir. Bunun üzerine hastalığı gösterip hasta olmayan 80, belirtiyi göstermediği halde hasta olan 40 kişi vardır. Çoğunlukla böyle bir durumda hastalıkla belirti arasında ilişki kurulur. Gerçek hayatta bu veriler doktorlara gösterildiğinde, %85’i belirti ile hastalık arasında ilişki bulmuştur. Oysa bu deney için bu sayılar özellikle seçilmiştir; belirti gösterip hasta olanların yüzde ile, belirti göstermeyip hasta olanların yüzdesi eşittir. Yani hastalıkla belirti arasında ilişki yoktur.

Eğer bir olayla başka bir olay arasındaki ilişkiyi araştırıyorsanız konuyu kafanızda çözmeyin. Elinize bir kağıt, kalem alın ve 2×2’lik bir tablo oluşturup değerleri yazın. -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Bir problemin sunuş biçimi, cevabı çok ciddi oranda etkiler. Örneğin bir deneyde,, nadir bir hasalığın 600 kişiyi öldüreceği söylenmiştir. Hastalıkla mücadele için iki program geliştirmiş ve sadece birinin uygulanacağı söylenmiştir. İnsanlara bu iki programdan hangisini seçecekleri sorulur:

PROGRAM 1: 200 kişi kesin kurtarılacaktır.
PROGRAM 2: 600 kişi %33 ihtimalle kurtarılacaktır.

İkinci seçenekte hiç kimsenin kurtarılamadığı büyük bir ihtimal vardır. Dolasıyısla insanlar hiç kimsenin kurtarılamama riskini almak istemezler ve PROGRAM 1’i seçerler. Soru şu şekilde değiştirilip bir deney daha yapılır:

PROGRAM 1: 400 kişi kesin olarak ölecektir.
PROGRAM 2: 600 kişi %67 olasılıkla ölecektir.

Bu kez insanların büyük çoğunluğu ikinci şıkkı seçelerler. Oysa her iki deneyde de sorulan sorular birbirinin ”tıpatıp” aynısıdır. Seçenekler arasında hiçbir fark yoktur.

İnsanlar kayıplara ve olası kayıplara kazançlardan daha büyük bir psikolojik ağırlık verir. -Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians

Benzer başka bir deney de şu şekildedir:

A Seçeneği: 50 dolarlık kesin bir kazanç
B Seçeneği: %50 olasılıkla 100 dolarlık bir kazanç

İnsanlar bu soru karşısında çoğunlukla A seçeceğini seçerler. Soru şu şekilde değiştirilir:

A Seçeneği: 50 dolarlık kesin bir kayıp
B Seçeneği: %50 olasılıkla 100 dolarlık bir kayıp (%50 olasılıkla sıfır kayıp)

Bu kez çoğunlukla ikinci seçenek seçilir. Yine deneylerde sunulan seçenekler birbirinin aynısıdır.

Neredeyse herkes kesin şeyi tercih eder. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Araçla bir yolculuk yaptığınızda, trafik kazasında ölme ihtimaliniz %0,0000025’dir.

Bu bilgi verildikten sonra insanlara emniyet kemeri takıp takmayacakları sorulduğunda %10’u takacağını belirtmiştir.

Hayatınız boyunca ölümcül bir trafik kazası geçirme ihtimaliniz %1’dir.

Bu bilgi üzerine insanların %39’u emniyet kemeri takacağını belirtmiştir. İlk soruda tek bir yolculuk için istatistik verilmiş, ikinci soruda aynı veri hayat boyu tüm yolculuklara oranlanmıştır. Her iki veri birbirinin aynısıdır. Yine de insanların yanıtları değişmiştir.

Şu soruyu doğru cevaplamak neredeyse imkansızdır:

Bir odada 23 kişi varsa, ikisinin aynı gün doğmuş olma olasılığı kaçtır?

Cevap: Yüzde 50’den fazladır. Nasıl olabilir ki? Bir kişinin diğeri ile aynı gün doğmuş olma ihtimali 365’de 1’dir. Yani farklı bir günde doğmuş olma ihtimali 365’de 364’dür. n kişi olması durumunda n-1 kez 364/365’in kendisiyle çarpımıdır, ki 23 kişi olduğunu bu oran %50’den fazla yapar. Bu ihtimali doğru anlamak için ”Doğum günü benimkiyle aynı kaç kişi var?” diye düşünmek yerine, ”Bu kişilerin hiçbirinin benimle aynı gün doğmuş olmama olasılığı kaçtır?” diye düşünmek gerekir. Tabi bu tek bir kişi için değil, odadaki 23 kişi için yapılmalıdır.

Odada 23 kişi varsa 253 çift insan vardır ama siz bunlardan sadece 22 çiftine dahilsiniz. -Olasılıksızlık, David J. Hand

Bulgaristan’da 2009’da loto çekilişinde kazanan numaralar 4, 15, 23, 24, 35 ve 42 olmuştur. 4 gün sonra kazanan sayılar yine aynı gelir. Yer yerinden oynar. Hükümet sözcüsü ”Loto’nun 52 yıllık tarihinde ilk kez böyle bir şey oluyor” demiştir. Davalar açılır. Bulgarisan’daki sistemde her dizi için 13.093.816’da 1 ihtimal vardır. Her hafta iki çekiliş, yılda 104 çekiliş yapılmaktadır. Yani 43 yılda bir aynı rakamların çıkma ihtimali çok çok yüksektir. Bu kadar çok çekiliş durumunda, herhangi bir kazanan rakamın yeniden kazandığı bir koşul pek tabi gerçekleşebilir.

Dünyadaki lotoların sayısını hesaba kattığımızda çekilişler zaman zaman tekrar etmeseydi bu çok şaşırtıcı olurdu. -Olasılıksızlık, David J. Hand

Bir kişi piyango tutturduğunda ”milyonda bir” ya da bazen bazı oyunlarda kazanan numaraları tutturan kişiler için ”milyarda bir” görülecek bir ihtimalin gerçekleştiği söylenir. Bir zarı üç kez attığınızda 6-6-6 gelmesine çok ilginç bir durum affederiz. Oysa 1-5-3 gelmesi de mevcut ihtimallerden sadece biridir. Bir milyon kişinin oynadığı bir oyunda 999.999 kişinin payına düşenlere normal, bir kişinin başarısına ”milyarda bir” demek tuhaf kaçar. Sonuçta herkes aynı milyonda birlik dilim içinde gerçekleşmesi muhtemel ihtimallerden birini gerçekleştirmiştir. Bir kişiye kazanan dediğimiz durumda elbette kazanan bu ihtimallerden biridir.

”Piyango, aptalların ödediği vergidir.”

Kitaplarda gizli şifreler, insan hayatlarında anlamlı gözüken tarihler, sayılar, tesadüfler bulmak da, insan aklının istatistiği doğru yorumlayamayışı üzerine türemiş detaylardır. Örneğin, herhangi bir kitapta belirli bir harfe eşit uzaklıktaki kelimelerin toplamından anlamlı bir cümle edinilebilir. Bunun pek çok örneği Kur’an, İncil ve Tevrat için defalarca yapılmıştır. David J. Hand, böyle tesadüflerin herhangi bir kitap için yaşanmasının normal olduğunu göstermek için araştırma yaparken pek çok örnek elde etmiş, hatta Charles Dickens’ın bir kitabında ”the most awful and tremendous discharge that ever shook the earth” gibi müthiş bir tanım ortaya çıkmıştır.

Her insanın hayatında bazı sayılar çok fazla kez karşımıza çıkabilir, ancak bu sayılara rasladığında tesadüf yerine anlam atfedilir. Örneğin ”Atatürk ve 19 sayısı” çok yaygın bir numeroloji örneğidir.

Sayıların bütün işlevi şudur: üç koyunun, üç dakikanın, üç seslenişin ortak yanlarını gösterir. -Olasılıksızlık, David J. Hand

David J. Hand, küçükken ne kadar uğraşsa da cevizleri bütün halde kabuğundan çıkarmayı başaramaz. Her seferine mutlaka bir parçası kırılmaktadır. Ancak markete gittiğinde ”Bütün Ceviz” adıyla kavanoza konmuş ve kabuğundan kusursuz çıkarılmış cevizler görmektedir. Yıllar sonra gerçeği fark eder. Fabrikada ceviz kırma işleminde eğer kusursuz çıkmışsa ”Bütün Ceviz” kavanozlarına, kırılmışsa ”Parça Ceviz” kavanozlarına konmaktadır. Yani baştan kusursuz bir işlem zannedilen aslında başarılı olanların sergilenmesinden ibarettir. Pek çok durumu bu şekilde sonuca bakarak yanlış yorumlar, karşımıza sadece başarılı olanların çıktığını anlamayız.

Jackie Chan filmlerinde inanılmaz sahneler görürüz, gerçekten inanılmaz. Jackie Chan ise bu sahnelere şaşırılmamasını söyler. Defalarca ve defalarca denemektedir. Başarılı olduğunda ise filme koymaktadır. Filmi izlerken o denemeleri görmeyiz, kurguyu unuturuz ve Chan sürekli harika ve inanılmaz şeyler yapıyor zannederiz. (Jackie Chan gerçekten inanılmaz bir insandır, ancak filmler yine de kurgudur.)

”Okları attıktan sonra hedef tahtasını çizerseniz oklarınızın hedefi tam ortasından vurması kolaydır.” -Olasılıksızlık, David J. Hand

Aynı şey Tarih bilimi dahil, olayları sonradan yorumladığımız her durum için de geçerlidir. R.H. Tawyer, ”Tarihçiler, olan bitene bir kaçınılmazlık atfeder.” der. Sonucu gördükten sonra geçmişteki tüm ipuçlarını toplamak kolaylaşır. Sonuçta ”her şey ayan beyan ortadaymış” deriz. Gerçekleşmesi kaçınılmaz olanı görmedikleri için insanlara hayret ederiz. Oysa her durumda pek çok ipucu, koşul ve her birinin ne zaman gerçekleşeceği belli olmayan pek çok ihtimal birbirini sürekli etkilemektedir.

Dünya Kupası finalinde Alman teknik direktör maçın sonlarına doğru Mario Götze’yi oyuna alır. Götze bitime üç dakika kala golünü atar ve Almanlar Dünya Şampiyona olur. Bu başarılı oyuncu değişilikliği oldukça övülür. Ancak oyundan çıkardığı Klose de turnuvanın en çok gol atmış oyuncusudur. Eğer oyuncu değişikliğine rağmen Almanlar kazanmasaydı bugün teknik direktörün kararı ”hatalı bir karar” olarak eleştirilecektir. Ancak kazandıkları için ”harika bir karar” olarak anılıyor. Tarih her zaman kazananın bakış açısından olayları görür. Doğru ya da yanlış davranışlar, sonuçlardan sonra belirlenir; önce değil.

Bunun en belirgin örneklerinden biri basketbolda yaşanır. Basketbol oyuncuları ve koçları arasında yapılan bir ankette, %90 oranında ”sıcak el teorisi”ne inanma görülmüştür. Sıcak el teorisi, bazen bir oyuncuya gelen ilham ve şans ile neredeyse eline geçen her topu sayı yaptığıdır. Bir oyuncu takım arkadaşının sıcak elli olduğunu düşünürse eline geçen her topu ona atar ve o da sayıya çevirir. Bu kadar yaygın bir inanç da istatistiğin insan beyni tarafından doğru yorumlanamamasının sonucu olarak görülmüştür. İstatistiklere göre sıcak elli bir oyuncunun başarı oranı değişmez, ancak kendisine daha çok pas ve fırsat geçmesi ile kendisine olan inancı nedeniyle daha fazla sayı denemesi sonucu normalden çok daha fazla sayı bulmaktadır. Ayrıca her oyuncunun kariyerinde arka arkaya başarılı atış yaptığı bazı anlar yaşanması normaldir.

”Sıcak el kocaman ve yaygın bir bilişsel yanılsamadır.” -Daniel Kahneman

Şirket CEO’larının çoğu erkektir. Bir CEO’nun erkek olma olasılığı %50’den fazla olduğu anlamına gelir. Ancak rasgele bir erkeğin CEO olma ihtimali çok çok düşüktür. Çünkü çok az insan CEO’dur. CEO iken erkek olma ihtimali ile, erkek iken CEO olma ihtimali arasında bu büyük uçurum ”taban oran yanılgısı” ile açıklanıyor. Pek çok durumda, tabanı yanlış hesap ettiğimiz için olaya yanlış bakıyoruz.

İnsanlar çok nadiren rasyonel düşünür ve davranılar. -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Örneğin bir suç mahalinde 10 kişinin parmak izleri bulundu diyelim. Bunlardan biri suçlu ve 9 tanesi masum. Buna göre parmak izi bulunan bir kişinin masum olma oranı %90’dır. Peki masum olduğu halde birinin parmak izlerinin burada bulunmuş olma ihtimali nedir? Bu kez 7 milyar insan işin içine giriyor. 9/(7 milyar + 9), yani 0’a çok yakın bir olasılık çıkıyor. Bir kişinin masumiyeti için %90 ile %0 arasında çok ciddi bir fark var. Olaya nasıl baktığımız birden bire tüm ihtimalleri değiştiriyor.

Kolesterol ile kalp krizi arasında istatistiğin yanlış yorumlanması nedeniyle kurulan ilişki yıllarca insanları yanlış yönlendirmiştir. Kolesterolün ne yendiği ile ilişkisi olmadığı yıllar sonra yapılan araştırmalarla ortaya çıkmış ve bilim dünyasında hatadan dönülmüştür.

Bu nedenle çok fazla hata yapıyoruz. Örneğin, kredi kartı dolandırıcılıklarını tespit için yasal işlemleri %99 başarı oranında tespit eden ve yasadışı işlemleri %99 oranında tespit eden bir cihaz olduğunu varsayalım. Çok başarılı olacak gibi düşünebilirsiniz. Ancak her 1000 kredi kartı işleminden 1 tanesinin yasadışı olması beklenir. Yani 999 işlemde %1 hata bulduğunda, bu masum 10 kişinin suçlanacağını gösterir. Buna karşılık dolandırıcılık işlemlerinin de bir kısmını tespit edemez. Sonuçta binlerce işlemde 10 kez uyarı verecek ve bunların 9’unda yanılacaktır.

Bu videoların tek sırrı, milyonlarca denemeden başarılı olanların klip haline getirilmiş olmasıdır.

Stuart Sutherland, bir örnek verir. Amerika’daki bir dergi, akşam 7’de trafiğe kazasında ölme ihtimalinin sabah saatlerinde göre 4 kat fazla olduğunu öne sürmüştür. Bunu kanıtlamak için de trafik kazalarında ölüm oranlarını yayınlamıştır. Ancak unuttukları, akşam saatlerinde trafiğe çıkma oranının 4 kat fazla olduğudur. Yani, sabah da akşam da trafik kazasında ölme oranı eşittir.

Yazı-tura attığınızda ikisinde de yazı veya ikisinde de tura gelme ihtimali %50’dir. İki kez yazı geldiğinde %100 oranında yazı gelmiş demektir. 2 kez attığınızda %100 yazı gelmesi, 100 kez attığınızda böyle geleceğini göstermez. Bilirsiniz ki ne kadar çok atarsanız hem yazı hem tura gelme ihtimalleri artacaktır ve sonuçta gerçek orana gittikçe yaklaşacaktır. Bir milyon kere attığınızda oranlar %50’ye çok yakındır ve her atışta gittikçe yaklaşır. Örnek küçükken gerçekten uzak oranlar, zamanla gerçek oranlara yaklaşır. Buna küçük sayılar yasası denir.

Bir film yeni çıktığında ”IMDB’de ilk günden 1. sıraya yerleşti” ya da ”IMDB’de ilk haftadan ilk 10’a girdi” gibi haberler görebilirsiniz. Ancak küçük sayılar yasası gereği oy veren kişi çok azken puan ortalamadan uzaktır. Çok yüksek ya da çok düşüktür. Zamanla ortalamaya ve kendi yerine doğru değişecektir. Dolasıyıla yeterince kişi oylama yapmamışken elde edilen sonuçlar önemli değildir. Ayrıca, ilk oy verenler büyük ihtimalle daha filmi izlemeden beğenen aşırı hayranlardır. Sadece onlar oy vermişken yüksek görünmesi normaldir.

Kahneman şu örneği verir: ”300 kişiyle yapılan telefon anketine göre insanların %60’ı başkanı destekliyor.” Böyle pek çok ankette doğru sonuç elde edilemez. 30 milyon kişinin oy kullanacağı bir durumda 300 kişinin tamamı başkanı desteklese bile bu seçim sonucu ile ilgili fikir veremeyecek kadar küçük bir örnektir.

Örnek sayısı arttıkça gerçek orana yaklaşılır. İlk başta çıkan sonuçlar gerçekten en uzak olanlardır.

Bir robot bir kavanozdan rasgele 4 bilye çekip, çıkan sonucu kaydedip, bilyeyi tekrar koyup, tekrar çektiğinde görürsünüz ki; ”2 kırmızı 2 beyaz” kombinasyonu ”4 kırmızı 4 beyaz” sonucundan neredeyse 6 kat fazla çıkıyor. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

”Kumarbaz yanılgısı”da bu konuya örnektir. Bir kumarbaz, arka arkaya 6 kez siyah geldiğinde, yedincide kırmızı geleceğini, çünkü 7 kez arka arkaya siyah gelmesinin çok çok düşük bir ihtimal olduğunu düşünür. Oysa bir sonraki sefer yine ihtimal %50’dir. Her bağımsız sefer, mevcut oran yeniden tekrarlanır.

Çok büyük sayılar ilkesi, yeteri kadar fırsat olması halinde, her türlü şaşırtıcı olayın gerçekleşmesinin muhtemel olduğunu gösterir. -Olasılıksızlık, David J. Hand

Bir insanın yıldırım düşerek ölme ihtimali 300.000’de 1’dir. Buna karşılık her yıl dünyada yıldırım çarpması nedeniyle ölen insan sayısını tahmin edebilir misiniz?

Cevap: 24.000’dir. Bu kadar düşük bir ihtimal her yıl onbinlerce kez gerçekleşir. Yedi milyardan fazla insan, her saniye bu ihtimalle yaşadığı için bu çok düşük ihtimalli olay çok fazla kez gerçekleşir. Hatta hiç kimsenin yıldırım düşerek ölmemesi ihtimali 1¹⁰¹³³’de birdir. Buna ”Çok Büyük Sayılar İlkesi” denir. Gerçekleşmesi çok düşük ihtimalli olaylar yeterince denenirse eninde sonunda gerçekleşirler.

1994 yılında ABD’de 23 gün arayla iki F-14 uçağının düşmesi üzerine uçuşlara ara verilmiştir. Bu kadar kısa aralıkla gerçekleşen kazalar arasında bir ilişki, muhtemel bir uçak üretim hatası aranmıştır. İstatistikçiler konuyu araştırmış ve 1970-2006 yılları arasında üretilen o model uçakların 161 tanesinin düştüğünü, yani ortalama 70 günde bir böyle bir kaza yaşandığını ortaya çıkarmıştır. Ortalama 70 gün olduğuna göre 23 gün arayla iki uçağın düşmesi normal karşılanabilir bir durum olduğu görülmüştür. Yine de insanların rasgele gerçekleşen olayları anlayamadığını, ancak kağıt üzerinde ya da bilgisayar yardımıyla çözebildiğini gösteren örneklerden sadece biri budur.

İkinci Dünya Savaşı’nda Londra, Alman uçakları tarafından bombalanmaktadır. Önce Belediye binasına, ardından Emniyet Müdürlüğü binasına bombalar düşmesi üzerine çok büyük bir panik yaşanır. O dönemin teknolojisi ile uçakların dilediği yere bomba bırakması mümkün değildir ve bombalamalar bir manada rasgeledir. Ancak iki önemli yere arka arkaya bomba düşmesi üzerine İngilizler ne yapacaklarını bilemezler. Bu bütün yeraltı sığınağı planlarını, savaş pozisyonlarını ve önlemlerini değiştirmelerini gerektirir. Savaş sonrası istatistikçiler bombaların düşüş sayılarını incelerler ve tamamen rasgele olduğunu bulurlar. Pek çok bombanın yağdığı bir ortamda bazen bazı şehirlerde arka arkaya iki önemli yerin vurulması ihtimal dahilindedir.

İnsan beyni rasgeleliği (rassallığı) asla anlayamıyor ve sağlayamıyor. Bunun pek çok örneğini araştıran William Poundstone, okullardaki sınav sistemi olan çoktan seçmeli testlere odaklanmış. Neredeyse her öğretmenin cevapları belirlerken belirli bir cevaba aşırı gitmemek için ortalamaya dönme alışkanlığı nedeniyle birkaç teste bakılarak bir sonraki sınavda sadece şıklardan hangilerinin yüksek ihtimal olduğunu hesaplabileceğini göstermiştir. Hatta insan beyninin rassallığı sağlayamamasından dolayı ilk kez girilen bir sınavda bile şıklar arasında tahmin yürütülebilecek pek çok ipucu vardır.

Örneğin, araştırmalara göre doğru-yanlış testlerinde öğretmenler çoğunlukla ”doğru” seçeceğini ”yanlış” seçeneğinden daha fazla şıklara koymaktadırlar. Ortalama bir testte şıkların %56’sı doğru, yüzde 44’ü yanlış olmaktadır. Rasgele bir sistemde arka arkaya doğru veya yanlış seçenekleri belirli bir sayının üstünde gelebilir. Ancak sınav hazırlarken böyle abartı sonuçlara yol açmamak için genellikle bir sonraki cevap bir öncekinden farklı olur. Poundstone, insan eliyle hazırlanmış bir doğru-yanlış testinde bir önceki şık ”doğru” ise %63 ihtimalle bir sonraki cevabın ”yanlış” olacağını tespit etmiştir. Poundstone, en iyi tekniğin önce bütün sınavı gözden geçirip tamamen emin olunan şıkları işaretlemek, sonra belirsiz sorularda komşu yanıtlardan farklı yanıtı işaretlemek gerektiğini söyler.

D?D ise ortadaki yanıtı Yanlış işaretlemek iyidir.
D?Y ise ortadaki yanıtı Doğru işaretlemek iyidir.

Benzer şekilde üç seçenekli sorularda neredeyse tüm şıkların birbiri ile aynı çıkma şansı eşittir. 20 sorulu bir sınavda 7 kez A, 7 kez C işaretlemiş ve 2 boş bırakmışsanız, onların B olma ihtimali yüksektir. Araştırmalara göre 4 seçenekli sınavlarda en çok tercih edilen ikinci cevap B olmaktadır. Her şıkkın %25 olması gerekirken, bir şekilde B şıkkı %28 oranında doğru yanıt olmaktadır. Yani kararsız kalındığında B şıkkı seçilebilir. 5 seçenekli sınavlarda en çok doğru cevabın E şıkkı olduğu ortaya çıkmıştır; %23. En az tercih edilen de C şıkkıdır; %17. Her nedense 4 seçenekli sınavlarda ikinci soru genellikle B, beş seçenekli sınavlarda beşinci soru genellikle E şıkkı olmaktadır. Bu sonuçlar gerçekleşmiş binlerce sınav kağının incelenmesi ile ortaya çıkmıştır.

Çoktan seçmeli bir sınavda tahmin yürütmek zoruna kaldığınızda, ilk yapmanız gereken eleyebildiğiniz kadar şıkkı elemektir. Bilgi, tahminden üstündür. Cevaplar arasında eleyemediğiniz bir ”hepsi/hiçbiri” şıkı varsa onu seçin. -Taş Kağıt Makas, William Poundstone

Test sistemi bilgiyi ölçmede başlı başına hatalı bir uygulama olsa da, burada anlatılmak istenen insan beyninin matematikle arasının iyi olmadığı, rasgele sistemleri anlayamadığı ve üretemediğidir. Örneğin, tamamen rasgele bir program yazıldığında, arka arkaya iki soruda aynı şık olma ihtimali %33 iken, insanlar tarafından ayarlanan sınavlarda bu oran %25’dir. Tamamen rasgele cevaplar için bilgisayarlara muhtacız.

10 üzerinden puanlama ciddiye alınan bir anket biçimi değildir, çünkü nedeni bilinmeyen bir şekilde insan beyni 7 puan verme eğilimindedir.
”Bir şey 10 üzerinden 7 vermek, somurtkan bir ergenin ağzından çıkan ”idare eder” lafına benzer. ”Beni böyle şeylerle yormayın” anlamına gelebilecek tipik bir yanıttır bu.” -William Poundstone

ABD’deki en önemli sınavlardan biri SAT. Poundstone, bir sınav sorusu için soruyu okumadan şıklardan nasıl doğru cevabı bulduğunu anlatıyor. Sorunun şıkları şöyle:

(A) tesadüfi – radikal
(B) içsel – tartışmalı
(C) doğaçlama – şaşırtıcı
(D) sistemli – devrimci
(E) türevsel – aşamalı

Burada E şıkkı hariç tüm cevaplarda anlamlar birbirine yakın. Dolasıyıla E şıkkını doğru cevap varsaydığımızda bariz bir hata çıkıyor; ilk dört şık boş yere birbirine yakın hazırlanmış oluyor. Yanlış bir cevap için herhangi bir şeye yakın olmasına gerek yok. Eğer yanlış şıklar birbirine benzerse, doğru şık ortaya çıkar. Ayrıca anlam olarak birbirine yakın olan doğaçlama, radikal kelimelerinin iki ayrı şıkta olması nedeniyle bunlar da eleniyor. Dolayısıyla geriye iki şık ve %50 ihtimal kalıyor. Hakikaten de cevap D. Elbette şıklardan gitmek gündemimiz değil ancak insan beyni tarafından hazırlanmış her test sınavının her sorusu için benzer örüntüler keşfetmek mümkün.

Doğru yanlış testlerinde doğru cevaplar daha fazladır. Dört şıklı çoktan seçmeli sınavlarda, B genellikle doğrudur. ”Yukarıdaki şıkların hepsi/hiçbiri” seçeceğinin doğru cevap olma ihtimali aşırı yüksektir. Bir önceki soruda doğru olan şıkkın bir sonraki soruda doğru olma ihtimali düşüktür. Aykırı olanı elemek, farklı olana dikkat etmek gerekir. -Taş Kağıt Makas, William Poundstone

Frank William Ebignale, 1960’lı yıllarda yıllarca yakalanmamış bir çek dolandırıcısıydı. Yazdığı sahte çekler aylar sonra fark ediliyordu ve bu sırada kendisi ülkenin öbür ucunda oluyordu. Bugün ise istatistik bilimi, bir kişinin yazdığı çek tutarlarına bakarak bile sahte olduğunu tespit edebilir. Benford yasasına göre, bir kişinin yazdığı rasgele tutardaki çeklerin içerdiği sayılar büyük ihtimalle gerçekte olması gereken sayılarla çelişecektir. (Görsel, Ebignale’nin hayatının anlatıldığı ”Catch Me if You Can (2002) filminden.)

İnsan beyni çoğunlukla mantıklı hareket eder, yine de yanılır. Hesap yaptığımızda, cevabı incelediğimizde mantıklı kararlarımızın rasyonel olmadığını görürüz. Doğada hayatta kalanlardan miras beynimiz için matematiğin son derece net düzenini bir araç kullanmadan anlamak zordur. İşlemlere duygularımızı, aceleciliğimizi, kayıptan kaçınma içgüdümüzü katar ve yanlış sonuca varırız. Oysa ne matematiğin duyguları vardır, ne de sizin düşüncelerimizle gerçeğin ilişkisi olmak zorundadır. Kağıt üzerinde hesap yapan, matematiği ve bilgisayarı kullanan insan hayvandan ayrılır. Dünyayı yöneten yasaları kendi aklının o güne kadar anlamadığı şekilde görmeye başlar. Rasyonel düşünce için yardım aldığımızda, bilimi ve teknolojiyi gerçeği görmek için kullandığımızda ilerlememiz devam eder.

KAYNAKLAR

  • Olasılıksızlık, David J. Hand
  • Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland
  • Taş Kağıt Makas, William Poundstone
  • Fiyatlandırma Sırları, William Poundstone
  • Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely
  • Yılanlar Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians
84 Views

Önyargı, Hale ve Çıpa

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

BİR TAŞLA
İKİ KUŞ
KUŞ VURMAK

Çok basit bu deneyde insanlar çoğunlukla iki kez KUŞ yazdığını fark etmezler. Çünkü önceden zihinlerinde ”Bir taşla iki kuş vurmak” deyimi tanımlanmıştır. Bu nedenle bu yazıyı okumak bilinçli bir süreç olmaz. Zihnimiz önceden tanımlı bilgi nedeniyle yazıyı okumaya değil, daha önce kayıtlı bilgiye odaklanır. Zihnimize bugüne kadar aldığımız her bir bilgi, düşünce sürecimize bu veya benzer şekilde etki eder, sadece bunu fark etmeyiz.

”Gördüğünüz gibi burada bilinçsiz olarak daha evvel sahip olduğumuz bilgiye sadık kaldık. Bu tür bir irrasyonellik sadece algıda değil, bilinçli düşünme faaliyetlerimizde ve gönüllü eylemlerimizde dahi ortaya çıkar.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Bir deneyde insanlara aşağıdaki kişilerle ilgili ne düşündükleri sorulur.

Alan: zeki-çalışkan-fevri-eleştirel-inatçı-kıskanç
Ben: kıskanç-inatçı-eleştirel-fevri-çalışkan-zeki

İnsanlar Alan’la ilgili, Ben’le ilgili düşündüklerinden daha iyi şeyler düşünmüşlerdir. Her ikisinde de tıpatıp aynı özellikler vardır ancak Alan’da ilk duyulan özellik iyi, Ben’de kötüdür. Daniel Kahneman, önce zeki olduğunu öğrendiğimiz bir kişinin inatçı ve kıskanç olmasını haklı görürken, kıskanç birinin inatçı ve zeki olmasını tehlikeli bulduğumuzu söyler. Alan’da önce iyi bir özellik öğrenir ve diğer bildiğimiz şeyleri bunun üzerine inşa ederiz. Ben’de önce kötü bir özellik okur ve kötü düşünürüz. Her yeni öğrendiğimiz bilgi, bir öncekine göre yorumlanır. Bu deney ilk öğrendiğimiz bilgi üzerine tüm düşüncemizi inşa ettiğimizi gösterir.

”Bireylerin önce aldıladığı şeylerden sonrakilere göre daha fazla etkilenmesine ‘öncelik etkisi’, bu etkiden kaynaklanan hataya ise ‘öncelik hatası’ adı verilir. Denekler sıfatları duymaya başlar başlamaz kişi hakkında bir şema oluşturmaya da başlarlar ve sonra gelen sıfatları ise bu şemaya uydurmaya çalışırlar.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Beynimize aldığımız tek bir bilgi bile düşüncemizi değiştirir. Önyargılarımızın ne kadar kolay inşa edildiği ve fikirlerimizin her bir bilgi kırıntısında bile değişebildiği konusunda çeşitli kavramlardan bahsedeceğiz; hale etkisi, çıpa değeri, ikame etkisi, bulunabilirlik kısa yolu ve yargı kısa yolu. Ve bunları anlatırken daha çok bu kavramların bir kısmını ilk dile getiren ve yıllarca konuyla ilgili deneyler yapan Daniel Kahneman’ın örneklerinden yararlanacağız..

”Eğer bir kitap yazıyorsanız baş tarafının çok iyi olmasına dikkat edin. Eğer ödev hazırlıyorsanız çabanızın büyük kısmını iyi bir ilk paragraf yazmaya ayırın derim. Ve eğer doktorsanız teşhis koyarken tespit ettiğiniz ilk bulguların, son bulguları zihninizde gölgelemesine izin vermeyin.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Hale etkisi, bir konuda yargıya varırken, en iyi veya dikkatimizi çeken bir özelliğin kararımızın tümünü etkilemesi anlamına gelen bir psikolojik zaafımızdır. Örneğin, öğretmenlerin sınav kağıdı okurken ilk okuduğu soruya göre kağıdının kalanına not verdiği ortaya çıkmıştır. Ya da insanlar bir gıdanın tadını çok beğendiği için aynı ürünün kokusunu, aromasını, kıvamını da olduğundan daha iyi görebilirler. Marka hayranları bir özelliği çok iyi olan ürünlerin diğer özelliklerini övebilirler. Örneğin, en pahalı saat markası Rolex, tüketiciler tarafından en kaliteli olarak değerlendirilse de hiçbir testte en kaliteli saat olarak gözükmemektedir. Aynısı Coca Cola ve tadım testleri için de geçerlidir. Ve futbol taraftarlığından sinema yıldızlarına kadar neredeyse tüm hayranlıklar bir özelliğin aşırı beğenilmesi nedeniyle kalan her yönün övülmesinden kaynaklanır.

Moneyball filmi, Beyzbol sporunun hale etkisinden kurtuluşunun gerçek hikayesini anlatır. Oakland A takımı 2002 yılında Bill Bane yönetiminde oyunları öne çıkan özelliklerine göre değil, gerçek istatistiksel değerine göre seçmiş ve çok düşük bir bütçeyle büyük başarılar elde etmiştir. Ertesi seneden itibaren tüm takımlar yavaş yavaş buna uymuştur. Onun öncesinde topa vururken çıkardığı sesten, yakışıklı olup olmadığına, sahada nasıl durduğuna kadar pek çok kriter bir oyuncunun seçilmesini etkiliyordur.

Şöyle bir deney yapılır. İnsanlara Julie adındaki bir kişi ile ilgili bir bilgi verip onunla ilgili bir tahmin yürütmeleri istenir.

Julie dört yaşındayken gayet akıcı bir şekilde okuyordu.

Sadece bu bilgi ile insanlardan şu soruyu cevaplamaları istenir;

Julie’nin erken gelişmişliği kadar uzun boylu olan bir adamın boyu ne kadardır?

İnsanlar bu testte 1.80’den 2.10’a kadar değişen cevaplar vermişlerdir. Hatta bir sonraki soru gelir düzeyi, suç işleme ihtimali, mazuniyet ortalaması sorularına da pek çok tahmin yapılmıştır. Dört yaşındayken okuma durumu ile alakasız pek çok durumla ilgili tahminler yürütülmüştür. İnsanlar, sadece tek bir bilgi üzerine bir insanın tüm geleceğini tahmin edebildiğini varsaymaktadır. O bilgi olumlu ise, kalan tüm tahminler olumlu olmaktadır.

Paradoksal olarak, az şey bildiğinizde, yap-boza yerleştirecek parçalar daha az olduğundan tutarlı bir öykü kurmak daha kolaydır. Dünyanın anlamlı olduğuna dair rahatlatıcı inancımız sağlam bir temele dayanır: cehaletimizi görmezden gelme yeteneğimiz neredeyse sınırsızdır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Marketlerde tamamı aynı prosesten geçen, aynı makinelerde üretilen milyonlarca ürün var. Sadece ekmeğe sürülen çikolata alanında 200’e yakın marka var. Ancak marka olmak, tek bir alanda bilinir bir öne çıkmada yatar. Diğer tüm özellikleri, o markanın hayranları gözünde abartaracak ve olduğundan daha iyi gözükecektir. All Ries’a göre marka olmak akılda kalan tek bir kelimede ön plana çıkmaktır.

Kahneman, Oregon Üniversitesi öğrencilerine bir deney yapar. Bir adet çarkıfelek önceden sadece 10 veya 65’te duracak şekilde ayarlanmıştır. Öğrenciler tek tek deneye alınır, çarkıfeleği çevirir ve soruyu cevaplarlar. Soru şudur; ”Birleşmiş Milletler’deki Afrikalı ulusların yüzdesi için en iyi tahmininiz nedir?” Çarkıfelekte çıkan sonuç ile bu sorunun hiçbir alakası yoktur, bu nedenle de verilen cevaplarda hangi sayının çıktığının bir önemi yok diye düşünebilirsiniz. Ancak çarkıfelekte 10 çıkanlar ortalama olarak %25, 65 çıkanlar ortalama olarak %45 cevabı vermiştir. Alakasız bir sayı, tahminlerini etkilemiştir.

”Bizler oran uzmanları ama fiyat cahilleriyiz.” -William Poundstone

İnsanlar bir sayıyı seçerken kendilerine daha önce sunulan bir sayıyı ya da bir ölçek sunulması durumunda ölçekteki orta noktayı seçmeye meyillidir. -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Buna çıpa, çapa veya çıpalama etkisi denir. Deneyler, insanların bir tahmin yürütmesi gerektiğinde ortamdaki herhangi bir sayıyı referans alarak ona göre tahmin yürüttüğünü göstermektedir.

8x7x6x5x4x3x2x1=?
1x2x3x4x5x6x7x8=?

İnsanlar bu iki soru ayrı ayrı sorulup sonucu tahmin etmeleri istendiğinde, birinci soru için yanıtların ortalaması 2250 çıkarken, ikinci soru için 512 çıkmıştır. Gerçek sonuç 40320’dir. İnsanlar tahmin ederken ilk sayıyı çıpa alıp ona göre oranlarlar. Benzer deneylerde ilk sayı küçük olduğunda verilen tahminlerin değerlerinin azaldığı görülmüştür.

Gandi öldüğünde 144’ünden yaşlı mıydı, genç miydi?
Gandi öldüğünde kaç yaşındaydı?

Hiç kimse Gandi’nin 144 yaşında öldüğüne inanmasa da, böyle bir sorunun varlığı insanların verdiği ortalama cevabı değiştirmiş ve onun çok daha yaşlı öldüğü ile ilgili cevaplar alınmıştır. İlk sorunun sorulması, ikinci soruya verilen tahminleri oldukça yükseltmiştir.

”Sanat eseri müzayedelerindeki ”paha biçme” de ilk teklifi etkileyen bir çıpadır.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

İlk anlık, rastgele davranışlarımızın toplamından başka bir şey değiliz. -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

İnsanlara deniz kuşlarının petrol sızıntıları ve çevresel değişimlerden etkilendiği üzerine bir sunum yapılır. Sonrasında insanlara üç farklı grup olarak kuşları kurtaramak için ne kadar bağış yapacakları sorulur. Direkt sorulduğunda ortalama bağış miktarı 64 dolardır. Bir diğer gruba ”Bağış kampanyası için 5 dolar ödemeyi kabul eder misiniz?” diye sorulur, bu kez ortalama 20 dolara düşer. Son gruba ”Bağış kampanyası için 400 dolar ödemeyi kabul eder misiniz?” diye sorulur. Bu kez ortalama 143 dolara yükselir.

”Yüksek fiyatlı ürünler satışta çıpa değeri oluşturur. Bu yüksek fiyatlı ürünler satılmasalar da bir sorun olmaz. Bunlar sadece zıtlık yaratmak için kullanılırlar. Yüksek fiyatlı ürünler ile diğer ürünler arasında karşılaştırma yapıldığında diğer ürünlerin fiyatları yüksek fiyatlı ürünlere nazaran makul görünür.” -William Poundstone

”İlk değer, insanlar için bilmedikleri bir miktarı tahmin etmeleri gerektiğinde bir kıstas ya da başlangıç noktası olarak işlev görür.” -Fiyatlandırma Sırları, William Poundstone

Çarpıcı bir başka çıpalama deneyi, en az 15 yıl deneyimi olan Alman yargıçlara uygulanmıştır. Mağazadan mal çalan bir kadının hikayesini dinleyip zar atıp ne kadar ceza verecekleri söylenmeleri istenir. Ortalama olarak 9 atanlar 8 ay, 6 atanlar ise 5 ay hapis cezası vereceklerini söylemişlerdir.

Araştırmalara göre menüdeki pahalı bir yemek, restoranların gelirini artırmaktadır; kimse onları sipariş etmese bile. ”Çünkü genellikle insanlar menüdeki en pahalı yemeği almasa da, ikinci en pahalı yemeği ister. Bu yüzden, restoran sahibi pahalı bir yemek yaratarak ikinci en pahalı tercihi sipariş etmeye çekebilir.” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Dan Ariely, sınıfındaki öğrencilere bir deneye yapar. Bir elektronik eşyaya fiyat biçmeleri istenir. Ancak bu fiyatı yazmadan önce sosyal güvenlik numaralarının son iki hanesini yazacaklardır. Deney sonrası kağıtları toplar ve verileri tabloya döker. Sosyal güvenlik numarasının son iki hanesi yüksek olan öğrenciler en yüksek teklifleri vermişlerdir. Bu alakasız iki numarayı yazmak ciddi oranda bir sonraki teklifi etkilemiştir.

”Vitrine 5000 dolarlık çanta koyarsınız. Bir kadın alamaz, sinirlenir. İçeri girip 11 dolarlık kemer alır ve rahatlar. Kemer her yerde 2 dolardır.” -Fiyatlandırma Sırları, William Poundstone

”Madem ki keyif alma değerlerini doğru bir şekilde hesaplayamıyor, ama bunun yerine çoğunlukla rastlantısal çıpaları takip ediyoruz, bu durumda ticaret yapma fırsatının mutlaka bizi daha zengin yapacağı net değildir. Örneğin, baştaki bazı elverişsiz tıplara yüzünen bize gerçekten büyük keyif veren bir şeyi (ama maalesef ilk çıpası düşük olan) yanlışlıkla bize daha az keyif veren bir şeyle (ama rasgele koşullar yüzünden ilk çıpası yüksek olan) değiş-tokuş edebiliriz.” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

ABD’de üzerine kahve dökülen bir kişi, McDonalds’tan 11.000 dolar tazminat almıştır. Yıllar sonra başka bir davada bu tutar çıpa işlevi görmüş ve bu kez davacı 20.000 dolar almıştır. Çeşitli davalar sonrasında 1994 yılında bir kişi sadece aldığı kahve çok sıcak olduğu için 2,9 milyon dolar tazminat kazanmıştır. Bunun üzerine yapılan bir deneyde jürilerin en fazla ne kadar tazminat verebileceği ile ilgili bir dava kurgulanmıştır. İstenen tazminat 100 dolar iken 900 dolar, 20 bin dolarken 36 bin dolar kazanılmıştır. 5 milyon dolara çıkıldığında 440 bin dolar kazanılmıştır. 1 milyar dolara çıkıldığında eşit oranda artmamış ve 490 bin dolar kazanılmıştır. Ancak dikkat çeken nokta, ne kadar çok istenirse o kadar çok alınacağıdır. İmkansız bir sayı istendiğinde bile değer artmaktadır. Bu deneyin yayınlandığı makalenin başlığı şöyledir: ”Ne kadar çok isterseniz o kadar çok alırsınız.”

”Sokak ışığının parlaması akşam yıldızını daha zayıf, bir komedyeni izlemeden dertli olmak o komedyeni yüzde 40 daha komik gösterir.” -William Poundstone

”Zihnimizde gün boyunca birçok gelişi güzel rakamlar vardır. Bunlara örnek olarak, radyoda duyduğumuz sıcaklık değerini, klavyede bastığımız rakamları, kontrol ettiğimiz saat üzerindeki rakamları, okuduğumuz kitaptaki veya anketteki rakamları gösterebiliriz. Bu kadar kısaca düşünülen rakamlar ile ilişkisi olmayan kararlar vermek mümkün görünmüyor.” -Timothy Wilson

Fiyatlarla alakasız bir başka deneyde insanlardan rasgele bir ağırlık kaldırmaları istenir. Sonra başka bir ağırlık verilip onun nasıl hissettirdiği sorulur. Burada ilk kaldırılan ağırlık çıpa işlevi görmektedir. Deneyin ilginç sonuçları olur. Çıpa değer hafifse, ikinci ağırlık olduğundan daha ağır hissedilmektedir. Çıpa değer ağırsa, ikinci ağırlık olduğundan daha hafif hissettirmektedir. Sonrasında deneyden bağımsız gibi başka bir şey yapılır. Deneklere üzerinde ağırlık bulunan tablaları kenara kaldırmalar söylenir. Ağırlıkları tutmak için varmış gibi görünen tablalar esasında ağırlıklardan daha ağırdır. Ancak denekler onların ağırlığı yokmuş gibi kaldırırlar. Poundstone bu deneyin, çıplama etkisinin kaslardan çok zihinle ilgili olduğunu gösterdiğini söyler.

”Hiç kahve olduğunu düşünerek bir yudum çay içtiniz mi? Tat geçici bir süre için tanımlanamaz şekilde yabancı gelir. Ne kahve ne de çay tadı alırsınız. Olduğunu düşündüğünüz şeyle içtiğiniz arasında bir tat alırsınız.” -Fiyatlandırma Sırları, William Poundstone

Dan Ariely

Şahane psikoloji deneyleriyle tanıdığımız Dan Ariely, gençliğinde korkunç bir kaza geçirir ve vücudunun çoğu yanar. Hastanede geçen yıllarında hemşireler her gün değişen bandajları birden çekerek acının kısa sürmesinin daha iyi olacağını düşünmektedirler. Ariely, sonradan kendi üzerinde araştırma yaparak şunu fark eder; insan beyni her türlü duruma alışır. Eğer çıpayı, yani eşiği yüksek tutmuşsanız bir sonraki artış küçük bir artış olacaktır. Ancak bandajı birden çekmek gibi ani bir işlem, hazırlıksız bir beynin birden çok yüksek acı duymasına neden olur. Acı ile ilgili bir koşulda bile beynimiz önbilgiyi, çıpaları kullanır.

Felçler mi daha çok ölüme neden olur yoksa trafik kazaları mı?
Ksırgalar mı daha çok ölüme neden olur yoksa astım mı?
Yıldırım çarpması mı daha olasıdır yoksa gıda zehirlenmesi mi?
Hastalık yüzünden ölme oranı mı yüksektir yoksa kaza ile ölüm mü?
Kaza sonucu ölüm oranı mı yüksektir oksa diyabet nedeniyle ölüm mü?

Bu soruların neredeyse tamamını neredeyse herkes yanış cevaplar. Felçler kabaladan iki kat fazla ölüme neden olur. Astım, kasırgalardan 20 kat fazla ölüme yol açar. Gıda zehirlenmesi, yıldırım çarpmasından 52 kat fazla görülür. Hastalıklar kazalardan 18 kat fazla ölüme yol açar. Ve kazalar diyabetten aşırı fazla ölüme yol açmaz, her bir kaza ile ölüme karşılık dört diyabetle ölüm vardır.

NBA takipçilerine ”Maçı kazandıracak son atışı kime yaptırırsınız?” anketinde açık ara Kobe Braynt birinci olmuştur. Ancak o dönemki istatistiklere bakıldığında son atış başarısında ilk 20 oyuncu arasında bile değildir. Kobe, gelmiş geçmiş en büyük basketbolculardan biri de olsa, muhtemel her soruya doğru cevap olması elbette beklenemez. Yine de tanınırlık, akla ilk gelen olmak demektir.

Bir şeyi daha yaygın duyduğumuz ve bir konu açıldığında ilk aklımıza geldiği için, o kategoriyle ilgili bir yorum yaparken ilk aklımıza gelen içeriğin çok daha sık meydana geldiğini zannetmemize ”bulunabilirlik etkisi” diyoruz. Felç geçirmek, diyabetten ölmek, gıda zehirlenmeleri medyada pek gündeme gelmez. Bu nedenle trafik kazalarını daha sık duyarız. Tahmin etmemiz gerektiğinde arada bir trafik kazası duyduğumuz aklımıza gelir ve ona büyük oran veririz.

”Kafamızdaki dünya, gerçekliğin bire bir kopyası değil; maruz kaldığımız mesajların yaygınlığı ve duygusal yoğunluğu, olayların sıklığıyla ilgili beklentilerimizi çarpıtıyor.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Medyanın beynimizdeki en vahim etkileri ”bulunabilirlik etkisi” nedeniyle ortaya çıkar. Bir ”uzman” aşının zararlı olduğunu söylediği için televizyona çıkabilir. Doğru sınırlar içinde kullanımında sıkıntı yaşanmayan bir maddenin zararlı olduğu ile ilgili bir haber yapılabilir. Son derece güvenli bir olayda kişisel bir hata nedeniyle bir kişi zarar görmüş olabilir. Aksi yönde milyonlarca içerik haber niteliği taşımadığı için beynimiz aklımıza tek bir haberi getirip tüm düşüncemizi o yöne yıkar.

”Başlangıçta bu konu yeni ve ilgi çekiciydi, dolayısıyla da bu ilişkiyi içeren makaleler basıldı da basıldı. Negatif sonuçlara ulaşan araştırmacılarsa makalelerini ya dergilere hiç göndermediler ya da makaleleri dergiler tarafından reddedildi.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Rastgele bir deney yapıp bir evcil hayvandan bahsettiğimizi düşünelim. Bir sonraki aşamada hangisi daha yüksek ihtimaldir?

Boncuk bir hayvandır.
Boncuk bir hayvandır ve kedidir.

Elbetteki ilk seçenek daha yüksek ihtimaldir, çünkü ikinci seçeceği de zaten kapsar. Biraz sonra şıklarda isminin tekir olduğunu, miyavladığını ve fareleri kovaladığını söylesek bile yine de ilk ihtimal daha yüksektir. Ancak bunları duymak birden bire ikinci seçeneğe kaymamıza neden olur. İlk seçenekte ”kedi”nin dahil olduğunu düşünmeyiz, çünkü şıkkın içinde görmeyiz. Bu arada evimizde miyavlayıp fareleri kovalayan ve tekir ismi koyduğumuz bir rakunumuz da olabilir. İlk seçenek, bu gibi çok küçük ihtimalleri de kapsar. İkinci seçenek %99 iken bile birinci seçenek %100’dür.

”Kafeste duran, sarı renkli ve cik cik diye öten şey nedir?”
”Kanarya”
”Bilemedin, balıktı.”
”Kafeste duruyor dedin?”
”Kafese koydum.”
”Sarı dedin”
”Boyadım”
”Cik cik öter dedin?”
”O da bilmecenin şaşırtmacasıydı.”

Bu durum Kahneman’ın deneylerine de yansımıştır. Linda aslı bir kadını tarif ederken ”31 yaşında, bekar, açıksözlü ve çok zeki bir kadındır.” diye başlayan bir paragraflık tanımlama yaparlar. İnsanlara Linda’nın hangisinin daha olası olduğu sorulur.

Linda banka veznedarıdır.
Linda banka veznedarıdır ve feminist harekette aktiftir.

Cevap verenlerin %85’i ikinci şıkkı işaretlemiştir. Üstelik bu kişiler dünyanın en önemli üniversitelerinden birinde lisans ve yüksek lisans öğrencileridir. Buna ”çakışma yanılgısı” denir. Beynimiz öğrendiği bilgileri bir şekilde değerlendirmek adına en basit bir istatistiği bile gözardı eder.

Bir deney, insanların ”Bir tavuğun üç bacağı vardır” cümlesine ”Bir tavuğun dört bacağı vardır” cümlesinden daha fazla bilinçdışı reaksiyon gösterdiğini ve ”daha yanlış” bulduğunu göstermiştir. Bir tavuğun iki bacağı vardır ve üç bacağı olması matematiksel olarak daha az yanılgı demektir. Ancak beynimize kayıtlı üç bacaklı hayvan yoktur ve pek çok hayvanın dört bacağı vardır. Önceden tanımlanmış bilgi, beynimizin doğruluk algısını değiştirir ve üç bacak, dört bacaktan daha yanlış bir hal alır.

Daniel Kahneman, bir anısını anlatır. Eşiyle tatilde iken sadece kırk kişinin kaldığı bir pansiyonda ismi Jon olan bir psikologla tanışmışlardır. Bu ilginç bir tesadüf olmuştur. Ancak birkaç ay sonra Londra’da tiyatroda yan yana oturduklarını keşfedince başka bir şaşkınlık yaşarlar. İkincisi çok daha şaşırılması gereken bir olay olmasına rağmen ilki kadar etki yaratmaz. Çünkü ilk karşılaşma artık akıldaki Jon fikrini değiştirmişti. Kahneman şöyle diyor: ”O artık yurtışı gezilerimizde ortaya çıkıveren psikologdu.”

İzlenme sayısı ve etkisi, Dünya sinema tarihinde bazı şeylerin değişmesine yol açan Jaws filmi sonrası Kaliforniya sahillerinde yüzmeye giden insan sayısı dibe vurmuştur.
”Uzmanlar Kaliforniya sahilinde bir köpek balığı saldırısına uğrama olasılığının, sahile gelirken araba kazası geçirme olasılığından çok çok daha düşük olduğunu söylediler ama nafile. İnsanlar hakikatlerden ziyade akıllarına gelen şeyi ya da en tesirli olanı dikkate alırlar.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Bulunabilirlik etkisi, insan belleğinin çalışma prensibi nedeniyle yaşanır. Örneğin, Hollywood ünlüleri arasında boşanmaların daha yaygın olduğu düşünülür. Bu konuyla ilgili bir anket yapıldığında, insanların aklına birkaç TV haberi gelir ve aklında bunlar kaldığı için ortalama olarak daha sık yaşandığı varsayımında bulunur. Aynı şekilde dramatik olaylar akılda kaldığı için bir dramatik olay, tüm kategorilerin kafamızdaki oranlarını değiştirmemize eden olabilir.

”İmamın evini cinler bastı” minvalinde pek çok gazete haberi vardır ama ”Telepati girişimi sonuçsuz kaldı” şeklinde haberler görmek pek mümkün değildir. paranormal olan bir şey haber değeri taşır, normal olansa taşımaz.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Norbert Schwarz isimli Alman bir psikolog, önemli bir deney sonucunda çok ilginç bir sonuca varmıştır. İki grup insandan birine iddialı oldukları bir konuda altı olay sıralamaları istenir, diğer grup ise on iki olay sıralayacaktır. Sonrasında gruplara ne kadar iddialı olduklarını değerlendirmeleri istenir. Her seferinde daha çok olay sıralamaları istenen kişilerin konuyla ilgili iddialılığı azalır ve daha düşük puan verilirler. Bir nedenle, insanlar bir konuda ne kadar çok olay sıralarsa, o konuda gerçekte daha az şey yaşandığını düşünmektedir.

Norbert Schwarz

Örneğin bir kez inanılmaz bir kahramanlık örneği gösterdiğiniz için kendinizi oldukça cesur görebilirsiniz. Ne kadar cesur olduğunuzla ilgili beş olay daha sıralamanız istendiğinde biraz cesaretiniz kırılacaktır. On iki olay sıralamanız istendiğinde aklınıza ne kadar az örnek geldiğine şaşacak ve artık muhtemelen cesur olmadığınızı düşünmeye başlayacaksınız. Tek bir örnek olay varken ”bulunabilirlik etkisi” nedeniyle beyniniz ”Ne kadar cesurum?” konusuna kolaylıkla tek bir örnek olayı göstermekte ve cevap vermekte idi. Ama örnekleri çoğaltması istendiğinde bulmakta zorlandı ve cesareti kırıldı.

Benzer bir başka deneyde insanlardan kalp sağlığını olumsuz etkileyebilecek davranışlarını yazmaları istendi. Riskli davranışlar yazmakta zorlanan öğrenciler kendilerini güvende hissederken, güvenli davranış bulmakta zorlanan öğrenciler kendilerini tehlikede hissetti. Bunun istisnası ise ailesinde kalp hastalığı bulunan kişilerde yaşandı. Onlar, riskli davranış yazdıkça riskli, güvenli davranış yazdıkça güvende hissettiler. Bu da bulunabilirlik etkisinin bir sonucuydu.

Her yıl milyonlarca genç ”Hangi mesleği tercih etmeliyim?” gibi inanılmaz zor bir sorudan ”Puanım nereye yetiyor?” gibi basit bir soruya ikame ederek kurtuluyorlar. Ancak bu kaçınılmış ve kolaylaştırılmış cevabın etkisi bir ömür sürüyor.

İnsanlar zor bir soruyla karşılaştıklarında, daha kolay başka bir sorunun yanıtını bu soruya ikame ederler. ”İkame etkisi”, Daniel Kahneman tarafından kullanılan bir tanım. Bunu göstermek için de pek çok deney yapılmıştır.

Bunlardan bir tanesinde insanlara iki soru soruluyor.

Bugünlerde ne kadar mutlusunuz?
Geçen ay kaç kişiyle çıktınız?

Sorular bu sırayla ayrı ayrı sorulduğunda, verilen cevaplar incelenmiş. Daha mutlu kişiler ile daha çok kişiyle çıkan kişiler arasında bir korelasyon tespit edilememiş. Yani her mutlu kişi çok kişiyle çıkmış olmadığı gibi, her çok kişiyle çıkan da mutlu değilmiş. Başka bir gruba, soruların yeri değiştirilip sorulmuş.

Geçen ay kaç kişiyle çıktınız?
Bugünlerde ne kadar mutlusunuz?

Bu kez sonuçlar tamamen değişmiş. Çok kişiyle çıkanlar, bir sonraki soruda mutlu olduklarını söylemişler. Beyin, ilk soruyu dinlediğinde ilişkilerle ilgili bir çıkarım yapmış ve bunu mutluluğa ”ikame” etmiş. Sonuçta o zamana kadar öyle düşünmeseler bile, kendilerini mutlu oldukları varsayımında bulunmaya başlamışlar. İnsanların beyinlerinde ”Bugünlerde ne kadar mutlusunuz?” gibi belirsiz bir soru, ”Geçen ay kaç kişiyle çıktınız?” gibi net bir soru tarafından cevaplanabilir hale getirilmiş.

”Mutlu musun?” cevabı en fazla koşula dayanan, tam olarak hangi süreci ifade ettiği belirsiz ve en zor sorulardan biri. Ancak mutluluk kelimesi ile ”happy meal” menü bir arada kullandığında birden beyinde işler basitleşiyor. ”Bunu yersem mutlu olurum” düşüncesi, zor bir sorunun kolay bir yanıta ikame edilmesinden ibaret.

Öğrencilerin kafası mı karıştı? Tabi ki hayır. Öğrenciler romantik yaşamı bir bütün olarak yaşamdan ayırt etme yeteneklerini geçici olarak kaybetmiyorlar. Sorulsaydı, bu iki kavramın farklı olduğunu söylerlerdi. Ama onlara kavramların farklı olup olmadığı sorulmamıştı. Ne kadar mutlu oldukları sorulmuştu ve 1. Sistem’in hazır bir yanıtı vardı. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahnaman

”Duygusal kuyruk rasyonel köpeği sallar.” -Jonathan Haidt

İkame etkisinin en vahim örneklerinden biri, manipülatif amaçla konuşan kişilerin bir yalanı desteklemek için hemen ardından herkesçe kabul edilecek doğru bir bilgi sunmaları ile olur. İlk cümle konusunda kararsız kalan beyin ikinci cümlenin doğruluğu sonucunda onun doğruluğunu bir önceki cümleye ikame eder. Eğer üçüncü cümle de doğru olursa ilkine inanılırlık artar. Böylelikle her zaman doğru söyleyen biri günün birinde dilediği yalanı söyleyebilir. Hatta tarih, savaş zamanı bazı manipülasyon amaçlı gazetelerin sadece günün birinde gerekli yalanı söyleyebilmek için başlangıçta ısrarla her konuda doğruyu söylediğini gösterir.

Tütün lobisinin mizahi bir dille anlatıldığı ”Sigara İçtiğiniz için Teşekkürler” filminde lobici Nick Naylor, medyada her zaman doğruyu söyler ve kabul edilmesini umduğu görüşleri araya serpiştirir. Asla yalan söylemeden sadece doğruları kullanarak sigarayı savunur.

”Bir bilginin bir kısmının doğru olması, tamamını doğruymuş gibi algılamamıza neden olur.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Yargı kısa yolu, önbilgiden de önce, bir kişi ile ilgili yargıya varabilmek için elimizde herhangi bir veri varsa, örneğin görünüşü gibi, diğer konularda örneğin görüşleriyle ilgili olumlu ya da olumsuz karara varmamıza deniyor. Örneğin sadece görünüşüne bakarak bir politikacı ile ilgili olumlu ya da olumsuz karara varabiliyoruz. İki kümeden hangisinde daha çok kare blok olduğu sorulan insanlar, bir küme daha yüksek göründüğü için orada daha fazla blok olduğunu söyleyebiliyor.

İki masanın toplam alanı aynı. Ancak bir özellik, örneğin bir köşenin uzun olması, beynimizde toplam alanın da fazla olduğu algısı yaratıyor.

”Önce küçük, sonra büyük ricalar tekniği” de insan psikolojinin bu konuyla ilgili zaaflarını kullanmanın bir yoludur. Manipüle etmekte başarılı insanlar önce küçük bir ricada bulunarak düşük bir çıpa kullanırlar. İstek, reddedilemeyecek kadar önemsiz olduğu için kabul edilir. Bir sonraki sefer daha büyük bir rica ile gelirler. Beyin, talebin gerçekte kabul edilir olup olmadığına referans olarak kabul ettiği önceki talebi referans olarak kullanır. Ve böylelikle çoğunlukla sadece önceden daha küçük bir ricayı kabul ettiğimiz için daha büyük bir talebi geri çeviremeyiz.

Bunu kanıtlayan bir deney ABD’de ev hanımlarına uygulanmıştır. Kocaman ve çirkin bir şekilde ”Dikkatli Sür!” yazan tabelayı evlerinin evine koyma izni istenen kadınların büyük çoğunluğu reddeder. Başka bir muhitte önce küçük ve şirin ”Arabanı emniyetli sür” talebası koyma izni istenir. Bu izin kolayca alındıktan bir süre sonra yine aynı çirkin ve büyük tabela koyma ricasında bulunulur. Neredeyse tüm kadınlar kabul ederler.

ABD halkının II. Dünya Savaşı’na ikna edilmesi çeşitli aşamalarla gerçekleşmiştir. Önce ”Savaşa girmemek ama beklenmedik durumlara hazırlıklı olmak” adı altında gönüllü askerlik eğitimleri başlamıştır. Sonra çeşitli yerlerde yaşanan patlamalarla ortalık kızıştırılmıştır. En sonunda Hitler’in durdurulması için asker gönderilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.

Bir deneyde klinik psikologlara ve tıp fakültesi öğrencilerine, hastanede tedavi görmekte olan gerçek bir hasta ile ilgili bilgiler verilir. Önce hastanın hikayesi, hasta hakkında açıklamalar, çocukluk döneminden bazı olaylar, öğrencilik zamanı, askerlik yaşamı ve kariyeri anlatılır. Her bir aşama sonrasında 25 puanlık bir test yapılır. Hasta ile ilgili sorulara ortalama doğru yanıt 25 sorudan 7 adettir. Ve görülür ki, hasta ile ilgili bilgi arttıkça yanlış cevaplar çoğalıyor. Stuart Sutherland şöyle açıklıyor: ”Yeni bilgiler öğrenmek, performanslarını geliştirmemiş, tam tersine, her sunum sonrasında edindiği yeni bilgilerle birlikte kendilerine -ve yanlış yanıtlarına- olan güvenleri artış göstermiştir.

”’Fazla bilgi göz çıkarmaz’ deyimi pek yerinde gibi durmuyor, zira fazla bilgi doğru düşünmeye katkıda bulunmayabileceği gibi yersiz bir özgüvene de neden olabiliyor.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Ortaçağda bir insanın bir ömürde aldığı yeni bilgi kadar, bugünün insanı bir günde bilgi almakta. Her yeni bilgi kırıntısının muhtemel kararları etkilediği deneycelerce sabit. Üstelik artık bilgi yoğunluğu, düşünmeye alan bırakmayacak kadar kalabalık. Yine de böyle bir çağda kararlarımıza güveniyor, rasyonel olduğumuzu varsayıyor ve doğru düşündüğümüzü zannediyoruz. Aldığımız her yeni bilgi özgüvenimizi artırıyor ancak aslında daha yanlış düşünmemize yol açıyor. Televizyondan sosyal medyaya kadar görüp duyduğumuz her bir rasgele bilginin etkisi altında mantıklı kararlar aldığımızı zannederek yaşayıp gidiyoruz. Hiçbir şey bilmemenin bilgisizlik olduğu, cehaletin ancak bir şeyler bilerek gerçekleşeceğini unutarak, öğrendikçe cehaletten uzaklaştığımızı zannediyoruz. Hiçbir konuda tüm bilgiyi edinemeyeceğimize göre, objektif düşüncenin imkansız olduğunu bilerek, rasyonel düşünce için hesap, analiz ve sorgulama gerektiğini hatırımızda tutmalıyız.

KAYNAKLAR

  • Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland
  • Fiyatlandırma Sırları, William Poundstone
118 Views

Ruh hali, İnanç ve Plasebo

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması henüz yapılmamıştır.

1950’lerde göğüs ağrısı çekenlere ”iç meme arteri ligasyonu” denilen bir operasyon yapılmakta imiş. Bunun için önce anestezi uygulanıyor, sonra göğüs kafesi açılıyor ve iç meme arteri bağlanıyormuş. Arterlere uygulanan basıncın yüklenmesi kalp kasına kan akışı gerçekleşmesini ve hastaların iyileşmesini sağlıyormuş. 20 yıl boyunca bu operasyon binlerce hastaya uygulanmış.

1955’de Leonard Cobb adlı bir kardiyolog bu işlemin etkisinden şüphelenir. Hastalarının yarısına bu operasyonu uygular, diğer yarısına da uygulayacağını söyler. Anestezi verir, göğüs kafesine bıçakla açılmış gibi iz bırakırlar. Her iki gruba işlemin yapılacağı söylenir.

Operasyon sonrası her iki grubun da elektrokardiyogramları arasında fark görülmemiştir.

Çok enteresan bir sonuç elde edilir. Her iki grup da göğüs ağrılarında rahatlama olduğunu bildirirler. Ve üç ay sonra geri gelirler, göğüs ağrıları tekrar başlamıştır. Bir şekilde ameliyat olduğunu düşünmek hastalara iyileştikleri izlenimi vermekte ancak aslında esas soruna hiçbir etkisi olmamaktadır.

14. yüyılda cenazelerde ölüye ağlaması ve üzgün görünmesi için tutulan sahte atıfçılara ”plasebo” deniyormuş. Plasebo kelimesi Latince ”memnun edeceğim” anlamına geliyor. Dan Ariely’den öğrendiğim kadarıyla tıp kavramı olarak ilk 1785’te New Medical Dictionary’de kullanılmış.

Bugün, iyileşeceğini düşünmenin iyileştirici etkisine ”placebo etkisi” deniyor. 1955’ten bugüne kadar pek çok uygulamanın aslında bir etkisi olmadığı, plasebo etkisi sağladığı ortaya çıkmıştır. Ayrıca bugün yeni bir ilaç veya tedavi için, hatta psikolojik deneyler için mutlaka bir kontrol grubu kullanılır. O gruba ilaç veya tedavi uygulanmasa bile uygulandığı söylenir. Örneğin üzerinde deney yapılan ilaca tamamen benzeyen ama aslında hiçbir işe yaramayan bir ilaç uygulanır. Hastalar kendisinin plasebo grubu olduğunu bilmez. Sonuçlar alındığında plasebo grubu ile kıyaslanır ve ilacın gerçekten etkili olup olmadığı bulunur.

”Şimdi farklı olduğumuzu düşünebiliriz. Ama değiliz. Plasebolar hala sihirleriyle bizi etkilemeye devam ediyor.” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Plasebo kavramı öncesinde kurbağa gözü, maden suyu, kokain, elektrik akımı gibi pek çok şey de tedavi amaçlı kullanılmakta imiş. Bugün de hacamat, bitkisel sağlık ürünleri, sülük gibi pek çok şeye ”şifa” gözüyle bakılmakta. Bilim bu kadar ilerlediği halde hiçbir etkisi olmayan şeylerin sağladığı psikolojik rahatlama, yani plasebo etkisi insanlara iyi geldiğini düşündürmekte ve kullanımı devam etmekte.

Osteopati, bilimsel temeli olmadığı halde hastanelere kadar girmiş uygulamalardan sadece biri. İyi geldiğine inandığı için talep eden milyonlarca kişilik kitleyi boş çevirmek istemeyen hastaneler, bunu adeta gerçek bir tedavi gibi uygulamaktadır. Plasebo etkisi nedeniyle hastalar kendilerini bir süre iyi hissetmekte ancak esas hiçbir sorunu düzelmemektedir.

Stuart Sutherland, bilimin bu kadar ilerlediği bir çağda hala placeboların hüküm sürmesini üç sebeple açıklıyor. Birincisi, sözde tedavi sağlayan ”uzman”ların araştırmaları, varsa konuyla ilgili eğitimleri ve geçimlerini riske atmak istememeleri nedeniyle sundukları uygulamaların etkisine bizzat kendileri de inanmaları. Fayda görmediği için bırakanların tedaviyi bıraktığı için iyileşmediğinin düşünüldüğü, bırakmayıp da iyileşmeyenlerin doğru uygulamadığı için iyileşmediğinin düşünüldüğü bir ortamda; iyileşmeyenlerin sayısı ne kadar çok olursa olsun, sadece iyileşenlerin reklamı yapıldığı, anlatıldığı ve duyulduğu için her zaman işe yarıyor gibi gözükecektir. İyileşmemenin söylentisi yayılmaz ama ilacın başarısı hemen herkesçe anlatılır. Ve plasebo etkisi nedeniyle pek çok kişinin ilk başta kendini iyi hissetmesi, ilacın reklamını yapması. Zaten neredeyse her tedavi ilk başta iyi hissettirmektedir. Ve bu kişiler arasından sonradan kötüleşenlere ”hastalığı ilerledi” denmektedir. Yani yine tedavinin işe yaramazlığı gündemde değildir. Ayrıca kendiliğinden iyileşen bir grup hastanın da iyileşmesi böyle uygulamalar bağlanmaktadır.

İki köpeğinden birinin kulağına ilaç damlatmak zorunda olan adam, diğer köpek kıskanmasın diye ona da damlatmış gibi yapıyor. Bu tıpkı ülkemizde her doktora gidenin aynı ”röntgen çektirme hizmeti” almak ve ”antibiyotik yazdırmak”tan geri kalmadığını hissetme ihtiyacına benziyor.

Hastaların ilaç almadan doktordan çıkmamasının sonuçlarından biri olarak doktorlar da plasebo ilaçlar vermekteler. Virüslere antibiyitoikler etki etmese de, virüs kaynaklı soğuk algınlıklarında dahi doktorlar antibiyotik yazmaktalar. Dan Ariely, doktorların bunu istememelerine rağmen bunun artık sosyolojik bir konu olduğu için yaygınlaştığını söylemekte.

Ülkemizde hasta talebi yüzünden her yıl yüzbinlerce MR ve röntgen’in gereksiz çekildiği tahmin ediliyor. Hastalarımız, MR ya da röntgen çekilmeden tedavi edildiklerine inanmadıkları gibi, çekmeyen doktorları da ”iyi doktor olmamak”la suçluyorlar.

”2003 yılında yapılan bir çalışmada boğaz ağrısı için antibiyotik alan hastaların üçte birinden fazlasında, antibiyoltik kesinlikle işe yaramadığı için daha sonra viral enfeksiyon görüldüğü bulunmuştur. ” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Dünyaca ünlü psikolog Daniel Kahneman, rütbeli askerlere bir konferans vererek cezaya nazaran motivasyonun çok daha etkili bir çalışma stili olduğundan bahseden. Konferans sonrası bir komutan gelerek, dinlediklerinin gerçeklerle uyuşmadığını söyler. Nedeni sorulduğunda şöyle der; ”30 yıldır ne zaman bir askeri çok büyük bir şey başardığı için ödüllendirsem, bir sonraki sefer daha kötü bir performans sergiler. Buna karşılık felaket bir performans sergileyen bir askeri ne zaman azarlasam bir sonraki sefer daha iyi olur.” Kahneman askere dedikleri doğru olduğu halde vardığı sonucun yanlış olduğunu söyler. Bir insanın ortalama başarısı içinde çok iyi bir performans göstermesi istisnadır. Bir sonraki sefer çok büyük ihtimalle ortalamaya yakın bir sonuç elde edecek, yani daha düşük bir performans gösterecektir. Yine her insanın çok çok kötü bir performans göstermesi de istisnadır, büyük ihtimalle bir dahaki sefer ortalamaya yakın bir performans gösterecektir. İstatistikte buna ”ortalamaya doğru regresyon” denir. Komutan hiçbir şey yapmasaydı bile harika başarı gösteren askerler bir sonraki sefer aynı başarıya büyük ihtimalle ulaşamayacak, felaket performans sergileyenler büyük ihtimalle bir sonraki sefer o kadar kötü olmayacaklardı.

Tarih, pek çok sahte doktor, şifacı ve mucize gösterici ile doludur. Bunların en büyük hilelerinden biri ortalamaya doğru regrasyonu kullanmalarıdır. Durumu iniş çıkışlarla dolu hastanın en kötü anını beklerler, tam o sırada ilacı verirler. Semptomlar kendiliğinden hafiflediğinde ilacın etkisi olduğu düşünülür.

Başta depresyon olmak üzere pek çok nevroz kendiliğinden sonlanabilir; yani tedaviden bağımsız olarak, gün gelir, hasta kendi kendine iyileşir. Plasebo kullanılan kontrollü bir deneyde (plasebo olarak depresyon hastasıyla bir terapist değil, herhangi bir insan konuşmuş, dertlerini dinlemiş ve onu destekleyen tavsiyeler iletmiştir), plasebonun hastanın depresyonunu tedavi etmede psikanalist kadar başarılı olduğu bulgusuna ulaşmıştır. -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Ortalama 80 alan bir öğrenci iseniz bir sınavda 99 almanız istisnadır. Bir sonraki sefer çok büyük ihtimalle 99’dan düşük puan alır yani ortalamaya yaklaşırsınız. Aynı şekilde 30 almanız da istisnadır. Çok büyük ihtimalle bir sonraki sefer 30’dan yüksek alır ve ortalamaya yaklaşırsınız. Kahneman şöyle bir gazete başlığı örneği verir: ”Enerji içeceğiyle tedavi edilen depresyonlu çocuklar üç aylık bir süre içinde önemli ölçüde iyileşiyorlar.” Bu uydurma başlık, uygulanması durumunda muhtemelen doğru çıkacak olsa da, bu enerji içeceklerinin depresyon tedavisinde kullanılacağı anlamına gelmez. Çünkü, ”aşırı bir grup” olan depresyonlu çocuklar tanımlaması da ortalamaya göre istisnadır. Normal çocuklara göre daha mutsuz oldukları için zaten zaman içinde ortalamaya doğru eğilim göstereceklerdir. Kahneman şöyle der: ”Enerji içeceği yerine baş aşağı durma, kedi okşaması da iyileşme belirtileri görmenize neden olacaktır.” Ortalamadan uzak bir örneğe ne yaparsanız yapın ”düzelme” görürsünüz. Bu yüzden de yaptığınız şeyin etkili olduğunu düşünürsünüz.

Klişe bir deyim; ”İlaçla 7 gün, ilaçsız 1 haftada iyileşirsiniz.”

”Depresyonlu çocuklar hiç kedi okşamasalar ya da enerji içeceği içmeseler bile zamanla biraz iyileşeceklerdir. Bir enerji içeceğinin -ya da herhangi bir başka tedavinin- etkili olduğu sonucuna varabilmek için, bu tedaviyi görmüş bir hasta grubunu, tedavi edilmemiş (ya da daha iyisi plasebo verilmiş) bir kontrol grubu ile karşılaştırmanız gerekir. Kontrol grubunun bir tek regresyon ile düzelmesi beklenir, deneyin amacıysa, tedavi edilen hastaların regresyon etkisinin üzerinde bir iyileşme gösterip göstermediğini sapmaktır.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

MIT’de bir deney yapılır. Son derece şık bir tıbbi laboratuvarda, etrafta ABD’nin en prestijli dergilerinde bir ilacın reklamı, şık bir asistan, tamamen resmi bir prosedürde hastalara içeri aldılar. Yeni çıkacak ve 5 dolar ücretinde olacak önemli bir markaya sahip olacak bir ilaç denenecektir. Öncelikle kalp hızı ölçümü gibi son derece profesyonel işlemler yapılır. Sonra çeşitli elektriksel etkilerle ağrı yaratılır. Ve ilaç verilir, ilacın etkisinin 15 dakika süreceği söylenir. 15 dakika sonra tekrar elektrik gönderildiğinde hastaların tamamı heyecanla daha az etkinlendiklerini söylerler. Oysa sadece C vitamini almışlardır.

Çizer: Umut Sarıkaya

”İlaç almanın yararlarından en azından bir kısmı, sırf işe yarayacağına inanmaktan kaynaklanır.” -Brain Up, John B. Arden

Aynı grup, ilacın fiyatı 10 sente düşürülerek tekrar deneye alınır. Bu kez hastaların yarısı ilacın etkisini görmediğini söylerler. Üstelik bu kişiler başlangıçta daha çok ağrı hisseden kişilerdir. Ağrının gitmesi için ilaca bel bağlamış hastalar hem ağrıyı daha şiddetli hissettiğini düşünmekte, hem de çözümün etkisini daha fazla hissetmektedir. Ve ilacın fiyatı düşürüldüğünde bu kez işe yaramadığını hissetmektedir.

”Gerçek şu ki plasebolar telkin gücüyle çalışır. İnsanlar onlara inandıkları için etkilidir.” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

John B. Arden, psikiyatride tartışmaları devam eden plasebo konusuyla ilgili bir çalışmaya dikkat çeker. Toronto Üniversitesi’nde yapılan bir deneyde, güçlü antidepresan ilaçlar aldıklarına inanan fakat aslında plasebo alan hastalar da ‘beynin glikoz metabolizmasındaki’ değişikliklere bağlı olarak iyileşme göstermişlerdir.

Bir simülasyonda yüksek bir yerden düşen Neo, programdan çıktığında ağzının kanamakta olduğunu görür. Morpheus’a ”gerçek olmadığını söylemiştin” der. O da şöyle cevap verir: ”Onu gerçek yapan beynin.” Bugünkü nörolojik araştırmalar bu diyaloğu çok daha çarpıcı kılıyor.

”Araştırmacılar, önde gelen altı antidepresanın etkisini test ettiklerinde, ortaya çıkan etkinin yüzde 75’inin plasebo kontrollerinde de tekrarlandığını belirtmişler. -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Bir insanın bir ilacın etkili olacağını düşündüğü için iyileşmesi çok dikkat çekici bir konu. Burada istatistiğin yorumlanmasındaki hata değil bizzat bir değişiliklik mevcut. İnanmak hakikaten de iyileşme sebebi olabilir. Bu konuda nöroplastisite ile açıklanabilir. Öğrenme, hissetme, düşünme, ekletme, kaydetme… Teorik olarak anlattığımız tüm kavramlar aslında sinirlerden elektrik geçmesinden ibaret. Ve beyin her düşündüğümüzde değişiyor çünkü hangi sinirden nasıl bir iletim olduğu, sinirlerin birbiriyle iletişimi bir sonraki tercihi değiştiriyor. Aynı şekilde inanç da psikolojik bir kavram olsa da gerçekleşen şeyler beynin nörolojik yapısı ile alakalı ve inandığımızda da beynimizin çalışma tarzı etkileniyor.

Elif Şafak, TED konuşmasında anneannesinin evine kurşun döktürmeye, muska yaptırmaya gelen insanları anlatıyor. Kendisi ve annesi de bu uygulamalara inanmasa da anneannesinin yanından herkesin mutlu gittiğini, hatta hastalıklarında fiziksel iyileşmeler olduğunu gözlemlemiş. İnanmak, iyileşme sebebi olabilir.

”Sırf belli bir davranışı düşünmek ya da hayal etmek de beynin yapısını değiştirebilir.” -Brain Up, John B. Arden

Plasebo aldığı halde iyileşme gösterdiği araştırmalara konu olmuş hastalar arasında tümörü küçülen, ülseri iyileşen, huzursuz bağırsak sendromu iyileşen hastalar gibi çok ciddi konular da vardır. Burada varmak istediğimiz ana fikir, inancın sandığımızdan çok daha güçlü bir etkisi olduğu, bunu şimdilik tespit etsek de ne ölçüde yorumlayacağımız ile ilgili şimdilik net olamadığımızdır. Belki günün birinde inancın tedavi olarak kullanılması sonucu nörolojinin bağışıklık sistemine yardımcı etkilerinden faydalanılarak kendi kendimizi tedavi ettiğimiz günler gelecek olabilir. Ancak şimdilik inancın etkisinden bilimsel olarak kısmi yararlanılıyor, bilim dışı kişi ve kurumlar ise ürünlerini pazarlamak için suistimal olarak kullanıyor. Ancak artık inancın gücünü biliyor ve bunu iyileşme için olduğu kadar öğrenme, odaklanma, hayatımızı kontrol altına alma için de kullanabiliriz.

Padişah III. Mehmed’e sokakta gördüğü bir meczup ”56 gün sonra gelecek kazadan kurtulamazsın. Gafil olma padişahım.” der. Padişah’ın tüm ruh dünyası bozulur, günden güne çöker ve kısa bir süre sonra ölür. Tarihte öleceğine inandığı için ölen kişilerden sadece birisidir. Beynimiz düşündüğümüz şeyleri gerçek yapmaya çalışır.

”İnanç ve belli düşünme şablonları ruh haliniz üzerinde son derece etkili olabilir.” -John B. Arden

Küçüklüğünüzden itibaren piyano çalıyorsanız, aynı nöron yollarını ısrarla kullanmanız sonucu artık o nöron yollarını kullanmak çok daha kolaylaşır, buna ustalaşmak denir. Ve bir süre sonra düşünmeden de piyano çalarsınız. Ancak ilginç olan, bu ilerleme sadece piyano çalmayı eyleme dökünce değil, piyano çalmak üzerine düşündüğümüzde de gerçekleşir. John B. Arden bu konuyla ilgili şöyle der; ”Tek başına zihinsel uygulama yapmak bile beyni yeniden yapılandırmaya fayda sağlar.”

”Neye inandığınızın yaşayacağınız deneyimler üzerinde güçlü bir etkisi vardır; fiziksel olarak bile.” -Brain Up, John B. Arden

Bir grup öğrenciye ”yorucu” olacağı söylenen bir deney başlatılır. Kelime kartlarından kelime bulma işlemi tüm öğrenciler kendilerini yorgun hissedene kadar devam eder. Gruplardan birine aslına bu işlemin yorucu olmadığı söylenir. Bu grup bir sonraki çalışmada %75, neredeyse iki katı daha fazla çalışırlar. Yorgun olduğuna inanmak yorulmaya, olmadığına inanmak direnç toplamaya neden olur.

Martin Luther King; ”I have a dream!” demişti. İnanmakla başarmak arasında bir korelasyon olduğu çok gündeme gelmiş bir iddiadır.

Benzer şekilde, olumlu ruh halinde yaşamak son derece etkilidir, hatta mutlu taklidi yapmak hakikaten mutlu olmamızla sonuçlanır. John B. Arden: ”Olumlu bir ruh halinde olmadığınız zamanlarda bile öyleymiş gibi yaparak, olumlu ruh haline öncelik vermek suretiyle beyninizi yeniden yapılandırmaya başlayabilirsiniz.” Daha ilginç olanı, zeki olduğumuzu düşündüğümüzde zekileşiyoruz. İki gruba yapılan deneyde, öğrencilerden bir gruba ”zeki oldukları için”, diğer gruba ”zeki olmadıkları için” belirli problemler çözdürülmüş. Zeki olduğu söylenenler ekstra başarılar elde ederken, zeki olmadığı söylenenler alışılmadık şekilde başarısız olmuşlar.

Fotoğrafı çekmeden önce ”You are beautiful” denen insanların verdiği tepkiler. Güzel olduğumuzu düşündüğümüzde güzelleşiyoruz.

Kendimizi kandırabiliyoruz. Ancak öyle harika bir beynimiz var ki, kendimizi kandırdığımızı kendimize fark ettirmediğimizi zannederek bunu yapabiliyoruz. Ve bilinçli olarak kendimizi kandırdığımız anda inandıklarımızı gerçeğe dönüştürme gücüne sahibiz. Yine de çoğunlukla aslında farkında olmadan kandığımızı, bazı hatalara sadece inanarak düştüğümüzü, inandıklarımızı gerçek yaptığımız için gerçekliğimiz olduğunu fark etmiyoruz. İnanmayı bıraktığımız anda karşılaştığımız çoğu gerçek, ortadaki gerçek sorunların gerçek çözümlerini elde etmemizi sağlayabilir. Yine de gerçekliğin işe yaraması için de işe yarayacağına inanmak gerekir.

KAYNAKLAR

  • Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely
  • Brain Up, John B. Arden
  • Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • Olasılıksızlık, David J. Hand
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland

156 Views

Otomatikleşme, Derin Düşünme ve Sistemler

Bu yazının son okuması ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

”2×2=?”

Hiçbir düşünme, hesaplama işlemi olmadan 2 kere 2’nin 4 ettiğini söyleriz. Bu önceden beynimizde tanımlanmıştır. Yeniden çağırdığımızda cevabı veren, düşünceden bağımsız otomatik sistemdir.

”17×24=?”

Ancak bu kez iş değişti. Otomatik bir cevap vermedik, durup düşündük. Cevabı bulmak hesaplama gerektirir. Hesaplamaya odaklanabilmek için başka bir şeyle ilgilenmeyi kesmek, belki bir süreliğine gözleri kapatıp kendi sesini duymaya çalışmak gerekebilir.

”17×24=408”

Cevap 408’di. Bu bilgi bir şekilde gerekli oldu diyelim. Şifreniz, bir sınav sorusu ya da sık sık anlattığınız bir örnekte geçen bir sayı oldu. Bundan sonra 17×24 sorulduğunda yeniden otomatik sistem devreye girip düşünmeden, hesaplamadan 568 diyecektir. 17×25 sorulduğunda yeniden hesaplama gerekecektir.

Beynimiz genellikle otomatik pilot modunda, yani 1. Sistem’dedir. Ender olarak 2. Sistem’e geçiş yapar ve kontrolü devralırız.

Beynin iki sistemli düşünce prensibini anlamak, Daniel Kahneman’ın Hızlı ve Yavaş Düşünme kitabında anlattığı, psikolojinin muazzam konularından birisi. Keith Stanovich ve Richard West adlı psikologlar bu kısımlara ”1. Sistem” ve ”2. Sistem” dedikleri için genellikle bu şekilde adlandırılıyorlar. İlk anlattığımız otomatik, hızlı, çabasız ve düşünme gerektirmeyen otomatik sisteme ”1. Sistem”, diğer örnekte anlattığımız karmaşık, çaba isteyen, yoğunlaşma gerektiren sisteme ”2. Sistem” deniyor.

”Sana ”Filleri düşünme.” desem ne düşünürsün?”
”Filleri.”
‘Filleri düşünme!’ dendiğinde filleri düşünen otomatik sistemdir, buna engel olamazsınız.

Kahneman beynimizin çalışmasının ”normal şartlarda otomatik pilota bağlı” olarak devam ettiğini söyler. 2. Sistem’e geçmek istisnadır. Beynimizi, bir mühendisin ya da avukatın kitaplığının önündeki masasında çalışması gibi düşünün. Durmuş bir şeyler yazıyor, kitapların çoğuyla ilgili fikir sahibi. Ancak bazen durup bir kitabı açıp bir şeylere bakması gerekiyor. Normal rutin çalışması 1. Sistem, durup bir şeye bakması 2. Sistem’dir.

Telefonunuzu kurcalayarak geziyorsunuz. Birden bir şey gördünüz ve durdunuz. Mesajı dikkatle okumaya karar verdiniz. Aynı anda hem yürüyüp hem telefon kurcalarken 1. Sistem’deydiniz. Ancak otomatik şekilde halledemeyeceğiniz bir konu olduğunda beyniniziz sizi durdurup 2. Sistem’e geçti. Telefonla yürürken birden durursanız 2. Sistem’e geçtiğinizi anlarsınız.

Arkadaşınızla yola konuşurken karmaşık bir soru sorunuz. Büyük ihtimalle duracaktır. Aynısı cep telefonunuza bakıp mesajlaşırken önemli bir cevap vermeniz gerektiğinde de olur. Durmak, 2. Sistem’e geçtiğinizi gösterir. Beyin, otomatik faaliyetleri askıya almış, bir çözüm bulmaya çalışıyordur. İlginç bir şekilde, bazı dillerde durmak kelimesi ile anlamak kelimesi ilişkilidir. Anlamak için ”durup düşünmek” gerekir.

”En az çaba yasası” gereği, sürekli yaptığımız şeyleri beynimiz otomatik sisteme aktarıyor. Bir süre sonra düşünmek gerekmiyor. Usta satranç oyuncularının başarısı, hamlelerinin otomatikleşmesidir. Daha hızlı çalışan otomatik sistem, bilinçdışının bildiği bazı kararlar almayı oyuncuya teşvik eder. Bu seviyeye gelmek için onbinlerce maç yapmış olmak gerekebilir.

Tweetleri hızla aşağı kaydırırken birden bir şeye geri dönüp anlayana kadar okumak gerekiyor. Aşağı doğru kaydırma işlemi 1. Sistem durup bir şeyi. anlayana kadar okumak 2. Sistem’in faaliyeti. İnternette genellikle 1. Sistem’de dolaşılır, kitap okuyan bir kişi ise 2. Sistem’ini açmıştır. Dolayısıyla genellikle internetteki yazılar daha az okunur. Paylaşımlar yazı değil de resim olduğunda, cümleleler kısa olduğunda daha fazla insan tarafından beğenilir, çünkü otomatik olarak anlaşılır. Kitap da 2. Sistem’i çalıştırdığı için bu yüzden öğrenmede daha etkilidir.

”Düşünüp yaptığınız şeylerin çoğu 1. Sistem’inizden kaynaklanır, ama zora girdiğinizde 2. Sistem yönetimi ele alır ve normal şartlarda son sözü o söyler.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Beynimizin bu şekilde çalışması enerji korunumunun önemli bir parçasıdır. 2. Sistem büyük miktarda enerji harcar ve sürekli bu enerjiyi karşılayamayız. Ayrıca bu hayatta kalmamız açısından da verimsizdir. Yılana benzer bir sopa gördüğümüzde irkiliriz. Bu tüm atalarımızdan bize kalmış bir özelliktir, böyle yapanlar hayatta kalmıştır. Eğer durup onun sopa olduğunu anlayacak kadar inceleyenlerin soyları bugüne ulaşmamıştır. Hayatta kalmak için otomatik sistem verimli olmuştur. Yine de otomatik sistem de yanılabilir. Bir araba kayda kayarken frene basma içgüdüsü kazaya neden olur, böyle durumlarda 2. Sistem’in kontrolü ele almasını sağlamak gerekir.

”Sürekli tetikte olmak illa iyi bir şey değildir ve kesinlikle işe yaramaz. Kendi düşüncelerimizi sürekli sorgulamak dayanılmaz ölçüde yorucu olacaktır; 2. Sistem de rutin kararlar almakta 1. Sistem’in yerini tutamayacak kadar yavaş ve verimsizdir. Yapabileceğimizin en iyisi, bir uzlaşıdır: hata yapabileceğimiz durumları tanımayı öğrenmek ve risk yüksek olduğunda önemli yanlışlardan kaçınmak için daha çok çabalamak.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

İsimleri kısaltırız. Otomatik sistemin daha da hızlanma çabalarından biridir. Marka isimleri de zamanla kısaltılır ve en kolay akılda kalacak ismi olanlar bir avantaja sahiptir. Steve Jobs, ”Apple” ismini ”kolay ve akılda kalıcı” olarak seçmiştir. İlk kişisel bilgisayar ”Altair 8800” olmasına rağmen insanların aklında ”Apple 1” ve ”Apple 2” yer etmiştir.

Eckhard Hess isimli bir psikolog, gözbebeği büyüklüğü ile zihinsel çaba arasında bir ilişki tespit eder. Gözün kamera ile her saniye izlendiği deneylerde insanların bir problemi çözmek ya da bir soruyu cevaplamak için uğraştığı esnada gözbebeklerinin büyük olduğunu, çözemeyeceğini düşündüğü anda küçüldüğünü keşfeder. Gittikçe artan seviyedeki zorluklarda, problemin seviyesi arttıkça insanların gözbebekleri büyümüş ve kalp atışları hızlanmıştır. Ancak her insan için belirli bir seviye vardır ki, bu seviyenin üstüne çıkılması istendiğinde yapamayacağını düşünmekte ve bırakmaktadır. İdeal zorluğa ulaştığında ise en verimli süreçte çalışılabilir. 2. Sistem’in yüksek enerji harcaması, onun bir sınırı olması anlamına gelir. Bir süre sonra beyin, çabalamaktan vazgeçmekte ve 1. Sistem’e dönmektedir.

90’ların klasik dizilerinden olan ve obez bir aileyi konu alan ”Baskül Ailesi”nde anne ve kızların isimleri son derece zariftir; Zerafet, Filiz, Fidan ve Gülendam. Ailenin tek zayıfı olan babanın ismi ise ”Gürbüz”dür. Bu tezat gülmemize neden olur. Gülme refleksimiz beklentimiz yıkıldığında gerçekleşir. Bir reklam tabelasında kocaman ve kırmızı renkle ”Yeşil” yazdığında nasıl duraksamamız da aynı nedendendir. 1. Sistem’den 2. Sistem’e geçmeye Türkçe’de ”jeton düşmesi” diyebiliriz.

”Bir işte beceri kazandıkça, enerji ihtiyacı azalır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

1. Sistem, bilgisayarınızda işletim sistemi üzerinde çalışmaya benziyor. İşletim sisteminin yapabilecekleri sınırlı ancak bekleme olmadan istediğinizi yapabiliyorsunuz. İkinci sistem ise bir program çalıştırmaya benziyor. Programın açılmasını beklediniz, işinizi hallettiniz, o sırada diğer işler için bilgisayarınız yavaşladı, işinizi hallettiniz ve programı kapattınız. Kahneman, akıldan ezberinizde olmayan bir çarpma işlemini yaparken, okulda öğrendiğiniz çarpma işlemini de içeren bilişsel programı ”çağırdınız” benzetmesi yapıyor. Konuya çözüm bulabilecek programı açıp işinizi hallediyorsunuz.

Televizyon programları mümkün olduğuca insanları 1. Sistem’de tutar. Durup düşünmek gerektiren faaliyetler uzun süre izleme sürecini bozar.

Bu iki sistem içerisinden tahmin edileceğinin aksine 1. Sistem çok daha kompleks ve zor bir işin altından kalkıyor. Tıpkı işletim sistemi üzerinde binlerce mühendis çalışırken, bir programı tek bir kişinin yazabilmesi gibi. Binlerce programımız var ama tek bir işletim sistemimiz var. ,

”1. Sistem’in otomatik faliyeti şaşılacak derecede karmaşık fikir kalıpları oluşturur, ama düşünceleri bir dizi düzenli adım halinde yapılandırabilen sadece, daha yavaş işleyen 2. istemidir.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

2. Sistem’de uzun süre geçirmek dalgınlık, dikkatsizlik anlamına gelir. Bu yüzden arkaplanda bir şeyler düşünen birini; masadaki konuşmaya odaklanmamasından, gözünün dalmasından ya da telefona bakarken direğe çarpmasından fark edebilirsiniz

küçük küçük BÜYÜK küçük BÜYÜK BÜYÜK küçük küçük küçük BÜYÜK BÜYÜK

Bunu 1. Sistem’de okudunuz. Bir de şunu deneyin;

küçük KÜÇÜK büyük BÜYÜK küçük KÜÇÜK büyük KÜÇÜK KÜÇÜK büyük BÜYÜK

Deney yukarıdakinden farklı görünmese de burada daha yavaş ve biraz da gergin ve dikkatli bir şekilde tamamlandı. Üstelik burada 2. Sistem devreye girdi. Otomatik olarak küçük yazılı olanlara ”küçük”, büyük yazılı olanlara ”büyük” deme içgüdünüzle, yani 1. Sistem’le kargaşa yaşamamak için kontrolü eline aldı ve doğru kararlar verdi.

Keyifli ve heyecanlı bir basket maçı izlerken olayın kendi içinde ilerleyen rutini size düşünecek pek bir şey bırakmaz. Maçı kazanmaya yakın heyecan artar, birden kaçan bir sayı birden 2. Sistem’e yük bindirir. Şundan itibaren maçı kazanmak için kalan saniyelerde nasıl bir mucize gerektiğini hesaplamaya çalışırsınız.

Sabah uyandığımız andan uyuduğumuz ana kadar 1. Sistem’de çalışıyoruz. Sadece arada bir 2. Sistem devreye giriyor. Günlük rutinde pek çok şey beynimiz için ekstra düşünce gerektirmiyor. Böyle olması da düşünceye harcadığımız enerjiyi korumak açısından önemli. Çünkü bir karar vermek, problemi çözmek için 2. Sistem’e geçtiğimizde hem otomatik düzenimiz aksıyor hem de çok enerji harcıyoruz. Sürekli 2. Sistem’de kalmak günlük yaşamın işlevini kaybetmesi demektir. Ancak 2. Sistem de bizi insan yapan işlevleri içerir, o olmadan tamamen otomatik davranan sıradan bir hayvan olurduk. Önemli olan, önemli kararları otomatikleştirmek ve ne zaman otomatik sisteme değil de 2. Sistem’e görev düşeceğini iyi hesaplamak.

182 Views

İlişki, Bağlam ve Örüntü

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya, okyanus ortasındaki bir adaya yakıt ikmali gibi sebepler nedeniyle bir üs kurar. Bu üs; liman, havaalanı ve çeşitli askeri binalardan oluşur. Adada bulunan yerliler hayatlarında ilk kez gördükleri teknoloji karşısında şaşkına dönerler. Yerlilere bazen uçaklardan yardım malzemeleri de bırakılmaktadır. Savaş bittiğinde Japonlar bu üssü terk ederler. Yıllar sonra tesadüfen bu ada incelendiğinde çok ilginç bir şey fark edilir. Yerliler havalimanı görevlisinin yaptığı gibi kollarını iki yana açıp indirmekte ve yardım beklemektedirler. Hatta bunun için havaalanına benzer bir pist inşa etmişler ve samanlardan uçak maketi yapmışlardır. Kolları havaya kaldırıp sallamaka gökten yardım gelmesi arasında bir ilişki kurmuşlar ve bu bir ritüele dönüşmüştür.

”Kargo kültü”

Sebep yanılsaması, insan beyninin zaaflarından biridir. Bir olay başka bir olaydan sonra gerçekleşiyorsa, birlikte meydana geliyorsa birinin diğerini etkilediği sonucuna varıyoruz. Örneğin, Avrupa’da veba salgını sırasındaki kötü koku nedeniyle, vebanın koku ile bulaştığı sonucu çıkarılmıştı. Hastalarla ilgilenen kişilerin taktığı ”veba maskesi”nin burun kısmına baharatlar, otlar gibi güzel kokulu şeyler konuluyordu.

Veba maskesi

Beynimiz, birlikte gerçekleşen şeyler arasında bağıntı aramakta o kadar ısrarcıdır ki, hiçbir bağıntı olmayan şeylerde bile sürekli bağıntı bulma eğilimindeyiz. Kahneman şöyle özetler; ”Yanlışlıkla çorabnınızı ters giyer ve sonra da kazı-kazanda ikramiye kazanırsanız, bu olaydan sonra kazı-kazan satın alırken çorabınızı ters giyme eğiliminde olursunuz. Çorabınızın yönünün bir kazı kazan-kartının değerini etilemesi imkansız ama siz deseni gördünüz ve bunu izliyorsunuz.”.

Yüz yıl önce öğretmenlerin önlük giymesinin basit bir nedeni vardı; tebeşir. Kara tahtalarda tebeşir tozu elbiseleri kirletiyordu. Ancak hatalı atıf sonucu öğretmenlikle önlük arasında bir ilişki kuruldu. Bugün kara tahta yok, ama öğretmenler yine de önlük giyiyor.

1994 yılında Diana Duyser isimli bir kadın, kızarmış ekmeğinin üzerinde Hz. Meryem’e benzeyen bir yüz gördü. Tüm ABD gündemine gelen olaylar sonrası ekmek açık artırma ile yüksek bir bedele satıldı. Bugün de Atatürk şeklinde dağlar, üzerinde Allah yazan bal, süvari şeklinde bulut gibi pek çok görsel için ilişki atfedilir ve buna ciddi olarak inanılır. Hiç yoktan bağıntılar çıkarmaya; ”apofeni” denir.

”Apofeni”

Sebep yanılgısı tesadüflerde örüntüler görmeye başladığımızda ortaya çıkar ve çoğunlukla da sebebiğini anladığımızı düşündüğümüzde örüntü görmeye başlarız. Nedenselliğe dair sezgisel inançlarımız biz bu inançlarla tutarlı örüntüler algılamaya tönelendirir ve ama algıladığımız örüntüler de bize bir o kadar yeni düşünce biçimlendirebilir. Örüntü algısında sapmanın sapmanın en çarpıcı örnekleri olağandışı yerlerde yüzler tespit edilmesinde görülür. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Hatalı nedenler atfedip hiç olmayan yerlerden bağıntılar buluyoruz. Ayrıca çoğu şeyi bağlamında değerlendirip bağlamında görüyoruz. Bir şeye bağımsız iken yükleyemeyeceğimiz bir anlamı, zihnimizde bağlamına göre biçimlendiriyoruz. Bunu kanıtlayan bir deneyde, insanlardan aşağıdaki yazıyı okumaları istenir.

Her seferinde cevap ”A, B, C”dir. Sonra aşağıdaki yazıyı okumaları istenir.

Cevap her zaman ”12, 13, 14”dür. Şimdi dikkatinizi ortadaki sembole verin.

Hem ABC diye, hem de 123 diye okurken ortadaki sembol buydu. Deneyciler, her ikisinde de tamamen aynı sembole bakmalarına rağmen, birinde ”B” olarak, diğerinde ”13” olarak okudular.

Hiç kimse ”A, 13, C” ya da ”12, B, 14” diye okumadı. Bir çelişki olduğunu bile düşünmedi. Bir tercih yaptığımızın farkına bile varmadı. Kendisinden önce ve sonra gelen bağlam içinde değerlendirdi ve başında A ile C varken B; 12 ile 14 varken 13 diye okudu.

”Örüntü algılama hayatımızın merkezindedir ve pek çok meslekte ustalık birbirinden farklı ve önemli örüntüleri çabuk tanıma yetisine bağlıdır.” -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Beynimiz bir şeyi bağlamına göre değerlendirdiği gibi, birlikte harekete geçen şeylerin de birbirini etkilediği varsayımında bulunur. Albert Michotte, hareketlerin ömür boyu yaptığımız gözlemlere göre değil, doğuştan yorumlama önyargılarına sahip olduğumuzu kanıtlamıştır. Beynimiz hiç tanık olmadığımız durumlarda bile senaryolar üretir, neden-sonuç bağıntıları kurar.

Michotte’nin çizimlerinden biri. A’nın B’ye çarpıp hareket ettiği ile ilgili bir çizim olduğunu düşünüyorsunuz ancak kimse size hareketten bahsetmemişti. Sadece birkaç şeklin üzerine ok koydular.

Aristokrat Belçikalı psikolog Albert Michotte’un 1945’te yayınladığı kitap, nedensellik hakkındaki, en azından Hume’un fikir çağrışımlarını incelemesine kadar uzanan yüzlerce yıllık düşünüşünü altüst etti. Yaygın kabul gören bilgelik, fiziksel nedenselliği olaylar arasındaki bağıntılara dair tekrarlanan gözlemlerden çıkardığımızdı. Hareket halindeki bir nesne başka bir nedenle dokunduğunda, ikinci nesnenin çoğu zaman hemen aynı yönde hareket etmeye başladığını defalarca görmüşüzdür. Bir bilardo topu ötekine çarptığında ya da yanından geçerken sürtündüğünüz bir vazoyu yere devirdiğinizde olan budur. Michotte’un farklı bir düşüncesi vardı. Nedenselliği de tıpkı renkler gibi doğrudan gördüğümüzü ileri sürüyordu. Düşüncesini anlatabilmek için, kağıda çizili bir siyah karenin hareket halinde olduğu e başka bir kareyle temas ettiğinde o karenin hemen harekete geçtiği sahneler yaratıyordu. Gözlemciler gerek bir fiziksel temas olmadığını bildikleri halde, güçlü bir ‘’nedensellik yanılsaması’’na kapılırlar. İkinci nesne anında harekete geçerse, birincisi tarafından ‘’başlatılmış’’ olduğunu söylerler. Deneyler, altı aylık bebeklerin olaylar silsilesini bir neden-sonuç senaryosu olarak algıladıklarını, silsile bozulduğunda şaşırdıklarını göstermiştir. Nedensellik modelleri konusunda mantık yürütmeye ağlı olmayan nedensellik izlenimleri edimeye doğuştan hazır olduğumuz anlaşılıyor. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Dan Ariely, önemli bir örnek verir. Dünyaca ünlü dergi Economist, bir kampanya yapmıştır.

59 dolara yalnızca internet aboneliği
125 dolara yalnızca dergi aboneliği
125 dolara internet aboneliği ve dergi aboneliği bir arada

Bu soruyu MIT öğrencilerine sorduğunda 16 öğrencisi birinci seçeneği, 84 tanesi ikinci seçeneği tercih etmiştir. İkinci seçenek bariz bir biçimde kimsenin seçmek istemediği, gereksiz bir seçenektir. Bunun üzerine bu seçeneği çıkarıp başka bir gruba tekrar sorar.

59 dolara yalnızca internet aboneliği
125 dolara internet aboneliği ve dergi aboneliği bir arada

Bunun üzerine 32 öğrenci dergi aboneliği seçerken, 68 tanesi sadece internet aboneliğini seçmiştir. İnternet aboneliği seçeler 16’dan 68’e çıkmış, üstelik bu sadece ”gereksiz” bir seçenek çıkarılarak yapılmıştır.

Turuncu dairelerin büyüklükleri aynı. Ancak her şeyi bağlamında değerlendirme huyumuz nedeniyle soldakini küçük, sağdakini büyük görüyoruz.

Çevremizdeki şeyleri hep diğerleriyle ilişkisi içinde değerlendiririz. -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Daniel Kahneman şu örneği verir.

MUZLAR

KUSMAK

Beynimizin birlikte ateşlenen nöronlar sonrası bağlantı kurmasını biliyoruz. Sinapsların duygular sonrası birden oluşmasından da haberdarız. Örneğin bir kez bozuk bir muz yediniz ve kustunuz diyelim. Beyniniz bundan sonra muzdan tiksinmenize neden olur. Ancak yukarıda öyle bir şey olmadı. Sadece iki kelimeyi birlikte okudunuz. Ancak beynimiz yine de bir ilişki öngörmeye çalıştı. Muz ile kusmak arasında bir bağlantı aradı. Beynimizin çeşitli olaylar arasında ilişki aramasına, olmadığında bile bir bağlantı kurmaya çalışmasına ”örüntü arama” deniyor.

Muzlar, kusmak… Son bir-iki saniyede başınıza çok şey geldi. Bazı nahoş imgeler ve anılar deneyimlediniz. Yüzünüz bir tiksinme ifadesiyle hafifçe buruştu; bu kitabı farkına varmadan biraz uzağa itmiş de olabilirsiniz. Nabzınız yükseldi, kollarınızdaki tüyle biraz diken diken oldu ve ter bezleriniz etkileşti. Kısacağı tiksindirici sözcüğe, gerçek olaya vereceğiniz tepkinin hafifletilmiş bir şekliyle karşılık verdiniz. Bütün bunlar tamamen otomatik, kontrolünüz dışındaydı. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Beynimize birazdan okuyacağımız iki kelime arasında bağlantı olup olmayacağını söylememiştik. Yine de örüntü arama nedeniyle sanki bağlantı varmış gibi bir hisse kapıldık. Beynimiz sürekli bir şeyler arasında ilişki arama, olayları bir öykü içinde birleştirme özelliğine sahip. Bu, hayatta kalmamızı sağlayan bir özellik olduğu gibi mantıklı düşünmek için de bir dezavantaj.

Belirli bir neden olmadığı halde, zihniniz kenediliğinden geçici bir ardışıklık ve muzlar ile kusmak sözcükleri arasında nedensel bir bağlantı olduğunu varsayarak, muzların kusmaya neden olduğu kabataslak bir senaryo oluşturdu. Bunun sonucunda muzlara karşı geçici bir tiksinti duydunuz (merak etmeni, geçecek). Belleğinizin durumu başka şekillerde de değişti: şimdi hasta, kokuşma veya bunlantı gibi nesne ve kavramları, ayrıca sarı ve meyve, belki de elma ve dut gibi ‘’muzlar’’la ilişkili sözcükleri görüp nolara tepki vermeye olağanüstü derecede hazırsınız. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Mary Shelley tarafından yazılmış, tarihin ilk bilimkurgu eserlerinden biri olan ”Frankestein” deyince aklımıza bir canavar gelir. Oysa eserde canavarın yaratıcısı olan doktorun ismi Dr.Frankestein’dir. Canavardan ise ”canavar” veya ”Dr.Frankestein’in canavarı” diye bahsedilir. Canavarın isminin ”Frankestein” zannedilmesi, en yaygın genel kültür yanlışlarından biridir.

Kahneman bir cümle örnek verir: ‘’Fred’in annesiyle babası geç geldiler. İkramcıların birazdan gelmesi bekleniyordu. Fred kızgındı.’’ Fred’i tanımıyor, hikayesini bilmiyoruzdur. İkram, ikramcı, mevcut durum ve bu durumun ikramcıları etkileyip etkilemediği ile ilgili bir şey de bilmiyoruzdur. Bu iki durumun, yani anne-babanın geç kalması ile ikramcıların henüz gelmemesi arasında birbirini etkileyen bir durumdan da haberdar değilizdir. Yine de tüm bunların Fred’in kızgınlığının nedeni olduğunu varsayarız. Beynimiz hikayeyi tamamlar, bir neden bulup durumu onunla ilişkilendirir. Beynimiz nedeni arar.

Bu tür nedensel bağlantılar bulmak, bir öyküyü anlamının parçası ve otomatik sistemimizin faaliyetidir. Aslına bakılırsa, başlıkların yaptığı tek şey tutarlılık ihtiyacımızı tatmin etmektir: büyük bir olayın büyük sonuçları olması gerekir ve sonuçların da onları açıklayacak nedenlere ihtiyacı vardır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Beyin gerçektende belirsizlikle pek iyi başa çıkamaz, bu yüzden bir olası yorumu tercih ederek algıladığında o yorumu dayatır. -Aptal Beyin, Dean Burnett

ABD’de bir deney yapılır. İnsanlara ‘’New York’un kalabalık caddelerinde şehir manzarasını seyrederek geçirdiğini günün ardından Jane, cüzdanının kaybolduğunu fark etti.’’ cümlesini okuturlar. Daha sonra bir ara verilir. Sonrasında insanlar başka bir konu ile alakalı gibi bir kelime deneyine alınırlar. İnsanlar karmaşık kelimeler arasında ”yankesici” sözcüğünü ”manzara” sözcüğünden çok daha fazla fark ederler. Oysa yukarıdaki cümlede ”yankecisi” sözcüğü geçmemektedir ve bir insanın cüzdanını kaybetmesi için pek çok seçenek olabilir. Yine de kalabalık bir şehir ile yankesici arasında bir ilişki kurulmuştur.

Kahneman’ın örnek verdiği, 1980’lerde yapılmış başka bir deneyde iki grup iki ayrı kapılardan salona alınırlar. Gruplardan birinin gireceği kapının üzerinde kocaman ”YEMEK” kelimesi yazılmıştır. Kelime bulma deneyi yapılır, deneklerin ”-ORBA” kelime grubu ile karşılaşmaları sağlanır. YEMEK yazan kapıdan girenlerin, bu harfleri gördüklerinde bunu hemen ”ÇORBA”ya tamamladıkları görülür. Diğer grupta çeşitli seçenekler, örneğin ”TORBA” gibi kelimeler de bulunmaktadır.

Bir başka deneyde iki grup öğrenciden bir gruba pek çok kelime okutulur, aralarında yaşlılıkla ilgili olabilecek bazı kelimeler gizlidir; unutkan, kel, gri, kırışık gibi. Hatta sözcüklerden biri, Amerika’da emekli şehri olarak bilinen ”Florida”dır. Öğrenciler başka bir deney için uzak bir ofise gönderildiklerinde izlenirler. Yaşlılıkla ilgili kelimeler okuyanların çok daha yavaş hareket ettikleri görülür. ”Yaşlı” kelimesini bir kez bile okumadıkları halde bilinçaltında yaşlılıkla ilgili bir örüntü kurulmuş ve bu da davranışlarına yansımıştır.

‘’Florida etkisi’’ iki tetikleme evresi içerir. Önce yaşlı sözcüğü hiç zikredilmediği halde, sözcükler kümesi yaşlılık düşüncelerini tetikler; sonra bu düşünceler yaşlılıkla ilintili olan yavaş yürüme şeklindeki bir davranışı tetikler. Bütün bunlar farkında olunmadan gerçekleşir. Öğrenciler daha sonra sorgulandıklarında, hepsi sözcüklerin ortak bir teması olduğunu fark etmediğini belirtti ve ilk deneyden sonra yaptıkları bir şeyin karşılaştıkları sözcüklerden etkilenmiş olamayacağında ısrar etti. Bilinçli olarak yaşlılık fikrinin farkına varmamışlardı, fakat davranışları yine de değişmişti. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Bu deneyin tam tersi de bir Alman üniversitesinde yapılır. İki grup öğrenciden bir tanesinden beş dakika boyunca normal yürüyüş hızının altında dolaşmaları istenir. Daha sonra iki grup rastgele kelimeleri bulmaları için bir deneye alınırlar. Yavaş dolaşmış olan grubun yaşlılık, unutkan gibi kelimeleri bulma hızları daha yüksek olur.

Yaşlılığı düşüneye hazırlanmışsanız, yaşlı gibi davranmaya eğilimli olursunuz, yaşlı gibi davranmak da yaşlılık düşüncesini pekiştirir. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

”The Number 23” filminde Jim Carrey, hayatındaki her önemli sayıda ve neredeyse baktığı her yerde 23 sayısını görür. Örüntü aramamız o kadar kuvvetlidir ki, sıradan bir kitaptaki numaralardan bile milyonlarca bağıntı, şifre, gizem bulmanız mümkündür. Filmde 23 sayısı başka bir sebebe bağlanıyorsa da bir kez kendinizi bir bağıntıya kaptırdığınızda onu görmemeniz imkansızlaşır.

İstatistikte kullanılılan ”korelasyon” terimi, anlamadığımız ilişkileri tespit için kullanılır. Çok karmaşık veriler arasında ilişki olup olmadığı matematiksel bir hesap ile net olarak ortaya çıkar. Örneğin, sigaranın sağlığa zararlı olduğu tıbbi olarak kanıtlanmadan önce istatistikçiler akciğer kanseri ile sigara tüketimi arasında korelasyon tepsit etmişlerdi. İnsan beyni de aynı bunun gibi, birlikte meydana gelen olaylar arasında bağıntı arama eğiliminde olduğu için bilinç düzeyinde tespit edilemeyen bağıntıları bile sezebilir.

İki olay aynı anda olma eğilimindeyse, birinin diğerine yol açtığı çıkarımını yaparız. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Hepimiz farkına bile varmadan örüntü tespiti yaparız. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Ancak korelasyon olması her zaman iki olayın birbirinden etkilendiği sonucunu göstermez, bu da bazı şeylerin yanlış yorumlanmasına yol açar. Christopher Chabris, şu klasik örneği verir: ”Dondurma çok tüketilen günlerde daha fazla insan boğulmakta, az tüketilen günlerde daha az insan boğulmaktadır. Ancak dondurma tüketimi ile boğulmalar arasında korelasyon olmasına rağmen birbirini etkileyen olaylar değildir. Her ikisi de havaların sıcak olması ile ilgili olaylardır. Kışın daha az insan boğulur ve daha az dondurma tüketilir.”

”Çatımın ıslak olduğu günler ile evden çıkarken şemsiyemi aldığım günler arasında bir korelasyon vardır. Ama şemsiyemi yanıma almamın nedeni çatımın ıslak olması değildir.” -Olasılıksızlık, David J. Hand

Psikolojiye girişte öğretilen standart ilkelerden biri, bağıntının nedensellik anlamına gelmediğidir. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Christopher Chabris, üç büyük faktörün sebep yanılsamasına neden olduğunu söyler; örüntü, bağıntı ve kronoloji. Bir olay diğerinden sonra gerçekleşiyorsa, iki olay arasında bir bağlantı varsayılabilirse ve beynimiz bir örüntü tespiti yapıyorsa büyük ihtimalle yanılırız.

”Hiç ayı yok, demek ki devriye mükemmel çalışıyor.”
”Bu yanıltıcı bir akıl yürütme, Baba.”
”Teşekkürler, tatlım.”
”Bu mantığa göre şu taşın kaplanları uzak tuttuğunu söyleyebilirim.”
”Yaaa… Nasıl çalışıyor peki?”
”Çalışmıyor… Basit bir taş sadece. Ama etrafta hiç kaplan görmüyorum, sen görmüyor musun?”
”Lisa, taşı satın almak istiyorum.”
(Çeviri, ”Görünmez Goril” kitabından)

Bir dizi olgu anlatıldığında, nedensel bir sıralama yaratmak için boşlukları doldururuz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Bu üç nedenin bir araya geldiği en büyük yanılsamalardan biri de aşı ile ilgili yaşanmıştır. 1998 yılında Andrew Wakefield adında bir doktor KKK karma aşısı ile otizm arasında bir bağ bulduğunu açıklar. Bu olay medyada çok büyük bir yankı bulur. İnsanlar çocuklarına aşı yapılmasını engellemeye başlarlar ve burada başlayan hatalı atıfın sonuçları bugün bile devam eder. Öyle ki, silip gitmiş olması gereken hastalıkların yeniden çocuk ölümlerine neden olmaya başladığı günler geri dönmüştür. Bugün bile hala aşıya karşı bir önyargı vardır.

Wakefield’ın hatalı sonucu bugüne kadar onbinlerce çocuğun ölümüne yol açtığı gibi, gittikçe artan bir tehditle tüm insanlığın sonunu getirme ihtimali var. Çünkü çoğu aşının başarılı olması için, herkesin aşı yaptırmasına ihtiyaç var.

Wakefield’in iddiası çok kısa bir süre içinde çürütülmüştür, ancak çabuk yankı ve destekçi bulmasında sebep yanılsamasının etkisi vardır. Pek çok veli, çocuğununun otistik olduğunu okula başladıktan sonra fark eder, zira neyin farklı olduğu başka çocukların yanında ortaya çıkar. Karma aşılar da okula başlandığında yapılır. Dolayısıyla ”kronoloji” sebep yanılsamasını besler. Çünkü veliler iki olayın aynı zamanda gerçekleşmesi nedeniyle çocuğunun aşı yaptırdıktan sonra otizme ”yakalandığını” düşünecek kanıt bulur.

Kızamık, aşılar sayesinde tehdit olmaktan çıktıktan onlarca yıl sonra, 2019 yılında Kongo’da 500’e yakın çocuk kızamık hastalığından öldü. Aşıların zararlı olduğu söylentilerinin bedeli artarak devam ediyor, söylentinin yalan olduğu 20 yıl önce kanıtlandığı halde.

Artık daha fazla otizm teşhisi konulmaktadır çünkü daha fazla kişi bu konuyla ilgilenmektedir. Tarihte kanser teşhisi konmamış pek çok insan olması gibi otizm konusunda bilimsel ilerlemeler ile artan nüfus ve medya gibi faktörler oranları değilse de ”bilinirliği” artırmıştır. Hem aşıdaki hem de otizm teşhisindeki ”yaygınlık” da ”örüntü”nün sebebidir.

İki olayın aynı anda artışı da arada ”bağıntı” bulmaya yeterlidir. Chabris, bu konuyla ilgili istatistiğin yanlış yorumlanması ile ilgili şunu söyler; ”Otizm teşhisindeki sıklığın artışıyla Somali sahillerinde korsanlık vakalarındaki artış da uyumlu görünüyordu, ama elbette hiç kimse çıkıp da otizmin korsanlığa yol açtığını söylememişti.”

Astroloji ve burçlar konusu, tamamen istatistiğin yanlış yorumlanması, örüntü arama, apofeni, hatalı atıflar ve sebep yanılsaması ile ilgili konulardır.

Komplo teorileri de hatalı atıfların konusudur. İstatistiğin yanlış yorumlanması, bir arada gerçekleşen trilyonlarca şey arasından dikkat çeken birkaç tanesi arasında ilişki kurulması, tesadüflerin yanlış yorumlanması, hatalı neden atfı gibi pek çok sebep nedeniyle bugün insanlar dünyanın düz olduğuna, dünyayı beş ailenin yönettiğine inanmaktalar.

21. yüzyılda, dünyanın düz olduğuna inanan binlerce insan var.

Benzer şekilde birbiriyle alakasız iki ünlü kişi bir ay içinde doğal yollarla ya da kaza sonucu ölürse bu trajiktir. Ama bu iki kişiye bakar ve ikisinin de belirli bir politik kurum ya da hükümete karşı eleştirel bir tutum içinde olduğunu görerek suikasta kurban gittikleri sonucuna varırsanız bu apofenidir. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Komplo teorileri ortada bu teorileri ortaya atan, birleştiren, hikayeleştiren bir kişinin varlığı durumunda yaygınlaşabiliyor. Dean Burnett şöyle der; ”Herhangi bir komplo ya da batıl inancın kökenine inmeye çalıştığımızda alakasız olaylar arasında anlamlı bir ilişki inşa etmiş birini bulabilirsiniz.”

Veriler arasındaki ilişki bulmak bilgelik iken, bulunmak istenen ilişkiye uyan veriler aramaya komplo teoriciliği denir.

”Bağlantının akla yatkın bir nedensel bağlantısı, yüzeyde sezgisel bir makulün barından bir ilişki olması gerekiyordu. ‘’Hah!’’ dedirtecek bir şey lazımdı, örüntü algılama mekanizmalarını çalıştıracak ve sebep yanılmasını tetikleyecek bir eneyim gerekiyordu. Ama sezgilere bağlı deneysel bağın popüler bir hareket yaratması için algıdan fazlası gerekir. Nedensel ilişkiyi teyit edecek saygın bir otoriteye ihtiyaç vardır.” -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Olmayan yerlerde bağıntılar arıyoruz. Bir arada gerçekleşen olayların birbiri ile ilişkilendiriyoruz. Bir olay diğerinden sonra gerçekleştiğinde, birinin diğerine yol açtığını varsayıyoruz. Trilyonlarca olay arasından aynı platformda mutlaka bazılarının aynı anda tesadüfen gerçekleşebileceğini biliyor ama yine de bunlar arasında ortak neden arıyoruz. Üstelik tüm bunlar, o konuyla ilgili hiçbir bir deneyim yaşamamışken, yani önyargımız için sebebimiz yokken de oluyor. Yanılmaya meyilli bir aklımız varken delilimiz olmadan neden aradığımızı erken teşhis etmediğimiz her durumda inandıklarımıza hikaye arayıp bulduğumuz her kırıntı ile boşlukları dolduruyor ve önyargılarımızı besliyoruz. Bunların bazen çok ağır yanılgılara yol açtığı olabiliyor.

Ek: Incognito 141

Birinin talebini geri çevirirseniz ve daha küçük bir talepte bulunursa, size iyi bir şey yapmış gibi algılarsınız ve karşılığında aynı oranda iyi olmayı kabul edersiniz, çünkü beyin ”öncekinden daha küçük bir talepte bulunmayı” birisinin size iyilik yaptığı şeklinde yorumlar, zira beyin aptaldır. -Dean Burnett

195 Views