Fıtrat, Mem ve Uyumsuzluk

Not: Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması henüz yapılmamıştır.

Dünyanın uzak, kuytu bir köşesinde, okyanusun ortasında Tahiti denen bir ada vardır. ”Dünyadaki cennet” olarak tanımlanan bu ada, insanların yaşadığı süre boyunca kendine yeten bir hayat sürmüştü. Ada halkının tek yiyeceği hindistan cevizi ve balıktı. Ronald Giphard’dan öğrendiğimize göre modern toplumun hastalıkları olan obezite, şeker hastalığı, kalp ve damar hastalıları, yüksek tansiyon görülmüyordu. Hatta adanın binlerce yıllık geleceği gereği Tatili kız ve erkek gençler yetişkinlik öncesi şişmanlamaları için bir yere kapatılıyorlardı. Tüm bunlar yüz yıl öncesine kadar binlerce yıldır böyleydi.

Tarih boyu Tahiti, kendisine yeten bir ada olarak kalmıştır.

Bugün Tahitililer; şeker hastalığı, kalp ve damar rahatsızlıklarında dünyada en baştalar. Tahitili genç kızların obezitede dünya sıralamasında üçüncü olduğu görülmekte. Tarih boyu el değmemiş ve kendine yeten o adada artık binlerce batılı restoranlar, McDonalds’lar mevcut. İçerisi de tıklım tıklım ada halkından oluşuyor. Adanın doğal güzellikleri ve yerel yiyecekleri ise, dünyanın her köşesinden gelen turistler tarafından tercih ediliyor.

Bugünkü Tahiti, hamburger dahil pek çok ihtiyaç için pek çok gıda ihraç etmektedir

Bu arada ne olmuştu? Kaşifler adayı keşfettiler, fotoğraf çektiler, döndüklerinde de anlata anlata bitiremediler. Zamanla okyanusu geçmekte olanların uğrak yeri oldu ve yanlarında getirdikleri yiyeceklerle ada halkı tanıştı. Başka bir yiyecek bilmediği için bir eksiklik hissetmeden mutlu yaşayan ada halkı, bu yiyecekler sonrası biyolojilerinin talebi gereği aşırı derece keyifli hissettiler. Ender bulduğumuz gıdalar, vücudumuz tarafından takdirle karşılanır. Bu sebeple kendi yöresinde belirli bir biyolojik dengeye sahip metabolizmaları olan Tahitililer, batılı yiyecekleri çok tükettiler. Vücut, ender bulunduğu için göstereceği talebi çok bulunduğunda da gösterdi ve yemeye devam ettiler. Ama damarları, kalpleri, pankreasları bu gıdaların çok tüketilmesi için gelişmemişti.

Beyin, yüzbinlerce nesil şekerin israf edilmeyecek kıymetli bir gıda olduğunu tecrübe etmiştir. Bugün şekeri her yerde ve her gün buluruz, ama yine de depolamaya devam eder. Genlerimiz de öyle olması gerektiği yazılıdır.

Bu yerel hikayeden çok daha büyüğü, tüm dünyayı son 200 yılda etkilemiştir; şeker. Şekeri, insanlık en başından beri tüketiyordu. İnsanlar için tarihin çoğunda yüksek şeker ihtiva eden bazı meyveler ile bal; en sevilen yiyeceklerdir. Ender bulunan ve yüksek enerji veren bir gıda olduğu için insan bedeni şeker tüketildiğinde keyif alır ve devamı için teşvik eder. Beyin, yeni doymuş bir insanda bile tatlı gördüğünde talep oluşturur, midede yer açar.Atalarımızın bugün çaya attığımız şekeri aylarca tüketemediği, olgunlaşmış bir meyveyi çok uzun bir zaman görmediği olurdu.

Şeker Kamışı bitkisi (Saccharum officinarum)

İnsanlığın biyolojik geçmişine oranla yakın sayılabilecek bir tarihte şeker kamışı keşfedilmiş ve adeta bal gibi talep görmüştür. MS 350 yılında şeker kamışından şekerin kristalize edilebileceği Hindistan’da keşfedilmiştir. Bundan sonraki 1200 yılda, yani 1500’lere gelindiğinde şeker kamışı dünyanın her köşesinde bilinen ve çok talep gören ancak az yetiştirilen bir bitkidir. Amerika kıtasının keşfedilmesi ile emperyal devletler şekeri yetiştirmek için çok büyük genişlikte bir alan buldular ve Batı’nın bugünkü zenginliğini inşa eden ana kaynaklardan biri ortaya çıkmış oldu. 1550 yılında Amerika’da 3000’den fazla şeker fabrikası vardı. Sanayi devrimi sonrasında ise büyük ölçekli şeker fabrikaları kurulmaya başladı. 1747 yılında da şeker pancarının da şeker kaynağı olduğu keşfedildi.

İngiltere’ye dünyanın en büyük imparatorluğunu kurduran, Amerika’yı dünyanın en zengin devleti yapan en önem şeylerden biri; şeker.

Şeker aşırı talep gören bir lükstü. Ve bugün her yerde görmeye alışık olsak da yüzbinlerce nesil sonra şekeri kolayca bulabilmek büyük bir keyif aracına dönüştü. Ancak insan biyolojisi hiç yüksek şekerle karşılaşmamıştı. Bugün aşina olduğumuz hastalıklar literatüre girmeye başladı. Diş çürümesi, ilk dikkat çeken değişikliktir. Sanayi Devrimi yıllarında, şekeri zenginler tükettiği için dişleri çürük olurdu. İnsanların bazıları zengin gözükmek için dişlerini siyaha boyardı. Dişlerden sonra kilo problemleri ortaya çıkmaya başladı. Beyin, şekerden gelen enerjiyi sonra kullanmak üzere depolamak için evrimleşmişti. Fazla şekerin tüketimi sonucu tarihte ilk defa obezite yaygınlaştı. Ayrıca kan şekerini düzenleyecek pankreas, yüksek şekerin etkileriyle başa çıkamadı. Diyabet de bu dönemde literatüre girdi.

Sıçanlar yağlı bir besin verildiğinde aç kurt gibi yemeye başlar, doyduklarını hissettiklerinde ise yemeyi bırakırlar. Tatlı bir vesin verdiliğinde de aynı davranışı gösterirler. Belli ki sıçanlar doğal bir frene sahip; ihtiyaçları olan yağ ve şekeri depoladıklarında yemeyi bırakıyorlar. Ancak aynı sıçanlara hem yağ, hem de şeker içeren bir besin sunulduğunda yine aç kurt gibi yemeye başlar fakat ihtiyaç duydukları kadarını depoladıkları hadle yemeyi kesmeyip devam ederler. Şeker ve yağ karışımını içeren besinler, doğada yok denecek kadar azdır. Bu yüzden bu karışım sahte uyan örneğidir.
-Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

John B. Arden, şöyle açıklıyor: ”Beyin, glikozu yakıt olarak kullanır, fakat bir kerede çok fazla glikoz verildiğinde bu durum bir dizi soruna yol açar. Pankreas, karaciğer, tiroid, adrenalin bezleri, hipozif bezi ve beyin dahil pek çok organınızın vücuttaki şeker miktarını kontrol etmekle sorumlu olması boşuna değildir.” Şekerin yüksekliği de düşüşü de vücut için o kadar önemlidir ki, her iki durumda da düşünce yeteceğimize etkisi olur. Yüksek şeker de depresyonla yakın ilişkilidir. David Lewis, şekerin ”aşırı yeme dürtüsü” uyandırma etkisi olduğunu açıklar.

Son 200 yılda çıkan obezite, diyabet ve kanser; ”dış güçlerin oyunu” zanneden pek çok insan var. Oysa sebep, biyolojimizin adapte olduğu yaşam tarzını modern toplumla birlikte bırakmış olmamız.

Beynimizin, biyolojik yapımıza ilişkin hayatta kalma üzerine alışık olduğu komutlar ile bugünün dünyasında sahip olduğumuz olanaklar ve hayat tarzı birbiriyle çelişir. Buna ”uyumsuzluk” denir. Kültür, kapitalizm, toplum normları ne sunarsa sunsun, hala biyolojimiz tarih boyu doğada hayatta kalmaya programlanmış durumda ve atalarımızın hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu şekilde çalışmaktadır.

Çocuklara içinde sadece mavi M&M olan bir kaset uzattığınızda içinden birkaç tane alıp yiyeceklerdir. Bunu saece yeşillerle yaptığınızda da aynı tepkiyi göstereceklerdir. Ama içi her renkten M&M’lerle dolu bir kase uzattığınızda tüketimde birden atış olacaktır. Şekerlemeler aşırı uyaranlar grubuna girer.”
-Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

”Gıda ürünleri üzerine araştırmalar yapan biliminsanları, pek çok ürünün zevk noktasını saptamakla meşguller. Bu ürünler, ambalajından tutun da ağızların suyunu akıtan detaylara, erime anına ve damak tadına kadar her şeyiyile tüketiciyi mest edip tıkınmaya devam etmelerini sağlayacak şekilde piyasaya sürülürler.” -Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Ronald Giphard’dan alıntı ile, insanlık tarihi 1 saat olsaydı, taş devri olarak adlandırdığımız avcı-toplayıcı dönem 59 dakika 43 saniye sürmüştür. Genlerimiz, bu dönemde şekillenmiş, hayatta kalma içgüdülerimiz biyolojimize yerleşmiştir. Bedenlerimiz, bu dönemdeki koşullara göre hayatta kalmaya adapte olmuştur. Sonrasında ise tarım toplumuna geçilmiş ve biyolojik uyumsuzluklar başlamıştır. Dijital devrimde ise uyumsuzluklar birden patlama yaşanmıştır ve her gün bunların sonuçları artmaktadır.

Çevrede geçekleşen bir değişim sebebiyle belli bir türün bireylerinin hayatta kalma ve üreme şansı azaldığı takdirde bunu uyumsuzluk diye adlandırıyoruz.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Antropolojik tahminlere göre insanlık 2,5 milyon yıl boyunca avcı-toplayıcı olarak yaşamıştır. Bu arada bitki ve hayvanların doğal dengelerini bozmamışlardır. Küçük bir insan grubuna çok geniş bir alan düştüğünden, sadece dünyayı olduğu haliyle kabul ederek, bir şey yetiştirmeden, evcilleştirmeden hayat sürüyorlardı. Bundan 10 bin yıl önce ise bilim insanlarının nedenini bulamadığı ve aslında anlam verilemeyen bir şekilde her şey değişti. Tarım devrimi, insanlığın rahat yaşamı bırakarak bir ömür ekip biçmeye başlamasına neden oldu.

Harari, Tarım Devrimi’ni ”Tarihin en büyük aldatmacası” olarak tanımlar.

Bitkilerin ”evcilleştirilmesi” ile insanların hayatı değişmiş oldu. Yuval Noah Harari, bugünkü günlük diyetten aldığımız kalorinin %90’ının atalarımızın MÖ 9500-3500 yılları arasında evcilleştirdiği ”bir avuç bitkiden” aldığımızı söyler. Evcilleştirme belirli dönemde ve çok kısıtlı olmuştur. Çünkü, Harari’nin deyimiyle; ”Çoğu hayvan ve bitki türü evcilleştirilemez.”

”Son iki bin yılda kayda değer herhangi bir hayvan ya da bitki evcilleştirmedi.”
-Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

İnsanlık tarihinin son 3500 yılı. Bu dönem, tarım toplumunun oturmasının ardından başlar ve gökdelenleri dikmemize kadar devam eder. Önceki 2,5 milyon yılda insan kayda değer bir canlı değildi.

Tarım toplumu yaşamı, avcı-toplayıcılıktan çok daha zor ve kısıtlayıcı olmuştur. Gıda miktarını çoğaltmış ama çeşit ve kalitesini azaltmıştır. Ekonomik güven konusunu gündeme getirmiş ve hayatı riskli bir hale getirmiştir. Ekilen alanların, tohumun, çalışma şartlarının tehlikeye girmesi durumunda bizzat insan hayatının tehlikeye girme durumu oluşmuştur. Yağmura, böceklere, hayvanlara, kas gücüne çok fazla bağlı, riskli bir hayat doğmuştur. Ayrıca başka insanların hasadı, tohumu gasp etmesine karşılık koruma konusu ve sürekli tetikte olma şartları doğmuştur. Siyasi ortamlar, otoriteler, şehirleşme, kalabalıklaşma bu şekilde başlamıştır. 2,5 milyon yılın ardından birden bire her şey değişmiştir.

İnsanlık tarihinin %99’luk kısmında 8 milyona ancak ulaşan insan nüfusu, Tarım Devrimi’nden sonra, yani son 12 bin yılda 1000 katına çıkmıştır.’

Yuval Noah Harari, besin değeri artmadan gıda miktarı artışının nüfusa etkisini açıklar. 2,5 milyon yıl doğanın dengesini bozmadan ve bozamayacak kadar sınırlı sayıda kalmış insan nüfusu, 10 bin yıl içinde 7 milyara ulaşmıştır. Bu büyük patlama, tarım toplumunun sağladığı çok fazla gıda üretme şansıdır. Harari’ye göre tarım toplumuna geçiş şöyle özetlenir: ”Daha çok sayıda insanı daha kötü koşullar altında da olsa hayatta tutmak.” İnsanın hayatını perişan bir hale koysa da, biyolojik açıdan besin zincirinde diğer hayvanlara üstünlük kuracak kadar çoğalmamızı sağlamıştır.

”Tarihin en kesin yasalarından biri de şudur: Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.”
-Sapiens, Yuval Noah Harari

İnsanlığın yaşadığı en ilginç paradokslardan biridir bu. Tarım toplumuna geçişin amacı çocuk sayısının artışı değildi. Başlagıçta , çocuk sayısının artışı tarımın sadece küçük bir sonucuydu. Ancak artan çocuk miktarı farkında olmadan nesilden nesile daha çok tarım alanına ve çalışmaya ihtiyaç duymaya neden oldu. O kadar yavaş bir değişimdi ki, insanlar neden sürekli daha fazla çalışmak zorunda olduklarını ve neleri değiştirdiklerini fark edemediler. Nüfus öyle bir noktaya ulaştı ki, artık istense de doğadaki gıdalar mevcut insan nüfusunu doyurmaya yetmeyecekti. İşte bu noktada insanlık tarıma muhtaç kalmış oldu. Yaşayan herkesi doyuracak kadar doğada olmayan ekstra ürünler yetiştirmek gerekiyordu. Harari’nin deyimiyle; ”Biz buğdayı evcilleştirmedik, buğday bizi evcilleştirdi.”

”Evcilleştirmek (domestikasyon) Latincedeki domus (ev) kelimesinden türemiştir. Evde yaşayan ise buğday değil, Sapiens’tir. Biz buğdayı evcilleştirmedik, buğday bizi evcilleştirdi.” -Yuval Noah Harari

Hayvan evcilleştirmesi de, doğadaki seleksiyonun tam tersi bir uygulama ile oluyor. Doğada uyum sağlayamayanların genleri devam etmez. İnsanlar, kendi istediği özelliğe sahip olmayanları değil, diğerlerini yetiştirip çoğaltıyordu. Örneğin, bir türlü evcilleşmeyen koçları erken keserseniz, nesilden nesile uysal olanlar hayatta kaldığı için evcilleşmiş bir tür elde edersiniz. Eti, sütü ve yünü ile koyunların insanların istediği bir tür olması, tavukların zamanla uçmayı unutması bu şekilde olmuştur. Kurtların evcilleşmeyi kabul edenlerin kendi arasında çoğalmasından bugünkü köpekler ortaya çıkmıştır. İnsanların evcilleştirdiği türler doğada hayatta kalacak özelliklerini unutmuşlardır. Kullanılmayan özellik, nöron yollarından elektrik geçmemesinden kaynaklı olarak körelir.

Dünyada köpek diye bir türün olmasının sebebi insanlardır. İnsanlardan önce sadece kurtlar vardı. Köpek türleri ise insan ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir; avcı, bekçi, süs köpeği. İnsana en bağlı canlıdır, çünkü insanlar olmadan yaşayamazlar. Nasıl doğada hayatta kalınacağını unutmuşlardır.

”Şişman ve ağır hareket eden tavukların hayalini kuran Sapiens, eğer kümesteki en şişman tavuğu en yavaş horozla çiftleştirirse bunların yavrularının bazılarının hem yavaş hem de şişman olacağını fark etti. Bu yavruları da birbiriyle çiftleştirince elinizde şişman ve yavaş bir kuş soyu olabilirdi. Bu doğaya yabancı bir tavuk türüydü ve bir tanrının değil, insanın akılı tasarımıyla üretilmiş olacaktı.
-Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Kullanılmayan özelliklerin körelmesi evcilleştirmenin temelidir. Bu, insan için de geçerlidir. Avcı-toplayıcılıktan tarıma geçiş, insanın bazı özelliklerini kullanmayı bırakmasına ve doğada hayatta kalamaz bir hale gelmesine neden olmuştur. İnsan farkında olmadan kendisini de evcilleştirmiştir. Soğuktan daha fazla korunma, soğuğa dayanıklılığımızı düşürmüştür. Bugünkü hiçbir insan, milyonlarca yıl hayatta kalmış atalarının maruz kaldığı soğuklara bir gün bile dayanamaz. Yemekleri pişirmeye başlamak, çiğ yemeklerde yaşayan bakterilere dayanıklılığımızı gereksiz kılmış, sonucunda da tüm yemekleri pişirmek zorunda kalmaya başlamışızdır. Tavuklar nasıl uçmayı unutmuşsa, insanlar da doğada hayatta kalmayı unutmuştur. Sadece toplum yaşamında hayatta kalabilmelerinin sonucu olarak da toplum içerisinde kalmakla ilgili duyuları gelişmiş, diğer insanların ne düşündüğü en çok kafaya taktığı konu haline gelmiştir.

Her zaman ateş yoktu, onu da biz icat ettik. Ateşin ne zaman icat edildiği şüpheli de olsa, yiyeceklerin kızatılması; çiğneme ve sindirim sürelerini kısaltmış, zamanla insanların bağırsakları küçülmüştür.

Milyonlarca yıl avlanmak ve meyve toplamak için evrimleşmiş insan bedeni, sürekli ekinlerle uğraşma sonucu fizyolojik bir uyumsuzluk edinmiştir; eklem ağrısı. Biyolojik yapısıyla uygun olmayan davranışlarda bulunan insanlarda diz, boyun ve bel ağrıları ortaya çıkmıştır. Bugün modern toplumun sürekli masa başında oturmaktan kaynaklı daha fazla tetiklediği bu davranış, herkeste bir zaman mutlaka görülen bir sorun olsa da, aslında bir uyumsuzluktur.

Bel ağrısını kanıksamış durumdayız, her insanın doğal olarak zaman zaman beli ağrır zannediyoruz. Oysa nedeni, vücudumuzu milyonlarca yıl adapte olduğu, genlerimize yerleştiği şekliyle kullanmıyor olmamamız.

Avcı-toplayıcı iken her türden besin tüketen insanlar için tahıllar bir istisna idi. Tarım toplumu sonrasında ise ana besin olarak tahıl yetleşmiştir. Bu da daha düşük mineral ve vitamin almaktan kaynaklı hastalıklara, sindirimle ilgili problemlerin başlamasına ve diş sıkıntılarına neden olmuştur.

”(Tarım Devrimi öncesinde) İnsanlar, karnını doyurmak konusunda pek seçici değillerdi. Tabii ki her zaman yalnızca yerel ürünlerle besleniyorlardı. Bunu yaparken mevsimlere ve bulundukları çevreye uyum sağlarlardı. Belli bir bölgede stoklar tükendiğinde, bir diğerine geçerlerdi.” -Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Tarım toplumuna geçişin en dikkat çekici etkilerinden biri, ortalama boyun kısalmasıdır. Yüzbinlerce yıldır insan vücudunda yaşayan bir hayvan olan bitlerle ilgili genetik araştırmalar, tarım toplumundan 50 bin yıl önce Avrupa’da ortalama boyun 18,3 metre olduğunu göstermektedir. Tarım toplumu sonrasında ise bu uzunluk 1,62 metreye inmiştir. Tarım ile yetiştirilen bitkilerin kalorisinin düşük oluşu, insan bedeninin yeni şartlara adapte olmak için küçülmesiyle sonuçlanmıştır.

Kodkod kedisi (Leopardus guigna), bir Leopar türü olmasına rağmen sadece 2,5 kg ağırlığındadır ve dünyanın en küçük kedisidir. Küçülme, bir çeşit biyolojik adaptasyondur. Besin kaynakları sınırlı olduğunda, küçük bedenler daha kolay hayatta kalır ve genler onlar üzerinden devam eder.

İnsanın boyunun kısalması, ”küçülme”nin sadece bir faktörüdür. Ayrıca çenelerimiz de küçülmüştür. Bu sebeple, ağzımıza dişlerimiz tam oturmamakta ve bir tel takmaktayız. Ayrıca artık genlerimizden gelen diş sayısı ile çenemizin büyüklüğü uyuşmamakta, dişlerimiz ağzımıza sığmadığı için çektirmek gerekmektedir. 20’lik diş dediğimiz şey, biyololojik bir uyumsuzluktur.

Sindirim güçlüklerimiz neredeyse tamamen uyumsuzlukla ilgilidir. Bunlardan en ilginci, sütün yarattığı sıkıntıdır. Diğer memelilerin aksine, yetişkinlikte de süt içiyoruz. Oysa Adam Rutherford’un deyimiyle, insanlarda neredeyse hiçbir yetişkin sütü tam anlamıyla sindirecek metabolizmaya sahip değildir. Sütteki laktoz adlı şekeri sindirmek için gerekli laktaz enzimi, sadece bebeklerde vardır. Bebek sütten kesildikten sonra bu enzimin üretimi durur. Bu memelilerde sıkıntı olmaz, çünkü yetişkinlikte süt içmezler. İnsanlarda ise sadece belirli bir gen kökenine sahip (özellikle Kuzey Avrupalı) insanlar için süt içmek normal karşılanabilir, çünkü bu insanların belirli bir ihtiyacını sadece sütten karşılayabildikleri bir dönem yaşanması ile adaptasyon oluşmuştur. Dünyanın kalanı için ise süt içmek sıkıntı verir, ancak sütün bebeklikteki yararları bilindiği için sıkıntı görülmez.

Sindirim güçlükleri, bu çağda en sık görülen rahatsızlıklardan. İnsan vücudu yetişkinlikte laktaz enzimi üretmediği için, süt sindirilmeden kalın bağırsağa geçer. Buradaki bakteriler laktozu fermente edip gaz açığa çıkarırlar. Bu yüzden süt içmek şişkinlik yapar. Buna ”laktoz intoleransı” denir.

”İki milyon yıl boyunca hayvan avına çıkmış; tohum, sert kabuklu yemiş, meyve ve bal toplamışlar. Ve sonra… bir şeyler değişmeye başlamıştır.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Tarım Devrimi, uyumsuzlukların sadece bir kısmını açıklar. En büyük uyumsuzluklar ise modern topluma geçişle birlikte yaşanmıştır. 200 yıl önce Sanayi Devrimi, Tarım Devrimi’nin yarattığından çok daha farklı hayat koşullarına neden olmuştur. Sanayi Devrimi öncesi Avrupa nüfusunun %5’i şehirlerde, %95’i köylerde yaşarken, yarım yüzyılda bu durum birden bire tersine dönmüştür. İnsan fıtratına aykırı olsa da, bugün çoktan aşina olduğumuz yaşam tarzı bu dönemde hayatımıza girmiştir. Sürekli çalışma, otomatik iş hayatı, her gün aynı saatte uyanma, mesai kavramı dahil pek çok değişikliğin yanı sıra kapalı alanlada çalışma, doğadan uzaklaşma, fabrikaların solunan havaya etkileri dair pek çok konu, insan biyolojisine ciddi etki etmiş ve etmektedir.

Sanayi Devrimi ve kapitalist düzenin eleştirisi niteliğindeki Tembellik Hakkı kitabında şöyle yazar; ”Deniyor ki çağımız çalışma yüzyılıdır: o, aslında acı nın, yoksulluğun ve çürümenin yüzyılıdır.”

(İnsanın dünyadaki varlığını 1 saat sayarsak) İnsan türü Tarım Devrimi’nden bu yana çok kısa bir zaman içerisinde -yani o bahsettiğimiz son 17 saniyelik süre içinde ve daha da hızlandırılmış bir şekilde Sanayi Devrimi (0,3 saniye) ve Dijital Devrim (0,03 saniye önce) çevresini o denli değiştirmiştir ki beslenmeden eğitime, cinsellikten işe, siyaset ve savaşlardan doğaya kadar birçok alanda uyumsuzluk olasılığı artmıştır.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Sanayi Devrimi’nin yarattığı en büyük uyumsuzluk, insanları güneşten uzaklaştırmak olmuştur. Milyonlarca yıl güneş doğunca uyanan, güneş batınca uyuyan, günlük yaşamını güneşe göre şekillendiren insan canlısının biyolojisi de güneşe adapte olmuş, metabolizmasının bazı yönlerini güneşi görmesine göre şekillendirmiştir. Güneşsiz yaşam biyolojik uyumsuzluklar yaratmış insanlarda aşina olunmayan rahatsızlıklar, hayat kalitesinin düşmesi ve psikolojik sorunlar bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Sanayi Devrimi, milyonlarca yıl güneşle birlikte yaşamış bir canlının güneş doğmadan hapsolup battıktan sonra bırakıldığı bir hapis yaşamı icat etmiştir.

Bunlardan en ilginci, ”Mevsime Bağlı Depresyon”dur. Seasonal Affective Disorder (SAD), insanların günlerin kısalması sonucu karamsarlaşmasına verilen isimdir. SAD, yani ”sad”, aynı zamanda İngilizce’de ”üzgün” manasına gelir. Bunun biyolojik uyumsuzluk kaynaklı olduğunukanıtlarından biri de yüksek enlemli ülkelerde bu depresyon sıkça görüldüğü halde, İzlanda’da pek görülmemesidir. Güneşe bağımlılığın arttığı biyolojik geçmişe sahip insanlarda, güneşin yokluğu daha az enerji harcama isteği ile sonuçlanır. Beyin, enerji bulamayacağını anladığı zamanlarda enerji kullanımını azaltır.

Sherlock Holmes’un yazarı Arthur Conan Doyle, Sanayi Devrimi’nin en şiddetli yıllarında yaşamıştır. Romanlarında tasvir ettiği ve o yıllarda kendisinin de yaşadığı Londra, İngiliz Imparatorluğu’nun başkenti olarak her zaman duman ve is içinde ve kasvetlidir. Normalde Londra’da sis olmamasına rağmen, 100 yıldan fazla gökyüzü sis ve is içinde kalmıştır.

Işık, uyku ve depresyon; melatonin-serotonin dengesi ile ilişkilidir. Yatakta telefona bakmak melatonin hormonunun düşmesine neden olur, çünkü beyniniz yüksek ışığı güneşle ilişkilendirir, zira atalarımız bu kadar ışığa sadece güneşle maruz kalmıştır. Benzer şekilde, uyumadan önce perdeleri açmak, yani sabahleyin güneş ışığının yavaş yavaş odaya dolması mutlu ve uykuyu almış bir şekilde uyanmaya neden olur.

Uyumadan önce telefona bakmak, uyanma hormonunun salgılanmasına neden olur. Bu da, uykunuzu alamayıp gün boyu mutsuz olmanızın nedenidir. Teknolojik yaşamın bilinç kazanmadan hızla hayatımıza girmesi, biyolojik bedenimiz ve buna bağlı psikolojimizde pek çok uyumsuzluk yaratıştır.

”Beyin, retinadan dışarının aydınlık mı oysa karanlık mı olduğuna dair işaretler alır ve bu bilgileri kozalaklı bezeye gönderir. Eğer karanlıkta, kozalaksı beze sakinleştirici etkisi olan uyuma hormonu melatonini salgılayacaktır. Eğer dışarısı ayınlıksa, kozalaklı beze melatonin salgılamayacaktır. Melatonin kimyasal yapı bakımından serotoninine çok benzer. Melatoninin aşırı salgılanması durumunda, melatonin serotoninle rekabet girer ve serotonin seviyesi düşer. Düşük serotonin seviyesi, depresyonla ilişkilidir.
-Brain Up, John B. Arden

Tarım Devrimi ile başlayan, Sanayi Devrimi ile artan, Dijital Devrim ile daha fazla artan hareketsiz yaşam ise büyük problemlerimizin sebeplerinden biridir. Avcı-toplayıcı hayatta düzenli olarak yürümeye alışan bünyemiz, okulda, evde, ofiste gün boyu oturan yaşamlarımızla çelişmektedir. Yürüyüş ve egzersizin sadece kaslara değil beyne de oldukça yararı vardır. Araştırmalar, beyne oksijen artışı sağlaması açısından egzersiz yapmanın ince kılcal damarları sağlamlaştırdığını göstermiştir. John B. Arden, egzersizin stresi dağıtma, kas gerinliğini azaltma, beyin olanaklarını genişletme gibi etkileri olduğunu söyler. Ayrıca iltihap yapıcı kimyasalları azaltmaktadır.

20 dakika yürüyüşün beyin aktivitesine olan katkısı sağdaki görselde görülüyor.

Doğumumuzdan ölümümüze neredeyse her şeyimiz uyumsuzluklarla boğuşmaktadır. Örneğin 9 ayda doğum gerçekleşmesi de bir uyumsuzluktur. Diğer hayvanlara oranla sadece insan bebeği dünyaya hazır olmadan doğar. Gelişim henüz tamamlanmamıştır, bazı bağışıklık maddeleri doğumdan sonra anne sütüyle verilir, insan bebeği her bakımdan yıllarca daha bakıma muhtaçtır. Bunun sebebi, beyninin büyümesi ile kafatasının büyümesinin doğumda anne için ölümcül tehlike yaratmasıdır. Leğen kemiği genişlemediği için insanın tam olarak dünyaya hazır iken doğması imkansız idi. Anneler, doğumdan sağ çıkabilmek için 9 ayda kendilerini doğuma zorlamak gerektiğini keşfettiler. Bu biyolojik bir adaptasyon ile 9. ayda doğum sancısı başlaması ve vücudun bebeğin doğumuna zorlaması ile yerleşmiş oldu. Diğer hayvanların aksine insan bebeklerinin doğumda hala anne karnındaki kadar muhtaç olmasının ve doğumun bu kadar sancılı olmasın’ın nedeni budur.

Obstetrical dilemma hipotezi

”Tarımın zorlu geçen başlangıç döneminin ardından yeni doğan bebeklerin ağırlığında, pek çok soruna yol açacak bir artış başlamıştır. Biz insanlar büyük bir kafaya ve kadınlar oldukça dar bir doğum kanalına sahip olduklarından, doğumlar daha tarih öncesi dönemlerde de oldukça zor geçerdi. Buna ”gebelik ikilemi” denir. Eğer kadınlar daha geniş bir pelvise sahip olsalardı o zaman vücutlarının koordinasyonu bozulacak, rahatça hareket edemez hale geleceklerdi. Bu nedenler bebekler geçici olarak kaldıkları otel odasını çok dar bir antreden geçerek tek etmek zorunda kaldılar.”
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Ergenlik dönemimiz de büyük bir uyumsuzluk barındırır. Tarihin büyük çoğunluğunda günlük yaşam ile beden-beyin gelişmesi denge içerisindeydi. Ronald Giphard’dan alıntı ile; ”Cinsel olgunluğa erişen birinin ruhsal açıdan da olgunluğa eriştiği kabul ediliyordu. Tarım devrimi vücutlarımızın beyinlerimizden daha hızlı bir gelişme göstermesine yol açmıştır.” Tarım Devrimi ile beden gelişimi hızlanması, çocuk sahibi olacak olgunluğa erişmeden çok önce çocuk sahibi olabilecek bedenlere erişmeye neden olmuştur. Bu yüzden ergenlik, bedenin talepleri ile toplum yaşamının dengesi arasında ciddi çelişkiler barındırmaktadır. 12 bin yıldan daha önce, gençlik evlenme ve çocuk sahibi olma anlamına geliyordu. Sanayi Devrimi’nin yarattığı zorunlu eğitim uygulaması ile bu yaşlar artık evlenme değil okul yaşları haline geldi. Dijital Devrim çağına geldiğimizde ise artık evlenme yaşları 30’lu yaşlara doğru ilerlemekte.

İnsanlık tarihinin %99’undaki dengenin aksine, son 10 bin yılda beden gelişiminin beyin gelişimini geçmesi nedeniyle, insanlar henüz zihinsel olgunluğa erişmeden çocuk sahibi olacak bir bedene sahip oluyor. Beyin, tüm ataların bu bedensel olgunluğa eriştiğinde çocuk sahibi olduğu konusunda komutlar gönderip cinsel duygular uyandırıyor. Gençler, eğer sosyalleşmezse, bir sevgili bulmazsa yanlış bir şey yapıyor olduğuna dair duygular hissedip dikkatini bu konuya yönlendiriyor. Bu, toplum yaşamı ve bir gencin hayata atılmadan önceki sorumlulukları ile kişisel dürtüleri arasında ciddi bir uyumsuzluğa neden oluyor.

Yaşlılık da bir uyumsuzluktur Ortalama yaşam süresinin 25 olduğu uzun dönemler geçirildi. 100 yıl önce 40 bile değildi. Şu anda 80 civarında. Son 80 yılda ortalama insan ömrü 2 katına çıktı. Harari’ye göre 20. yüzyıla kadar çocukların ortalama 3’te biri asla yetişkinliğe ulaşamıyordu. Bugün dünyada 100 yaşın üzerinde 350 binden fazla insan var. Ronald Giphard, memeli hayvan türlerinin doğurganlıkları azalır azalmaz ölmeye başladıklarına ama insanların onlarca yıl daha yaşadığına dikkat çekiyor.

Yaşlılığı, insanlar icat etmiştir. Ortalama yaşam süresinin 25 olduğu çağlar geçirildi. Bugün ise ilk 25 yıl hayata hazırlanmak için uğraşıyoruz.

Dijital devrimin yarattığı olumsuzluklar ise başlı başına bir konudur. Sadece ”odak” ve ”dikkat dağınıklığı” ile ”gereksiz bilgi” yığınlarının insan beyninde yarattığı etkiler konusunda bile çok fazla araştırma sonucu ve felsefi tez vardır. Bugün sıradan bir insanın bir günde sosyal medyadan aldığı bilgi, orta çağda bir insanın bir ömürde aldığı bilgi kadardır. Dominic Pettman’ın ”Sonsuz Dikkat Dağınıklığı” kitabı, modern insanı ”Hiçbir şeye dikkatini tam olarak veremeyen kişi” olarak adlandırır. Buradaki paradoks, dikkat dağılmasının bir şey üzerinde dikkatli iken başka bir şeyin dikkati çelmesidir. Bu çağda ise hiçbir şey dikkati üzerinde çekemez. Henüz bir şeye odaklanmadan başka bir şeye kafamızı çeviririz. Bunlar, biyolojik beyinlerimizin milyonlarca yılda ulaştığı sürece çok kısa zamanda çok fazla yük bindirmek anlamına gelmektedir.

Kültür, başka hiçbir hayvan türünde doğal zayıflıkları inan türünde olduğu kadar gizlemeyi ve telafi etmeyi beceremez. Kültürel evrimin işleyiş mekanizması, biyolojik evriminkinden bir parça daha hızlıdır. Genetik bir değişimin insan DNA’sında sabitleşmesi nesiller boyu, yani yüz binlerce yıl sürerken, ortaya atılan iyi bir fikir çok çabuk dünyanın her bir tarafında yayılabilir.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Çocuklarınıza zehir verirseniz, hayatlarını kaybederler. Bu sebeple genleriniz devam etmez, toplum her zaman çocuklarına dikkat edenlerden devam eder. Her neslin genlerinde çocuğuna dikkat etmek özelliği devam eder, buna ”gen” denir. Ancak sigara kanser yaptığında çoktan çocuk sahibi olmuşsunuzdur. Çocuğunuza genleriniz aracılığıyla sigara içmek özelliği geçmez. Ama yine de içebilirler, siz hiç içmeseniz de toplumun etkisiyle başlayabilirler. Buna ”mem” denir. Mem, kültür yoluyla devam eden özelliktir. Diğer hayvanların aksine insanların sahip olduğu kültür anlayışı ve kültürel bazı davranışlar, biyolojiyi ciddi bir şekilde etkileyebilir. Örneğin trafik, teknoloji, iş hayatı, gelenekler, din, zararlı alışkanlıklar, aşırı yemek gibi. Bunlar da bir çeşit uyumsuzluktur.

20. yüzyılda trafik kazalarında hayatını kaybeden insan sayısı 60 milyon. Trafik kazalarında ölme davranışı genler yoluyla kaybolmaz ve her yeni nesil için tehdit oluşturmaya devam eder.

Aşı karşıtlığı ile ilgili haberlere ”doğal seleksiyon” tarzı yorumlar gelmektedir. Yani, aşı yaptırmayanlar doğal olarak kendi çocuklarından ve yeni nesil aşı yaptıranlar üzerinden devam eder. Yani bir nesil sonra, aşı yaptırmayı düşünmeyen kimse kalmaz, denebilir. Ancak pek çok aşının yararlı olabilemesi için, toplumdaki diğer insanların da taşıyıcı olmaması, yani aşı yaptırmaları gerekir. Pek çok konuda sağlığımız, başka insanlara da bağlıdır. Bu sebeple aşı yaptırmama alışkanlığının yayılması, tüm insanlığı tehdit eden en büyük mem’lerden biridir.

Şehir insanlarına güneş göstermek için dev ekranlar kurulmuş olması bu çağı iyi özetleyen ironik bir görüntü olurdu, ancak fotoğraf tesadüfen yakalanmış bir andan. Yine de Çin’in bu kentinde insanların o gün gördüğü tek güneş, ekrana yansıyan görüntü idi. Her gün, doğallıktan uzak bir hayat nedeniyle kaybettiğimiz pek çok şeyi kazanmak için yapay bir sürü şeye maruz kalıyoruz.

İlk canlıdan itibaren milyonlarca yıl boyunca hayatta kalan özellikler bir sonraki nesle taşındı. Herhangi bir durum değişikliğinde, yeni duruma adapte olabilenler hayatta kaldı, olmayalar kalamadı. Bu sebeple her canlı, adapte olduğu ortamda yaşamaya devam etti. İnsan ise, diğer canlılardan farklı bir beyne sahipti. Bu sebeple farklı kararlar aldı ve Tarım Devrimi’ni yaşadı. Milyonlarca yıl adapte olduğu ortamdan farklı davranışlar gösterdi, nüfus patlaması yaşadı, besin değişikliği sonucu bedeni değişti. Burada başlayan biyolojik uyumsuzluklar çok kalabalık ama mutsuz nesillere neden oldu. İnsanlık, aynı derdi yaşayacak ve bir ömür sıkıntı çekecek milyarlarca nesli inşa etti. Sanayi Devrimi ve Dijital Devrim ise uyumsuzluklar tavana çıktı. Bugünün insanları milyonlarca yılda şekillenmiş biyolojilerinde ve biyolojik yaşama hücre hücre bağlı psikolojilerinde yıkıma yol açacak alışkanlıklarla bir ömür yaşayıp neden dünyanın bu kadar dert olduğunu anlamaya çalışıyorlar.

KAYNAKLAR

  • Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt
  • Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari
  • Brain Up, John B. Arden
  • Dürtü, David Lewis
Uyumsuzluk kitabını 22.02.’18’de okumuştum. Evrimsel Psikoloji adına harika bir kitap.
505 Views

Seçme, Çoğalma ve Dürtüler

1974 yılında iki araştırmacı, bir deney için biri sağlam diğeri gevşek iki köprü üzerinde deney yaparlar. Her iki köprünün de ortasında güzel bir kadın vardır. Kadının deneydeki rolü, köprü ortasında oradan geçmekte olan erkekleri durdurup bir anket oldurmalarını rica etmektir. Ayrıca telefon numarası verip dilerlerlerse sonradan anketle ilgili arayabilecekleri söylenir. Gevşek körüden geçenler, sağlam köprüden geçenlere göre çok daha fazla ararlar. Kaygı ve anderenalin artışı, kadını çekici bulmayı arttırmıştır.

1989 yılında başka bir deneyde iki farklı sinema salonundaki çiftler incelenir. Birisi oldukça etkileyici bir gerilim filmi, diğeri ise monoton ve sıkıcı bir filmdir. Deney sonucunda gerilim filmi izleyen çiftlerin birbirlerine daha çok dokundukları, sarıldıkları ve öpüştükleri görülür. Benzer pek çok hikaye günlük hayatta, edebiyatta ve sinemada da vardır. Birlikte kaza atlatan kişiler yakınlaşırlar, aynı iş ortamında stres yaşayan iş arkadaşları buluşurlar, köşede çarpışan gençler aşık olurlar. Beyin, hayat riske girdiği anda genlerin devamı için son bir şans olduğu yönünde dürtü oluşturur.Bu kadar çok karşılaşılan bu duygu aslında biyolojik bir dürtüdür.

Görevimiz Tehlike filmindeki araba sahnesi, sinema ve gerçek dünya açısından bir klişedir. Kadın ve erkek ortak bir tehlike atlatınca, aralarındaki arkadaşlık aşka dönüşür. Beyin, hayat riske girdiği anda genlerin kaybolması tehlikesini fark eder ve bunu engellemek için gördüğü ilk kişiye duygusal olarak bağlanır.

Yüzbinlerce nesil arasından hayatta kalıp neslini devam ettirebilenlerin genleri bugüne ulaştı. Bugün yaşayan tüm insanların tüm ataları çocuk sahibi olmuş kişilerdir, öyle olmasaydı, tek bir atası bile çocuk sahibi olmasaydı bugüne genleri ulaşamazdı. Bu sebeple beyinlerimiz, tüm atalarımızdan aktarılan bir genetik özellik olarak bu konuyu çok ciddiye alır. Çocuk sahibi olmak, hayatta kalmaktan sonraki en temel dürtümüzdür.

Bizler çocuk sahibi olanların genlerini taşıyoruz. Çocuk sahibi olmayan kimsenin geni bugüne ulaşmadı.

Çocuk sahibi olmakla birini çekici bulmak arasında ilişki bulmayabilirsiniz. Bu ikisinin modern toplumda ayrı kavramlar olduğu düşünülür. Ancak beyin için bir olay başka bir olaya yol açıyorsa, ikisini birbiri ile çok hızlı bir şekilde ilişkilendirir. Çekici bulmak, çocuk sahibi olmaya yol açacak olayların başıdır. Aç olan bir insanda, yemek yemek için lokantaya gitmeye karar verdiği anda dopamin salgıladığı görülür. Hala aç olduğu halde yemeğe ulaşana kadarki süreci beyin destekler ve böylelikle sonuca kadar götürürüz. Eğer lokantada yemek beklerken garson yemeğin gelmeyeceğini söylerse şiddetle öfkelenirdik, çünkü beynimiz o sürecin bozulması karşısında aniden yeni bir plan yapmamız için bizi öfkeli hissettirir. Birini çekici bulmak, beyin için çocuk sahibi olmaya yol açacak ilişki açısından yol üzerindeki bir başlangıçtır.

Ortamda bir gerginlik yokken neyi çekici bulduğumuz da evrimsel psikoloji konusudur. Tarih boyu geçirilen dönemler, bugüne ulaşan inanların tercihlerini etkiler. Atalarımızın Afrika’da yaşadığı dönemlerde yılanların hayatı tehdit eden bir unsur olması sonucu yılandan korkanların hayatta kalmış olması gibi, erkekler ve kadınlar arasından bazı özelliklere sahip olanlar hayatta kalmış, bazı özellikler tercih sebebi olmuş, bazı konular da kadın ve erkekler birbirinden oldukça farklılaşmıştır.

Eyal Winter’e göre, kadınlar ve erkeklerin aşk ve cinsellikle ilgili görüş farklılıkları üç sebebe dayanır. Birincisi; bir kadının hayatı boyunca dünyaya getirebileceği çocuk sayısı 100’ün çok çok altında iken, bir erkeğin teorik olarak 100.000 çocuğun babası olabilecek olmasıdır. Biyolojik olarak bir erkek olabildiğince çok çocuk için yaklaşık 1000 adet kadına ihtiyaç duyarken, bir kadın ise bir erkekle ulaşabilir. İlginç bir şekilde bilimsel araştırmalar, bir erkeğin tek bir kadından en fazla sayıda çocuğa sahip olabilmesi için aralarındaki yaş farkının 16,4 olması gerektiğini tespit etmiştir. Yine de bu durum kültürel sebeplerle başka uyumsuzluklar yaratır. İsveç’teki bir araştırma ise erkekle kadın arasındaki ideal yaş farkının 6 olduğunu ortaya çıkarmıştır. İkincisi; bir kadın biyolojik olarak çocuklarının annesinin kendisi olduğunu bilirken, bir erkek emin olamaz. Üçüncüsü; çocuk doğana kadar ve doğduktan sonraki beslenme dahil neredeyse tüm biyolojik yük kadınlara aittir. Erkekler ve kadınlardaki farklı nedenler, biyolojik olarak farklı beklentilere ve psikolojik olara farklı dürtülere neden olur; buna eşeysel diformizm denir.

Hem erkek, hem de kadınlar için en önemli konulardan biri tendir. Afrika’da hepimiz siyah tenli idik. Afrika’dan ayrılan insan grupları içerisinde, cilt yoluyla görülebilen bazı hastalıklar zamanla ten rengine etki etti. Çünkü koyu ten hastalıkları gizliyordu. Nesilden nesile, açık tenli olmak çekici görüldü ve onların genleri daha çok devam etti. Zamanla ten rengi açıldı. Bugün hem erkek, hem de kadınlar için taze, sağlıklı gözüken bir tenin tercih sebebi olması tartışılmaz bir konudur. Açık renk tenin -genellikle- daha çekici görülmesi, kültürün etkisi ile ırkçı gözükmek korkusuyla kabul edilmeyip tartışılacak bir konu olmasına rağmen kozmetik ve giyim sektörlerinde mankenler arasından beyaz tenli olanların ciddi tercih sebebi olduğu görülmektedir.

Cameron Russell, konuşmasının bir bölümünde, mankenlikte beyaz tenli olmanın çok ciddi bir avantaj olduğunu anlatıyor.

Ten, sağlık göstergesi olduğu için bir insanı çekici kılan özelliklerden sadece biridir. Dolgun dudaklar, parlak gözler, uzun ve sağlıklı saçlar… Bunlar insanda sağlığı gösteren özelliklerdir ve insanlar için çekicidir. Kozmetik sektörü özellikle bu konulara ağırlık verir. ”Ben bunların sağlık gösterdiğini bilmiyordum” diyebilirsiniz, ama genleriniz biliyor. Genleriniz biliyor çünkü böyle özelliklere sahip olanlar daha fazla hayatta kaldılar. Neredeyse tüm hatalarınız, böyle özellikle sahip eşler seçtiler ve onların genleri size kadar ulaştı.

İnsan beyninin sağlıklı bireyleri çekici bulması nedeniyle, beynin sağlık göstergesi olarak yorumladığı özellikleri baskın kılmak için kozmetik adı verilen bir sektör doğmuştur. Ten rengi, dudaklar, yanaklar ve gözler, biyolojik olarak karşı tarafın hoşuna gidecek şekilde canlandırılır.

Erkeklerde çekici bulunan özellik elbette güçlü olmaktır. Güçlü bir erkek; avlanabilir, çalışabilir, eve yiyecek getirebilir ve evdekileri koruyabilirdi. Güçlü erkekler kadınlar tarafından daha çok tercih edilmiş, sonuçta onların genleri daha çok devam etmiştir. Modern toplumda ise eve yiyecek getirme ve evdekileri korumanın güçle ilişkisi kalmamış ve para ile ilişkisi başlamıştır. Maddi durum, bir iş sahibi olmak bir erkek için tercih sebebi olmaya başlamıştır. Son yıllarda ise artık para sahibi olmak kalıcı bir avantaj olmaktan çıkmıştır. Parası olan bir kişi böyle bir dünyada onu kolaylıkla kaybedebilir. Bu sebeple erkekte zekanın en önemli çekici faktör olduğu konuşulmaya başlanmıştır. Zekayı çekici bulmaya bir isim bile verilmiştir; ”sapyoseksüel”.

Sherlock Holmes’un modern uyarlaması olan ”Sherlock” dizisi ile, tüm dünyada gençlerin diline dolanmış bir motto: ”Brian is the new sexy”. Yani, ”Artık seksi olan: beyin”

Hayvanların çoğunda, erkekler neslin devamı şanını artırmak için olabildiğince fazla dişi ile, mümkün olduğu kadar çok çocuk sahibi olma yoluna giderler. Üremedeki fonksiyonu bittikten sonra yavru ile ilgilenmek üzere orada kalmazlar. Dişiler, binbir güçlükle dünyaya gelmiş çocuğun korunması ve büyüyene kadar ilgilenilmesi görevini edinirler. İnsanlarda ise çocuğun bakımı ortak bakım gerektiren ciddi bir iştir. Bu sebeple bir erkekte doğumuna kadar ve doğumundan sonra bebekle ilgileneceğine ve ömür boyu ailesine bakacağına dair işaretler çekici bulunur. Biyolojik içgüdüler görünüşle ilgili özellikleri çekici yapsa da, aile yaşamı açısından güvenilir erkekler tercih sebebidir.

”Kadınların karşılaştığı evrimsel zorluk, fiziksel olarak kendisini ve çocuklarını koruyup hayatta kalmak için gerekli kaynakları sağlama yetisine sahip bir eş bulmaktı. Günümüzde böyle bir güç, fiziksel kahramanlıklardan ziyade maddi güten ve sosyal statüden elde edilmesine rağmen eski evrimsel alışkanlıklar zor ölür! Ayrıca insan yavruları -diğer bütün türlerden farklı olarak- uzun bir süre anne ve babalarına bağımlı kaldıklarından kadın kendine şöyle soracaktır: ”Bu, benim yanımda kalıp çocuklarımızı büyütmeme yardımcı olacak erkek mi?”
-Dürtü, David Lewis

Videoda 100 yıl önceki Kore ve bölünmesinin ardından Güney ve Kuzey Kore’deki güzellik algısındaki değişim gösteriliyor. Güzellik algısı çok çabuk değişir ve bölgeye göre hemen farklılık gösterir. Bunda sosyal normlar etkilidir. Ender bulunan özellik dikkat çeker, dikkat çektiği için çok uygulanır ve yaygınlaşınca başka bir özellik ender bulunmaya ve dikkat çekmeye başlar. 100 yılda bu kadar farklılık olduysa, binlerce biyolojik olarak taleplerimizin ne yönde değişebileceğini, nelerden etkilenebileceğini düşününüz

Kadınlar için, çocuğun doğumundan sonraki hayat standardı, aile yaşamı ve güven konuları çekicilik sebebidir. Erkekler için ise çocuğun sağlıklı bir şekilde doğması ve doğduktan sonra da hayatta kalması ile ilgili özellikler kadınlarda çekici bulunur.

”Erkek, alıcı, doğuraganlık düzeyi yüksek ve iyi bir anne olacağını gösteren özeliklere sahip bir kadını seçerek üreme başarısını yükseltebilir. Kadın ise kaynakları kontrol edebilen ve dolayısıyla çocuklarını iyi yetiştirebilmek için gereken maddi güvenceyi sağlayabilen bir erkeği seçerek üreme başarısını yükseltebilir.
-Dürtü, David Lewis

Statü erkeği çekici yapan temel konulardan biridir. Bu sebeple, statüyü ortaya çıkaracak göstergeler de erkeği çekici yapar. Kol saati, araba, takım elbise vs. Ama en önemlisi de konuşmasıdır. Bir erkek konuşurken statüsünü ortaya çıkarır.

How I Met Your Mother dizisinde klasik bir baştan çıkarıcıyı rolündeki Barney Stinson’un mottosu ”Suit Up!”tır. Yani ”Takımları çek!”. Barney ayrıca kadınları tavlamak için statü göstergesi diğer şeyleri kullanırken konuşmak konusunda da uzmanlaşmıştır.

Zeka, statü göstergesi olabileceği gibi statü kazanmaya giden potansiyeli ima etmesi açısından da bir erkeği çekici yapar. Bu nedenle mizah ve espiri anlayışı da zeka göstergesi olduğu için erkekler açısından ciddi bir çekicilik unsurudur.

Doğrudan temasta binlerce yıldır buzları eritebilecek önemli bir etken espiri anlayışıdır. Cinsel çekicilik ve erkeklerle kadınların birbirlerini ne ölçüde güldürbildiği arasında doğrudan bir ilişki vardır. Evrim psikoloğu Geoffrey Miller, mizahı tavuskuşu kuyruğu ile kıyaslar. Mizah aracılığıyla insanlar konuşma kabiliyetlerini, zeka ve yaratıcılıklarını karşı cinse gösterebilirler. Mizah değerli bir sinyaldir; çünkü herkesin espri anlayışı olmadığı gibi kendini komikmiş gibi göstermek de mümkün değildir.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphard – Mark Van Vugt

Bir erkek için, tercih sebebi olmayı hak ettiğini gösteren davranışlardan birisi de dans etmektir. Hem bedensel özellikler, hem statü, hem eğlenceli yönleri tek seferde dans etme tarzı gösterir.

Fiziğimiz, saç modelimiz ve kıyafet seçimimizle sosyal statümüzün ne olduğunu gösteririz. Dans etme şeklimizse tam anlamıyla bir kartvizittir. Dans etmek, simetrik bir vücuda, yani doğru genlere sahip olduğunu göstermenin en etkin yoludur.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphard – Mark Van Vugt

Mimikleri, sempatik tavırları, entelektüel kişiliği ile oldukça sevilen aktör Tom Hiddleston, sürpriz bir anda dans yeteneklerini gösterince zaten popüler olduğu kalabalık karşısında çok büyük bir reaksiyon alıyor

İnsanlık, doğumda ölüm oranlarının çok yüksek olduğu dönemlerden geçmiştir. 1700’lü yıllarda, sarayda bile İngiltere Kraliçesi’nin 9 çocuğundan 1 tanesi hayatta kalmış ve saray tarafından çok normal karşılanmıştı. Bu sebeple sağlıklı kadınların genleri bugüne daha çok ulaşmış ve erkekler tarafından sağlık ve doğurganlık göstergesi olan özellikler dürtü olarak yerleşmiştir.

Doğumda ölüm oranları ancak son 60-70 yılda düşmüştür. Tarihte doğan çoğu çocuğun öldüğü dönemler yaşamıştır. Doğurduğu çocuğu hayatta kalmayan özelliklere sahip kadınların genleri bugüne ulaşmadığı için, erkekler farkında olmadan çocuğu sağlıklı doğacak kadınları çekici bulurlar.

Bel ve kalça, erkeklerde içgüdüsel olarak önem verilen bir konudur. Erkekler neden bu konunun önemli olduğunu bilmezler ancak doğurganlıkla yakından ilişkindir. Araştırmalar, bel-kalça oranı 0,7’ye yakın kadınların çekici bulunduğunu göstermiştir. David Lewis, Amerikan güzellik yarışmalarında pek çok kriter yıllar içinde o günün normlarına göre değişiklik gösterirken, bel-kalça oranı ile ilgili kriterlerin pek değişmediğine dikkat çeker. Erkekler bilinçli olmadan, çocuğun sağlıklı doğması, hayatta kalması ile kalça arasında ilişki kurarlar. Çünkü geçmişte bir dönemde bu özelliğe sahip olmak, genleri devam ettirme sebebi olmuş, bu özelliğe sahip olanların genleri bugüne ulaşmıştır. Sadece bel-kalça oranı değil, kalçanın düzgünlüğü, sıkılığı, yuvarlaklığı ile bilinçaltınaki doğurganlık anlayışı arasında ilişki vardır. Benzer şekilde göğüsler, yanaklar, ten rengi gibi konular da doğurganlıkla ilişkilendirilmiştir.

Erkek beyni farkında olmadan çocuğun sağlıklı bir şekilde doğacağı ve besleneceği iması taşıyan kadın bedenini çekici bulur. Hamilelikte sahip olunan çoğu şey, hamile değilken de çekicidir. Kıvrımlı ve yuvarlak hatlar, geniş kalçalar, büyük göğüsler, parlak ve canlı bir ten rengi, kan dolaşımı olan bir yüz; erkekler tarafından içgüdüsel olarak çekici bulunur.

Biraz dolgun olmak, kıvrımlı hatlara sahip olmak kadınları çekici yapan önemli özelliklerden biridir. Bugünün güzellik normları, ”sıfır beden” anlayışı ve özellikle kadınların kendi içlerindeki rekabet nedeniyle tam tersi bir görüntü hakim zannedilebilir. Ancak tarihin çoğunda ve belki de bugünkü dönem sonrasında yeniden ama her zaman erkek bilinçaltında, sıfır bedenden çok daha fazla biraz dolgunluk çekici olarak kalmış ve kalacaktır. Bunun yine en önemli sebebi sağlıklı bir beden göstergesi, doğurganlık iması, doğacak çocuğun beslenebilmesi olduğu gibi tarım toplumundan kalma nedenleri de vardır. Güneşten yanmamış ve dolgun bir beden, bir kadının işçi olmadığının göstergesi idi. Erkekler için de kadınlar için de işçi olmak, genlerin devam ihtimalinin düşük olduğu anlamına geliyordu. O günlerce işçi olmayan kadınların soyları daha çok devam etmiştir. Avcı-toplayıcı yaşamda var olan kadın-erkek eşitliği de, tarım toplumu ile son bulmuştur. Bu dönemin ataerkil anlayış, bugün bile devam etmektedir.

”Tarih öncesi dönemlerde eşler sürekli birbirlerinin yakınında olduklarından erkeklerin evrimin can alıcı sorularından biriyle kafalarını yormalarına gerek kalmıyordu: Bu çocukların babası gerçekten ben miyim? Bunu yüzde yüz bilmeleri o zamanlarda da mümkün değildir tabii, ancak tereddüde sebep olacak bir durum söz konusu değildir. Tarımcılığın başlaması ve bunun akabinde yaşanan nüfus patlamasıyla babalık şüphesi güncelleşti. Ayrıca erkekler bazen eşlerinden ve çocuklarından oldukça uzakta bir tarımsal alanda çalıştıkları için eşler artık sürekli birbirlerinin yakınında değildi. Tarih öncesinin göreceli cinsel serbestliği tarım döneminde sorun olmaya başladı. Erkekler eşlerinin doğurdukları fazla sayıda çocuğun babası olduklarından nasıl emin olabilirlerdi? Bu can sıkıcı soruna geitirlen çözümlerden bir tanesi kadınların özgürlüklerini kısıtlamak oldu. Milyonlarca yıl işlevini yerine getirmiş olan eşitlik sistemi yerini kadınlar uygulanan baskılara ve yeni birnamus anlayışına bıraktı.”
– Uyumsuzluk, Ronald Giphard – Mark Van Vugt

Kadınların erkeklere göre daha titiz de temiz olduğu da yaygın konuşulan bir konudur. Parfümlerin, ıslak mendillerin, diş fırçalarının alıcısı daha çok kadınlardır. Çünkü bugünkü ev ortamı olmayan çağlarda, mikrop kapmanın son derece kolay olduğu dönemlerde annesi temizliğe önem vermeyen çocuklar hayatta kalamamış, dolayısıyla temizlik alışkanlığı olmayan kadınların genleri devam etmemiştir. Günlük konuşmada da erkekler için doğal karşılanıp kadınlara yakıştırılmayan bazı argo konuşmalar da aynı sebepledir. Kadın çekiciliği, pis şeylerle birlikte gündeme geldiğinde kaybolur. Erkek beyni, hijyenik bir ortamda doğup yaşaması gereken bebeğin hayatta kalması ile bir kadının günlük konuşmasındaki gündemleri arasında ilişki kurar.

Kadınlar içgüdüsel olarak temiz olmak, temiz yerlerde bulunmak, güzel kokmak isterler. Çünkü böyle yapan kadınların genleri bugüne ulaşmıştır. Modern toplumla birlikte kavuştuğumuz sabun, banyo, sıcak su, deterjan yokken doğal ortamda hijyenik olmayan annelerin bebekleri daha az hayatta kalmıştır.

Bu arada yaşlılık da çekiciliği azaltır. Olgunluk, kişisel nedenlerle bazı durumlarda çekici olsa da, beyin, genlerin devamı için gençliği avantaj olarak görür. Bu konuyla ilişkili en önemli çekicilik göstergesi ise simetridir. Simetrik bir yüz, çekici olmanın olmazsa olmaz kuralı olarak bilinir. Bu faktör deneylerle defalarca gözlenmiştir. İnsanların çekici bulduğu yüzler simetrik olanlardır. Bunun yaşlılıkla ilişkisi, yaşlandıkça yüzün simetrisini kaybetmesidir. Biyolojik içgüdülerimiz, simetrik bir yüzü gençlik göstergesi olarak algılayıp çekici bulur.

Buz Devri filminde ”son dişi”yi çekici bulan erkek Dodo Kuşları ile ilgili bir espiri vardır. Filmde son dişi uçurumdan düşer. Gerçek dünyada da Dodo Kuşları’nın nesli tükenmiş ve bugüne ulaşmamışlardır.

Erkekler, bir ortamdaki tek bir dişi varsa, onu ister istemez çekici bulurlar. Dizilerde, dizi bölümünde ekranda sık gözüken kadın çekici bulunur. Başka kadınlar arasında iken dikkat edilmeyecek bir kadın, yalnız başına iken çekicidir. Çünkü, ortamda ender kadın varsa, genlerin devamı risk taşıyor demektir. Genlerin devamını sağlamak için beyin bir dürtü oluşturur. Ortamda birden fazla erkek ya da kadın olduğunda da kıyas söz konusudur. Bu sebeplerle kadınlar daha fazla gruplara bölünme ve aynı grup içinde gittikçe birbirinin özelliklerini kopyalama içgüdüsüne sahiptir. Hayatta kalmak için birinde olan özelliği, saç rengini, konuşma tarzını, giyim tarzını, ilgi alanlarını zamanla diğer kadınlar da kopyalar. Herkes birbirine benzediğinde ise artık farklılaşan öne çıkacağı için bu kez sürekli bitmeyen bir yenilik süreci ömür boyu devam edecek, dolaplar kıyafet dolu iken bile yenileri gerekecektir.

Dan Ariely’nin deneyi. Birbirinden farklı gruplardan birine üstteki yüzler, diğerine alttaki yüzler gösterilip hangisinin çekici olduğu sorulmuş. Jerry’nin çirkin versiyonu varken normal Jerry, Tom’un çirkin versiyonu varken normal Tom daha çekici bulunmuş. Aynı şeyin çirkin versiyonunun olması, normal olanın güzel olarak algılanmasına neden oluyor.

Erkek geyiklerin boynuzları büyüktür. Çünkü dövüşü kazananın hayatta kaldığı bir koşul söz konusudur. Büyük boynuz, hayatta kalma sebebi olmuştur. Nesiller boyu boynuzu büyük olanların hayatta kalması sonucu boynuzlar büyümüştür. Sonrasında ise tam tersi olur; yani boynuzu büyük olmak çekici olma sebebi olur.

Kıyasın ne kadar önemli bir faktör olduğunu, Dan Ariely’nin sunumunda görebilirsiniz.

Burada konu tamamlanıp yeni bir başlığa geçilir: aşk. Aşk, tamamen ayrı bir başlıktır. Dikkati tekrar çekmek gerekir; aşk biyolojik dürtülerden farklı bir konudur. Aşk, biyolojik bir dürtü değil, beynin canlılığın başlamasından ve aşk olmadan hayatta kalındıktan milyonlarca yıl sonra canlılığın devamını düzene sokmak için icat ettiği bir adaptasyondur.

İnsan, milyonlarca yıl canlıların hayatta kalmasını sağlamış şartlara ilave koşullar içerisinde yaşayınca, hayatta kalma özellikleri değişmiş, kendiliğinden çocuk sahibi olmak için birlikte olma işlevi kaybolmuştur. Örneğin, tarım toplumunda bir işçi olarak doğdunuz diyelim. Açlıktan ölmemek için sürekli çalışmak yeterince acil bir konu. Bu arada evlenip çocuk sahibi olmayı aklınıza bile getirmiyorsunuz. İşte bu durumda sadece hayatta kalmaya odaklananların çocukları olmadığı için genleri devam etmiyor. Ama başka bir kadın işçi gören, ne pahasına olursa olsun onunla evlenen kişiler hayatta kalıyor. Beyin, hayatta kalmak ile yüksek duygusal durum arasında bir ilişki kuruyor. Sonuçta da yüzbinlerce nesil olmayan bir özellik insan beynine yerleşiyor. Bundan sonra her nesilde, beyin vakti gelince aynı kimyasalları vücuda pompalıyor. Bu hisleri yaşayanlar hayatta kaldığı için, genler her yeni vücuda geçtiğinde yeniden bu hisleri yaşatıyorlar.

Doğada her şey başarılı üremeye programlanmıştır. Üremeye faydası dokunan özellikler, buna sahip olmayan özelliklere üstün gelir. Evrim, erkek ve dişinin cinsel partner olarak birbirlerini tammalayacak genlere sahip oldukları takdirde birbirlerini çekici bulmalarını sağlamıştır.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphard – Mark Van Vugt

Soy, Hürrem Sultan’dan devam etmiştir. Aşık olanların genleri hayatta kalır. Aşk, çocuk sahibi olmak ve çocukların hayatta kalması için gerekli olmuştur.

Aşk diye bir kavramın yerleşmesine neden olmuş pek çok neden vardır. Bunlardan biri de çalışma hayatı sonrası, yani emekliliktir. Hayatta kalmak için kadın da erkek de aile yaşamına ihtiyaç duymuşlar, çocukları birer gelecek yatırımı olarak görmüşlerdir. Modern toplum öncesi hayatın binbir koşulu arasında aileye sahip olanlar hayatta kalmıştır. Erkekler, evlendikten sonra başka kadınlara ihtiyaç duymamak için aşk duygusunun yerleşmesine katkıda bulunmuştur. Kadınlar, kendinden çocuğu bulunan erkeğin aile dışına çıkmaması için aşk kavramını desteklemiştir. Varlığına işlevsel olarak ihtiyaç duyulan sanal bir duygu, zamanla gerçek bir hissi dönüşmüştür.

Aşk bir çeşit gelecek sigortasıdır. Erkeklerin çocuk sahibi olduktan sonra başka bir kadın aramaya başlamalarına mani olur. Kadınlarsa birlikte çocuk yaptıkları erkeklere bu çocukların onların genlerini taşıdıklarına dair güvence verir.
-Mutlu Beyin, Loretta Greziano Breuning

Matrix’i yaratan ve insanları en derine kadar incelemiş yapay zeka, insanlardaki aşk duygusunu küçümser ve der ki: ”Ancak insan gibi basit bir zeka, aşk gibi bir kavramı üretmek zorunda kalırdı.” Hakikaten de aşk kavramını insanlar kültürel nedenlerle kendisi üretmek zorunda kalmış ve biyolojisine yerleşmiştir.

Bugün için genç bir erkek; işi, bilgisayar oyunları, futbol maçları, arada çapkınlıkları ve arkadaşları ile bir ömür harcayabilir. O kadar eğlenmektedir ki hayatında yolunda olmayan, eksik bir şey görmekte ve düzenli bir ilişkiye girmek için sebep bulmakta zorlanır. Ancak biyoloji, böyle yaparsa hayatta kalamayacağını ona hatırlatır. Er ya da geç, karşılaştığı birinin ”tam onun için ideal” olduğunu ve kendisi onunla birlikte olmazsa başkasının olacağını düşündürmek üzere hormon bombardımanına tutacaktır. İstediği karşılığı bulamadığında ısrar etmesi için, beyin teşviğini sürdürür. Beynin amacı çocuk sahibi olmasını sağlamaktır ama genç bireyin hissettiği aşktır. Bu ısrar o kadar sürer ki denemedik yol kalmaz, kendisinde de pek çok değişiklik yapar. İşe odaklanıp statü sahibi olmak ve kabul görecek biri olmak için uğraşır. Hatta belki de unutmak için aşık olduğu kişiye alternatif başka biriyle bile evlenecektir. Sonuçta biyolojik adaptasyon işlemiş, ömür boyu oyun oynamak isteyen o erkek evlenip çocuk sahibi olmuş ve genlerini devam ettirmiştir. O kötü hisler, davranış değişikliklerine neden olması açısından oldukça işlevseldir. Bu hisleri yaşayanların genleri devam ettiği için, her nesil aşk çilesini çekmeye ve bu biyolojik kanuna derin anlamlar yüklemeye devam edecektir.

”Modern zamanlarda insanlar hayatlarında romantik aşk istiyor. Fakat geçmişte beklentiler farklıydı. Aşkı düşünemeyecek kadar meşgul olurdunuz. İnsanların basit bir nörokimyası vardır. Öncelikle hayatta kalmaya odaklanmışlardı. Bugün mutlu kimyasalları tetikleyen yolları keşfediyoruz ama bunların devamını sağlamaya da çalışıyoruz. Mutlu bir kimyasal her salgılandığında öyle kolay kayboluyor ki, daima daha fazlası için yollar arıyorsunuz. Belki de aşk şarkıları bu yüzden bu kadar seviliyordur. Kötü yan etkiler olmadan beyin kimyasallarını harekete geçiriyorlar.
-Mutlu Beyin, Loretta Greziano Breuning

Şeytan’ın Avukatı filminden bir sahne. ”Peki aşk?”, ”Abartılmış! Biyolojik olarak çok fazla çikolata yemekten hiçbir farkı yok!”

Loretta Graziano Breuning, ”Aşk, mutlu kimyasalların bir anda akın etmesidir.” der. Aşık olan bir insanın amacı genlerinin devamı olmasa da, bu hislerin yaşanmasının sebebi genlerimizi miras aldığımız nesillerin bunu yapmış olmasıdır.

”Bir memelinin yaşamsal ihtiyaçları giderilir giderilmez, düşünceleri genlerinin devamına odaklanır.”
-Mutlu Beyin, Loretta Greziano Breuning

Loretta Greziano Breuning, mutluluk hormonları ile aşk arasındaki ilişkiyi açıklar. ”Kovalama” ile dopamin, ”dokunma ve güven” ile oksitoin, ”statü” ile serotonin ilişkidir. İlginç bir şekilde gülme ve ağlama ile de salgılanan endorfin’i çiftler birbirinde tetikler. Sevgilisi ile ayrılan, kavga eden insanlarda kortizol salgılanır, kendilerini kötü hissederler. Beyin, genlerin devamı fırsatının kaçırılacak olmasına tepki gösterip bu konuda bir şeyler yapmak için insanı mutsuz eder. Cinsel çekim; genlerimizi sürdürme dürtümüz, aşk ise bunu başarmak konusunda odaklanmak, motive olmak ve ısrarcı olmak için beynimizin kimyasallar üretmesidir.

”Büyük bir çaba göstermezseniz, genleriniz yeryüzünden silinir gider.”
-Mutlu Beyin, Loretta Greziano Breuning

Aşk’ın iyi hissettirmesinin nedeni, genlerimizi devam ettirmek konusunda bir şey yapmış olmamızdır. Aşk nedeniyle yaşanan acılar da genlerimizin yok olacağına dair bir uyarıdır. Bu uyarıyı ciddiye almayanlar ya da bu konuda başarılı olamayanların genleri bugüne ulaşmamıştır. Biz, buna uyanların genlerini taşıyoruz.

Bu sayede erkekler, bakımını üstlendikleri çocukların kendi soyundan olduğuna emin olacak, kadınlar ise bu güçlü ”kiralık silah” sayesinde kendilerini ve çocuklarını kötü niyetli diğer erkeklere karşı koruyabileceklerdi. Bu oluşumu istikrarlı kılmak için ”aşk”, yani partnerimizin yakınında olduğumuzda yüreklerimizin daha hızlı çarpmasına sebep olan duygu ortaya çıktı. Bu aslında romantik bir tanımlama, çünkü sonuçta bu duyguya sebep olan beynimizin ürettiği uyuşturucudan başkası değildir.
-Mutlu Beyin, Loretta Greziano Breuning

Erkeklerin daha çabuk cinsel birliktelik istemesi de biyolojik nedenlerle alakalıdır. Erkeklerin genetik materyali ömür boyu kendilerinde olur ve teorik olarak 100 bin çocuk sahibi olabilirler. Kadınların ise ortalama 45 yaşına geldiklerinde yumurtaları tükenir. Dolayısıyla erkekler için olabildiğince çok fırsat genlerin daha çok devamını sağlarken, doğmuş çocuğun babasının özenle seçimi ve ona iyi bir hayat kazandırmaya önem verme açısından kadınlar için her ihtimal kendi başına oldukça önemlidir. Kadınların genleri devam ettirme içgüdüleri doğumu tek bir çocuğun bile hayatta kalmasına ciddi önem verirken, erkeklerin genlerini devam ettirme içgüdüleri olabildiğince çok çocuk doğması ile genlerin devam ihtimalinin artacağını varsayar.

Bir denizatı, olabildiğince çok yavru ile genlerinin devam şansını artırmaya çalışıyor

”Aşk, erkeklerle kadınların bakıma muhtaç çocukları kendi başlarına yaşamayı öğreninceye dek birlikte yatırım yapmalarını mümkün kılar.”
-Mutlu Beyin, Loretta Greziano Breuning

Aşk ve cinsel dürtüler konusunda çağımızda yaşanan bir uyumsuzluk da var. Herkesin kendisi olduğu ve kendi gibi göründüğü bir ortamda aşk duygusu güzel bir aile kurulmasının başlangıcı olabilirdi. Birbiriyle anlaşan ve evlenme çağına gelmiş bir çift genç, kasabanın gözleri önünde bir düğünle evlenirler ve herkes onlar için en iyisini diler. Bu aşktır. Ancak karşı tarafın cinsel dürtülerini cezbetmek için olduğundan farklı bir kişi haline gelmiş bir kişi, anlık dürtüler kaybolduktan sonra yaşanacak tartışmaların ve hatalı kararların sebebi olur. Ronald Giphard, doğurganlık ya da statü göstergesi amacıyla hayatta gerçekten anlamı olan hedefler yerine kısa vadeli göstermelik davranışlara yönelmeninin bir uyumsuzluk olduğunu ve toplumsal olumsuz sonuçları olduğunu bildiriyor.

Fotoğraf kurgu ama yine de çok geniş bir kozmetik, estetik salgını var. Ameliyatla düzeltilmiş bir burun, çekik gözler, boyanmış saçlar tercih edilmeyi sağlasa da; genlerden kaybolmadığı için çocuklarda ortaya çıkar. Annesine veya toplumun kalanına benzemeyen, çan eğrisinde herkesin yığıldığı yerde olmayan büyük çoğunluk kendisinde bir eksiklik arar, kompleksler edinir, herkes gibi olmaya çalışır. Oysa kendisine bir sorun yoktur.

Aşkla ilgili bir başka olumsuzluk da, doğru karar verme becerisine mani olmasıdır. İki biliminsanı oksitosin ile ilgili bir deney yaparlar. Bu hormon vücuda dışarıdan alındığında inanlara güvenme, karşısındaki kişiyle ilgili olumlu düşünceler kazanma gibi etkilere neden olur. Bu çalışmaların ilerletilmesinin ”aşk iksiri” gibi etki görecek bir ilaç yapımını sağlayabileceği düşünülür. Ancak dozaj artırıldığında fark edilir ki, sahip olunan aşırı güven, mantıklı düşünme yeteceğinde azalmaya ve insanın toplumda hayatta kalması için en önemli becerilerden olan ”başkalarının niyetlerini anlama” özelliğini kaybetmeye neden olur. Aşık olduğumuzda da olan budur. Karşı tarafa fazla güvenme, gözleri örter ve gerçekleri görmeye mani olur.

Oksitosinin neden böyle bir etkisinin olduğu açıktı. Başkalarının niyetlerini tespit etmeye en çok yatırımı etrafımızdakilerden şüphe ettiğimiz zaman yaparız. Oksitosin, şüpheleri hafiflettiği ve güveni arttırdığı için bizi başkaları tarafından yönlendirilmeye karşı savunmasız yapar.
– Akıllı Hissetmek, Eyal Winter

Gelmiş geçmiş en popüler şarkılardan biri olan ”Dance to me” şarkısının klibinde gerçekten bir ömür birlikte olmuş çiftler yer alır ve arka planlarında gençlik fotoğrafları gözükür. Leonard Cohen şarkıda ”Dans et benimle, aşkın bittiği yere kadar” der. Aşk, hayat sona erince bitecektir, hakikaten de insan beyninin aşkı yaratmasının nedeni budur; bir ömür boyu birlikte yaşamak.

Beynimizin en önemli dürtüsü hayatta kalmak. Çoğu dürtümüz, bununla ilişkilidir. Ateşten kaçarız, yüksekten korkarız, ağrıdan kurtulmaya çalışırız, acıkınca yemek ararız. Tüm dertlerimiz çözüldüğünde ise genlerimizin devamı için uğraşırız. Ölümsüz değiliz, bu sebeple çocuk sahibi olmamız gerekir. Siz çocuk sahibi olmayı reddedebilirsiniz, 100 yıl sonra hayattaki herkes çocuk sahibi olmayı kabul edenlerin çocukları ve torunları olur. Yani genler çocuk sahibi olmayı isteyenlerden devam eder. Bu her nesil yaşanır, dolayısıyla her yeni nesilde çocuk sahibi olma ve buna giden yol daha da sağlamlaşır. İnsanlığın tümünü yok eden tek bir olay yaşanmadığı sürece, nesiller her zaman çocuk sahibi olmak isteyenler tarafından devam edecektir. Diğer her şey, çocuk sahibi olmaya giden yolları kolaylaştırmak için beynimizin bizi teşvik etmesidir. Aşk da modern toplum ile çocuk sahibi olmaya giden yolları kültürün etkilemesinin sonucu olarak yaşadığımız biyolojik adaptasyondur. Tıpkı çocuk sahibi olanların hayatta kaldığı gibi, aşık olanların soyları devam etmiştir. Nöron yollarımız ve kimyasallar, bizi hayatta tutmaya ve neslimizi devam ettirmeye çalışır. Bunu sağlarken derin manalar yüklediğimiz tüm şarkılar gerçek hisleri yansıtsa bile aslında biyolojik kanunların sonuçlarından ibarettir.

Kaynaklar:

  • Dürtü, David Lewis
  • Mutlu Beyin, Loretta Greziano Breuning
  • Uyumsuzluk, Ronald Giphard – Mark Van Vugt
  • Akıllı Hissetmek, Eyal Winter
Akıllı Hissetmek, tesadüfen edindiğim, ender bulunan bir psikoloji kitabı. 12.02.’19’da okumuştum.
244 Views

Mutsuzluk, Kortizol ve Anlık Tepkiler

Savaş ya da kaç… Bu seçenek, çok basit ya da herhangi bir tavsiye gibi gelebilir ancak beynimizin derinlerinde çok işlevsel ve çok önemli komut olarak yer alıyor. Memelilerin hayatta kalmasını, bugüne genlerinin ulaşmasını sağlayan hormonlardan biri olan “kortizol”, bu komutu üretmek üzere vardır. Tehlike anında beyin aniden bu tercihi yapmaya zorlanır; savaş ya da kaç.

Hiçbir şey yapmıyor gibi görünse de aslında beyni savaş-kaç arasında karar vermeye çalışıyor.

John B. Arden, arabanın karşısına çıkan geyik örneğini verir. Geyik, arabayı görür görmez ”kalakalır”. Bu da milyonlarca yıldır tekrarlanan bir davranıştır. Donup kalmak, bir avın avcının yerini tespit etmesi için hayati önem taşır. Ayrıca gözü hareket eden bir şey arayan avcının avı fark etmesini engeller. Av, avcının yerini bir kez saptadıktan sonra; elindeki komut bir sonraki adımı basitleştirir, bu komut; ”savaş ya da kaç”tır.

Kortizol, acil durumlarda salgılanır. Bu hormonun salgılanmasına ”korku”, yavaşça yükselmesine ”stres” deriz. Tıpkı adrenalin gibi kortizol de acı verici olay gerçekleşmeden önce bir şeyler yapmak için bizi teşvik eder. Kortizol’ün etkileri adrenalinden yavaş ama çalışması daha sistematik ve anidir. Uzun süre salgılanabilir ama uzun süre salgılanması başka olumsuz etkilere neden olur.

Kortizol, vücudumuzun acil durum alarm sistemidir.
-Mutlu Beyin, Loretta Greziano Breuning

Kortizol kaynaklı dopamin artışı, Seyit Onbaşı’nın savaş ortamında 300 kilogramlık top mermisini kaldırabilmesini açıklar. Savaş sonrası yeniden kaldırması söylendiğinde kaldıramadığı, fotoğrafı çektirmek için mermi şeklinde kesilmiş bir tahtayı kaldırdığı tarihe geçmiştir. Seyit Onbaşı: “Yine savaş çıksın, yine kaldırırım!” demiştir, ki bilimsel olarak da haklıdır.

Kortizol, kısa süreliğine ”dopamin” salgılanmasını sağlar, bu da ”aktif ve tetikte” kalmamızı sağlar. Beynin ise gliokoza ihtiyacı olur, ne de olsa beynin gıdası glikozdur. Epinefrin (adrenalin), glikojen ve yağ asitlerini glikoza dönüştürerek kısa süreli ihtiyacı karşılar. Stres uzun sürdüğünde kortizol devreye girer. Kortizol karaciğeri tetikleyip kana glikoz vermesi için teşvik eder. Düzenli olarak glikoz sağlayabilmek için de kandaki glikoz miktarını dengeleyen insülini baskı altına alır, buna da insülin direnci denir.

Kortizol, stresle başa çıkmamızı sağlayan hormondur

Beyne düzenli olarak glikoz sağlayabilmek için kan şekerini kontrol edip karaciğeri glikoz üretmeye teşvik eder. Sonrasında ise proteinleri glikojene dönüştürüp yağ olarak depolamaya başlar. Uzun süre stresli durumlarda bulunan insanlarda bu yağ karında birikir. Spor ve diyet yapıldığı halde gitmeyen, insülin direnci ile açıklanan ”göbek”, uzun süreli stresin sonucudur.

Obezite ile alakası olmayan göbek, uzun süreli kortizol salınımı yani stres ile alakalıdır.

Bunun da ötesi vardır. Yüksek kortizol sonucu hipokampusa yük biner. Normal durumlarda hipokampus, kortizol salgısını durdurmaya yarar. Ancak çok uzun süre kortizol salgılanması durumunda veya aşırı üretildiğinde, hipokampus reseptörleri kapanır. Bu nedenle hafıza kötüleşir. Uzun süreli stresin bir diğer önemli sonucu unutkanlıktır.

Beynin hafıza merkezi: ”Hipokampus”

Beynin korku merkezi olan amigdala da, uzun süreli kortizol artışından etkilenip; artışa aşırı duyarlı hale gelir. Yani, daha hassas, tedirgin, kaygılı olunur. John B. Arden, bu konuya uzun süre savaşta bulunmuş birinin havai fişek sesi duyduğunda yere kapanmasını örnek gösterir.

panik düğmesi

Kortizol, hemen bir şeyler yapmazsak kötü bir şeyler olacağını bize söyleyen hormondur. Bu ani duygu karşısında istemsiz bir tepki vermeyiz, bu konu refleksler ile ilgilidir. Kortizol salgılandığında beynimiz aşırı etkin çalışarak en kısa sürede verilebilecek en etkili kararı vermeye çalışır. Bu karar her zaman doğrudur denemez, ama sonuçta önümüzdeki seçenekleri değerlendirmek için beynimize aşırı yükleme yapılır. Loretta Greziano Breuning; “bir iyi, bir kötü seçenek” olduğunda değil, “iki iyi seçenek” olduğunda bile kortizolün daha iyi bir karar vermemizi sağlamaya yardımcı olduğunu söyler.

Bir araba sesi duyan baba ne olduğunu görmek için işini bırakıyor, çocuklarının üzerine geldiğini gördüğü anda ”kortizol” salgılanıyor ve normalde yapabileceğini bile bilmediği bir şey yapıyor

”Kortizol salgılandığında önce nedenine bakarak karşılık verirsiniz. Nedeni kan şekerinin düşmesi, tehlike korkusu ya da sosyal dışlanma olabilir. Yaşam deneyimi kortizol salgılandığında sayısız devre kurar. Bazen çözüm elini sıcak fırından çekmek kadar açıktır. Fakat sıklıkla alarmı neyin tetiklediğinden emin olamazsınız. Nasıl durduracağınızı bilmezsiniz ama derhal ”bir şeyler” yapmazsanız daha kötü şeylerin olacağını hissedersiniz.
-Mutlu Beyin, Loretta Greziano Breuning

Kortizolü durdurmanın zor olması, biyolojik geçmişimizle ilgilidir. Bu çağlara kadar ulaşabilen genler, çok fazla koşullardan sağ kalmış canlıların soyunun devamı. Bizler, hayatta kalmaya devam edenlerin genlerin özelliklerini taşıyoruz. Doğada sürekli tetikte olan ve tehditler arayanlar hayatlarını sürdürüp bir sonraki nesle genlerini aktarabilmişlerdir. Bunu kortizol sağlar. Kortizol salgılandığı anda kendimizi kötü hisseder ve bir şeyler yaparız. Patronla aramızı düzeltir, son söylediğimiz lafı geri alır, evde unuttuğumuz dosyamızı almak için geri döner, kapkaççıyla karşılaşınca ani bir yumruk atar ya da arkamıza bakmada kaçarız.

”Güneşin altında yatan bir kertenkele görürseniz onun huzurun tadını çıkardığını düşünebilirsiniz. Aslında kertenkele ölümden kaçmaya çalışıyordur. Soğukkanlı sürüngenler güneşlenmezlerse ısı kaybından ölebilirler. Fakat güneş altındayken de bir avcı tarafından canlı canlı yenme tehlikesi vardır. BU yüzden kertenkele güneş ve gölgenin ölümcül tehditleri arasında mekik dokur. Kötü hislerden kaçarak bu kararları verir. Vücut ısısı düştüğünde kortizol salgılanmaya başladığında güneşe koşar. Güneşe maruz kalıp savunmasız olduğunda, sürekli avcıları gözler ve en küçük bir tehlike ihtimalinden kaçar. İyi vakit geçirdiği söylenemez. Fakat hayatta kalır çünkü beyni birbiri ardına gelen tehlikeleri tartmada beceriklidir.
-Mutlu Beyin, Loretta Greziano Breuning

Ancak doğada hayatta kalmak için tasarlanmış beynimiz ile modern toplumun koşulları arasında çelişki yaşanır. Kortizol, aslında önemli olmayan pek çok durumda salgılanıp bizi sürekli huzursuz tutabilir. Beynimizin alışık olmadığı pek çok mesaj aldığı bu çağda gereksiz yere stres oluruz. Beynimizde oluşan “hemen bir şeyler yap” mesajı, sonradan pişman olacağımız şeyler yapmamıza neden olur. Aslında sizi ayı saldırısından, aç kalmaktan korumak için gelişmiş beynimiz, arkadaşımızın mesajına aniden öfkeli bir cevap yazmamıza neden olabilir. Bu çağda, kortizol salgılandığında çoğunlukla yapılması gereken; hiçbir şey yapmamaktır.

”Devre arayan bir korteksin, üstünlük peşindeki bir memeli beyniyle ve tehlikeden kaçınan bir sürüngen beyniyle birleştiğini düşündüğünüzde çok fazla kortizol alarmıyla karşılaşmamıza şaşmamak gerek.”
– Mutlu Beyin, Loretta Greziano Breuning

sahte alarmlar

Kortizol; temkinli olmamızı sağlar. Loretta Greziano Breuning’a göre temkinli olmak iyi olsa da sürekli temkinli olmak da saplantılı alışkanlıklar aneden olabilir. Örneğin, yemekten önce el yıkamak bir süre sonra sürekli el yıkamaya dönüşebilir. Bunun çözümü olarak da dikkati dağıtmak, kortizolün tüm hareketlerimizi kontrol etmeye başlayacak kadar sürekli salgılanmasını engelleyecek kadar stresi dağıtmak öneriliyor.

”Kapıdan çıktığım anda kertenkeleler benden kaçmaya başlıyor. Bu alarm halinin büyük bir kısmı boşuna, çünkü ben kertenkeleleri ezmem. Ama sürüngenler aşırı temkinli olmayı sorun etmez. Yanlış uyarılar sürüngenlerin hayatta kalma sistemini bir parçasıdır. Biz insanlar yanlış uyarılardan nefret ederiz. kurşunlardan kaçmak isteriz ama bunu ortada kurşun yokken yapmayı istemeyiz. Alarm sistemimizin her defasında mükemmel çalışmasını bekleriz. Bunu hayvanat bahçesinde şirketleri izlerken düşünüyorum. Tepelerinden uçak ettiğinde kafalarını kolluyorlar, sütelik uçak onları yemeyi denmemiş. Mirketler hayaalanlarına yakın hayvanat bahçelerinde yaşamak üzere gelişmemiş ama kuşların avlandığı ve onları bir anda yakalaybilecekelri yerlerde büyümüşler. Bu farkındalıkla -yani uçan yırtıcıları kuşlardan koruyarak- hayatta kalabilmişler. Atalarımızın korktuğu her şeyden korkmamız gerektiğini söylemiyorum. Mirketlerin kendini kabulünü takdir ediyorum. Uçak geçtikten sonra kendilerini korktukları için cezalandırmıyorlar, yanlış alarmlar yüzünden birbirlerini azarlamıyorlar. Uçak geçmeden önce yaptıkları şeye devam ediyorlar: tehditleri ve fırsatları gözden geçirmek.
-Mutlu Beyin, Loretta Greziano Breuning

Mirket, Afrika’da yaşayan bir memeli türü

Sürekli kortizol salınımı, strese cevap olarak yaptığımız bir davranışı zamanla alışkanlık edinmeye neden olur. Beyin, geçmişte sizi stresten kurtaran bir şeyi kaydedip, stresin çözümü ile o alışkanlık arasında ilişki öngördüğü için, bir süre sonra saplantılı bir davranış edinmiş oluruz. Öyle ki, aynı durum yaşandığında o alışkanlığı yapmazsak ölecekmiş gibi hissederiz. Sigaranın kolaylıkla bağımlılık yapma nedeni budur. İlk sigara denemelerinizden herhangi birinin stresli bir anınıza denk gelmeme ihtimali düşüktür. Bu sebeple kısa bir süre sonra her stres anında, her yemekten sonra, iş yerinde her mola verine içmek istersiniz. Loretta Greziano Breuning, bundan kurtulmanın yolunun beyne ”o alışkanlık olmadan ölmeyeceğinizi göstermek” amacıyla ”hiçbir şey yapmamak’ olduğunu söylüyor. Bu, kısa vadede ölecekmişiz gibi hissettirse de bir süre sonra beyin alışıyor. Kortizol yükseldiğinde durup düşmesini beklemek, hayattaki en etkili çözümlerden biri.

Binlerce yıldır güncelliğini koruyan strateji kitabı olan Savaş Santı’nda Su Tzu şöyle der; ”Bazen hiçbir şey yapmadan kışın geçmesini beklemek daha iyidir.” Her etkiye anında tepki vermek, savaşı kaybetmeye neden olur.

Uzun süreli stresin yarattığı aşırı tepkisel durumdan kurtulmanın yolu ise çeşitli uğraşlar bulmaktır. John B. Arden, bu konuyu şöyle açıklar: ”Eylem yaparak, aynı zamanda sol frontal lobu da harekete geçirirsiniz ve bu da amigdalanın aşırı tepkiselliğini azaltır.”

“Stresliyken, hayatın anlamı üzerine kafa yormazsınız.”

Stres aynı zamanda, insanı insan yapan düşüncelerin uzağında, sıradan dertlere hapsolmuş bir hayata neden olur. Kortizol yüksekliğine alışmış insanlar için anlık çözümler, uzun vadeli sonuçlardan daha değerlidir. Bu da entellektüel kararlar almayı engeller. John B. Arden’den alıntı ile: ”Çok fazla stres dikkat alanınızı daraltır ve öğrenmeye yararlı değildir.”

“Ilımlı seviyede stres yararlıdır.”

Benzer şekilde, sıfır stres durumu da istenen bir şey değildir. Yeteri miktarda stres oldukça işlevsel ve yararlıdır. Çok fazla stres fazla odaklanma nedeniyle göz önündeki başka şeyleri gözden kaçırmaya neden olur, yeteri kadar stres ise odaklanmayı sağlar.

”Stresle başa çıkmanın en etkili yolu, orta düzeyde stres yaşayacak bir yol bulmaya uğraşmaktır.”
-Brain Up, John B. Arden

Kortizol, bağışıklık sistemini baskılar.

Kortizol, beslenme ile de ilişkili bir hormondur. Örneğin kahvaltı etmemek kortizolü artırırken, besleyici bir kahvaltı kortizolü düşürür. İyi kahvaltı etmek, grip ve üst solunum yolu enfeksiyonuna daha az yakalanmak demektir. Ayrıca iyi bir kahvaltı, depresyona yakalanma ihtimalinin düşmesi, kaygıyı azaltma gibi psikolojik etkilere sahiptir.

Kortizol yüksek iken vücut alarm durumunda olduğundan yüksek enerji harcayan bazı fonksiyonların çalışmasını yavaşlatır. Bağışıklık sistemi dahi kortizol etkisiyle baskılanır. Kortizolü yüksek insanların hastalanması bu sebeple kolaydır.

”Kortizol, karaciğeri kan dolaşmanıza daha fazla glikoz temin etmesi için tetiklerken, bir yandan da elzem olmayan organlar ve dokuların çalışmasını durdurur ki, maruz kaldığınız tehditle başa çıkacak glikozunuz olsun.”
-Brain Up, John B. Arden

Kortizolün vücutta azalmasını engelleyen en önemli nedenlerden biri de yeterince uyumamaktır. Uyduğumuzda beynimizin bilinçdışında halletmesi gerekenler halledilir ve kortizol düşer. Bu sebeple sabahları stresimiz kaybolmuş olur. Ancak yeterince uyumaz ve uykumuzda meseleleri halledemezsek kortizol düşmez. Kortizolü düşürecek ideal uyku için de vücut sıcaklığının biraz düşük olması gerekir. John B. Arden’e göre bunu sağlamak için de uykudan önce kortizolü biraz düşürmek, bunun için de uyumadan 3-6 saat önce egzersiz veya yürüyüş yapmak gerekir. Gün içerisinde de egzersiz ve yürüyüş, kortizolü azaltmanın en önemli yollarından biridir.

“Aşırı endişe, çoğu kez hatalı alarmların sonucudur. Kaçınılan şeye maruz kalmak, endişeyi azaltır.”

Çeşitli ilgi alanlarına sahip olmak, müzik dinlemek, film izlemek, gezmek, egzersiz yapmak kortizolü düşürüz. Ayrıca gülmek de kortizolü düşürür. Gün içerisinde sevdiği bir şey yapmaya hiç vakit ayırmayan kişilerde kortizol yüksek kalır. Modern toplumda sağlıklı ve mutlu insan profilini opera izlerken hayal edebilirsiniz. Ancak sadece tek bir derdi düşünen insanlar ilgi alanlarını, uğraşlarını, sporu, sağlıklı beslenmeyi terk ederler. Sonuçta da sürekli yüksek kortizol ile anlık tepkiler içinde yaşamaya başlarlar.

Harika bir şeyin harika olduğunu anlamak ve ince zevklere sahip olmak, düzenli bir hayat yaşarak mümkün oluyor.

Atalarımızdan miras, tüm memelilerde bulunan kortizol hormonu, beynimize acil durumlarda “savaş ya da kaç” komutu üretmek için var. Bu kararı doğru seçebilmek için de kortizol hormonu vücut üzerinde önemli kararlar alıyor. Beyne düzenli glikoz salgılayabilmek ve anlık derde odaklanmak için vücudumuzu etkiliyor. Anlık stres durumu uzadığında, bu durum vücumuz ve mutluluğumuz açısından yıkıcı etkilere neden oluyor. Her insanı insan yapan düşüncelerden uzaklaşıp tek bir konuya odaklanmaya başlıyoruz, hem de odak alanımız iyice daraldığı için çözümleri bulmakta zorlanıp bir kısır döngü içerisine hapsoluyoruz. Vücut sağlığımızı kaybettiğimiz gibi entelekkütel bakış açımızı da kaybediyoruz. Modern dünyada her yönden gelen milyonlarca mesaj, beynimizin gerekli gereksiz sürekli kortizol salgılamasının önünü açıyor. Bundan kurtulamanın yolu; düzenli uyumak, kahvaltı yapmak, egzersiz yapmak, çeşitli ilgi alanlarına sahip olmak ve beynin “hemen bir şeyler yap” komutuna gerekmedikçe uymamak.

“Akıllı insan, sorunlarını gerektiği zaman düşünür; başka zamanlarda ise başka şeyler düşünür; gece hiçbir şey düşünmez.”
-Bertrand Russelll

26.09.’17’de okuduğum Brain Up, nöroloji ve prsikiyatri açısından bazı temel konuları hayatımızı etkileyecek tavsiyelerle anlatan iyi bir kitap.
208 Views

Mutluluk, Limbik Sistem ve Duygular

Anneler yavrularının üzerine düşerler, onları korurlar, onlara bir şey olursa çok büyük bir üzüntü duyarlar. Başlarına bir şey gelmemesi için, hayatta kalmaları için bir ömür uğraşırlar hatta tercih yapmaları gerektiğine onların hayatlarını kendi hayatlarına tercih ederler. Bunun nedeni nedir? Bunun en ”doğal” duygu olduğunu, normal olanın böyle olması gerektiğini düşürüz. Hayvanlarda bile bunun böyle olduğunu varsayarız. Oysa sürüngenler, yavruları üzerine titremezler; hatta doğada enerji israfı olmaması için zayıf olan yavrularını ”yerler”. Bu da son derece ”doğal” bir durumdur. Neden memeliler yavruları üzerine titrerken sürüngenler kendi hallerine bırakır? Bu aradaki fark nedir?

Sürüngenler doğduklarından itibaren tek başınadır. Ebeveyn bakımına ihtiyaç duymayan yavru kertenkele yumurtadan çıkar çıkmaz koşmaya başlar. Yeterince hızlı koşmadığında ebeveyni onu yer, çünkü bir avcıya tem olması yerine, enerji yeni bir kardeşe aktararak dönüştürmek onlar için daha iyi bir fikirdir. Balıklar yumurtaların çatlamasını bile beklemez. Döllenmiş yumurtalarını bırakır ve başka hedeflere doğru yüzerler. Bitkiler tohumlarının büyüyüp büyümeyeceğini bile bilmeden rüzgara bırakırlar.
-Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Memeliler ve sürüngenler arasında yavruya bakış arasında çok fark vardır. Benzer şekilde bazı canlılar tek, bazıları sürüyle yaşar. Kimisi tehlike anında ardında bakmadan kaçarken kimisi tehdidin ne olduğunu öğrenmek için bekler. Çünkü her canlının hayatta kalması için farklı koşullar yaşanmıştır. Her türün fırsatları ve tehditleri, biyolojisini şekillendirmiştir.

Sürüngen beyni

Beynimizde ”sürüngen beyni” denen bir kısım var ve sürüngenler ile memelilerde aynı işleve sahip. Beynimizdeki bu kısım temel hayatta kalma ihtiyaçlarımızı yönetiyor. Buna ilave bir de ”limbik sistem” dediğimiz kısım var. Burada da duygularımız şekileniyor, hafızamız yer alıyor. Bu kısım da insanlar, memeliler ve sürüngenlerde bulunuyor. Ancak insanı insan yapan ”neo korteks” ise beynimizin %70’ini oluşturuyor. Diğer hayvanların düşünemediği her şeyi, hayata anlam katmayı, anlık ihtiyaçların ötesinde bakabilmeyi, entelektüel kararlar alabilmeyi bu bölgemizle sağlıyoruz.

Limbik sistem

”Hayvanlar küçük bir korteksle yaşamsal kararlar verir. Limbik sistemleri onlar için iyi olana karar vermeye yeter. İyi bir duygu açığa çıktığında devam etmelerini ve kötü bir duygu oluştuğunda kaçınmalarını sağlar. Bu basit sistem hayvan atalarımızın milyonlarca yıldır hayatta kalması sağladı ve hala bizim içimizde de yaşıyor.”
-Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Biyoloji bilimi, memelilerin de bir zamanlar (milyonlarca yıl önce) sürüngen olduğunu söyler. Loretta Graziano Breuning şöyle der; ”Doğa boş bir sayfada sıfırdan başlamak yerine üzerine inşa etmeye yatkındır. Memeliler sürüngen beyni üzerine, insanlar da memeli beyni üzerine kuruldu.” Yavruların korunması, genlerin devamı için olmazsa olmaz bir koşul değilken farklı davranışlar sergiliyorduk. Doğumundan itibaren yavrusunu koruması gerekenler, hatta yavrusunun doğduktan sonraki gıdasını kendi vücudunda üretmesi gerekenler ayrı bir türe evrildi ve memeliler ortaya çıktı. Memeli yavrusu doğduktan sonra hala bakıma, beslenmeye ve korunmaya ihtiyaç duyar. Buna karşılık, bir memeli yavrusu bir sürüngen yavrusundan çok daha karmaşık koşullar ve kararlar içerisinde yaşar.

Tüm canlılar, tek bir ilk canlıdan türemiştir. Bir müslüman olarak, Kur’an’da ”tüm canlıların sudan yaratılması” ve ”tek bir candan yaratılma” konularının bundan bahsettiğini düşünüyorum.

İnsanların hayatta kalması için toplum kurallarını bilmesi, meslek edinmesi, okula gitmesi, pek çok konuda kültüre sahip olması gerekir. Aslanlar grup halinde avlanır, kuşlar göç eder. Ancak tehlikeden kaçmak ve fırsatları kovalamak gibi basit komutlarla hayatta kalan canlılarda doğumundan sonra anne yavru ile ilgilenmez. Genlerinin devamı için olabildiğince çok yavru edinirler. Her bir yavruya verilen önem ve onu hayatta tutmak için ebeveynin harcaması gereken çaba düşüktür. Memelilerde ise beyin daha büyük ve doğumdan sonra gösterilmesi gereken özen fazladır. İnsanlar ise bedenine oranla en büyük beyne sahip canlılardır. Tüm hayatını bu yavruyu hayata getirebilmek için harcayan ebeveynler, yavruya çok uzun yıllar dikkat ederler. Ancak insan yavrusu, büyük bir beyin ve çok fazla nöronla doğmasına rağmen, diğer canlıların aksine neredeyse hiç bağıntı olmadan doğarlar. Bütün bağıntıları, hayatta kalma koşullarını dünyada iken öğrenirler. Anne-babanın yokluğu, duygusal olarak daha büyük bir üzüntüye neden olur, çünkü hayatta kalma şansını azaltır.

”Büyük bir beynin devasa bir hayatta kalma çelişkisi vardır, çünkü savunmasız bir yenidoğan, avcılar tarafından kolayca yenir. Büyük beyinli bir babun ya da fil, küçük beyne sahip bir yılan ya da kertenkele gibi sadece birkaçı hayatta kalacak yüzlerce yavru doğurmaz. Sıcakkanlı, büyük beyinli yavrunun doğması zordur, bu yüzden anne yaşamı boyunca ancak birkaç tane yapabilir. Onu da avcılara kaptırırsa genleri tükenir. Bu nedenle elinden gelenin en iyisini yaparak her bir yavrusunu hayatta tutmaya çalışır.”
-Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

İnsan, doğada hayatta kalmasını iş bölümüne borçludur. Pençeleri, kanatları olmayan güçsüz bir canlı, kalabalık toplululuklar kurarak besin zincirinde en üste çıkmıştır. Topluma adapte olamayanların genleri bugüne ulaşmamıştır, oksitosin bizi toplum içerisinde tutar

Oksitosin hormonunun başka görevleri de vardır. En önemli fonksiyonu toplum içindeki durumumuzla ilgili olandır. Memeliler açısından ”sürüde kalma hormonu” olarak adlandırılır. Bir memeli sürüden ayrı kaldığında oksitosin düşer ve böylelikle geri döner. Ancak insanlar için toplum içerisinde kalmak çok daha büyük önem taşır. İnsan, ancak diğer insanların varlığı ile hayatını sürdürebilir. Toplumdan dışlanmak, ölmekle eşdeğerdir. Antropolojik açıdan, gruplar halinde ve toplum içerisinde yaşamayan insanların nesli devam etmemiştir. O yüzden sokaklarda bağırarak koşturmaz, kıyafetimize dikkat eder, herkes içerisinde küçük düşürülünce kendimizi kötü hissederiz. Böyle durumların tamamında oksitosin düşmüştür, yeniden yükseltmeye çalışırız. Ayrıca bir atı beslediğimizde, birine sarıldığımızda, güven verici bir deneyim yaşadığımızda oksitosin salgılanır. Beynimiz bize hayatta kalmak için doğru bir şey yaptığımızı söyler.

Bir anne memeli kayıp yavrusunu bulmak iyi da doğum yapmak için grubunu terk eder. Üreme davranışları arkadaşlıklardan daha fazla oksitosin salgılatır ve bu da memeliyi gutu terk ederek genlerinin peşinden gitmeye teşvik eder. Memeli doğum yaptığında oksitosin artar. Bu ona sadece doğurmak ya emzirmek dışında bir de yenidoğanı sürekli olarak koruma güdüsü verir. Oksitosin yenidoğanın beyninde de salgılanır, böylece yavru memeli terk edilme tehlikesini hissetmeden annesine bağlanır. Doğumun ardından kucaklama ve yalamaya daha çok oksitosin harekete geçer.
-Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Köşeden fırlayan bir şeyden korkmak, sürüngen beynimiz tarafından hayatta kalmak için üretilen bir içgüdüdür. Sürüde kalmak tüm memelilerde limbik sistem tarafından oksitosin düşüşü ile engeller. Ancak insanda limbik sistem sürüngenlere ve memelilere göre daha fazla gelişmiştir ve çok daha değişik duygular yaşayabiliriz. Oksitosin, davranışlarımızın çoğunu şekillendiren duyguların oluşmasına neden olan kimyasallar için tek bir örnektir. Diğer kimyasallar da bizi hayatta tutacak çeşitli durumlar için salgılanır. Kararlarımızı duygularımız şekillendirir.

”Beynimiz gıda, güvenlik ya da sosyalleşme gibi yaşamsal bir ihtiyacı karşılayıncaya adar bizi mutlu edecek bir kimyasal salgılamaz. Ardınan beynimiz bir ”hayatta kalma fırsatı”yla karşılaştığında hızlı bir salgılama olur. Bu yüzden inişler ve çıkışlar hissedersiniz.”
-Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Basettiğimiz kimyasallardan bir diğeri ”dopamin”dir. Dopamin; aramak, çabalamak, başarmakla ilgilidir. Bu his olmadan insanlık büyük işlerin peşine düşemez, sorunlarını çözmeden bırakırdı. Loretta Graziano Breuning’in deyimiyle dopamin ”enerjiyi nereye aktarmanız gerektiğini” söyler ve bizi hayatta tutar. Pek çok problem arasından bir tanesine odaklanmamız önemli bir konudur, onu başarır başarmaz başka bir derdimizi hatırlarız.

Dopamin’in kimyasal formülü

Tersine düşünecek olursak da, beynimiz daima ”olası ödülleri” araştırır. Antropolojik olarak bakıldığında, atalarımız yemeğin nereden geleceğini bilmiyorlardı. Dolayısıyla arayış, insanın hayatta kalması için çok önemli idi. Atalarımız bir ipucu yakaladıklarında peşine düşüyorlardı çünkü dopamin salgılanmaya başlıyordu. Dopamin, onlara devam etmelerini söylüyordu. Dopamin salgılanması, yemek bulunduğu anda durur çünkü dopaminin görevi sonuca ulaşana kadar arayışın sürmesidir.

Beynimiz, ödül arar

Bir sınavı geçen öğrencide dopamin salgılanır, dersleriyle ilgilenmediğinde kendini suçlu hisseder. Futbolcu gol attığında, maymun muz gördüğünde dopamin yükselir. Amaçlarımıza ulaşmamızı dopamin sağlar. Ama ödülün büyüklüğüne göre dopamin miktarı artar. Altındaki çocuğunu kurtarmak için araba kaldırmış annenin anlık deneyimi dopaminle açıklanır. Çocuğun hayatta kalması, genlerimizdeki en büyük ödüllerden biridir.

”Dopamin bir ödül beklediğinizde hissettiğiniz heyecandır. Aç bir aslan yalnız bir ceylanı gördüğünde bir ödül bekler. Susuz kalmış bir fil su kuyusunun izlerini gördüğünde bir ödül bekler. Dopamin, ihtiyacınızın karşılanacağı bir yol gördüğünüzde enerji rezervinizi açığa çıkarır. Bomboş otururken bile ihtiyaçlarınızla ilgili bir şey bulmak için sizi etrafı kolaçan etmeye teşvik eder, ”İşte bu,” diyeceğiniz ayrıntılar keşfettiğinizde iyi hissettirir. Yapbozda aradığınız parçayı bulduğunuzda hissettiğiniz mutluluğun sebebi dopamindir.”
-Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

”Beyniniz, hayatta kalmayı başarmış insanlardan miras.”

Atalarımızı hayatta tutmuş ve genlerinin devamını sağlamış bir diğer hormon ”endorfin”dir. Büyük bir yara aldığınızda, ölümcül tehlike olan yerden kaçana kadar acıyı hissetmenizi engelleyen endorfindir. Kurşun yediği halde çatışmadan kaçan, araba çarptığı halde yol kenarına kadar sürünen kişiler o anda acı hissetmezler. Endorfin, onların ölümcül tehlike olan yerden ayrılmalarına olanak tanır. Aslan tarafından parçalanmış bir zebra için de aynısını geçerlidir, aslanların dikkati dağıldığı anda kaçmaya çalışır, çünkü endorfinin etkisi altındadır.

”Endorfin salgılanması uzun sürmez, çünkü acının yaşamsal bir değeri vardır. Acı, bedeninizin bir şeylerin çok ters gittiğini söyleme yoludur. Acıyı görmezden gelip durursanız sıcak fırınlara dokunur, kırık bacaklarla yürürsünüz. Sürekli endorfinin etkisindeyken doğru yaşamsal seçimler yapamazsınız. Nihayetinde sıkıntılı uyarıları fark etmek üzere geliştik, onları görmezden gelmek için değil.”
-Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Endorfin için vücudun ürettiği eroin, eroin için de dışarıdan alınan endorfin denilebilir. Yüksek ağrı çekenlerin, endorfin salgılanması için vücudunda kesikler oluştururlar.

Loretta Graziano Breuning şöyle der: ”Hayatta kalmak üzere tasarlandık, sürekli iyi hissetmek için değil.” Endorfini sürekli hissetseydik, ölümden kaçmak konusunda tembelleşir ve ona yakalanırdık. Ölüm tehlikesini atlattıktan sonra endorfin durur ve acı başlar. Bu sayede yaralarımızı hareket ettirmeyiz ve iyileşiriz. Acı, bizi hayatta tutar. İnsan, acının yönlendirmesi olmadan bu çağlara ulaşamazdı.

”Adrenalin” de benzer bir hormondur. Ancak acı verici olay gerçekleştikten sonra değil, gerçekleşme ihtimali olduğunda salgılanır. Bize acı verecek bir olay olmadan önce artan adrenalin sayesinde, acı verici olayın yaşanmamasını sağlayacak kadar anlık yüksek enerji ve odaklanmaya sahip oluruz. Bu durumda iken nörokimyasallar aracılığıyla beynimize ulaşan her mesaj, harekete geçmek üzere kullanmak için abartılı bir şekilde yorumlanır. Beklenmedik ya da normalde alınamayacak bazı anlık kararlar adrenalin ile olur.

Adrenalin, vücut acı öngördüğünde salgılanır. Paraşütünüz olsa bile skydiving yaparken adrenalin salgılanır. Ve çok çabuk bağımlılık yapar. Her seferinde aynı miktar salgılanması için bir dahaki sefer daha riskli bir şey yapmanız gerekir. ”Adrenalin bağımlılığı” adeta uyuşturucu bağımlılığı gibidir.

İnsanlarla ilişkili bir diğer mutluluk hormonu ”serotonin”dir. Sosyal üstünlük, saygı görme, çatışmadan kaçınma ile ilişkilidir. Diğer maymunlar tarafından aynı gören alfa bir maymun, bir kafese kondu. Diğer maymunlarla aralarına ayna konuldu. Maymunlar alfa maymunu görmedikleri için tepki değiştirmediler. Deneyciler, kendisini fark etmeyen maymunların varlığının alfa maymunda serotonin düşüşüne neden olduğunu keşfetti. Loretta Graziano Breuning diyor ki, ”Memeli beyni daima, acı vermeden iyi bir his veren serotoninin yakalamaya çalışır.”

”Serotonin önemli olma hissidir. Başkalarının kendilerini önemli hissetmekten hoşnut olduğunu görürüz ama bunu kendimizde görmekten nefret ederiz. Beynimizin doğal olarak sosyal üstünlük arayacak şekilde tasarlandığını bilmekte fayda var, çünkü byin kendi genlerinin kopyalarını üreterek gelişmiştir. Çatışmadan kaçınırız çünkü saldırganlık genlerimizi yok edebilir. Yani memeli beyni sosyal verilerin hesabını sürekli tutar ve kendini ortaya koyacak güvenli bir yol bulduğunda serotoninle ödüllendirilir. Büyük bir insan korteksi fiziksel mücadele yerine soyut durumlarda serotonin salgılar. Mesela ”gurur”, ”güven” ya da ”özsaygı”.
-Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Hayvanlar, kötü olan hislerden kaçarak hayatta kalır.

Beynimiz, yaşadığımız olayın o hissi yaşamak için gerekli olup olmadığını bilmez. Sadece, hayatta kalıp da genleri bugüne kadar gelmeyi başarmış atalarımızın davranışlarını yönlendiren hisleri bize yaşatıp bizim de hayatta kalmamızı sağlamaya çalışır. Bir aslan için mutluluk ya da mutsuzluk çok net kurallara bağlıdır. Ancak insan beynine her yönden hücum eden çok çeşitli bilgiler arasından beynin bir türlü oturtamadığı değişik hisler ve duygular vardır. Özellikle modern toplum insanı, gereksiz bilgi yığınları, kontrol edilmesi imkansız düzenler ile karmaşadan kaynaklı mutsuzluk yaşar.

”Örneğin aç bir aslan av bulduğunda mutlu olur. Bu felsefi bir mutluluk değil, aksana avlanmak için gereken enerjiyi sağlayan fiziksel bir durumdur. Aslanlar avlanırken sıklıkla başarısız olur. Bu yüzden enerjilerini tüketmemek ve açlıktan ölmemek için hedeflerini dikkatle seçerler. Bir aslan yakalayabileceği bir ceylan gördüğünde heyecanlanır. Dopamin salgılanır ve üzerine atılıp avlama isteği tetiklenir.”
-Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Bertrand Russell, ”İnsan, eğitime ihtiyaç duyan tek canlıdır” der. Diğer canlılar, hayatta kalmaları için gerekli içgüdüler ile doğarlar. Sahip oldukları bağıntılar, mevcut koşullarda hayatta kalmalarına yeter. Ancak insan çok fazla nöronla doğmasına rağmen bağıntıları sonradan oluşturmalıdır. Biyolojik içgüdülerimiz; toplumun, paranın, siyasetin, geleceğin, ailenin, alışverişin, okulun, kanunun ne olduğunu bilmez. Beynimizin limbik sistemi temel duygular ile insanın yarattığı ve hayatta kalmak için gerekli kültür arasında benzerlik kurarak doğada hayatta kalmak için gerekli duyguları günlük yaşama adapte etmeye çalışır. Bu süreçte de sürekli mutsuz ve stresli hissederiz.

”Susamış bir fil su bulduğunda mutlu olur. Susuzluğunu giderecek olma hissi dopamin salgılamasını sağlar e bu da nöronlar arasında kalıcı bağlantılar kurar. Bu sayede gelecekte de su bulması kolaylaşır. Suyun nerede olduğunu öğrenmeye ”çalışması’ gerekmez. Dopamin nöronlardan bir yol çizer. Gelecek sefer bir su kuyusuna dair herhangi bir işaret gördüğünde mutlu kimyasallar hareketlenir. İşte his ona, ”İşte ihtiyacın olan şey burada,” der. Yorgun ve susu kaldığında ödüle dair bir işaret iyi hissi tetikleyerek onu harekete geçirir. Mutlu kimyasallar belli bir çaba ya da niyet olmadan hayatta kalmamıza yardımcı olur.”
-Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Örneğin dil, insanın varlığının en önemli konularından biridir. Milyonlarca insanla aynı şehirde yaşayan, 20 yıla yakın eğitim gören, doğada anlatabileceklerinin ötesinde sonsuz farklı durum yaşayacak insan için iletişimin en önemli öğesidir. Ancak dil, beynimizde limbik sistemin de ötesinde kortekste yönetilir. İnsanı insan yapan konular, sürüngen beyin ve limbik sistemde değil kortekstedir. Limbik sistemde dil ile ilgili bölüm olmayışı, duygularımızı kelimelere dökemememizin de sebebidir.

”Büyük korteks sizi diğer hayvanlardan ayıran şeydir. Yeni sinir yolları yaratmaya devam eder ve ihtiyaçlarınızı karşılayacak çabaları sürdürür. Fakat insan sadece korteksle yaşamaz. Sizin için neyin iyi olduğunu bilmek için limbik sisteme ihtiyacınız vardır. Korteksiniz dünyayı kaba ayrıntılarla bir kaos olarak görür. Ta ki limbik sistem bir şey için iyi ya da kötü olduğu hissini yaratana kadar.”
-Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

”büyük bir korteks”

Mantıklı bir insan beyni, belki de bu dünyayı olduğu haliyle kabul etmezdi. Ancak hayatta kalmaya odaklı beynimiz duygularımız aracılığıyla kararlarımızı yönlendirir. İkna edilmek için çok fazla kez nöron yollarının oluşması gereken bazı durumlarda tek bir duygusal olay sonucu miyelin harekete geçer ve bizim için önemli bir yol oluşur. Duygular, kararlarımızı en fazla şekillendiren durumlardır. Her durumda başka bir kimyasal yükselir ve düşer. Ve bunun bir sonu yoktur. Sonsuza kadar, hayatta kalabilmek için beynimizde durduğumuz yerde bile bir diğer mutluluk hormonunu artırmanın peşine düşeriz. Birini yükselttiğimiz anda diğerinin düşük olduğunu keşfeder ve hayatta kalmaya devam ederiz.

”Fakat mutlu kimyasallar sürekli salgılanmaz. Aslan sadece daha fazla av bulduğunda ve fil de ancak ihtiyacının karşılanacağını gördüğünde mutlu kimyasallar salgılar. Doğada bedavaya mutlu kimyasal yok. İyi duygular, bizi hayatta kalmak için yapmamız gerekenlere yönlendirirler, çünkü varlıklarının sebebi budur.”
-Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Modern toplumda yaşasak da beynimiz doğada hayatta kalanlardan miras.

Çoğu zaman felsefi anlamda mutsuzluk ile limbik sistemin neden olduğu mutsuzluğu birbirine karıştırırız. Üst düzey anlamlar yüklediğimiz çoğu duygumuz esasında hayatta kalmaya çalışan bir hayvan içgüdülerinin bize hissettirdikleridir. Kendimizi özel hissettiğimiz, hiç kimsenin yaşamadığını sandığımız duygular yaşadığımız hiçbir zaman aslında başka insanlardan farklı bir şey hissetmeyiz. Gerçekten önemli hisler, içimizdeki memelinin yüzbinlerce nesilden kalma biyolojik algoritmaların hissettirdiklerinin ötesine geçip, bizi insan yapan düşüncelere ulaştığımızda yaşanmaya başlar.

”Hikayeniz eşsizdir ama bu duygulara neden olan kimyasallar herkesinkiyle aynıdır. Hayat deneyiminiz eşsizdir ama herkesin deneyimi birbirine benzer, çünkü temel yaşamsal ihtiyaçlar beyninize hükmeder.”
-Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

08.10.’17’de okuduğum Mutlu Beyin, psikiyatriye ilgi duyanlar için harika bir kitap olmasının yanında, günlük yaşamını değiştirecek bir şeyler yapmak isteyenler için ilk okunması gereken kitaplardan biri.
137 Views

Korku, Amigdala ve İçgüdüler

Amerika Birleşik Devletleri’nin kuzey doğusunda New England eyaletinde bir anket yapılır. İnsanlara en çok korktukları şeyin ne olduğu sorulur. Çoğunlukla cevap şudur; yılan. Bunu doğal bulabilirsiniz ancak ilginç olan, bu bölgede hiç yılan olmamasıdır. Bu bölgedeki insanlar hayatları boyunca hiç yılan görmezler. Hayatları boyu pek çok farklı tehlikeli şey görürler ve yine de cevap yılandır.

Mozaik desenler çağlar boyu mimaride, giyim ve kilim desenlerinde kullanılmıştır. Çünkü insanlar için çok dikkat çekicidir. Gordon H. Orians, bilim insanlarının; baklava deseni, rasgele motiflere sahip bir doku üzerindeki rasgele saçılmış beneklerin insanlarda sinirsel aktiviteye sebep olduğunu bulduklarını söyler. Yılan derisini andıran bu desenlerin dikkat çektiği keşfedildiği için binlerce yıl boyunca kültürün nesnesi olmuştur.

Andrew Tomarken adlı bir biliminsanı bir deney yapar. İnsanlara yılanlı, çiçekli ve mantarlı slaytlar gösterirler. Bazı slaytlara hafif bir elektrik şoku eklenir. Deney sonrasında hangi slaytlarda elektrik hissettikleri sorulduğunda, öyle olmasa bile “yılanlı slaytlar” cevapları gelir. Yılanı sadece görmek bile, acı hissetme sebebidir.

”Dokuz-aylık bebekler yılanlara diğer hayvanlardan farklı tepki vermez, ama bebek bir yaşına geldiğinde yılan ile korku hızla birbiriyle ilişkilendirilir. Üç yaşında bir bebeğin yılana verdiği tepki, tehdit içermeyen bir uyarana (çiçek, kurbağa, tırtıl) verdiği tepkiden daha hızlıdır. Öte yandan, ne çocuklar ne de yetişkinler çiçekler arasındaki bir kurbağayı, kurbağalar arasındaki bir çiçekten daha iyi algılayamaz. Bir diğer deyişle, yılanları saptayıp tepki vermeyi pek çok şeyden daha çabuk öğreniriz çünkü onlara özellikle güçlü tepki veren sinir devreleri, bebek beyninin çok hızlı olgunlaştığı ilk yıl içinde oluşur.”
-Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians

Üzerine çay dökülen bir insan çay içmemeye başlayabilir. Üzüntülü bir anında yağmura yakalanan insan yağmurları sevmemeyebilir. Küçük bir çocukken köpekler tarafından kovalanan birisi köpeklerden ömür boyu korkabilir. Böyle olaylarda oluşan kimyasal ve elektriksel yolla; korkuları, tepkileri, davranışları açıklar. Aile, toplum, inançlar bazı hayvanlardan tiksinti duymaya sebep olabilir. Din, sosyoloji, kültür böyle konuları inceler.

”sinirsel aktiviteye yol açar”

Ama hayatında hiç yılan görmemiş olmak, yeni doğmuş bir bebek olmak, yılanı andıran desenler görmek, başka bir şey tarafından acı görmek bile yılanları düşünmemize, korkmamıza, önlem almamıza, acı duymamıza neden olmaktadır. Bu konuyu ne açıklar? Cevap: Evrimsel Psikoloji.

Şehirlerde, apartmanlarda yırtıcı bir hayvanla karşılaşma korkusu olmadan yaşarız. Tek bir hayvan sıkıntı çıkarsa yakalar ve öldürürüz. Bugün sokaklarımız hiçbir yırtıcı hayvan içermeyecek şekilde temizlenmiştir, onların çoktan icabına bakmışızdır. Ancak bir zamanlar Afrika savanalarındaydık. Atalarımızın evinin duvarını boyamak, televizyonda kanal seçmek ya da bilgisayardan oyun oynamaktan çok daha önemli bir derdi vardı: hayatta kalmak.

”ilk evrilen davranış: tehlikeden uzak durmak”

Hayvanlarda ”ilk evrilen” davranış; tehlikeden uzak durmak. İnsan dahil memeli hayvanların tümünde, korku ve öğrenmeden sorumlu sinir devresi, amigdalalarında yer alır. Bu da tehlikeye çok hızlı tepki vermemizi sağlar.

Şu ufacık bölge, beynimizin korku merkezi olan: “amigdala”

Genler bir sonraki nesle aktarıldığında, hayatta kalmakla ilgili davranışlar da bir sonraki nesle kopyalanmış olur. Bütün memelilerde tehlikeden kaçmak duygusu her nesilde devreder. Bu duygusu yeterince gelişmemiş olanlar her nesilde daha az hayatta kalmış, en sonunda kaybolmuştur. Çünkü hayatta kalmamın bir ömür devam eden risklerle yüzleşmeye bağlı olduğu bir doğada, sürekli tetikte olmamak bir sonraki nesle genlerin devam etmemesi demektir.

korku ve öğrenme; aynı sinirle iletilir

Yılanlardan bu sebeple korkarız. Çünkü atalarımızın Afrika savanalarında yaşadığı zaman periyodunda en önemli hayatta kalma sebeplerinden biri olmuştur. Yılanlardan korkanlar hayatta kalmış, yeterince tetikte olmayanların genleri bugünlere ulaşmamıştır. Aynı şekilde hayatta kalmaya neden olan önemli şeyler zevk veren içgüdüler olarak bugüne taşınmıştır. Hayatta kalmamız zevk arama ve acıdan kaçınma arasında giden içgüdülerle sağlanır. Yüksek bir ses duyunca irkilir, yemek yediğimizde rahatlar, üşüdüğümüzde ısınmaya çalışır, yılan görünce savunmaya geçer ya da kaçarız.

Tüm ihtiyaçları karşılanan bir insanın temel içgüdüsü: çocuk sahibi olmaktır. Tüm insanlar biyolojik olarak çocuk sahibi olmaya yol açan bir davranış olduğu için cinsel yakınlıktan zevk alırlar. Çünkü tüm atalarımızın yaptığı bir davranış olarak beynimiz bize bunun iyi bir şey olduğunu söyler. Tüm atalarımız çocuk sahibi olmuştur, eğer bir tanesi olmasaydı biz doğmazdık. Beynimiz, çocuk sahibi olmaya yol açacak şeyleri keyifli hale getirirken, buna engel olacak şeylerden kaçınmamıza neden olur.

”Örneğin cinsel yakınlıktan zevk alan atalarımızın sonraki kuşaklara bu tercihlerini taşıyan genleri, bundan zevk almayan, dolayısıyla cinsellik için eş aramaya çok hevesli olmayan atalarımızdan daha fazla aktarmış olacağı açıktır. Aynı mantıkla gidersek, zengin kaynaklara (mağaralar, su, av hayvanları) sahip güvenli ortamları sevip orada yerleşen bireyler, kötü ortamları beğenip yerleşen bireylerden daha fazla yavru bırakmış olmalıdır. Bu yavrular da, aynı tercihlere yönlene genlerin kopyaların miras almış olmalıdır.”
-Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians

Evrim, her kuşağın sonraki kuşaklara hangi genetik katkıyı yaptığını inceler. Her canlının hayatta kalmak ve üreyip genlerini bir sonraki nesle aktarmak için yaptığı şeyler bu alanın konusudur.

İnsan için de Afrika savanalarından kalma korkular ve keyifler vardır. Yılanlardan bu nedenle korkarız. Çünkü bir zamanlar en temel hayatta kalma nedenlerinden biri bu idi. Tüm ihtiyaçlarını gidermiş birisi eğer yılanlara karşı yeterli tedbirli değilse hayatta kalamadı. İstatistiki olarak yılanlara karşı tedbirsiz olanların nesli çabuk tükendi (doğal seleksiyon). Israrla her nesilde yılanlardan korkmaya neden olan genler bir sonraki nesle aktarıldı ve sonuçta aradan yüzbin yıl geçtiği halde biyolojik mirasımızda yılan korkusu kaldı.

Afrika’da sulak bir alanın tadını çıkaran kuşlar, bir çıt sesi üzerine herşeyi bırakıp havalanırlar. O ortamda böyle yapanlar hayatta kalmıştır, her hayvanın ortamında hayatta kalmak için gerekli koşullar farklıdır, bu da farklı yönde evrimleşmeye neden olur.

Yılandan korkmak, insanlar gibi maymunlarda da hayatta kalma sebebi olmuştur. Tüm maymunlar yılandan korkarlar, tek bir tür hariç: Madagaskar lemuru. Dış dünyadan izole bir ada durumunda olan ve yılanların yaşamadığı Madagaskar’da yılandan korkmak hiçbir zaman hayatta kalma sebebi olmamış ve böylelikle lemurların içgüdülerine yerleşmemiştir.

Bu sebeplerle bozuk sütün, çürümüş etin, lağımın kokusunu kötü buluruz. Atalarımızın hayatta kalanlarının kaçındığı şeyler, genler yoluyla içgüdülerimizi oluşturmuştur. Bunları tüketmeyi veya tüketeceğimiz şeylere bulaşmasını; bırakalım, gördüğümüze, kokladığımızda, hisssettiğimizde bile tiksinti duyup uzaklaşırız. Ancak öldürücü olmasına rağmen Karbonmonoksit (CO) kokusunu hissetmeyiz. Bunun da bir nedeni var.

”Aşırı bilgi yüklemesi yeni bir şey değil. Milyonlarca yıldır atalarımızın başına ders olan bir durumdur bu. Neyse ki gelen bu bilgilerin birçoğunun değer taşımadığını düşünüp yok sayarız. Aşırı bilgi yüküne verdiğimiz evrimsel tepkiler, bize ulaşan bilgilerin bir kısmını uygulayıp bir kısmını önemsiz sayan sinirsel programlardır. Bu sinirsel programlar, gereksiz bilgileri süzüp yalnızca önemli verileri içeri lana bir filtre işlevi görürler. Bu filtreler ”biyolojik olarak hazırlanmış öğrenme” dediğimiz mekanizmayı devreye sokar. Bir diğer deyişle, zihinlerimiz dışarıdan gelen bilgileri süzer hayatta kalmayı ve üremeyi etkileyen kararlara tesir eden bilgileri dikkate alıp saklar.”
-Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians

Hindistan’da yılanlardan korkmak duygusu, zehirli olanların kontrol altına alınması ve birlikte yaşamla birlikte yenilmiş ve yılanların da yer aldığı bir kültür doğmuştur. Ancak dünyanın pek çok yerinde hala biyolojik içgüdülerimizin yılandan korkmak üzere programlanmış yapısı devam etmektedir Bunun nedenini Gordon H. Orians şöyle açıklıyor: ”Bir davranış devam ediyorsa bunun edeni genetik mutasyonunu ve genetik sürüklenmenin o davranışı saf dışı bırakmasına ütecek kadar zamanın geçmemiş olmasıdır yahut genler uyumsal ve aktif olarak seçilen bir özelliği kodlamış da olabilirler.”

İşte bu yüzden Karbonmonoksit’in kokusuna duyarlı değiliz, çünkü biyolojik içgüdülere yerleşmek için gerekli zaman gerçekleşmemiştir. Soba ve kömür insanlık tarihinde nisbeten yeni kavramlar olduğu için, karbonmonoksite maruz kalanların öldüğü bir süreç de yaşanmamıştır. Gordon H. Orians yine aynı sebepten, bizi öldürme ihtimali olan silahlar, bombalar, otomobiller yerine akrepler, yılanlar, örümcekler görürüz. Bilinçaltımızın en derinlerinde onlar vardır. Yüksekten düşmek de en büyük korkumuzdur, ki antropologlara göre uyurken ağaçtan düşmemek atalarımız için hayati önem taşıyordu.

Yılan deseninin mimaride yer bulması: Biyolojinin kültüre etkisi

Günbatımı da çok uzun bir süre avcı-toplayıcı hayat sürmüş atalarımız için önemli bir konu idi. Havanın kararması yeni tehlikeler ve şart değişimi demekti. Bu sebeple ”yaklaşan karanlığı işaret eden ipuçları”, örneğin gölgeler insanlar için dikkat çekicidir. Günbatımı güçlü bir motivasyon kaynağıdır.

Bu arada bir şeyi tehlikeli bulmak ile çekici bulmak birbiriyle çok alakalı şeylerdir. Tehlikenin nerede olduğunu öğrenmek isteriz. Bir cafeye girince, düşmanımızın nerede oturduğunu fark ederiz. Bıçaklı saldırganın elindeki bıçağa bakarız. Bir yılan gördüğümüzde onun nerede olduğunu sürekli bilmek isteriz. İnsan psikolojisi bu ilgi duyma biçimini farklı yorumlar. Tehlikeli bulduğumuz şeylere duyduğumuz sürekli ilgi ile çekici bulduğumuz şeylere ilgi duymamız birbirine karışır.

”nerede olduğunu öğrenmek istemek”

Kırmızı, en çekici renktir. Çünkü milyonlarca yıl doğada yaşamış atalarımız bu rengi sadece kanda görüyorlardı. Bu rengi gördüğü her durumda bir hayatta kalma durumu söz konusu olduğu için, bu renge oldukça duyarlı olmuşuzdur. Kırmızı, tüm renkler içinde en çekicisidir çünkü biyolojik içgüdümüz onu tehlike ile ilişkilendirir. Trafik ışıkları, dur işaretleri kırmızıdır. Fastfood şirketleri kırmızı tonu iştah açmak için kullanırlar. Reklamcılık kitaplarında şöyle yazar: ”Kırmızı her şeyi dikkat çekici yapar.”

Morpheus’un sistem ve simülasyon üzerine inanılmaz dersini dinlemekte olan Neo’nun dikkati bile bir programcının kodladığı ”kırmızı kadın” karşısında dikkati dağılır

Ayrıca sivri ve ince şeylere ilgi duyarız. Bunlar bir şekilde dikenler, boynuzlar, dişler ve taşların sivri yerleri gibi tehlikeleri anımsatmaktadır. Çekici bulduğumuz insanlarla ilgili de böyle içgüdüler önemlidir. Örneğin sivri bir çene, insanlara çekici gelir.

dikenler, boynuzlar ve sivri dişli şeyler

Scharlet Johansson, zaten güzel. Ancak ”sivri” çeneye sahip olmak gibi pek çok estetik operasyon çeşidi ile ”üçgen” vücuda sahip olmak gibi çok fazla amaç var. Estetik bulduğumuz neredeyse her şey, evrimsel psikolojinin neden olduğu içgüdülerimizle ilgili.

Yılan derisinden olmakla övünülen pek çok ürünün amacı da aynıdır. Gordon H. Orians, yirminci yüzyılın sonlarında yılan derisinin moda oluşunu evrimsel psikoloji ile açıklar. Timsah ve yılan derileri, tüketici ürünlerinde sıklıkla kullanılmıştır.

Yılan derisinden bir çanta

Güzel ve çirkin algımız da bu sebeple hayatta kalmakla ilişkilenmiştir. Kolunu kaybetmiş bir insana nazaran kaşlarını kaybetmiş bir insana daha farklı bakarız. Çünkü çirkinlik algımız hayatta kalma nedenleri tarafından etkilenmiştir. Farkında olmadan bazı şekillere, renklere, gölgelere, kontrasta duyarlıyızdır. Böyle milyonlarca içgüdüsel dürtü, düşüncelerimizi şekillendirir ve bir şekilde sadece insanların dünyasında geçerli algılara dönüşür. Hiçbir koku özünde iyi ya da kötü değildir, tamamı moleküllerden oluşur. Hiçbir şey güzel ya da çirkin değildir, tamamı renkler, şekillerden oluşur. Ama bizi hayatta tutan algılarımızla onlara büyük anlamlar yükleriz.

Bu resmi güzel buluyoruz. Çünkü yeşil ve günışığı, atalarımız için avlanma, yaşama ve hayatta kalma demekti. Hem kupa hem de ayraçtaki turunculuk bize elle konulmuş bir uyum gösteriyor ve buralarda bir yerlerde bir insan olduğunu haber veriyor. Doğal olmayan simetriler bizim için bu sebeple dikkat çekicidir, toplum olmadan hayatta kalmazdık. Turuncu renk hem kırmızıya yakın olduğu için hem de doğada az bulunduğu için dikkatimizi çekiyor.

Biyolojik olarak hayatta kalan özellikler; içgüdülerimizi, korkularımızı, zevklerimizi, estetik algımızı şekillendiriyor. Buna ilave, kültüre de bir şekilde bu korkularımızı elimizle yerleştiriyoruz. Dünyada çoğu inançta yılan, lanetlenen ve üzerine mitolojik kötü öyküler yazılmış bir hayvandır. İnsanlar korkularına anlam yüklemek için hikayeler yazarlar. Yılandan içgüdüsel olarak nefret etmeye ilave olarak, hayatta kalmayı garanti etmek için başkalarının da ondan nefret etmesini ve korkmasını sağlaya çalışırlar.

Yılanlar, sivri şeyler, kırmızı renk sadece birkaç örnek. Bilinaçtımızda yatan ancak bizim bu konuyla alakalı olduğunu bile bilmediğimiz en derin duygularımız evrimsel psikolojinin konusu. Alışkanlıklar geliştirmeden, karakterimiz oturmadan, önyargılarımız yerleşmeden, tecrübelerimiz kesinleşmeden, çocukluk anılarımızı yaşamadan önce, doğar doğmaz sahip olduğumuz içgüdüler pek çok kararı çoktan vermiş durumda. Bizi hayatta tutmaya başlayan beynimizin yargılarının ve önyargılarının hangilerinin hala geçerli ve gerekli olduğunu bilemiyoruz. Çoğu içgüdümüzle hayat boyu bir kez bile karşılaşmıyoruz, ama o içgüdülere sahip olarak yaşamaya devam ediyoruz. Onlardan kurtulamayız ve belki de kurtulmamalıyız. Ancak çoğu davranışımızın altında yüzbinlerce nesil atamızı hayatta tutan nedenlerin yattığını fark etmeliyiz.

Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare kitabı, ender bulunan Evrimsel Psikoloji kitaplarından biri. Çoğu soru işaretini tek seferde silen ve anlattığından fazla soru cevaplayan kıymetli bir kitap.
197 Views

Kader, Atalar ve Genler

Avrupa’da yüzyıllarca hüküm sürmüş Habsburg Hanedanı, 1700 yılında Kral 2. Charles’in ölümü ile son bulur. Öldüğünde 39 yaşındadır, hiç çocuğu yoktur, engellidir, epilepsi hastalığı ve zihinsel yetersizliği vardır ve hayatı boyunca sağlık sorunları yaşamıştır.

Abartılı da olsa, ölümünden sonraki durumu tarihe böyle geçmiş

17. yüzyıl için 39 yaşına kadar yaşamak iyi sayılabilir ancak o, bu yaşa kadar saraydaki çok titiz bakım içinde güçlükle gelmiştir. Atalarının mezarlarından çıkarılmasını ve onları çürürken izlemeyi istemek gibi tuhaf davranışları olmuştur. Halk ona ”Lanetlenmiş Charles” lakabı takmıştır. Ancak 2. Charles’in yaşadıklarının bir sebebi vardır.

Habsburgların sonucuncusu 2. Charles

Esasında Habsburg Hanedanı, geçmişteki 200 yıl boyunca Avrupa’nın en büyük bölümünü ve Kutsal Roma İmparatorluğu’nu yöneten, çok nüfuzlu ve güçlü bir ailedir. Ancak güç bölünmesinden hoşlanmayan hanedan, dışarıdan evlenmeyi bırakır. Bu karar, yüz yıl içinde koskoca bir hanedanın soyunun kurumasına sebep olur.

Adını İsviçre’de bulunan Şahin Kalesi”nden alan hanedanlık Avrupa’da bulunan Fransız Capet Hanedanından sonraki en büyük hanedanlıktır.  Kaynak: tarihiolaylar.com

Her insanda her genden iki kopya, her kromozomda da her bir ebeveynden birer eş gene sahibiz. Biyolojik varlığımız, hayatta kalmış davranışların sonucudur. Genetik olarak dezavantajlı özellikler, eşlerden gelen iyi özellikler ile dengelenir. Çeşitlilik, neslin sağlamlığıdır. Bizler, çeşitli varyasyonların hayatta kalan özellikleriyiz. Ne kadar çok çeşitli varyasyon olursa, o kadar iyi genler arasında bir karışım olur.

Ancak akraba evliliğinde yaşanan, Adam Rutherford’un deyimiyle; ”çocuğa genetik varyasyonlar yükleme hatasıdır”. Büyükanne ve babadan çeyrek, anne babadan yarım gelecek olan özellikler, dışarıdan birinden gelecek genlerle birlikte iyi bir karışım oluşturup hayatta kalacak yeni nesli inşa edecektir. Dışarıdan gen gelmediğinde sonuç karanlık olacaktır.

“…sigorta poliçesi…”

Genetikçi Adam Rutherford, ”Bugüne dek yaşamış herkesin kısa tarihi” kitabında genetik varyasyon çeşitliliğinin önemi ile ilgili çeşitli örnekler verir. Genetik bilimini başlatan Mendel, bezelyelerde olabildiğince çaprazlama yapıldığında daha varyasyonlu nesiller ortaya çıktığını keşfetmiştir. Safkan köpeklerde aile içi ilişkilerden dolayı pek çok sorun olmaktadır. Laboratuvar deneylerinde kullanılacak farelerin üretimi için herhangi bir hastalığa sahip olmayacakları kadar az akraba ilişkisi olması için uğraşılmaktadır.

“…genlere katkıda bulunmazlar…”

Aile ağaçları aşağı doğru dallanarak genişler. Habsburglar’da ise kümelenip birleşmektedir. Buna ”nesil çöküşü” denilir. Adam Rutherford; ”Aslında tüm nesiller zamanla çöker” der. Ama Habsburglar’ınki yüz yıl gibi kısa bir zamanda olmuştur. 1527-1661 yılları arasında doğan 34 bebekten 17’si 10 yaşına ulaşamadan, 10 tanesi de 1 yaşına ulaşamadan ölmüştür.

Esasında bunu Normal şartlarda aile ağacında, bir atadan sonraki beşinci, altıncı ve yedinci nesillerde -prensipte- 112 kadın olması gerekir. Habsburglar’da anne ata bu üç nesildeki pozisyonlardan dokuzunda bulunmaktadır.

Bulunduğunuz yerden bildiğiniz akrabalarınızı sayarak bunu anlamak zordur. Hiç alanız olmadığınızı sandığınız bir kişi ile birkaç ata öncesinde birleşiyor olabilir. Hayat boyu gördüğünüz herkesle bir ortak atanız vardı. Peki ya dünyadaki tüm insanların ortak atası ne zaman yaşamıştı?

Bir yerde mutlaka dünyadaki herkes, bir zamanlar yaşamış bir kişinin soyundan geliyor. Avrupa ile ilgili bunun en erken ne zaman olabileceği matematiksel olarak hesaplanmış. İlk olarak kaç yıl önce yaşamış bir kişinin şu an Avrupa’da yaşayan herkesin ortak atası olabileceği cevabı çok şaşırtıcı; 600. Matematiksel olarak 600 yıl önce sokakta gezmekte olan bir adamın soyu, bugün Avrupa’da yaşayan herkesle bir yerlerde kesişiyor olabilir. Bu tarih değil idiyse bile biraz daha eski, ama mutlaka bir yerlerde böyle bir kişi yaşadı.

“Avrupa’da, bin yıl önce hayatta olan insanlardan beşte biri, bugün hayatta olan hiç kimsenin atası değildir. Kendileri ya da kuşakları çoğalmadıkları için, tarihte bir yerlere soy çizgileri yok olmuştur. Buna karşılık, geri kalan %80 bugün hayatta olan herkesin atasıdır. Tüm soy çizgileri, onuncu yüzyılda herkesle birleşir.”
-Bugüne Dek Yaşamış Herkesin Kısa Bir Tarihi, Adam Rutherford

Adam Rutherford, her bir nesilde sahip olduğumuz ataların iki katına çıktığına dikkat çekiyor. Bir çift anne-baba, iki çift büyükanne-büyükbaba, dört çift büyükbüyükanne-büyükbüyükbaba … vs. Ancak şimdilerde o döneme göre çok çok daha fazla insan vardır, çünkü son zamanlarda hızla katlanmaya başlamıştır. O dönem yaşayan düşük insan nüfusu göze alındığında, şu an yaşayan herkesin o gün yaşayan birilerinin torunları olduğuna göre, herkesin ortak atalarının çok da uzakta olmaması normaldir.

”Falancanın soyundan gelmek” gibi övgülerin olduğu dünyada, Rutferford aslında herkesin önemli birilerinin soyundan olduğunu söylüyor ve ekliyor: ”Hepimiz özelizdir ve bu da aslında hiçbirimizin özel olmadığı anlamına gelir.”

Peki bugün yaşayan ”herkesin” ortak atası, en yakın hangi tarihte yaşamış olabilir? Matematiksel hesaplar bunun 3600 yıl gibi yakın bir tarih olduğunu gösteriyor.

3600 yıl önce

Genlerde nesilden nesile devam eden seyrelme, atalarımızın genlerinin bizler üzerindeki etkisini azaltıyor. 30 bine yakın genimiz olduğu ve her nesilde bunun karışıma uğradığı düşünüldüğünde; dünyadaki tüm insanların genleri büyük bir karışımdan oluşuyor. Öyle ki, belirli bir ırktan bahsetmek imkansızlaşıyor. Evet, ilginç bir şekilde Rutherford şöyle diyor; ”Genetikçiler için ırk yoktur.”

Genetik araştırmalar ırk diye bir şey olmadığı ortaya çıkmakta. Tüm insanlar aynı canlı türüne ait genleri taşıyor, tüm milletler benzer gen gruplarının karışımından ibaret.

Geriye doğru gittikçe, karışımları anlamanın imkansızlaşması, arada kaybolan genlerin hesaba katılamaması; ”İnsan Genom Projesi” gibi çok büyük bir projenin bile daha çok yolu olmasına neden oluyor.

İnsan Genomu Projesi, 2000 yılında insan DNA’sında bulunan 3 milyar kadar baz çiftinin dizilimini ve bunların % 2-5‘ini oluşturan genlerin yerini bulmak için başlatılmış çok büyük bir proje. Projede bugüne kadar çok ilginç sonuçlar ortaya çıktı.

Ancak bilinenler arasında, bugün yaşayan ”beyaz” herkesin mutlaka bir Viking akrabası olduğu. Ondan öncesinde ise tüm insanlar bir zamanlar Afrika’da idi. 100 bin yıl önce, tüm insanlık oradan yayıldı. Hepimizin ortak akrabası var ve genetik insanları sınıflandıran değil, birleştiren bir yön taşıyor.

“…eğer beyazsanız, Viking atalarınız vardır…”

”Kader” olarak adlandırdığımız ve tanımını net yapamadığımız şeye en yakın kavram ”genetik”tir. Hangi hastalığa yatkın olduğunuzdan, nelerden hoşlanacağınıza, nasıl bir hayat süreceğinize dair pek çok şey için ”kesin olmayan” ancak istatistiki olarak muhtemel hayatınızı belirleyecek olan ihtimaller bütünüdür. Biyolojik olarak hayatta kalmamız, bu genlerin bizi sürüklediği içgüdüler, dürtüler, bilinçdışı davranışlar ile belli olmaktadır.

“Gerçek şu ki, hepimiz dünyanın her yerinden geliyoruz ve soylarımızda biraz biraz herkesten eser taşıyoruz. Hedbirdlerin en kuytu köşesinde de yaşıyor olsanız, Yunanistan’da Ege Denizi kıyısında da, sadece birkaç yüzyıl öncesinden aynı ataları paylaşıyoruz. Bin yıl öncesindeyse, biz Avrupalıların ataları tamamen aynı. Bu zamanı üçle çarptığınızda, tüm dünyanın atası aynı olur. Hepimiz bu anlamda kuzeniz. Tüm insanoğlunun bunu paylaşıyor olmasını mutluluk verici ve insanın içini ısıtıcı bir gerçek olarak görüyorum. DNA, hepimizi bağlamaktadır.
– Bugüne Dek Yaşamış Herkesin Kısa Bir Tarihi, Adam Rutherford

Bu içgüdülere uymak, hayatta kalma şansımızı arttırmaktadır. Bir şekilde hayatta kalamaz, ya da hayatta kalsak bile çocuk sahibi olmazsak genlerimiz bir sonraki nesle devam etmez. Bir sonraki nesil, hayatta kalanların davranışlarının bir karışımı üzerine devam eder. Bizim neslimizi devam ettirmeyen nedenler ne ise, bunlar gen havuzunda azalmış ve ihtimali düşürmüş olur. Sürekli devam eden özellikler ise hayatta kalmaya devam eder.

23 kromozom, 3 milyar baz

Biyoloji, psikoloji ve kültürü şiddetle etkiler. Akraba evliliği, aile içi ilişkileri şiddetle reddeden ve sapıkça buluruz. Bugün tüm dünya bu kültüre karşı çıksa, yüz yıl sonra onların soyu kurur ve nesil yine bunlardan kaçanlar üzerinden devam ederdi. Bir şekilde biyoloji kültürü, sosyolojiyi, kanunları etkiler ve hayatta kalan özellikler devam eder. Ender bulunan özellikleri çekici bulur, hayatımızı kaybetmekten korkar, çocuklarımızı korur ve ölmemek için uğraşırız. Biyolojimiz, davranışlarımızın çoğuna çoktan karar vermiştir.

“…kaderin değil, ihtimallerin hesaplanmasıdır…”

Yine de hiçbir özellik, kaçınılmaz sonumuz değildir. Hayvan içgüdülerinden öte karar mekanizmalarımız ve düşünce yeteceğimiz, bizleri risklerin farkında olarak yine de hayatımızı başka türlü yaşayıp yine de genlerimizi devam ettirmemize olanak sağlar. Düşündüğümüz anda, kaçınılmaz sonlar yerine inanılmaz ihtimaller bizi bekler. İnsan genetiğinin bugün vardığı nokta, bir hayvanın hayatta kalmak için içgüdüsel olarak yaptığı şeylerin ötesinde bambaşka şeyler yapabilme ve kararlar alabilme vizyonunu yaratmıştır.

İnsanlık, Afrika’dan yayıldı. Bugün yaşayan herkesin ataları bir zamanlar Afrika’daydı.

Ve dünyada yaşayan tüm insanlar, genleri bugüne kadar gelebilmiş bir çeşitliliğin ürünüdür. Her durumdaki insanın geni, çeşitliliğin devamı için eşit derece önemlidir. Bir kişinin teni, milliyeti, görüşleri, engeli önemli olmaksızın, her insan bu çeşitliliğe katkıda bulunabilmek açısından hayati önem taşır. Ayrımcı yaklaşımlar hem çeşitliliği tehlikeye atar, hem de herkesin atasının ortak olduğu bir cins için oldukça basit düşünme ve cahilce bir yaklaşım olur. Her insan temelde farklı genlere sahip aynı tür canlıdır. Her insan, sonsuz ihtimal içindeki ihtimallerden birisidir.

Bugüne Dek Yaşamış Herkesin Kısa Bir Tarihi kitabını 13.02.’19’da okumuştum. Okuması zor ancak her bölümü çarpıcı bir kitap.
108 Views