Ruh hali, İnanç ve Plasebo

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması henüz yapılmamıştır.

1950’lerde göğüs ağrısı çekenlere ”iç meme arteri ligasyonu” denilen bir operasyon yapılmakta imiş. Bunun için önce anestezi uygulanıyor, sonra göğüs kafesi açılıyor ve iç meme arteri bağlanıyormuş. Arterlere uygulanan basıncın yüklenmesi kalp kasına kan akışı gerçekleşmesini ve hastaların iyileşmesini sağlıyormuş. 20 yıl boyunca bu operasyon binlerce hastaya uygulanmış.

1955’de Leonard Cobb adlı bir kardiyolog bu işlemin etkisinden şüphelenir. Hastalarının yarısına bu operasyonu uygular, diğer yarısına da uygulayacağını söyler. Anestezi verir, göğüs kafesine bıçakla açılmış gibi iz bırakırlar. Her iki gruba işlemin yapılacağı söylenir.

Operasyon sonrası her iki grubun da elektrokardiyogramları arasında fark görülmemiştir.

Çok enteresan bir sonuç elde edilir. Her iki grup da göğüs ağrılarında rahatlama olduğunu bildirirler. Ve üç ay sonra geri gelirler, göğüs ağrıları tekrar başlamıştır. Bir şekilde ameliyat olduğunu düşünmek hastalara iyileştikleri izlenimi vermekte ancak aslında esas soruna hiçbir etkisi olmamaktadır.

14. yüyılda cenazelerde ölüye ağlaması ve üzgün görünmesi için tutulan sahte atıfçılara ”plasebo” deniyormuş. Plasebo kelimesi Latince ”memnun edeceğim” anlamına geliyor. Dan Ariely’den öğrendiğim kadarıyla tıp kavramı olarak ilk 1785’te New Medical Dictionary’de kullanılmış.

Bugün, iyileşeceğini düşünmenin iyileştirici etkisine ”placebo etkisi” deniyor. 1955’ten bugüne kadar pek çok uygulamanın aslında bir etkisi olmadığı, plasebo etkisi sağladığı ortaya çıkmıştır. Ayrıca bugün yeni bir ilaç veya tedavi için, hatta psikolojik deneyler için mutlaka bir kontrol grubu kullanılır. O gruba ilaç veya tedavi uygulanmasa bile uygulandığı söylenir. Örneğin üzerinde deney yapılan ilaca tamamen benzeyen ama aslında hiçbir işe yaramayan bir ilaç uygulanır. Hastalar kendisinin plasebo grubu olduğunu bilmez. Sonuçlar alındığında plasebo grubu ile kıyaslanır ve ilacın gerçekten etkili olup olmadığı bulunur.

”Şimdi farklı olduğumuzu düşünebiliriz. Ama değiliz. Plasebolar hala sihirleriyle bizi etkilemeye devam ediyor.” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Plasebo kavramı öncesinde kurbağa gözü, maden suyu, kokain, elektrik akımı gibi pek çok şey de tedavi amaçlı kullanılmakta imiş. Bugün de hacamat, bitkisel sağlık ürünleri, sülük gibi pek çok şeye ”şifa” gözüyle bakılmakta. Bilim bu kadar ilerlediği halde hiçbir etkisi olmayan şeylerin sağladığı psikolojik rahatlama, yani plasebo etkisi insanlara iyi geldiğini düşündürmekte ve kullanımı devam etmekte.

Osteopati, bilimsel temeli olmadığı halde hastanelere kadar girmiş uygulamalardan sadece biri. İyi geldiğine inandığı için talep eden milyonlarca kişilik kitleyi boş çevirmek istemeyen hastaneler, bunu adeta gerçek bir tedavi gibi uygulamaktadır. Plasebo etkisi nedeniyle hastalar kendilerini bir süre iyi hissetmekte ancak esas hiçbir sorunu düzelmemektedir.

Stuart Sutherland, bilimin bu kadar ilerlediği bir çağda hala placeboların hüküm sürmesini üç sebeple açıklıyor. Birincisi, sözde tedavi sağlayan ”uzman”ların araştırmaları, varsa konuyla ilgili eğitimleri ve geçimlerini riske atmak istememeleri nedeniyle sundukları uygulamaların etkisine bizzat kendileri de inanmaları. Fayda görmediği için bırakanların tedaviyi bıraktığı için iyileşmediğinin düşünüldüğü, bırakmayıp da iyileşmeyenlerin doğru uygulamadığı için iyileşmediğinin düşünüldüğü bir ortamda; iyileşmeyenlerin sayısı ne kadar çok olursa olsun, sadece iyileşenlerin reklamı yapıldığı, anlatıldığı ve duyulduğu için her zaman işe yarıyor gibi gözükecektir. İyileşmemenin söylentisi yayılmaz ama ilacın başarısı hemen herkesçe anlatılır. Ve plasebo etkisi nedeniyle pek çok kişinin ilk başta kendini iyi hissetmesi, ilacın reklamını yapması. Zaten neredeyse her tedavi ilk başta iyi hissettirmektedir. Ve bu kişiler arasından sonradan kötüleşenlere ”hastalığı ilerledi” denmektedir. Yani yine tedavinin işe yaramazlığı gündemde değildir. Ayrıca kendiliğinden iyileşen bir grup hastanın da iyileşmesi böyle uygulamalar bağlanmaktadır.

İki köpeğinden birinin kulağına ilaç damlatmak zorunda olan adam, diğer köpek kıskanmasın diye ona da damlatmış gibi yapıyor. Bu tıpkı ülkemizde her doktora gidenin aynı ”röntgen çektirme hizmeti” almak ve ”antibiyotik yazdırmak”tan geri kalmadığını hissetme ihtiyacına benziyor.

Hastaların ilaç almadan doktordan çıkmamasının sonuçlarından biri olarak doktorlar da plasebo ilaçlar vermekteler. Virüslere antibiyitoikler etki etmese de, virüs kaynaklı soğuk algınlıklarında dahi doktorlar antibiyotik yazmaktalar. Dan Ariely, doktorların bunu istememelerine rağmen bunun artık sosyolojik bir konu olduğu için yaygınlaştığını söylemekte.

Ülkemizde hasta talebi yüzünden her yıl yüzbinlerce MR ve röntgen’in gereksiz çekildiği tahmin ediliyor. Hastalarımız, MR ya da röntgen çekilmeden tedavi edildiklerine inanmadıkları gibi, çekmeyen doktorları da ”iyi doktor olmamak”la suçluyorlar.

”2003 yılında yapılan bir çalışmada boğaz ağrısı için antibiyotik alan hastaların üçte birinden fazlasında, antibiyoltik kesinlikle işe yaramadığı için daha sonra viral enfeksiyon görüldüğü bulunmuştur. ” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Dünyaca ünlü psikolog Daniel Kahneman, rütbeli askerlere bir konferans vererek cezaya nazaran motivasyonun çok daha etkili bir çalışma stili olduğundan bahseden. Konferans sonrası bir komutan gelerek, dinlediklerinin gerçeklerle uyuşmadığını söyler. Nedeni sorulduğunda şöyle der; ”30 yıldır ne zaman bir askeri çok büyük bir şey başardığı için ödüllendirsem, bir sonraki sefer daha kötü bir performans sergiler. Buna karşılık felaket bir performans sergileyen bir askeri ne zaman azarlasam bir sonraki sefer daha iyi olur.” Kahneman askere dedikleri doğru olduğu halde vardığı sonucun yanlış olduğunu söyler. Bir insanın ortalama başarısı içinde çok iyi bir performans göstermesi istisnadır. Bir sonraki sefer çok büyük ihtimalle ortalamaya yakın bir sonuç elde edecek, yani daha düşük bir performans gösterecektir. Yine her insanın çok çok kötü bir performans göstermesi de istisnadır, büyük ihtimalle bir dahaki sefer ortalamaya yakın bir performans gösterecektir. İstatistikte buna ”ortalamaya doğru regresyon” denir. Komutan hiçbir şey yapmasaydı bile harika başarı gösteren askerler bir sonraki sefer aynı başarıya büyük ihtimalle ulaşamayacak, felaket performans sergileyenler büyük ihtimalle bir sonraki sefer o kadar kötü olmayacaklardı.

Tarih, pek çok sahte doktor, şifacı ve mucize gösterici ile doludur. Bunların en büyük hilelerinden biri ortalamaya doğru regrasyonu kullanmalarıdır. Durumu iniş çıkışlarla dolu hastanın en kötü anını beklerler, tam o sırada ilacı verirler. Semptomlar kendiliğinden hafiflediğinde ilacın etkisi olduğu düşünülür.

Başta depresyon olmak üzere pek çok nevroz kendiliğinden sonlanabilir; yani tedaviden bağımsız olarak, gün gelir, hasta kendi kendine iyileşir. Plasebo kullanılan kontrollü bir deneyde (plasebo olarak depresyon hastasıyla bir terapist değil, herhangi bir insan konuşmuş, dertlerini dinlemiş ve onu destekleyen tavsiyeler iletmiştir), plasebonun hastanın depresyonunu tedavi etmede psikanalist kadar başarılı olduğu bulgusuna ulaşmıştır. -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Ortalama 80 alan bir öğrenci iseniz bir sınavda 99 almanız istisnadır. Bir sonraki sefer çok büyük ihtimalle 99’dan düşük puan alır yani ortalamaya yaklaşırsınız. Aynı şekilde 30 almanız da istisnadır. Çok büyük ihtimalle bir sonraki sefer 30’dan yüksek alır ve ortalamaya yaklaşırsınız. Kahneman şöyle bir gazete başlığı örneği verir: ”Enerji içeceğiyle tedavi edilen depresyonlu çocuklar üç aylık bir süre içinde önemli ölçüde iyileşiyorlar.” Bu uydurma başlık, uygulanması durumunda muhtemelen doğru çıkacak olsa da, bu enerji içeceklerinin depresyon tedavisinde kullanılacağı anlamına gelmez. Çünkü, ”aşırı bir grup” olan depresyonlu çocuklar tanımlaması da ortalamaya göre istisnadır. Normal çocuklara göre daha mutsuz oldukları için zaten zaman içinde ortalamaya doğru eğilim göstereceklerdir. Kahneman şöyle der: ”Enerji içeceği yerine baş aşağı durma, kedi okşaması da iyileşme belirtileri görmenize neden olacaktır.” Ortalamadan uzak bir örneğe ne yaparsanız yapın ”düzelme” görürsünüz. Bu yüzden de yaptığınız şeyin etkili olduğunu düşünürsünüz.

Klişe bir deyim; ”İlaçla 7 gün, ilaçsız 1 haftada iyileşirsiniz.”

”Depresyonlu çocuklar hiç kedi okşamasalar ya da enerji içeceği içmeseler bile zamanla biraz iyileşeceklerdir. Bir enerji içeceğinin -ya da herhangi bir başka tedavinin- etkili olduğu sonucuna varabilmek için, bu tedaviyi görmüş bir hasta grubunu, tedavi edilmemiş (ya da daha iyisi plasebo verilmiş) bir kontrol grubu ile karşılaştırmanız gerekir. Kontrol grubunun bir tek regresyon ile düzelmesi beklenir, deneyin amacıysa, tedavi edilen hastaların regresyon etkisinin üzerinde bir iyileşme gösterip göstermediğini sapmaktır.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

MIT’de bir deney yapılır. Son derece şık bir tıbbi laboratuvarda, etrafta ABD’nin en prestijli dergilerinde bir ilacın reklamı, şık bir asistan, tamamen resmi bir prosedürde hastalara içeri aldılar. Yeni çıkacak ve 5 dolar ücretinde olacak önemli bir markaya sahip olacak bir ilaç denenecektir. Öncelikle kalp hızı ölçümü gibi son derece profesyonel işlemler yapılır. Sonra çeşitli elektriksel etkilerle ağrı yaratılır. Ve ilaç verilir, ilacın etkisinin 15 dakika süreceği söylenir. 15 dakika sonra tekrar elektrik gönderildiğinde hastaların tamamı heyecanla daha az etkinlendiklerini söylerler. Oysa sadece C vitamini almışlardır.

Çizer: Umut Sarıkaya

”İlaç almanın yararlarından en azından bir kısmı, sırf işe yarayacağına inanmaktan kaynaklanır.” -Brain Up, John B. Arden

Aynı grup, ilacın fiyatı 10 sente düşürülerek tekrar deneye alınır. Bu kez hastaların yarısı ilacın etkisini görmediğini söylerler. Üstelik bu kişiler başlangıçta daha çok ağrı hisseden kişilerdir. Ağrının gitmesi için ilaca bel bağlamış hastalar hem ağrıyı daha şiddetli hissettiğini düşünmekte, hem de çözümün etkisini daha fazla hissetmektedir. Ve ilacın fiyatı düşürüldüğünde bu kez işe yaramadığını hissetmektedir.

”Gerçek şu ki plasebolar telkin gücüyle çalışır. İnsanlar onlara inandıkları için etkilidir.” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

John B. Arden, psikiyatride tartışmaları devam eden plasebo konusuyla ilgili bir çalışmaya dikkat çeker. Toronto Üniversitesi’nde yapılan bir deneyde, güçlü antidepresan ilaçlar aldıklarına inanan fakat aslında plasebo alan hastalar da ‘beynin glikoz metabolizmasındaki’ değişikliklere bağlı olarak iyileşme göstermişlerdir.

Bir simülasyonda yüksek bir yerden düşen Neo, programdan çıktığında ağzının kanamakta olduğunu görür. Morpheus’a ”gerçek olmadığını söylemiştin” der. O da şöyle cevap verir: ”Onu gerçek yapan beynin.” Bugünkü nörolojik araştırmalar bu diyaloğu çok daha çarpıcı kılıyor.

”Araştırmacılar, önde gelen altı antidepresanın etkisini test ettiklerinde, ortaya çıkan etkinin yüzde 75’inin plasebo kontrollerinde de tekrarlandığını belirtmişler. -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Bir insanın bir ilacın etkili olacağını düşündüğü için iyileşmesi çok dikkat çekici bir konu. Burada istatistiğin yorumlanmasındaki hata değil bizzat bir değişiliklik mevcut. İnanmak hakikaten de iyileşme sebebi olabilir. Bu konuda nöroplastisite ile açıklanabilir. Öğrenme, hissetme, düşünme, ekletme, kaydetme… Teorik olarak anlattığımız tüm kavramlar aslında sinirlerden elektrik geçmesinden ibaret. Ve beyin her düşündüğümüzde değişiyor çünkü hangi sinirden nasıl bir iletim olduğu, sinirlerin birbiriyle iletişimi bir sonraki tercihi değiştiriyor. Aynı şekilde inanç da psikolojik bir kavram olsa da gerçekleşen şeyler beynin nörolojik yapısı ile alakalı ve inandığımızda da beynimizin çalışma tarzı etkileniyor.

Elif Şafak, TED konuşmasında anneannesinin evine kurşun döktürmeye, muska yaptırmaya gelen insanları anlatıyor. Kendisi ve annesi de bu uygulamalara inanmasa da anneannesinin yanından herkesin mutlu gittiğini, hatta hastalıklarında fiziksel iyileşmeler olduğunu gözlemlemiş. İnanmak, iyileşme sebebi olabilir.

”Sırf belli bir davranışı düşünmek ya da hayal etmek de beynin yapısını değiştirebilir.” -Brain Up, John B. Arden

Plasebo aldığı halde iyileşme gösterdiği araştırmalara konu olmuş hastalar arasında tümörü küçülen, ülseri iyileşen, huzursuz bağırsak sendromu iyileşen hastalar gibi çok ciddi konular da vardır. Burada varmak istediğimiz ana fikir, inancın sandığımızdan çok daha güçlü bir etkisi olduğu, bunu şimdilik tespit etsek de ne ölçüde yorumlayacağımız ile ilgili şimdilik net olamadığımızdır. Belki günün birinde inancın tedavi olarak kullanılması sonucu nörolojinin bağışıklık sistemine yardımcı etkilerinden faydalanılarak kendi kendimizi tedavi ettiğimiz günler gelecek olabilir. Ancak şimdilik inancın etkisinden bilimsel olarak kısmi yararlanılıyor, bilim dışı kişi ve kurumlar ise ürünlerini pazarlamak için suistimal olarak kullanıyor. Ancak artık inancın gücünü biliyor ve bunu iyileşme için olduğu kadar öğrenme, odaklanma, hayatımızı kontrol altına alma için de kullanabiliriz.

Padişah III. Mehmed’e sokakta gördüğü bir meczup ”56 gün sonra gelecek kazadan kurtulamazsın. Gafil olma padişahım.” der. Padişah’ın tüm ruh dünyası bozulur, günden güne çöker ve kısa bir süre sonra ölür. Tarihte öleceğine inandığı için ölen kişilerden sadece birisidir. Beynimiz düşündüğümüz şeyleri gerçek yapmaya çalışır.

”İnanç ve belli düşünme şablonları ruh haliniz üzerinde son derece etkili olabilir.” -John B. Arden

Küçüklüğünüzden itibaren piyano çalıyorsanız, aynı nöron yollarını ısrarla kullanmanız sonucu artık o nöron yollarını kullanmak çok daha kolaylaşır, buna ustalaşmak denir. Ve bir süre sonra düşünmeden de piyano çalarsınız. Ancak ilginç olan, bu ilerleme sadece piyano çalmayı eyleme dökünce değil, piyano çalmak üzerine düşündüğümüzde de gerçekleşir. John B. Arden bu konuyla ilgili şöyle der; ”Tek başına zihinsel uygulama yapmak bile beyni yeniden yapılandırmaya fayda sağlar.”

”Neye inandığınızın yaşayacağınız deneyimler üzerinde güçlü bir etkisi vardır; fiziksel olarak bile.” -Brain Up, John B. Arden

Bir grup öğrenciye ”yorucu” olacağı söylenen bir deney başlatılır. Kelime kartlarından kelime bulma işlemi tüm öğrenciler kendilerini yorgun hissedene kadar devam eder. Gruplardan birine aslına bu işlemin yorucu olmadığı söylenir. Bu grup bir sonraki çalışmada %75, neredeyse iki katı daha fazla çalışırlar. Yorgun olduğuna inanmak yorulmaya, olmadığına inanmak direnç toplamaya neden olur.

Martin Luther King; ”I have a dream!” demişti. İnanmakla başarmak arasında bir korelasyon olduğu çok gündeme gelmiş bir iddiadır.

Benzer şekilde, olumlu ruh halinde yaşamak son derece etkilidir, hatta mutlu taklidi yapmak hakikaten mutlu olmamızla sonuçlanır. John B. Arden: ”Olumlu bir ruh halinde olmadığınız zamanlarda bile öyleymiş gibi yaparak, olumlu ruh haline öncelik vermek suretiyle beyninizi yeniden yapılandırmaya başlayabilirsiniz.” Daha ilginç olanı, zeki olduğumuzu düşündüğümüzde zekileşiyoruz. İki gruba yapılan deneyde, öğrencilerden bir gruba ”zeki oldukları için”, diğer gruba ”zeki olmadıkları için” belirli problemler çözdürülmüş. Zeki olduğu söylenenler ekstra başarılar elde ederken, zeki olmadığı söylenenler alışılmadık şekilde başarısız olmuşlar.

Fotoğrafı çekmeden önce ”You are beautiful” denen insanların verdiği tepkiler. Güzel olduğumuzu düşündüğümüzde güzelleşiyoruz.

Kendimizi kandırabiliyoruz. Ancak öyle harika bir beynimiz var ki, kendimizi kandırdığımızı kendimize fark ettirmediğimizi zannederek bunu yapabiliyoruz. Ve bilinçli olarak kendimizi kandırdığımız anda inandıklarımızı gerçeğe dönüştürme gücüne sahibiz. Yine de çoğunlukla aslında farkında olmadan kandığımızı, bazı hatalara sadece inanarak düştüğümüzü, inandıklarımızı gerçek yaptığımız için gerçekliğimiz olduğunu fark etmiyoruz. İnanmayı bıraktığımız anda karşılaştığımız çoğu gerçek, ortadaki gerçek sorunların gerçek çözümlerini elde etmemizi sağlayabilir. Yine de gerçekliğin işe yaraması için de işe yarayacağına inanmak gerekir.

KAYNAKLAR

  • Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely
  • Brain Up, John B. Arden
  • Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • Olasılıksızlık, David J. Hand
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland

93 Views

Otomatikleşme, Derin Düşünme ve Sistemler

Bu yazının son okuması ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

”2×2=?”

Hiçbir düşünme, hesaplama işlemi olmadan 2 kere 2’nin 4 ettiğini söyleriz. Bu önceden beynimizde tanımlanmıştır. Yeniden çağırdığımızda cevabı veren, düşünceden bağımsız otomatik sistemdir.

”17×24=?”

Ancak bu kez iş değişti. Otomatik bir cevap vermedik, durup düşündük. Cevabı bulmak hesaplama gerektirir. Hesaplamaya odaklanabilmek için başka bir şeyle ilgilenmeyi kesmek, belki bir süreliğine gözleri kapatıp kendi sesini duymaya çalışmak gerekebilir.

”17×24=408”

Cevap 408’di. Bu bilgi bir şekilde gerekli oldu diyelim. Şifreniz, bir sınav sorusu ya da sık sık anlattığınız bir örnekte geçen bir sayı oldu. Bundan sonra 17×24 sorulduğunda yeniden otomatik sistem devreye girip düşünmeden, hesaplamadan 568 diyecektir. 17×25 sorulduğunda yeniden hesaplama gerekecektir.

Beynimiz genellikle otomatik pilot modunda, yani 1. Sistem’dedir. Ender olarak 2. Sistem’e geçiş yapar ve kontrolü devralırız.

Beynin iki sistemli düşünce prensibini anlamak, Daniel Kahneman’ın Hızlı ve Yavaş Düşünme kitabında anlattığı, psikolojinin muazzam konularından birisi. Keith Stanovich ve Richard West adlı psikologlar bu kısımlara ”1. Sistem” ve ”2. Sistem” dedikleri için genellikle bu şekilde adlandırılıyorlar. İlk anlattığımız otomatik, hızlı, çabasız ve düşünme gerektirmeyen otomatik sisteme ”1. Sistem”, diğer örnekte anlattığımız karmaşık, çaba isteyen, yoğunlaşma gerektiren sisteme ”2. Sistem” deniyor.

”Sana ”Filleri düşünme.” desem ne düşünürsün?”
”Filleri.”
‘Filleri düşünme!’ dendiğinde filleri düşünen otomatik sistemdir, buna engel olamazsınız.

Kahneman beynimizin çalışmasının ”normal şartlarda otomatik pilota bağlı” olarak devam ettiğini söyler. 2. Sistem’e geçmek istisnadır. Beynimizi, bir mühendisin ya da avukatın kitaplığının önündeki masasında çalışması gibi düşünün. Durmuş bir şeyler yazıyor, kitapların çoğuyla ilgili fikir sahibi. Ancak bazen durup bir kitabı açıp bir şeylere bakması gerekiyor. Normal rutin çalışması 1. Sistem, durup bir şeye bakması 2. Sistem’dir.

Telefonunuzu kurcalayarak geziyorsunuz. Birden bir şey gördünüz ve durdunuz. Mesajı dikkatle okumaya karar verdiniz. Aynı anda hem yürüyüp hem telefon kurcalarken 1. Sistem’deydiniz. Ancak otomatik şekilde halledemeyeceğiniz bir konu olduğunda beyniniziz sizi durdurup 2. Sistem’e geçti. Telefonla yürürken birden durursanız 2. Sistem’e geçtiğinizi anlarsınız.

Arkadaşınızla yola konuşurken karmaşık bir soru sorunuz. Büyük ihtimalle duracaktır. Aynısı cep telefonunuza bakıp mesajlaşırken önemli bir cevap vermeniz gerektiğinde de olur. Durmak, 2. Sistem’e geçtiğinizi gösterir. Beyin, otomatik faaliyetleri askıya almış, bir çözüm bulmaya çalışıyordur. İlginç bir şekilde, bazı dillerde durmak kelimesi ile anlamak kelimesi ilişkilidir. Anlamak için ”durup düşünmek” gerekir.

”En az çaba yasası” gereği, sürekli yaptığımız şeyleri beynimiz otomatik sisteme aktarıyor. Bir süre sonra düşünmek gerekmiyor. Usta satranç oyuncularının başarısı, hamlelerinin otomatikleşmesidir. Daha hızlı çalışan otomatik sistem, bilinçdışının bildiği bazı kararlar almayı oyuncuya teşvik eder. Bu seviyeye gelmek için onbinlerce maç yapmış olmak gerekebilir.

Tweetleri hızla aşağı kaydırırken birden bir şeye geri dönüp anlayana kadar okumak gerekiyor. Aşağı doğru kaydırma işlemi 1. Sistem durup bir şeyi. anlayana kadar okumak 2. Sistem’in faaliyeti. İnternette genellikle 1. Sistem’de dolaşılır, kitap okuyan bir kişi ise 2. Sistem’ini açmıştır. Dolayısıyla genellikle internetteki yazılar daha az okunur. Paylaşımlar yazı değil de resim olduğunda, cümleleler kısa olduğunda daha fazla insan tarafından beğenilir, çünkü otomatik olarak anlaşılır. Kitap da 2. Sistem’i çalıştırdığı için bu yüzden öğrenmede daha etkilidir.

”Düşünüp yaptığınız şeylerin çoğu 1. Sistem’inizden kaynaklanır, ama zora girdiğinizde 2. Sistem yönetimi ele alır ve normal şartlarda son sözü o söyler.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Beynimizin bu şekilde çalışması enerji korunumunun önemli bir parçasıdır. 2. Sistem büyük miktarda enerji harcar ve sürekli bu enerjiyi karşılayamayız. Ayrıca bu hayatta kalmamız açısından da verimsizdir. Yılana benzer bir sopa gördüğümüzde irkiliriz. Bu tüm atalarımızdan bize kalmış bir özelliktir, böyle yapanlar hayatta kalmıştır. Eğer durup onun sopa olduğunu anlayacak kadar inceleyenlerin soyları bugüne ulaşmamıştır. Hayatta kalmak için otomatik sistem verimli olmuştur. Yine de otomatik sistem de yanılabilir. Bir araba kayda kayarken frene basma içgüdüsü kazaya neden olur, böyle durumlarda 2. Sistem’in kontrolü ele almasını sağlamak gerekir.

”Sürekli tetikte olmak illa iyi bir şey değildir ve kesinlikle işe yaramaz. Kendi düşüncelerimizi sürekli sorgulamak dayanılmaz ölçüde yorucu olacaktır; 2. Sistem de rutin kararlar almakta 1. Sistem’in yerini tutamayacak kadar yavaş ve verimsizdir. Yapabileceğimizin en iyisi, bir uzlaşıdır: hata yapabileceğimiz durumları tanımayı öğrenmek ve risk yüksek olduğunda önemli yanlışlardan kaçınmak için daha çok çabalamak.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

İsimleri kısaltırız. Otomatik sistemin daha da hızlanma çabalarından biridir. Marka isimleri de zamanla kısaltılır ve en kolay akılda kalacak ismi olanlar bir avantaja sahiptir. Steve Jobs, ”Apple” ismini ”kolay ve akılda kalıcı” olarak seçmiştir. İlk kişisel bilgisayar ”Altair 8800” olmasına rağmen insanların aklında ”Apple 1” ve ”Apple 2” yer etmiştir.

Eckhard Hess isimli bir psikolog, gözbebeği büyüklüğü ile zihinsel çaba arasında bir ilişki tespit eder. Gözün kamera ile her saniye izlendiği deneylerde insanların bir problemi çözmek ya da bir soruyu cevaplamak için uğraştığı esnada gözbebeklerinin büyük olduğunu, çözemeyeceğini düşündüğü anda küçüldüğünü keşfeder. Gittikçe artan seviyedeki zorluklarda, problemin seviyesi arttıkça insanların gözbebekleri büyümüş ve kalp atışları hızlanmıştır. Ancak her insan için belirli bir seviye vardır ki, bu seviyenin üstüne çıkılması istendiğinde yapamayacağını düşünmekte ve bırakmaktadır. İdeal zorluğa ulaştığında ise en verimli süreçte çalışılabilir. 2. Sistem’in yüksek enerji harcaması, onun bir sınırı olması anlamına gelir. Bir süre sonra beyin, çabalamaktan vazgeçmekte ve 1. Sistem’e dönmektedir.

90’ların klasik dizilerinden olan ve obez bir aileyi konu alan ”Baskül Ailesi”nde anne ve kızların isimleri son derece zariftir; Zerafet, Filiz, Fidan ve Gülendam. Ailenin tek zayıfı olan babanın ismi ise ”Gürbüz”dür. Bu tezat gülmemize neden olur. Gülme refleksimiz beklentimiz yıkıldığında gerçekleşir. Bir reklam tabelasında kocaman ve kırmızı renkle ”Yeşil” yazdığında nasıl duraksamamız da aynı nedendendir. 1. Sistem’den 2. Sistem’e geçmeye Türkçe’de ”jeton düşmesi” diyebiliriz.

”Bir işte beceri kazandıkça, enerji ihtiyacı azalır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

1. Sistem, bilgisayarınızda işletim sistemi üzerinde çalışmaya benziyor. İşletim sisteminin yapabilecekleri sınırlı ancak bekleme olmadan istediğinizi yapabiliyorsunuz. İkinci sistem ise bir program çalıştırmaya benziyor. Programın açılmasını beklediniz, işinizi hallettiniz, o sırada diğer işler için bilgisayarınız yavaşladı, işinizi hallettiniz ve programı kapattınız. Kahneman, akıldan ezberinizde olmayan bir çarpma işlemini yaparken, okulda öğrendiğiniz çarpma işlemini de içeren bilişsel programı ”çağırdınız” benzetmesi yapıyor. Konuya çözüm bulabilecek programı açıp işinizi hallediyorsunuz.

Televizyon programları mümkün olduğuca insanları 1. Sistem’de tutar. Durup düşünmek gerektiren faaliyetler uzun süre izleme sürecini bozar.

Bu iki sistem içerisinden tahmin edileceğinin aksine 1. Sistem çok daha kompleks ve zor bir işin altından kalkıyor. Tıpkı işletim sistemi üzerinde binlerce mühendis çalışırken, bir programı tek bir kişinin yazabilmesi gibi. Binlerce programımız var ama tek bir işletim sistemimiz var. ,

”1. Sistem’in otomatik faliyeti şaşılacak derecede karmaşık fikir kalıpları oluşturur, ama düşünceleri bir dizi düzenli adım halinde yapılandırabilen sadece, daha yavaş işleyen 2. istemidir.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

2. Sistem’de uzun süre geçirmek dalgınlık, dikkatsizlik anlamına gelir. Bu yüzden arkaplanda bir şeyler düşünen birini; masadaki konuşmaya odaklanmamasından, gözünün dalmasından ya da telefona bakarken direğe çarpmasından fark edebilirsiniz

küçük küçük BÜYÜK küçük BÜYÜK BÜYÜK küçük küçük küçük BÜYÜK BÜYÜK

Bunu 1. Sistem’de okudunuz. Bir de şunu deneyin;

küçük KÜÇÜK büyük BÜYÜK küçük KÜÇÜK büyük KÜÇÜK KÜÇÜK büyük BÜYÜK

Deney yukarıdakinden farklı görünmese de burada daha yavaş ve biraz da gergin ve dikkatli bir şekilde tamamlandı. Üstelik burada 2. Sistem devreye girdi. Otomatik olarak küçük yazılı olanlara ”küçük”, büyük yazılı olanlara ”büyük” deme içgüdünüzle, yani 1. Sistem’le kargaşa yaşamamak için kontrolü eline aldı ve doğru kararlar verdi.

Keyifli ve heyecanlı bir basket maçı izlerken olayın kendi içinde ilerleyen rutini size düşünecek pek bir şey bırakmaz. Maçı kazanmaya yakın heyecan artar, birden kaçan bir sayı birden 2. Sistem’e yük bindirir. Şundan itibaren maçı kazanmak için kalan saniyelerde nasıl bir mucize gerektiğini hesaplamaya çalışırsınız.

Sabah uyandığımız andan uyuduğumuz ana kadar 1. Sistem’de çalışıyoruz. Sadece arada bir 2. Sistem devreye giriyor. Günlük rutinde pek çok şey beynimiz için ekstra düşünce gerektirmiyor. Böyle olması da düşünceye harcadığımız enerjiyi korumak açısından önemli. Çünkü bir karar vermek, problemi çözmek için 2. Sistem’e geçtiğimizde hem otomatik düzenimiz aksıyor hem de çok enerji harcıyoruz. Sürekli 2. Sistem’de kalmak günlük yaşamın işlevini kaybetmesi demektir. Ancak 2. Sistem de bizi insan yapan işlevleri içerir, o olmadan tamamen otomatik davranan sıradan bir hayvan olurduk. Önemli olan, önemli kararları otomatikleştirmek ve ne zaman otomatik sisteme değil de 2. Sistem’e görev düşeceğini iyi hesaplamak.

94 Views

Örüntü, Bağlam ve Yanılsama

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya, okyanus ortasındaki bir adaya yakıt ikmali gibi sebepler nedeniyle bir üs kurar. Bu üs; liman, havaalanı ve çeşitli askeri binalardan oluşur. Adada bulunan yerliler hayatlarında ilk kez gördükleri teknoloji karşısında şaşkına dönerler. Yerlilere bazen uçaklardan yardım malzemeleri de bırakılmaktadır. Savaş bittiğinde Japonlar bu üssü terk ederler. Yıllar sonra tesadüfen bu ada incelendiğinde çok ilginç bir şey fark edilir. Yerliler havalimanı görevlisinin yaptığı gibi kollarını iki yana açıp indirmekte ve yardım beklemektedirler. Hatta bunun için havaalanına benzer bir pist inşa etmişler ve samanlardan uçak maketi yapmışlardır. Kolları havaya kaldırıp sallamaka gökten yardım gelmesi arasında bir ilişki kurmuşlar ve bu bir ritüele dönüşmüştür.

”Kargo kültü”

Sebep yanılsaması, insan beyninin zaaflarından biridir. Bir olay başka bir olaydan sonra gerçekleşiyorsa, birlikte meydana geliyorsa birinin diğerini etkilediği sonucuna varıyoruz. Örneğin, Avrupa’da veba salgını sırasındaki kötü koku nedeniyle, vebanın koku ile bulaştığı sonucu çıkarılmıştı. Hastalarla ilgilenen kişilerin taktığı ”veba maskesi”nin burun kısmına baharatlar, otlar gibi güzel kokulu şeyler konuluyordu.

Veba maskesi

Beynimiz, birlikte gerçekleşen şeyler arasında bağıntı aramakta o kadar ısrarcıdır ki, hiçbir bağıntı olmayan şeylerde bile sürekli bağıntı bulma eğilimindeyiz. Kahneman şöyle özetler; ”Yanlışlıkla çorabnınızı ters giyer ve sonra da kazı-kazanda ikramiye kazanırsanız, bu olaydan sonra kazı-kazan satın alırken çorabınızı ters giyme eğiliminde olursunuz. Çorabınızın yönünün bir kazı kazan-kartının değerini etilemesi imkansız ama siz deseni gördünüz ve bunu izliyorsunuz.”.

Yüz yıl önce öğretmenlerin önlük giymesinin basit bir nedeni vardı; tebeşir. Kara tahtalarda tebeşir tozu elbiseleri kirletiyordu. Ancak hatalı atıf sonucu öğretmenlikle önlük arasında bir ilişki kuruldu. Bugün kara tahta yok, ama öğretmenler yine de önlük giyiyor.

1994 yılında Diana Duyser isimli bir kadın, kızarmış ekmeğinin üzerinde Hz. Meryem’e benzeyen bir yüz gördü. Tüm ABD gündemine gelen olaylar sonrası ekmek açık artırma ile yüksek bir bedele satıldı. Bugün de Atatürk şeklinde dağlar, üzerinde Allah yazan bal, süvari şeklinde bulut gibi pek çok görsel için ilişki atfedilir ve buna ciddi olarak inanılır. Hiç yoktan bağıntılar çıkarmaya; ”apofeni” denir.

”Apofeni”

Sebep yanılgısı tesadüflerde örüntüler görmeye başladığımızda ortaya çıkar ve çoğunlukla da sebebiğini anladığımızı düşündüğümüzde örüntü görmeye başlarız. Nedenselliğe dair sezgisel inançlarımız biz bu inançlarla tutarlı örüntüler algılamaya tönelendirir ve ama algıladığımız örüntüler de bize bir o kadar yeni düşünce biçimlendirebilir. Örüntü algısında sapmanın sapmanın en çarpıcı örnekleri olağandışı yerlerde yüzler tespit edilmesinde görülür. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Hatalı nedenler atfedip hiç olmayan yerlerden bağıntılar buluyoruz. Ayrıca çoğu şeyi bağlamında değerlendirip bağlamında görüyoruz. Bir şeye bağımsız iken yükleyemeyeceğimiz bir anlamı, zihnimizde bağlamına göre biçimlendiriyoruz. Bunu kanıtlayan bir deneyde, insanlardan aşağıdaki yazıyı okumaları istenir.

Her seferinde cevap ”A, B, C”dir. Sonra aşağıdaki yazıyı okumaları istenir.

Cevap her zaman ”12, 13, 14”dür. Şimdi dikkatinizi ortadaki sembole verin.

Hem ABC diye, hem de 123 diye okurken ortadaki sembol buydu. Deneyciler, her ikisinde de tamamen aynı sembole bakmalarına rağmen, birinde ”B” olarak, diğerinde ”13” olarak okudular.

Hiç kimse ”A, 13, C” ya da ”12, B, 14” diye okumadı. Bir çelişki olduğunu bile düşünmedi. Bir tercih yaptığımızın farkına bile varmadı. Kendisinden önce ve sonra gelen bağlam içinde değerlendirdi ve başında A ile C varken B; 12 ile 14 varken 13 diye okudu.

”Örüntü algılama hayatımızın merkezindedir ve pek çok meslekte ustalık birbirinden farklı ve önemli örüntüleri çabuk tanıma yetisine bağlıdır.” -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Beynimiz bir şeyi bağlamına göre değerlendirdiği gibi, birlikte harekete geçen şeylerin de birbirini etkilediği varsayımında bulunur. Albert Michotte, hareketlerin ömür boyu yaptığımız gözlemlere göre değil, doğuştan yorumlama önyargılarına sahip olduğumuzu kanıtlamıştır. Beynimiz hiç tanık olmadığımız durumlarda bile senaryolar üretir, neden-sonuç bağıntıları kurar.

Michotte’nin çizimlerinden biri. A’nın B’ye çarpıp hareket ettiği ile ilgili bir çizim olduğunu düşünüyorsunuz ancak kimse size hareketten bahsetmemişti. Sadece birkaç şeklin üzerine ok koydular.

Aristokrat Belçikalı psikolog Albert Michotte’un 1945’te yayınladığı kitap, nedensellik hakkındaki, en azından Hume’un fikir çağrışımlarını incelemesine kadar uzanan yüzlerce yıllık düşünüşünü altüst etti. Yaygın kabul gören bilgelik, fiziksel nedenselliği olaylar arasındaki bağıntılara dair tekrarlanan gözlemlerden çıkardığımızdı. Hareket halindeki bir nesne başka bir nedenle dokunduğunda, ikinci nesnenin çoğu zaman hemen aynı yönde hareket etmeye başladığını defalarca görmüşüzdür. Bir bilardo topu ötekine çarptığında ya da yanından geçerken sürtündüğünüz bir vazoyu yere devirdiğinizde olan budur. Michotte’un farklı bir düşüncesi vardı. Nedenselliği de tıpkı renkler gibi doğrudan gördüğümüzü ileri sürüyordu. Düşüncesini anlatabilmek için, kağıda çizili bir siyah karenin hareket halinde olduğu e başka bir kareyle temas ettiğinde o karenin hemen harekete geçtiği sahneler yaratıyordu. Gözlemciler gerek bir fiziksel temas olmadığını bildikleri halde, güçlü bir ‘’nedensellik yanılsaması’’na kapılırlar. İkinci nesne anında harekete geçerse, birincisi tarafından ‘’başlatılmış’’ olduğunu söylerler. Deneyler, altı aylık bebeklerin olaylar silsilesini bir neden-sonuç senaryosu olarak algıladıklarını, silsile bozulduğunda şaşırdıklarını göstermiştir. Nedensellik modelleri konusunda mantık yürütmeye ağlı olmayan nedensellik izlenimleri edimeye doğuştan hazır olduğumuz anlaşılıyor. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Dan Ariely, önemli bir örnek verir. Dünyaca ünlü dergi Economist, bir kampanya yapmıştır.

59 dolara yalnızca internet aboneliği
125 dolara yalnızca dergi aboneliği
125 dolara internet aboneliği ve dergi aboneliği bir arada

Bu soruyu MIT öğrencilerine sorduğunda 16 öğrencisi birinci seçeneği, 84 tanesi ikinci seçeneği tercih etmiştir. İkinci seçenek bariz bir biçimde kimsenin seçmek istemediği, gereksiz bir seçenektir. Bunun üzerine bu seçeneği çıkarıp başka bir gruba tekrar sorar.

59 dolara yalnızca internet aboneliği
125 dolara internet aboneliği ve dergi aboneliği bir arada

Bunun üzerine 32 öğrenci dergi aboneliği seçerken, 68 tanesi sadece internet aboneliğini seçmiştir. İnternet aboneliği seçeler 16’dan 68’e çıkmış, üstelik bu sadece ”gereksiz” bir seçenek çıkarılarak yapılmıştır.

Turuncu dairelerin büyüklükleri aynı. Ancak her şeyi bağlamında değerlendirme huyumuz nedeniyle soldakini küçük, sağdakini büyük görüyoruz.

Çevremizdeki şeyleri hep diğerleriyle ilişkisi içinde değerlendiririz. -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Daniel Kahneman şu örneği verir.

MUZLAR

KUSMAK

Beynimizin birlikte ateşlenen nöronlar sonrası bağlantı kurmasını biliyoruz. Sinapsların duygular sonrası birden oluşmasından da haberdarız. Örneğin bir kez bozuk bir muz yediniz ve kustunuz diyelim. Beyniniz bundan sonra muzdan tiksinmenize neden olur. Ancak yukarıda öyle bir şey olmadı. Sadece iki kelimeyi birlikte okudunuz. Ancak beynimiz yine de bir ilişki öngörmeye çalıştı. Muz ile kusmak arasında bir bağlantı aradı. Beynimizin çeşitli olaylar arasında ilişki aramasına, olmadığında bile bir bağlantı kurmaya çalışmasına ”örüntü arama” deniyor.

Muzlar, kusmak… Son bir-iki saniyede başınıza çok şey geldi. Bazı nahoş imgeler ve anılar deneyimlediniz. Yüzünüz bir tiksinme ifadesiyle hafifçe buruştu; bu kitabı farkına varmadan biraz uzağa itmiş de olabilirsiniz. Nabzınız yükseldi, kollarınızdaki tüyle biraz diken diken oldu ve ter bezleriniz etkileşti. Kısacağı tiksindirici sözcüğe, gerçek olaya vereceğiniz tepkinin hafifletilmiş bir şekliyle karşılık verdiniz. Bütün bunlar tamamen otomatik, kontrolünüz dışındaydı. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Beynimize birazdan okuyacağımız iki kelime arasında bağlantı olup olmayacağını söylememiştik. Yine de örüntü arama nedeniyle sanki bağlantı varmış gibi bir hisse kapıldık. Beynimiz sürekli bir şeyler arasında ilişki arama, olayları bir öykü içinde birleştirme özelliğine sahip. Bu, hayatta kalmamızı sağlayan bir özellik olduğu gibi mantıklı düşünmek için de bir dezavantaj.

Belirli bir neden olmadığı halde, zihniniz kenediliğinden geçici bir ardışıklık ve muzlar ile kusmak sözcükleri arasında nedensel bir bağlantı olduğunu varsayarak, muzların kusmaya neden olduğu kabataslak bir senaryo oluşturdu. Bunun sonucunda muzlara karşı geçici bir tiksinti duydunuz (merak etmeni, geçecek). Belleğinizin durumu başka şekillerde de değişti: şimdi hasta, kokuşma veya bunlantı gibi nesne ve kavramları, ayrıca sarı ve meyve, belki de elma ve dut gibi ‘’muzlar’’la ilişkili sözcükleri görüp nolara tepki vermeye olağanüstü derecede hazırsınız. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Mary Shelley tarafından yazılmış, tarihin ilk bilimkurgu eserlerinden biri olan ”Frankestein” deyince aklımıza bir canavar gelir. Oysa eserde canavarın yaratıcısı olan doktorun ismi Dr.Frankestein’dir. Canavardan ise ”canavar” veya ”Dr.Frankestein’in canavarı” diye bahsedilir. Canavarın isminin ”Frankestein” zannedilmesi, en yaygın genel kültür yanlışlarından biridir.

Kahneman bir cümle örnek verir: ‘’Fred’in annesiyle babası geç geldiler. İkramcıların birazdan gelmesi bekleniyordu. Fred kızgındı.’’ Fred’i tanımıyor, hikayesini bilmiyoruzdur. İkram, ikramcı, mevcut durum ve bu durumun ikramcıları etkileyip etkilemediği ile ilgili bir şey de bilmiyoruzdur. Bu iki durumun, yani anne-babanın geç kalması ile ikramcıların henüz gelmemesi arasında birbirini etkileyen bir durumdan da haberdar değilizdir. Yine de tüm bunların Fred’in kızgınlığının nedeni olduğunu varsayarız. Beynimiz hikayeyi tamamlar, bir neden bulup durumu onunla ilişkilendirir. Beynimiz nedeni arar.

Bu tür nedensel bağlantılar bulmak, bir öyküyü anlamının parçası ve otomatik sistemimizin faaliyetidir. Aslına bakılırsa, başlıkların yaptığı tek şey tutarlılık ihtiyacımızı tatmin etmektir: büyük bir olayın büyük sonuçları olması gerekir ve sonuçların da onları açıklayacak nedenlere ihtiyacı vardır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Beyin gerçektende belirsizlikle pek iyi başa çıkamaz, bu yüzden bir olası yorumu tercih ederek algıladığında o yorumu dayatır. -Aptal Beyin, Dean Burnett

ABD’de bir deney yapılır. İnsanlara ‘’New York’un kalabalık caddelerinde şehir manzarasını seyrederek geçirdiğini günün ardından Jane, cüzdanının kaybolduğunu fark etti.’’ cümlesini okuturlar. Daha sonra bir ara verilir. Sonrasında insanlar başka bir konu ile alakalı gibi bir kelime deneyine alınırlar. İnsanlar karmaşık kelimeler arasında ”yankesici” sözcüğünü ”manzara” sözcüğünden çok daha fazla fark ederler. Oysa yukarıdaki cümlede ”yankecisi” sözcüğü geçmemektedir ve bir insanın cüzdanını kaybetmesi için pek çok seçenek olabilir. Yine de kalabalık bir şehir ile yankesici arasında bir ilişki kurulmuştur.

Kahneman’ın örnek verdiği, 1980’lerde yapılmış başka bir deneyde iki grup iki ayrı kapılardan salona alınırlar. Gruplardan birinin gireceği kapının üzerinde kocaman ”YEMEK” kelimesi yazılmıştır. Kelime bulma deneyi yapılır, deneklerin ”-ORBA” kelime grubu ile karşılaşmaları sağlanır. YEMEK yazan kapıdan girenlerin, bu harfleri gördüklerinde bunu hemen ”ÇORBA”ya tamamladıkları görülür. Diğer grupta çeşitli seçenekler, örneğin ”TORBA” gibi kelimeler de bulunmaktadır.

Bir başka deneyde iki grup öğrenciden bir gruba pek çok kelime okutulur, aralarında yaşlılıkla ilgili olabilecek bazı kelimeler gizlidir; unutkan, kel, gri, kırışık gibi. Hatta sözcüklerden biri, Amerika’da emekli şehri olarak bilinen ”Florida”dır. Öğrenciler başka bir deney için uzak bir ofise gönderildiklerinde izlenirler. Yaşlılıkla ilgili kelimeler okuyanların çok daha yavaş hareket ettikleri görülür. ”Yaşlı” kelimesini bir kez bile okumadıkları halde bilinçaltında yaşlılıkla ilgili bir örüntü kurulmuş ve bu da davranışlarına yansımıştır.

‘’Florida etkisi’’ iki tetikleme evresi içerir. Önce yaşlı sözcüğü hiç zikredilmediği halde, sözcükler kümesi yaşlılık düşüncelerini tetikler; sonra bu düşünceler yaşlılıkla ilintili olan yavaş yürüme şeklindeki bir davranışı tetikler. Bütün bunlar farkında olunmadan gerçekleşir. Öğrenciler daha sonra sorgulandıklarında, hepsi sözcüklerin ortak bir teması olduğunu fark etmediğini belirtti ve ilk deneyden sonra yaptıkları bir şeyin karşılaştıkları sözcüklerden etkilenmiş olamayacağında ısrar etti. Bilinçli olarak yaşlılık fikrinin farkına varmamışlardı, fakat davranışları yine de değişmişti. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Bu deneyin tam tersi de bir Alman üniversitesinde yapılır. İki grup öğrenciden bir tanesinden beş dakika boyunca normal yürüyüş hızının altında dolaşmaları istenir. Daha sonra iki grup rastgele kelimeleri bulmaları için bir deneye alınırlar. Yavaş dolaşmış olan grubun yaşlılık, unutkan gibi kelimeleri bulma hızları daha yüksek olur.

Yaşlılığı düşüneye hazırlanmışsanız, yaşlı gibi davranmaya eğilimli olursunuz, yaşlı gibi davranmak da yaşlılık düşüncesini pekiştirir. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

”The Number 23” filminde Jim Carrey, hayatındaki her önemli sayıda ve neredeyse baktığı her yerde 23 sayısını görür. Örüntü aramamız o kadar kuvvetlidir ki, sıradan bir kitaptaki numaralardan bile milyonlarca bağıntı, şifre, gizem bulmanız mümkündür. Filmde 23 sayısı başka bir sebebe bağlanıyorsa da bir kez kendinizi bir bağıntıya kaptırdığınızda onu görmemeniz imkansızlaşır.

İstatistikte kullanılılan ”korelasyon” terimi, anlamadığımız ilişkileri tespit için kullanılır. Çok karmaşık veriler arasında ilişki olup olmadığı matematiksel bir hesap ile net olarak ortaya çıkar. Örneğin, sigaranın sağlığa zararlı olduğu tıbbi olarak kanıtlanmadan önce istatistikçiler akciğer kanseri ile sigara tüketimi arasında korelasyon tepsit etmişlerdi. İnsan beyni de aynı bunun gibi, birlikte meydana gelen olaylar arasında bağıntı arama eğiliminde olduğu için bilinç düzeyinde tespit edilemeyen bağıntıları bile sezebilir.

İki olay aynı anda olma eğilimindeyse, birinin diğerine yol açtığı çıkarımını yaparız. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Hepimiz farkına bile varmadan örüntü tespiti yaparız. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Ancak korelasyon olması her zaman iki olayın birbirinden etkilendiği sonucunu göstermez, bu da bazı şeylerin yanlış yorumlanmasına yol açar. Christopher Chabris, şu klasik örneği verir: ”Dondurma çok tüketilen günlerde daha fazla insan boğulmakta, az tüketilen günlerde daha az insan boğulmaktadır. Ancak dondurma tüketimi ile boğulmalar arasında korelasyon olmasına rağmen birbirini etkileyen olaylar değildir. Her ikisi de havaların sıcak olması ile ilgili olaylardır. Kışın daha az insan boğulur ve daha az dondurma tüketilir.”

”Çatımın ıslak olduğu günler ile evden çıkarken şemsiyemi aldığım günler arasında bir korelasyon vardır. Ama şemsiyemi yanıma almamın nedeni çatımın ıslak olması değildir.” -Olasılıksızlık, David J. Hand

Psikolojiye girişte öğretilen standart ilkelerden biri, bağıntının nedensellik anlamına gelmediğidir. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Christopher Chabris, üç büyük faktörün sebep yanılsamasına neden olduğunu söyler; örüntü, bağıntı ve kronoloji. Bir olay diğerinden sonra gerçekleşiyorsa, iki olay arasında bir bağlantı varsayılabilirse ve beynimiz bir örüntü tespiti yapıyorsa büyük ihtimalle yanılırız.

”Hiç ayı yok, demek ki devriye mükemmel çalışıyor.”
”Bu yanıltıcı bir akıl yürütme, Baba.”
”Teşekkürler, tatlım.”
”Bu mantığa göre şu taşın kaplanları uzak tuttuğunu söyleyebilirim.”
”Yaaa… Nasıl çalışıyor peki?”
”Çalışmıyor… Basit bir taş sadece. Ama etrafta hiç kaplan görmüyorum, sen görmüyor musun?”
”Lisa, taşı satın almak istiyorum.”
(Çeviri, ”Görünmez Goril” kitabından)

Bir dizi olgu anlatıldığında, nedensel bir sıralama yaratmak için boşlukları doldururuz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Bu üç nedenin bir araya geldiği en büyük yanılsamalardan biri de aşı ile ilgili yaşanmıştır. 1998 yılında Andrew Wakefield adında bir doktor KKK karma aşısı ile otizm arasında bir bağ bulduğunu açıklar. Bu olay medyada çok büyük bir yankı bulur. İnsanlar çocuklarına aşı yapılmasını engellemeye başlarlar ve burada başlayan hatalı atıfın sonuçları bugün bile devam eder. Öyle ki, silip gitmiş olması gereken hastalıkların yeniden çocuk ölümlerine neden olmaya başladığı günler geri dönmüştür. Bugün bile hala aşıya karşı bir önyargı vardır.

Wakefield’ın hatalı sonucu bugüne kadar onbinlerce çocuğun ölümüne yol açtığı gibi, gittikçe artan bir tehditle tüm insanlığın sonunu getirme ihtimali var. Çünkü çoğu aşının başarılı olması için, herkesin aşı yaptırmasına ihtiyaç var.

Wakefield’in iddiası çok kısa bir süre içinde çürütülmüştür, ancak çabuk yankı ve destekçi bulmasında sebep yanılsamasının etkisi vardır. Pek çok veli, çocuğununun otistik olduğunu okula başladıktan sonra fark eder, zira neyin farklı olduğu başka çocukların yanında ortaya çıkar. Karma aşılar da okula başlandığında yapılır. Dolayısıyla ”kronoloji” sebep yanılsamasını besler. Çünkü veliler iki olayın aynı zamanda gerçekleşmesi nedeniyle çocuğunun aşı yaptırdıktan sonra otizme ”yakalandığını” düşünecek kanıt bulur.

Kızamık, aşılar sayesinde tehdit olmaktan çıktıktan onlarca yıl sonra, 2019 yılında Kongo’da 500’e yakın çocuk kızamık hastalığından öldü. Aşıların zararlı olduğu söylentilerinin bedeli artarak devam ediyor, söylentinin yalan olduğu 20 yıl önce kanıtlandığı halde.

Artık daha fazla otizm teşhisi konulmaktadır çünkü daha fazla kişi bu konuyla ilgilenmektedir. Tarihte kanser teşhisi konmamış pek çok insan olması gibi otizm konusunda bilimsel ilerlemeler ile artan nüfus ve medya gibi faktörler oranları değilse de ”bilinirliği” artırmıştır. Hem aşıdaki hem de otizm teşhisindeki ”yaygınlık” da ”örüntü”nün sebebidir.

İki olayın aynı anda artışı da arada ”bağıntı” bulmaya yeterlidir. Chabris, bu konuyla ilgili istatistiğin yanlış yorumlanması ile ilgili şunu söyler; ”Otizm teşhisindeki sıklığın artışıyla Somali sahillerinde korsanlık vakalarındaki artış da uyumlu görünüyordu, ama elbette hiç kimse çıkıp da otizmin korsanlığa yol açtığını söylememişti.”

Astroloji ve burçlar konusu, tamamen istatistiğin yanlış yorumlanması, örüntü arama, apofeni, hatalı atıflar ve sebep yanılsaması ile ilgili konulardır.

Komplo teorileri de hatalı atıfların konusudur. İstatistiğin yanlış yorumlanması, bir arada gerçekleşen trilyonlarca şey arasından dikkat çeken birkaç tanesi arasında ilişki kurulması, tesadüflerin yanlış yorumlanması, hatalı neden atfı gibi pek çok sebep nedeniyle bugün insanlar dünyanın düz olduğuna, dünyayı beş ailenin yönettiğine inanmaktalar.

21. yüzyılda, dünyanın düz olduğuna inanan binlerce insan var.

Benzer şekilde birbiriyle alakasız iki ünlü kişi bir ay içinde doğal yollarla ya da kaza sonucu ölürse bu trajiktir. Ama bu iki kişiye bakar ve ikisinin de belirli bir politik kurum ya da hükümete karşı eleştirel bir tutum içinde olduğunu görerek suikasta kurban gittikleri sonucuna varırsanız bu apofenidir. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Komplo teorileri ortada bu teorileri ortaya atan, birleştiren, hikayeleştiren bir kişinin varlığı durumunda yaygınlaşabiliyor. Dean Burnett şöyle der; ”Herhangi bir komplo ya da batıl inancın kökenine inmeye çalıştığımızda alakasız olaylar arasında anlamlı bir ilişki inşa etmiş birini bulabilirsiniz.”

Veriler arasındaki ilişki bulmak bilgelik iken, bulunmak istenen ilişkiye uyan veriler aramaya komplo teoriciliği denir.

”Bağlantının akla yatkın bir nedensel bağlantısı, yüzeyde sezgisel bir makulün barından bir ilişki olması gerekiyordu. ‘’Hah!’’ dedirtecek bir şey lazımdı, örüntü algılama mekanizmalarını çalıştıracak ve sebep yanılmasını tetikleyecek bir eneyim gerekiyordu. Ama sezgilere bağlı deneysel bağın popüler bir hareket yaratması için algıdan fazlası gerekir. Nedensel ilişkiyi teyit edecek saygın bir otoriteye ihtiyaç vardır.” -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Olmayan yerlerde bağıntılar arıyoruz. Bir arada gerçekleşen olayların birbiri ile ilişkilendiriyoruz. Bir olay diğerinden sonra gerçekleştiğinde, birinin diğerine yol açtığını varsayıyoruz. Trilyonlarca olay arasından aynı platformda mutlaka bazılarının aynı anda tesadüfen gerçekleşebileceğini biliyor ama yine de bunlar arasında ortak neden arıyoruz. Üstelik tüm bunlar, o konuyla ilgili hiçbir bir deneyim yaşamamışken, yani önyargımız için sebebimiz yokken de oluyor. Yanılmaya meyilli bir aklımız varken delilimiz olmadan neden aradığımızı erken teşhis etmediğimiz her durumda inandıklarımıza hikaye arayıp bulduğumuz her kırıntı ile boşlukları dolduruyor ve önyargılarımızı besliyoruz. Bunların bazen çok ağır yanılgılara yol açtığı olabiliyor.

Ek: Incognito 141


141 Views