Grup, Toplum ve Kimlik

– Enerjim ancak bu yazıyı yazmaya yetti, son okumayı ve düzenlemeyi yarın yapacağım.

Solomon Asch adındaki bir psikolog, tarihin en ünlü psikoloji deneylerinden birini gerçekleştirmiştir. Asch Deneyi olarak bilinen bu test, son derece kolay ve cevabı bariz sorulardan oluşur, ”Hangi çizgi daha uzundur?” gibi. Test soruları kişilere sorulduğunda doğru cevaplar alınır, ancak gruplara sorulduğunda durum değişmektedir. Çünkü test grubunda bir kişi hariç herkes deney ekibindendir ve sorulara bilerek yanlış cevap vermektedirler. Deney yapılan kişiler, diğer insanların verdiği cevaplar karşısında şaşkına dönseler ve kesinlikle inandıkları cevabı vermek isteseler de, grubun verdiği cevabın etkisinde kalır ve cevaplarını değiştirirler. Grup içindeki cevaplarımız, bireysel cevaplarımızdan farklıdır.

Oksitosin düşüşünün yüzünüze nasıl yansıdığını Asch Deneyi’nde görebilirsiniz. Üzerine deney yapıldığının farkında olmayan kişi hariç, diğer herkes deney grubunun içerisindeler. Deneydeki oyuncular bilerek yanlış cevaplar veriyorlar. Deneye katılmış kişiler, şaşkınlığa uğrasalar da, aksi yönde cevap vermek isteseler de içlerinden gelen güçlü bir dürtü nedeniyle hayret verici bir şekilde diğer insanların verdiği cevapları veriyorlar. Asch deneyi, psikolojinin en meşhur deneylerinden biri olup yıllar içinde pek çok kez tekrarlanıp aynı sonuç elde edilmiştir.

Asch’in deneyleri bize şunu gösteriyor: İnsanlar, çoğunluğun davranışlarına uyum gösterir. -Stuart Sutherland

Sosyal psikolojinin kurucularından Muzaffer Şerif, 1930’larda bir deney yapar. Deneklere bir ışık kaynağı gösterilir ve ışığın hareket ettiği mesafe sorulur. Işık aslında sabittir ancak optik bir nedenden dolayı hareketli gözükmektedir. Herkes aynı şeyi gördüğü halde ayrı ayrı sorulduğunda bireyler birbirinden çok farklı cevaplar verirler. Ancak denekler küçük gruplar haline getirildiğinde, görüşler birleşir ve ortak cevaplar ortaya çıkar. İnsan beyni birey iken ayrı, topluluk içinde ayrı kararlara varır. Başkalarının yaptıkları karşılığında fikir değiştirmek, grup haline gelindiğinde düşünce modelini ortak fikri destekleyecek hale getirmek, çoğunluğun yapacağı görülen şeyleri yapmak normaldir. Peki burada ne olmaktadır? Beynimizin başka insanların varlığına göre çalışma şeklini değiştirmesinin nedenleri ve sonuçları vardır.

Bilinç düzeyinde, sosyal destek olmadan öleceğinize inanmazsınız ama nörokimyasallarınız bu olasılığı şaşırtıcı derecede güçlü buluyor.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

1930’larda yapılan ilginç bir deney. Asansörde deney amacıyla bulunan insanlar, sanki ortada gizli bir ritüel, gelenek, prosedür ya da kural varmışçasına aynı anda bazı hareketler yapıyorlar. Asansaöre tesadüfen binen insanlar, bu uygulamaları aynen taklit ediyorlar.

Aslanlardan, yılanlardan, gorillerden daha güçlü olmadığımız halde bir nedenle hayatta kalmayı başardık. Kimi canlı kaçarak, saklanarak, gizlenerek hayatta kalır. İnsanlar ise organize olarak, işbirliği yaparak hayatta kaldılar. Tek başımıza daha güçlü olmadığımız canlıları, işbirliği ile alt ettik. Ancak kurtların avlanması gibi sıradan bir organizasyon değildir bu. Biri uyurken, diğeri gözcülük yaptı. Kimisi avlanırken, kimisi yavrulara baktı. Bir şekilde eksik özelliklerimizi birbirimizle tamamlayıp besin zincirinde en üst zincire çıktık. Başka insanların varlığı hayatta kalmamızda temel etkendi, bugün de öyledir. Başka insanlar yokken yiyecek, korunma, sağlık ihtiyaçlarımızı karşılayamayız. Bu nedenle beynimizin biyolojisinde; hem fiziksel hem de kimyasal bazı konular, başka insanlarla direkt ilişkilidir.

Yüksek zekamızdan o kadar eminiz ki, beyin kapasitesinin daha fazlasının daha iyi olacağını varsayıyoruz. Ama eğri böyle olsaydı, kedi ailesi de hesap yapabilen kediler üretirdi. Hayvan krallığında, neden Homo cinsi bu kadar düşünme makineleri üretmiş tek cins?
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

İnsanı diğer hayvanlardan ayıran en büyük etki böyle ortaya çıkmıştır. İnsan, büyük bir beyinle ancak çok az bağlantıyla doğar. Doğduktan sonra bu bağlantıların oluşmasına ve bunlar gerçekleşene kadar kendisine bakılmasına muhtaçtır. İhtiyaçları hem bedensel, hem de kültüreldir. Bu sebeple yavru bakımı ebeveynlerin, ailenin ve toplumun ortak görevi olmuştur. Böyle davranışlar içerisinde olmak, insanın topluluk halinde yaşamasına neden olmuş; biyolojisine yerleşmiştir. Bir şekilde başlayan sosyallik ihtiyacı, beynimizin en önemli gündemini oluşturur.

Kuşların kanatları, kurtların pençeleri, ceylanların kulakları var. İnsanı insan yapan da diğer insanlardır.

Homo sapiens her şeyden önce sosyal bir hayvandır, sosyal işbirliği hayatta kalma ve üreme için kritik öneme sahiptir. Kadın ve erkek bireyler için aslanların ve bizonun yerini bilmek yeterli değildir, asıl önemli olan kabilde kimin kimen nefret ettiği, kimin kiminle ilişkiye girdiği, kimin dürüst ve kimin hilebaz olduğunu bilmektir.
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Sosyal pek çok hayvan vardır, ancak insanlarınki gibi değil. Yüzbinlerce balığın, onbinlerce kuşun, yüzlerce koyunun bir arada oluşturduğu sürü davranışı, sosyallik değildir. Sosyal toplulukta her bireyin kendi karakteri ve bu karakterlerin birbiriyle ilişkisi söz konusudur. Ve hayvanlar en fazla 150 kişilik sosyal topluluklar oluşturabilirler. Daha fazla sayıda, topluluk bölünür. İnsanlar ise milyonlarca kişi ile aynı şehirde yaşayabilirler. Bunun insanın sembollere, olmayan şeylere inanma ve güven ile anlam atfetme yeteneği ile de ilişkisi vardır. Aynı takımı tutan insanlar, aynı ülkede yaşayan insanlar ortak değerlere sahiptir ve herkesi tek tek tanımaları gerekmez. Grupların birey gibi davrandığı çok olur. Yine de insanı insan yapan ve bugünlere gelmesini sağlayan şudur; başka insanların varlığı.

Gösteri harika olsa da, gördüğümüz bir ”’sürü”. Sosyolojik bir topluluk değil.

Doğal koşullarda tipik bir şempanze grubu 20 ila 50 arası bireyden oluşur. Bu gruptaki şempanze sayısı arttıkça sosyal denge istikrarsızlaşır ve nihayetinde bir kırılma yaşanarak yeni bir grup oluşur. Zoologlar sadece birkaç kez 100 kişiden daha büyük gruplar gözlemlemişlerdir.
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Daha güçlü pençelere, cüsseye, daha keskin gözlere, kanatlara sahip olmamasına, daha hızlı, kıvrak, çevik ya da yerin altına saklanacak yeteneklere sahip olmamasına rağmen; insanlar organize olarak besin zincirinin en üst halkasına çıkmıştır. Kurtlar sürü halinde avlanır ve belirli bir iş bölümü oluşur. İnsanlarda bu durum biraz daha komplekstir. Kimi avlanırken kimisi alet yapıp, kimi yiyecek toplayıp bir kısmı çocukları ve evleri korurdu. Tanımadığın kişilere güvenmek, insanların organize olmasını sağlamıştır. Dolayısıyla insan toplululuğunu sürüden ayıran sosyalliktir.

-Selçuk Erdem-

”Organize yaşam biçimi insanların kendilerine biyolojik olarak bağlı olmayanlara değer vermesini gerektirir. İlkel ”genlerimizi koruma” içgüdüsünün ötesine geçeriz. Böylece arkadaşlıklar kurarız, yani aramızdaki tek biyolojik bağ aynı türden oluşumuzdur ve başkalarının esenliğini dert ederiz. -Dean Burnett

Psikoloji, bilincimizin başka insanları anlamak üzere evrimleştiğini gösterir. Öyle ki, beynimizin büyük kısmı başka insanları anlamaya odaklanır, hatta sahip olduğumuzu bile bilmediğimiz işlevlerini kullanır. Chris Paley şöyle der; ”Başka kimselerle ilgili yargılar oluştururken erişimimizin olmadığı duyular kullanırız, acı ve hareket bilimi gibi.” Ortaya atılan daha ileri bir teori, beynimizin sosyal açıdan önem taşımayan davranışları bilinçdışında yönettiği, önemli olanların kontrolünü bize bıraktığıdır. Bir davranışımız toplumu ilgilendirmiyorsa bizim için de sıradanlaşır. Örneğin nefes almak tamamen bilinçdışının kontrolündedir. Ancak gazlı bir içecek sonrası gelen geğirme dürtümüz kontrolümüzdedir ve nisbeten engel olmaya çalışırız; çünkü toplumsal açıdan önemlidir.

Sosyal güven hayatta kalmayı teşvik eder, beyin de bunu iyi bir hisle ödüllendirir. Fakat hayatta kalmanın yolu herkese güvenmekten geçme. Bu yüzden beyniniz sürekli oksitosin salgılamak yerine sosyal ilişkileri analiz eder.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Dean Burnett, ”arkadaş” kelimesinin çok kompleks bir tanım içermesi gerektiğini söyler. Ailevi veya duygusal bağ içermeden tanıştığımız kişilerin herhangi birine ”arkadaş” denilebilir. Bazıları ile selamlaşır, kimisi için çok büyük fedakarlıklar yapabiliriz. Birini kardeşten daha yakın görürken, diğerinin adını bile bilmeyebiliriz. Hayvanlar sürüler halinde yaşarken bile birbirileri ile ilgili standart bir fikre sahipken, insanlar kalabalıklar içinde her insan için ayrı psikolojik statü konumlandıracak kadar kompleks bir zekaya sahiptir. Buna ”sosyal beyin hipotezi” denir. Hayatta kalmamız başka insanlarla ilişkili olduğu için, beynimiz diğer insanların varlığı üzerine ekstra yetenek ve ilgiye sahiptir.

Üniversite, kimin arkadaş, kimin tanıdık olduğu konusunda en ciddi kafa karışıklığı yaşanan ortamlardan biridir.

”Koyunlar sürü halinde yaşar ama varlıkları çoğunlukla ot yemeye ve oraya buraya kaçışmaya adanmış gibidir.” -Dean Burnett

Bu durum, insanların inanmadığı veya yapmak istemediği şeylerle ilgili grubun fikrine uymasına neden olur. Arkadaş, akran, mahalle, toplum baskısı denilen kavramlarla ifade edilen bir şekilde, insanlar çoğu zaman istemediği halde sosyal baskının gerektirdiği şekilde davranır. Çoğu insan, bağlı bulunduğu grubun fikri farklı olduğunda kendi kararını uygulamaz, hatta dile bile getirmez. Buna ”normatif soyal nüfuz” denir.

Mahalle, söylenti yayılmasından korktuğumuz için hareketlerimize dikkat ettiğimiz yerdir. Aynı zamanda bizi kovalayanlardan kaçarken kendimizi güvende hissetmeye başladığımız sınır olabilir. Grup, hem bireyselliğimizi ve özgürlüğümüzü sınırlar ancak yanlış yapma risklerimizi azaltıp hayatta kalmamızı sağlar.

Sosyal gruplar ortak bir tehdit hissi oluşturur. Sosyal çevreniz tehdit altında hissettiğinde siz de fark edersiniz. Bu alarmı zihninizde görmezden gelme özgürlüğünüz vardır. Fakat grup arkadaşlarınız sizden empati bekleyebilir. Yapmadığınızda sosyal bağlarınız tehlikeye girebilir. Grup arkadaşlarınız sizin ”onlardan biri” olmadığınıza karar verebilir. Hatta sizi tehdit olarak bile görebilirler.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Özellikle bir grup, bir olay sonucu aşırı duyarlı hale geldiğinde, bireysel görüşler tamamen kaybolur. ”Kimlik belirsizleşmesi” olarak adlandırılan bu durum; insanların hiç yapmayacakları şeyler yapmalarına bile neden olabilir. Bireyin ortadan kalktığı duygusal reaksiyonlarda, sorumluluk duygusu yerini ortak görüşün uygulanması fikrine bırakır.

Kimlik belirsizleşmesiyle beraber dürtüleri bastırma ve akılcı düşünme yeteceğimizi kaybederiz; başkalarının duygusal durumlarını tespit etme ve bunlara tepki vermeye daha yatkın hale gelirken onlar tarafından yargılanmak konusunda duyduğumuz tipik kaygıyı yitiririz. -Dean Burnett

Bir başka deneyde, iki ayrı grup öğrencilere verem aşısı ile ilgili konferans gerçekleştirilir. Konferanstan yarım saat sonra da hemen yan binada verem aşısı yapılacağı bilgisi verilir. Gruplara aşı yaptırmaya gidip gitmeyecekleri sorulur. Bir grupta ”Aşı yaptıracaklar ellerini havaya kaldırabilir mi?” diye bir soru sorulur ve çoğunluk elini kaldırır. Diğer gruba ”Aşı yaptırıp yaptırmayacağınızı kağıda yazıp zarfa koyup bize getirin” denir. Her iki grupta da büyük çoğunluk aşı yaptıracağını söylemiş ancak sadece ellerini kaldıranlar aşı yaptırmaya gitmiştir. Çünkü ellerini kaldıranların olduğu grupta insanlar başkalarının ne yapacağını görmüş, zarfa konulduğunda görmemişlerdir. Başka insanların bir şey yapacağını bilmek, insanlarda onu yapma dürtüsü oluşturur.

Growth Hacking, sosyal medya çağının mesleklerinden biri. Bir projenin yüksek sayıda üyeye, takipçiye, kullanıcıya ulaşması için çok çeşitli çalışmalar yapmakla görevliler. Bir örnek şöyledir; bir paylaşımı önce sıradan (veya sahte) yüzlerce kullanıcıya beğendirilir. Sonra, her şeyi beğenme huyu olduğu tespit edilen binlerce kişiye reklamla gösterilir ve beğeni binleri bulur. Sonra, sadece binlerce kişinin beğendiği şeyleri beğenen kişilere gösterilip milyonları bulur. Milyonlarca kişinin beğendiği şeyler ise herkesin dikkatini çeker. Böylelikle bir şeyi özel bir çalışma ile herkesin konuştuğu bir konu haline getirebilirsiniz.

Herkesin önünde dile getirilmiş kararların yerine getirilme ihtimali, sessiz sedasız alınmış kararlara göre daha yüksektir. -Stuart Sutherland

New York’da 1964 yılında, akşam saatlerinde bir kadın sokakta saldırıya uğrar. Çığlığı apartmanlardan duyulur ve birkaç ışık yanar. Gözden kaybolan saldırgan bir süre sonra tekrar gelir. Kanlar içindeki kadın üçüncü kez saldırıya uğradığında hayatını kaybetmiştir. Olay yarım saat sürmüş ve 38 kişi tanık olmuştur. Ancak hiç kimse polisi aramamıştır. Herkes bir başkasının aramış olacağını düşünmüştür. Grup içinde iken bize düşen sorumluluğun da daha az olacağı hissine kapılırız.

Apartmanda bir daireden aile ici kavga sesleri yükselir ve yan komşuları olan bir fil ”Nasılsa birileri polisi arar.” diye düşünür.

Deneyler, müdahale gereken olaylarda birden fazla görgü tandığının olması halinde tanıkların kendi başına olduğundan daha az sorumluluk hissettiğini göstermiştir. -Stuart Sutherland

”Seyirci kalma etkisi” olarak bilinen bu durumu Dean Burnett tek cümleyle şöyle özetler: ”Çevrede başkaları olduğunda insanların müdahale etme ya da yardım önerme olasılığı azdır.” Burnett’e göre bunun sebebi korkaklık değil, belirsiz bir durumda diğer insanları referans almamızdır.

Belirsiz senaryoları çözerken diğer insanlar beynimiz tarafından (yanış bile olsalar) güvenilir bilgi kaynakları olarak kullanılırlar. -Dean Burnett

İnsanların bağımsız fikirleri, grup içerisinde iken değişir. İstisnai görüşler ortalama içinde kaybolur ve varılan sonucu yanlış gösterecek fikirler kaybolur. Dolasıyıla grup içinde bir ortak fikir zamanla aşırılaşır. George Orwell, buna ”grup düşüncesi” der, bazen ”grup fikri” olarak da karşımıza çıkar. Gerçekleri görmezden gelme, aksi görüşleri radikalleştirme nedeniyle gruplardaki herkes ortak fikirde görünür. Lidere aşırı bağlılık, aksi görüşlerin saklanması, eleştirinin ortadan kalkması sonucu gruplar kendilerini kandırıp, kınayan ve hedef gösteren hale gelirler.

Sahnedekiler anlamlı bir topluluk, seyirciler ise sadece sayılardan ibaret bir grup.

Janis’e göre böyle gruplar, aşırı iyimserliğe eşlik eden bir yanılmazlık illüzyonu geliştirirler. Kendilerini rahatsız edecek olan bazı gerçekleri görmezden gelirler, kendi ahlaklarının doğruluğundan o kadar emindirler ki, kendi amaçlarına uygun düşen ahlaksızlıkları mubah görürler, rakip ya da düşman gruplar için kalıplaşmış önyargılara sahip olup onları aciz ya da şeytani olarak nitelerler. Farklı düşünenleri sustururlar ve üyeler de kendi kuşkularını, gruba uymak adına bastırırlar. -Stuart Sutherland

Muzaffer Şerif, bir deney yapar. Orta sınıf ailelerin çocukları bir yaz kampı için davet edilir. Çocukların tümü ayrı okullardan seçilmişlerdir ve önceden birbirlerini tanımıyorladır. Tüm çocuklar büyük bir koğuşa yerleştirilirler. Üçüncü günde çocuklar arkadaşlıklar kurmuşlardır ve kendilerine sorularak yakın arkadaşları kaydedilir. Arkadaş olanların mümkün olduğunca odalara düşeceği şekilde ikiye bölünürler. Sadece yemek saatlerinde birlikte geçirmektedirler. Dört gün sonra, gruplar yeni odalarına göre alışkanlıklar ve konuşma tarzı geliştirmişlerdir. Ayrı yerlerde vakit geçirip yüzmeye giderler. Sorulduğunda ise neredeyse hepsinin en iyi arkadaşı değişmiştir. Futbol için takımlaşıldığında, maçlar sırasında çok ciddi kavgalar yaşanır, haksızlık iddiaları ortaya atılır. Birkaç yıl daha tekrarlanan deney her sene aynı sonucu verir.

Muzaffer Şerif

Üyelerinin birbirlerine sıkıca bağlı olduğu bir gruba ait olmak rahatlatıcı bir duygudur. Pek çok insan sevilmek ister ve görüşlerine gelen itirazlar karşısında şüpheye düşmek yerine görüşlerinin başkalarınca desteklenmesini tercih eder. -Stuart Sutherland

Bir deneyde, insanlara 4 adet kısa çizgi ile 4 adet uzun çizgi gösterilir. Bunların ortalama uzunlukları arasındaki farkı tahmin etmeleri istenir. Ayrıca kısa çizgilerin ”A”, uzun çizgilerin ”B” olarak işaretlendiği tahminler de alınır. Çizgilerin gruplandığındaki tahminler, bağımsız olduklarındakinden yüksek çıkar. Stuart Sutherland, gruplandırmanın insan zihninde kalıp yargılar oluşmasına neden olduğunu söyler.

Endişe verilecek kadar sık olarak beyinlerimiz ”sevilme”yi, ”doğru olma”ya tercih eder. -Dean Burnett

Grubun tamamına uymadığımız durumlarda toplumun çoğunluğuna uyarız. Bir şeyi başkalarının da yaptığını bilmek bizi harekete geçirir. Çoğunluğun yaptığını görmek ya da duymak da teşvik edicidir. Montana Üniversitesi’nde ”Montana gençlerinin çoğu (%70’i) sigara içmez” gibi bilboardlar büyük etki yaratmış ve sigara tüketimi azalmıştır. Richard H. Thaler, vergi yasasına uyanların sayısının daha fazla olduğu söylendiğinde vergi kaçıranların sayısında düşüş görüldüğünü söyler.

Özellikle reklamverenler, çoğunluğun ne yaptığını söyleyerek sizi dürtmeye, etkilemeye çalışırlar. -Richard H. Thaler

İnsanların bu zaafı ”çoğulcu cehalet” denilen durumun da nedenidir. Çoğu kişinin aslında ne yaptığının bilinmediği pek çok durumda, sadece herkes çoğunluğun uyduğunu zannettiği için bir şeyi yapabilir. Gelenekler böyle doğar, yanlış siyasi uygulamalar bu nedenle uzun yıllar uygulanır. Kimse herkesin o konuda şikayetçi olduğunu bilmeden, sadece herkes memnun zannederek uygulamaya devam eder. Bir deneyde insanlara toplumsal bir soru sorulmuş ve pek çok seçenek arasından en yüksek verilen cevap %12 oranında oy almıştır. Yani aslında herkes kendi fikrine sahiptir. Ancak aynı soru gruplara sorulduğunda %48 oranında tek bir ortak cevap çıkmıştır. İnsanlar başkalarının yanında, kendi başlarına iken olduğundan farklı kararlar alırlar.

– ”Neyse ki delik bizim tarafımıza değil.”

”Bir gelenek ya da uygulamayı sevdiğimiz ya da savunulabilir olduğu için eğil, sadece çoğunluğun sevdiğini düşündüğümüz için takip edebiliriz.”
– Dürtü, Richard H. Thaler & Cass R. Sunstein

Ortalama bir kitle içerisinde her görüşten insan olabilir. ”Siyah siyah mıdır?” gibi bir soruya belirli bir oranda ”Hayır.” yanıtı almak normaldir. Peki grubun ortak fikri nedir? Bunun için ”ortalama görüş” gibi bir fikir olmasını mantıklı görebilirsiniz. Grup içinde ”Emniyet kemeri takmayanlar hapse girsin” ile başlayıp ”Emniyet kemeri takmak isteğe bağlı olsun”a kadar pek çok görüş olabileceği için ortalama bir görüş alınır. Ama ortalama görüş, olabilecek en yanlış çözümdür.

2×2=?

100 kişilik bir toplululuğa bu soru sorulduğunda 90 kişiden ”4” yanıtı alındığını düşünelim. 0’dan başlayıp 1 milyon’a kadar değişen saçma cevaplar da olabilir. Sonuçta büyük çoğunluk 4 dese bile ortalama yanıtın 1342 olması beklenebilir. O zaman çoğunluğun fikrini aldığımızı düşünelim.

Maddenin kaç hali vardır?

Büyük çoğunluk ”3 ”diyecektir ve doğru cevap olmayacaktır. Maddenin bilinen 22 hali vardır. Bu kadar basit örneklerde bile çoğunluğun ne dediği de, ortalamanın ne olduğu da gerçeği değiştirmez. En ciddi kararlarda büyük çoğunluk genellikle önyargılı ve yanlış fikir vermeye meyillidir. Çoğu önemli karar da topluma sorularak alınamaz.

”10 saniyelik süreniz başladı.” dendikten sonra %7 oranında kişi, cevabı 10 olarak verilmemiştir.

Gruplar genelde tek tek bireylerin yalnız başlarına varacaklarından daha uç sonuçlara varırlar. -Dean Burnett

Bir otomobil düşünün. İçindeki 6 kişi, bu araçın gideceği yön ile ilgili fikir sahibi olursa hiçbir yere gidilemez. Ortak bir yön ve bir grup fikri belirlenmesi için bazı kişilerin istemediği kararlar almak mecburidir. Peki otomobilin kullanımını kişilere dağıtırsanız? Gaz, debriyaj, fren, vites, direksiyon ve el frenini altı kişiye paylaştırırsanız ne olur? Ortaya kaos çıkar. Bir kişinin kullanması, hatta hatalı kullanması bile ortalama görüşten çok daha iyidir. Bu nedenle seçim yapıp yönetimi birilerine devretmek; her konuda referandum yapmaktan ya da iktidar ve muhalefetin ortak yönetmesinden iyidir. İdeal değildir, hatta çoğu durumda kötüdür. Yine de yönetim modelleri konusunda elimizdekilerin en iyisidir.

Tarih, karmaşa günlerinden çıkmak için tek bir kişiye olağanüstü yetkiler verilmiş örneklerle doludur. Diktatör’ün varlığı muhtemelen baskı dolu günler getirecek, yine de kaosun yerini düzen alacaktır. Bölünmek, düşman tarafından yenilmek ihtimallerine karşılık kaostan çıkmak için -çatlak seslerin temizlendiği- gruplara sadık kalanların genleri bugüne geldiği için, gruplara sadık kalırız.

Bir kötü general, iki iyi generalden iyidir. -Napoleon

Beynimiz için grup, çoğunluk veya toplum etkisi o kadar etkilidir ki, ortamda olmadıklarında bile onlar adına düşündüğümüz olur. Gelenekler, bazı kurumlar içindeki uygulamalar, belirli pozisyona getirilen insanlar kendilerinden önceki insanlarla birlikte ortak karar alıyormuşçasına karar alırlar. Sanki ”onlar olsa ne karar verirdi?” diye düşünürler. Adam Grant’a göre, bulunduğumuz alanla ilgili bilgi sahibi oldukça, kafamızda bir prototip yaratır ve adeta onun adına karar alırız. Örneğin, bir Osmanlı sultanı, kendisinden önceki padişahların kararlarını da düşünerek karar almıştır. Birey iken dahi belirli bir grup içinde gibi davranmıştır.

O sırada orada hatta hayatta bile olmadığı halde, birinin sanki ustası sürekli yanındaymış gibi çalışması mümkündür. Bir gruba (bu örnekte bir zanaat koluna) ait olmak, o grup adına düşünmeyi pekiştirir.

İnsanların uzmanlığı ve deneyimi ne kadar artarsa belli bir dünya görüşüne o kadar saplanıp kaldıklarını keşfedilmiştir. -Adam Grant

İnsan zihinin bu dezavantajının avantaja çevrildiği bazı durumlar vardır. Örneğin, eğer herkes bağımsız düşünüyorsa, bir grup içerisinden çıkacak yaratıcı fikirler, tek bir kişiden çıkandan daha iyi olabilir. Yapılması gereken, ortaya çıkan fikirler üzerinden uygulanacak tek bir yol çıkarmaktır. Ayrıca, bağımsız ve eleştirel düşünen gruplar, tek bir kişinin fark etmediği hataları ortaya çıkarır. Doktorların diğer doktorlara danışdığı konsüller çok etkili bir çalışma modelidir. Ayrıca fikirlerin ayrı ayrı alınıp toplandığı sonuçlar çok başarılı olabilir. Doğru örneklemeli anketler, önemli konularda fikirler vermektedir. Steve Jobs, ”deneyim kümesi” adı verdiği topluluklara sahipti. Harika insanları toplar ve mümkünse sadece onlardan görüş alırdı. Telefonun ucunda ya da fikri üretmek için çıktığı tekne gezisi sırasında ne kadar çeşitli insanlar varsa, o kadar iyi fikirler üretilirdi.

Steve Jobs dehasının arkasında pek çok harika insandan aldığı görüşler ve ilham vardır (Jonathan Ive de bunlardan biridir). Hayat boyu farklı projeler öncesi harika insanlardan oluşan bir ekip toplayıp onlarla haftalarca ve aylarca görüş alışverişi alabileceği gezilere çıkardı.

Yenilikçi bağlantılar kuracaksan deneyim kümen herkesinkinden farklı olmalı. -Steve Jobs

İki futbol takımı düşünelim. Takımın birinde ortak fikir alınıyor ve gol atarak maç kazacağı sonucu çıkıyor, sonuçta herkes gol atmaya çalışıyor. Diğer takımda birisi kaleye geçiyor, üç kişi defans, beş kişi orta saha, iki kişi de forvet oynuyor. Doğal olarak ikinci takım, oldukça büyük fark atacaktır, zira karşı kale her zaman boştur. Grubun ortak fikrini uyguladığımızda istisnai görüşleri eliyoruz. Gol atmaya çalışmayan kaleciyi radikalleştirip dışlıyoruz. İnsan zihni açısından, istisnaları elemek yaratıcılık açısından en önemli bağlantıları kurma şansını kaybetmek demek. Ancak ”kolektif zeka” olarak bilinen durum, bir insanın kendi sahip olduğu nöron yollarına ilave, başka inanların fikirlerinden de yararlanarak bir üst akıl üretmesi anlamına geliyor.

Sahnelenmesi planlanan bir sirk gösterisi videoları, toplum tepkisi ölçmek için internete konulmadan önce başka ekiplerin sirk sanatçılarına ve aynı sektörden müdürlere izletildi. Ortalama 120 müdürün ortak tahmini dahi tek bir sanatçının tahmininden daha iyi değildi. -Adam Grant

Genlerimizin bu çağa gelmesinde, grupların etkisi büyük. Önce sosyal topluluklar oluşturduğumuz için hayatta kaldık. Şehirler kurduk, görev dağılımları yaptık. Nüfus artınca toplum içinde gruplaşmalar oldu. Toplum güvende olduğunda grubun çıkarı için çalıştık. İnsanlar birbiriyle savaşmaya başladığında belirli bir grubu, sülalesi, aşireti, kabilesi, kavmi olanlar daha sık hayatta kaldı. Gruptan dışlanmanın kimsesiz kalmak ve ölmek demek olduğu durumlar yaşandı. Bu çağa, gruba uyanların genleri gelebildi.

Kendi fikirlerimizi başkalarının önerilerini görmeden hemen önce üretmeliyiz. -Adam Grant

Bireyken ayrı kişiyiz, toplum içerisinde ayrı. Bir şey için ne düşünürsek düşünelim, başkalarının yanında verdiğimiz karar ne düşündüğümüzden başka nedenlere dayanıyor. İçinde bulunduğumuz bir gruba göre karar alıyoruz, ya da çoğunluğa göre. Hatta topluma ve hatta geleneğe göre. Grup içerisinde bireyselliğimizi kaybedip düşünceyi rafa kaldırıyor ve diğerlerini takip ediyoruz. Ama bu hangi çizginin daha uzun olduğunu söylememizi değiştirmemeli. Grup içerisinde istisnai görüş belirten ve çoğunluk yanlış yola gittiğinde bile doğruları söyleyen birileri olmalı. Başkalarının aklı, ortalama görüş için değil farklı fikirlerin birlikteliği sonucu avantaja dönüştürmeli. Sosyal beynimiz üzerimize düşen görevi yaparken, bir yandan da kendi zekamıza sahip olduğumuzu unutmamalıyız.

KAYNAKLAR

  • İrrasyonel, Stuart Sutherland
  • Aptal Beyin, Dean Burnett
  • Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning
  • Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah Harari
  • Dürtü, Richard H. Thaler
  • Orijinaller, Adam Grant
45 Views

Sinapslar, Deneyim ve Takıntı

Bu yazının son okuması ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

Küçük bir kız, anne ve babasına güldüğünde onların da güldüğünü keşfeder. Zaman içinde nöron yolları gelişir ve gülümsedikçe iyi şeyler olduğu hissini yaşar. Yıllar geçmiş, o bebek, genç bir kız olmuştur. İyi hissetmek için, bir şeyi komik bulduğu için, ortamdaki stresi dağıtmak için ya da arkadaşlarını neşelendirmek için gülmektedir. Güldüğüne sıklıkla güzel şeyler olması; nöron yollarında sinapsların oluşumunu, yani bundan sonra gülmenin kolaylaşmasını, bazı durumlarda gülmenin çare olduğunu keşfetmesini sağlamıştır.

Tekrar, sinapsları zamanla geliştirir. -Loretta Graziano Breuning

Güzel bir günün tadını çıkarmak için de gülmektedir. Bir gün arkadaşlarıyla neşeli bir gün geçirirken ve otomobille bir kaza geçirirler. Arkadaşları hayatını kaybeder. İyileştiğinde artık yanında birisi güldüğünde panik atak geçirmektedir. Yaşanmış, gerçek bir vakadır. Ne zaman biri gülse öleceğini zannetmektedir. Trafik kazası sırasında, beyni gülmek ile ölmek arasında bir ilişki kurmuştur.

Duygu, sinapsları anında oluşturur. -Loretta Graziano Breuning

Milyonlarca tekrar sonucu edinilen bir alışkanlık, tek bir duygusal olay sonucu değişmiştir. Ömür boyu çay seven biri, üzerine dökülüp canı yandığı için artık sevmeyebilir. Yıllar süren dostluk, tek bir kırıcı olay üzerine son bulabilir. Açlığını buzdolabında sadece barbunya olduğu için onunla gideren bir kişi, o güne kadar sevmediği halde artık sevmeye başlayabilir. Sinaps, nöronlar arasındaki boşluktur. Bir nörondan diğer nörona akım gerçekleşebilmesi için bu boşluğun geçilmesi gerekir. Tekrar ve tekrar yapılan davranışlar sonucunda sinapslar oluşur. Böylece sonraki sefer buradan daha kolay ileti geçmesini, dolayısıyla bu yolu daha kolay tercih etmenizi sağlar. Ancak duygu, tekrar tekrar aynı işi yapmadan da sinapsları oluşturur.

Sinaps bir nöronla diğer nöron arasındaki boşluktur. Beyninizdeki elektrik bir nöronun ucuna ulaşarak boşluğu geçmeye yetecek gücü bulduğunda akabilir. Yoldaki engeller gereksiz bilgileri önemlilerden ayırt etmenizi sağlar. -Loretta Graziano Breuning

Loretta Graziano Breuning, bir dildeki romantik sözcükleri hızla öğrenirken diğer kelimeleri çok fazla tekrar ile öğrenmemizi örnek olarak verir. Aşk, sinapsları tetiklemektedir. Duygular, ister istemez sinaps oluştururken; tekrar yoluyla dilediğimiz her konuda sinaps oluşturabiliriz. Çaydan yandığımız için çay sevmiyor olabiliriz. Ancak tekrar tekrar içersek yeniden sevmeye başlayabiliriz.

Her nöronun bir sürü sinapsı olabilir. -Loretta Graziano Breuning

Elektriğin çok geçtiği nöronların dentritik dalları arasında birbirine yakınlaşma sonucu bir nörondan diğerine elektrik geçebilir, yani sinaps doğmuş olur. Bu da ilişkili konular arasında bağlantı kurmamız anlamına gelir. Sürekli ilişki kurdukça, bazı konuları aynı bakış açısından görmeye başlarız. Bir taraf tutan kişi, olayların kendi nöron yolları ile yakından ilişkili gündemleri arasında, daha önce kurduğuna benzer bağlantılar kuracaktır.

Suşi, bir pirinç yemeğidir. Kelime manası ”ekşi pilav” olup, sirkeyle ilgili bir referanstır. Ancak genellikle üstünde veya içinde balıkla servis edilmesi ve ilk kez görenler için balığa benzeyen görüntüsü nedeniyle ”çiğ balık” tanımlaması yapılmıştır.

Kullanılmayan nöronlar körelir, bu yüzden daha önce kullandığınız nöronlara ciddi şekilde güvenirsiniz. Yeni sinapslar hali hazırda kullanılan nöronlar arasında gelişir, böyle e bağlantılar oluşturursunuz. -Loretta Graziano Breuning

Sinaps, bir nörondan diğer nörona geçerken; bir taraftaki dentritin diğer taraftaki alıcı tarafından tanımlanacak bir kimyasal salgılaması gerekmektedir. Beynimizdeki nöron ve sinaps sayısı düşünüldüğünde, her saniye yaşadığımız düşünce için inanılmaz bir süreç yaşanır. Bir duyguyu yoğun yaşadığımızda ise alıcıların işleyebileceğinden daha fazla kimyasal üretilmiş olur. Böyle durumlarda duruma adapte olmaya çalışırız. Alıcı sayısı yeterli olduğunda duruma alışıyoruz ancak kullanmadığımız her deneyimin alıcıları kaybolur.

Elektriğin bir sinaps yaratması şaşırtıcı şekilde karmaşıktır. Her nöronun ucunda tam da bir sonraki nörona tam olarak yapışıp yerleşebilecek kayıklardan oluşan bir filo bekliyor gibidir. Bu kayıklar harekete geçtiğinde karşıya geçmekte daha da ustalaşır ve bu yüzden de deneyim sinaps ateşlemesini geliştirir. Deneyim, 100 trilyon sinapsa sahip bir beyinde elektriğinizi hayatta kalmanıza uygun şekilde yönetmenize yardımcı olur. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Yoğun bir duygu yaşamışsanız, beyninizin bir sonraki sefer o duruma karşı sizi hazırlar. Kötü bir durumda tehlikeye karşı uyarılır, iyi bir hisde güzel şeyler karşı beklenti içinde olursunuz. Dikiz aynasına bakmadan sol şeride geçtiğiniz bir sefer arkadan şiddetli bir korna duymuşsanız, bundan sonra sol şeride geçmeden önce bir iç huzursuzluğu sonucu dikiz aynasına bakarsınız.

Korku gibi yoğun duygusal haller amigdalayı tetikler ve gelen bilgiye duygusal yoğunluk affeder. -Brain Up, John B. Arden

1. Dünya Savaşı’nda 4 yılını batı cephesi siperinde geçiren askerler, savaş sonrası evlerine döndüklerinde ömür boyu sürekli patlama beklemiş, en ufak seste irkilmişlerdir.

Belirgin olmayan, artık hatırlanmayan durumlar da her saniye neden iyi ya da kötü hissettiğimizi anlamayacağımız hisler yaşatır. Sevip sevmediğimiz tüm yemekler, konuşmayı isteyip istemediğimiz insanlar, takip edip etmediğimiz sosyal medya hesapları bir şekilde bir yerlerdeki duygusal anıların sonucudur.

Aylar sonra, bir yağmur sırasında birden endişe nöbetine kapılır ve neden öyle hissettiğini anlayamaz. Ama amigdalası gayet iyi hatırlamaktadır; çünkü hipokampvusu ve korteksi tetikleyerek fırtına gününü hatırlatmaktadır. -Brain Up, John B. Arden

Fıtratımız, zevkimiz, karakterimiz zannettiğimiz çoğu şey, hayat boyu yaşadığımız bazı deneyimlerle ilgili. Yemeğe hiç tuz katılmayan bir evde doğsaydınız, tuz atmayacaktınız. Hasta olduğunuz bir gün muz yediğiniz için artık muz sevmiyor olabilirsiniz. Anneniz güzel yaptığı için karnabahara bayılıyor olabilirsiniz.

Büyük bir duygusal olay yaşadığımızda beynimiz tekrar aynı durumun yaşanacağı ihtimalini hissettiğinde bizi uyarıyor. Ancak en küçük detaylar bile beyin tarafından kaydedilir ve düşünceye dahil olur. Hissettiğimiz, hatırladığımız, davranışımızı değiştirecek kadar olmasa bile, her veri beyin için kaydedilmiş bir sayıdır. Ve bazı davranışlar bu sayıların bir noktaya ulaşması, bazıları da bunların sonradan hatırlanması üzerine kurulur. Ramachandran’a göre, yumruk yaptığımızda tırnaklarımızın avcumuza batması bile beynimizde kalıcı iz bırakır.

Ellerimizi yumruk yapma ile tırnaklarımızın avucumuzda batması arasındaki bağlantı gibi, çok kısa süreli duyusal bağlantılar bile beyinde kalıcı izler bırakmaktadır. -Beyindeki Hayaletler, V.S.Ramachandran

Bir işletme çalışanının, örneğin bir garsonun farkında bile olmadığı ufacık bir hatalı davranışı, tekrar oraya gitmek istememenize neden olabilir.

Yüz milyar nöron, birbiriyle binlerce bağıntı kurabiliyor. Ayrıca, sinapslar uyarıcı ve engelleyici olabiliyor. Ramachandran, tüm olası ihtimaller göz önüne alındığında, bir beyindeki muhtemel durumların sayısının, tüm evrendeki tüm atom ve atomaltı parçacık sayısından fazla olacağını söyler.

Geçmişinizde sizi iyi veya kötü hissettiren şeyler gelecekte daha kolayca ateşlenecek sinapsları tekrar oluşturur. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

İnsan beyni, evrende keşfettiğimiz en karmaşık yapıdır.

Önceden bir şekilde sinasplarımız oluşmuştur; bazıları tekrarlar, alışkanlıklar, bazıları da olaylar ve yaşattıkları duygular nedeniyle. Bu nedenle çeşitli düşüncelere sahibiz ve beklenti içerisindeyiz. Olaylar beklentimize göre gerçekleştiğinde , L.Z.Breuning’in deyimiyle ”ne olup bittiğini biliyor gibi” hissederiz. Bu nedenle inançlarımıza sadık kalır, alışkanlıklarımızı sürdürür, sevdiğimiz şeyleri yapmaya, sevmediklerimizden kaçmaya devam ederiz. Ama bizim böyle davranmamız, gerçekte ne olduğu veya o anki rasyonel davranış hakkında fikir vermez. Dolayısıyla zaman zaman, sinapslarımızı izlediğimiz yolda olmadık sonuçlarla karşılaşırız. Böyle durumlarda korteksimizde karar alıp isteklerimizden bağımsız davranışlar uygulayabiliriz. Sevmediğimiz derse çalışır, sigarayı bırakır, diyete başlar, küs olduğumuz kişilerle barışabiliriz.

Dünyadaki döngüler sinapslarınıza uyduğunda elektrik akar ve siz ne olup bittiğini biliyor gibi hissedersiniz. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Bir taraftar, hakemin maçı iyi yönetmediği hissine kapıldığı andan itibaren gördüğü her karar kendisini haklı çıkarıyor gibi hissettirir.

Tekrar eden olaylarda; nöron yolları genişler, miyelinle kaplanır, sinapslar oluşur, alıcılar artar. Beynimiz, tekrar tekrar yaptığımız şeylere hazırlıklıdır. Duygusal bir deneyim yaşadığımızda da sinapslar oluşur, dolayısıyla aynı duruma hazırızdır. Ayrıca, aynı anda gerçekleşen olaylar arasında da bağ kurarız. Hep aynı yerde gördüğümüz kişiyi, oraya gidince gözümüz arar. Bir şarkı sözünün başını duyunca sonunu tamamlarız. Çorba önümüze gelince tuza elimiz uzanır.

Birlikte ateşlenen hücrelerin arasında bağlantı kurulur. -Brain Up, John B. Arden

”Seyran ne demektir?” diye sorulduğunda insanlar ”Bayramla ilgili bir şey.” diyorlar. ”Bayram değil seyran değil..” deyiminde birlikte kullanım nedeniyle zaman içinde ikisi arasında anlam ilişkisi yaratılmış. Oysa seyran ”gezi etkinliği” demek.

Bu da beynin en az enerji ile en fazla işi yapma prensiplerinden biridir. Eğer sürekli bir şeye başka bir şeyle maruz kalıyorsak, nöronlar arasında ilişki kurulur. Birini görünce diğerine hazırlanırız. Beyinde, birlikte sık kullanılan nöronların gelecekte de birlikte kullanılacağı varsayılır. Bir dili konuşurken aklımıza o dilden kelimeler gelmeye başlar. Eski bir takımdaki bir futbolcuyu hatırlayınca diğerlerini sayarız. Öndeki aracın fren lambası yanınca ayağımız frene uzanır.

Doğadaki her canlı olabildiğince az nöron çalıştırır, çünkü nöronlar metabolizma için pahalıdır. Aktif bir kastan çok daha fazla oksijen ve glikoz tüketirler. Bir nöronu hayatta tumak çok fazla enerji gerektirir ve bu da hayatta kalmayı zorlaştırır. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Bir matador gösterisi izleyen -İspanyol olmayan- bir kişinin kafasında pek çok soru işareti oluşur. Mevcut nöronlar arasında akla gelecek en kısa bağıntılar kurulur. Matadorun elindeki kırmızı ile boğazının kızgınlığı arasında bir ilişki yaratılır ve şöyle düşünülür: ”Boğalar kırmızı renge saldırır.” Oysa boğalar dikromattır, yani sadece iki rengi görebilirler ve kırmızı rengi göremezler.

Sık sık birlikte ateşlenen nöronlar da giderek daha hızlı ateşlenmeye başlar; beynimiz de birlikte ateşlenmeleri ihtimalini daha yüksek görür. John B. Arden, bunun deneyim artışını ve bir konuda ustalaşabilmemizin nedeni olduğunu söyler. Bilincin karar veremeyeceği kadar hızlı kararlarımız bu şekilde gerçekleşir.

Nöronlar sık sık birlikte ateşlenirse, giderek birlikte daha hızlı ateşlenmeye başlarlar. Bu, verimliliğin artmasına yol açar; çünkü belli bir beceriyi gerçekleştirmek için gereken nöron sayısı o denli kesinleşir. -Brain Up, John B. Arden

”Her nöronun bir sürü sinapsı olabilir, çünkü bir sürü kolu ve dendriti de olabilir. Çok fazla elektrik hareketi olduğunda yeni dendritik dalları oluşur. Elektrik hareket olan sıcak noktalara doğru ilerledikçe bu dallar, elektriğin boşluktan atlamasına yetecek kadar birbirine yaklaşır. Böylece bir sinaps doğar. Bu sayede iki fikir arasında bağlantı kurarınız.” -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Bunun tersi de geçerlidir. Kullanılmayan bağıntılar zamanla zayıflar. Sinaps alıcıları azalır, birlikte ateşlenen nöronlar arası ilişkiler kaybolur. Bir dili kullanmadıkça unutmaya başlarsınız. Artık görüşmediğiniz insanlarla ilgili detaylar kaybolur. Alışkanlıklar, rutin davranışlar, alışıldık tepkiler yavaşça silinir.

Kullanmak bağlantıları güçlendirir, kullanmamak ise zayıflatır. İlişkilerin güçlendirmediği eski bağlantılar zayıflayacaktır. -John B. Arden

Nöronların birbiriyle kurduğu ilişki, laboratuvar ortamında kaydedildi. İnanılmaz ilham verici bir görüntü.

L.G.Breuning, bir işi eğlenceli hale getirdiğimizde daha iyi yapmamızın sebebini de beynimizdeki devrelerle açıklar. Dil öğrenmek, seyahat ederken veya film izlerken eğlencelidir. Eğlence, nöron yollarını oluşturacak tekrarları daha çok yapmamızı sağladığı gibi, sık sık eğlence ile birlikte ateşlenen nöronlar da bir sonraki sefer daha kolay harekete geçecektir. Birlikte ateşlenen nöronların arasındaki iletişimin gücünü kullanmak için, işleri eğlence ile birleştirmek gerekir.

”Enerji konusunda emin olmanın bir yolu, yeni alışkanlığınızı sabah ilk iş olarak planlamak olabilir. Mümkünse sizi zorlayan yeni davranışınızdan hemen önce ya da sonra eğlenceli bir şeyler yapın. Gerekirse gün ortasında en sevdiğiniz dizinin tekrarını izleyin. Yeni nöronları harekete geçirmek sandığınızdan daha çok enerji harcamanıza sebep olur ve bu enerjiyi mümkün kılmanın yolu planlama yapmaktan geçer.” -Loretta Graziano Breuning

Ayrı ateşlenen nöronlar, ayrı bağlantılar kururlar. Birbirleriyle uyum içinde harkeket etmeyen nöronlar, aralarında bağlantı kuramayacaklardır. Bu, unutmanın şiirsel açıklamasıdır. -Brain Up, John. B. Arden

Beynin tamamı sinirlerden oluşur ve hepsi elektrik akımını iletir. Dolayısıyla tüm nöronlar birbirine bağlıdır. Birlikte ateşlenen nöronlar konusu, bir olay yaşandığında beynin belirli bir kısmını kullandığınızda, sonraki seferler yine aynı kısmın kullanılacağı anlamına gelir. Örneğin, korku verici bir olay amigdalanızı uyardığında, sonraki benzer durumda korkmanız gerekmediği halde korkmanıza neden olur.

Barney, yıl boyu bir restoranın adı her geçtiğinde hapşırır. Önemsiz bir detay olarak Marshall bunu fark etmez. Bir gün, o restoranda bir planı vardır. Marshall’da oraya gitme isteği uyandırmak için hapşırır. Hakikaten Marshall oraya gitmeyi önerir. Birlikte ateşlenen nöronlar zamanla bir bağ oluşturur.

Amigdala, önemli bir durumda korkmanızı sağlayarak size yardım eder ama bundan sonra aynı durumlara karşı aşırı duyarlı hale getirir. Sorun, korkmanız gerkemeyen zamanlarda bile korku sisteminizin çalışmasıdır. -Brain Up, John B. Arden

Bir şeyi bir ortamda öğrenen kişilerin, aynı ortamda sınava girdiğinde daha başarılı olduğu görülmüştür. Bir işi yaparken kafein tüketiyorsanız, aynı verimi almak için yine kafein tüketmek gerekir. Bazı maddelerin sürekli kullanımı, beynin o maddenin varlığı halinde normal çalışmasını ve eksikliğinde işlevlerini tam gerçekleştirememesine neden olur. ”Yoksunluk sendromu” denen bu durumda, örneğin esrar, alkol, sigara bağımlıları için aniden bırakma durumunda bazen ciddi sağlık problemleri yaşanmaktadır.

Ders çalışırken kahve içen biri, sınava girmeden önce de kahve içmelidir. ”Kafein beyni etkiler ve hatıraları tetikleyebilecek özel bir dahili durum yaratabilir. Sınava hazırlanırken kafein yüklü geceler geçiren sınavda kafein tarafından uyarılırsa hatırlaması kolaylaşır.”-Dean Burnett

Nörokimyasallar, asfafaltın kötü bir yolu kaplaması gibi, bu yolları kaplar. Tekrar etmek de yollarınızı sağlamlaştırır. Bazı sinir yolları devasa otobanlar haline gelir, çünkü onları defalarca ve nörokimyasal olarak aktive etmişsinizdir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Tekrar edilen davranışlar alışkanlıklara dönüşüyor. Belirli bir duyguyla yaşanan olaylarda, olayın tekrarında aynı duygu hatırlanıyor. Birlikte yaşanan olaylarda biri gerçekleştiğinde diğerini bekliyoruz. Aynı şekilde, bir olay bir duygu ile yaşandığında, aynı duyguyu tamtmak için davranışımızı değiştiriyoruz. Stresli birkaç anında sigara içen bir kişi, tekrar stres olduğunda sigara içmek isteyecektir. Babası kızdığında annesi tarafından kurtarılan bir çocuk, bir sonraki sefer annesine kaçacaktır. Öğretmen tarafından ödevi beğenilen bir çocuk, sonraki sefer o derse daha dikkat edecektir.

Birkaç yemek sonrası sigara içen kişi, bir süre sonra her yemek sonrasında sigara aramaya başlar. Birkaç kez çay içerken sigara içen bir kişi, bir süre sonra biri varken diğerini arar. Stresli birkaç anında sigara içen bir kişi, sonraki stresinde sigara arar.

Mesela bilgisayarı tamir ettiğinde anne babasından saygı gören bir çocuk, bilgisayar konusunda başkalarına destek olduğunda takdir bekler. Yani davranışı tekrarlar ve yol oluşur. Nihayetinde elektriğimizin yol alacağı milyarlarca yol oluşur ve bunlar duygularımızı anlamlandırmamıza neden olur. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Belirli bir olayın yarattığı duygu yoğunluğundan dolayı ya da başka bir sebeple insan beyninde bir düşüncenin etkisinden çıkılamadığı durumlar yaşanır. Obsesyon adı verilen bu durumda, nöronların aşırı etkileşimi nedeniyle beynin ana gündeminde bir düşünce yer alır. Bu durumdan çıkmak için yapılan bir faaliyet, düşüncenin etkisinden çıkılamadığı için aynı faaliyeti tekrar tekrar yapmaya yol açabilir. Buna kompulsiyon denir.

3 Idiots filminde, kötü bir durumla karşılaştığında ”All is well” (Her şey güzel/yolunda) demenin güzel olduğu düşüncesine varmış olan Rancho’da bu davranış zamanla kompulsiyona dönüşmüştür ve her stres olduğunda otomatik olarak ”All is well” demektedir.

Obsesyon beyinde tekrarlayan ve kontrol edilemeyen bir düşüncenin olmasıdır. Kompusiyon ise kontrol edilemeyen obsesif düşünceyi rahatlatmak için yapılan hareketlerdir. -Oytun Erbaş

Acıktığımızda yiyecek aramamız, bir şey düştüğünü hissettiğimizde eğilmemiz, yüksek bir ses duyduğumuzda irkilmemiz, sandalyeden tam düşecekken doğrulmamız; beynimiz tarafından atalarımızda işe yaramış ve hayatta kalmalarını sağlamış tepkilerdir. Benzer şekilde beynimiz, ilk defa bizim karşılaştığımız durumlar için de tepkiler tanımlar, bu nedenle hayatta kalmamızı sağlamaya çalışır. Hayvanlar, kafesinde tanımadığı bir nesne görünce onu gömerler. İnsan için bu dışarıdan gereksiz bir davranış olarak gözükebilir ve çoğu durumda da öyledir. Ancak hayvanlar açısından bu obsesyona sahip olmak, genlerinin bu çağa ulaşmasını sağlamıştır.

İnsanlarda en sık karşılaşılan obsesyon ise, elinin kirli olduğunu düşünmek ve bu obsesyonun kompülsif davranışı da el yıkamaktır. Ama bütün obsesyonlar bu kadar masum olmayabiliyor.-Psikiyatrinin Kara Kitabı, Oytun Erbaş

Ayrılık gibi yoğun bir duygu birikimi yaşayan bir genç kız, mesaj attığında kendini iyi hissetmiş olabilir. Çünkü yeniden iletişim kurmak için bir yoldur ve beyni ona doğru bir şey yaptığını söylemiştir. Cevap gelmeyince başlangıçtaki duygu durumuna döner ancak, aynı duygu durumunda iken mesaj atarak rahatladığı için tekrar mesaj atar. Sonuç olarak; ayrılık düşüncesi obsesyon, mesaj atmak kompulsiyondur.

Basit bir elektronik cihaz tasarladığımızı düşünelim. Bir lambaya bağladığımızla lambanın gündüz kapanmasını, gece yanmasını sağlıyor. Bunun için sabah 6’da kapanmasını, akşam 6’da yanmasını sağlıyoruz. Bu basitlikte bir lamba, yıl içinde güneşin doğum ve batış zamanları değiştiği için her gün saatlerce boşa yanacak ya da yanması gerektiği bazı anlarda ortalık karanlık olacaktır. Biraz daha gelişmiş bir lambada ışık sensörleri koyarız, böylelikle ortalık aydınlıkken kapanır, karanlıkken yanar. Ancak sensörün önüne bir kuş yuva yaptığı için her zaman açık kalabilir veya günün belirli saatlerinde bir camdan yansıyan bir ışık aydınlattığı için kapanabilir. Bu durumların hiçbirinden lambanın da sensörün de haberi olmaz. O, görevini doğru yapmaktadır. Hayvanlar için de, bizim için de bazı durumlardaki otomatik tepkilerimiz böyledir. Ancak bu tepkilerin doğru olmadığını anlamak için insana özgü bir bilinç gerekir.

Obsesyon sadece insana özgü değil, insanın neredeyse bütün hayvanlarda paylaştığı ortak bir güdüdür. Obsesyon organizmanın kendini koruması için gerekli bir faaliyettir. Örneğin, yaralı bir hayvanın sürekli olarak yarasını yalaması, kontrol etmesi, temizlemesi obsesif bir harekettir. Bu yolla yarasının bakımını sağlar ve hayatta kalmayı başarır. -Psikiyatrinin Kara Kitabı, Oytun Erbaş

Hayvan zihninde çeşitli algoritmalar vardır ve dışarıdan etki-tepki mekanizmasını anlamak genellikle mümkündür. İnsan davranışları ise son derece komplekstir ve hala anlayamadığımız pek çok davranışımız vardır. Yine de insanların da etkiye geliştirilen tepkiyi tıpkı bir hayvan gibi ısrarla tekrarladığı olur.

Beynimizin bu şekilde çalışması, deneyim kazanma ve ustalaşma konusunun da temelidir. Golf sopasını elimize ilk aldığımız zaman yaptığımız vuruş kötüdür. Zamanla nasıl vurduğumuzda topun nereye gittiğini ve başarısızlığın nasıl hissettirdiğini keşfetmeye başlarız. Sonrasında, vuruş öncesinde aynı duyguya yakalanmayacak bir ölçüde vurmaya çalışırız. Başarılı olduğumuzda, başarılı olduğumuz vuruşu tekrarlamaya çalışırız. Zaman içinde bilincimizin anlamayacağı kadar detaylı davranışlara sahip oluruz.

Lise öğrencisiyken boy dezavantajı nedeniyle üçlük atış konusunda kendini geliştiren Stephen Curry, zamanla mesafe tanımamaya başladı, NBA’deki tüm takımların oyun planını ve ligin gidişatını değiştirdi ve gelmiş geçmiş en iyi şutör oldu.

Bir müzik enstrümanı çaldığınızı hayal edelim. Örneğin piyano. Piyano çalarken müziğin tınısını hissediyorsunuz ve bundan müthiş bir haz alıyorsunuz. Beste yapmanın ve yaptığınız bestelerin sizi geleceğe taşıyacak, belki de ölümsüzleştirecek bir vasıta olduğunu biliyorsunuz. Bunlar sizin maddi hazlarınız. Fakat siz beste yaptıkça, yaptığınız her beste beyninize bir geri dönüş sağlıyor ve nöronlarınız arasında yeni, daha önce hiç olmayan bağlantılar geliştiriyor. -Psikiyatrinin Kara Kitabı, Oytun Erbaş

Bu deneyim biri tarafından elimizden alındığında bize iyilik yapmış olmaz. Her gün odası annesi tarafından toplanan bir gençte odasını toplama içgüdüsü gelişmeyecektir. Önündeki sağlam defans oyuncusu, kalecinin reflekslerini köreltecektir. Her bunaldığında sorunlarını bir stres tepkisi ile erteleyen kişi; sorunlarını çözemeyecektir. Her kolaylık bir sakatlamadır.

Çok klasik bir örnek: Kozadan çıkmasına yardım ettiğiniz kelebek uçamayacaktır. Uçmak için, kozayı açabilecek kadar güçlü kanatlara sahip olmak gerekir.

Eski dönem Avrupa’sında lise öğrencilerine sırtlarından ter damlatarak Latince öğretmelerini sebebi, Latince’nin gündelik hayattaki veya iş hayatındaki fonksiyonel faydasından ziyade, öğrenmesi son derece güç bir lisan olması vesilesiyle bu dili öğrenen bireylere bir öğrenme disiplini, bu bilişsel disiplin kazandırmaktır. -Psikiyatrinin Kara Kitabı, Oytun ErbaşDeneyim genç nöronları miyelinle kaplar, böylece elektriği hızla iletir.  

Breuning, geçmişteki eylemlerimizin gelecekteki eylemlerimizi şekillendirmesini şöyle özetler: ”Deneyimli sinapslar komşu nöronlara elektrik göndermekte daha başarılıdır, bu yüzden daha önce gittiğiniz bir yoldan gitmekte daha iyisinizdir. Kullanılmayan nöronlar körelir, bu yüden daha önce kullandığınız nöronlara ciddi şekilde güvenirsiniz. Yeni sinapslar halihazırda kullanılan nöronlar arasında gelişir, böylece bağlantılar kurarsınız. Alıcılar büyür ya da körelir, bu yüzden daha önce hissetmiş olduğunuz duyguları yeniden hissettiğinizde anlamlandırabilmek daha kolaydır.”

Hayat deneyiminizle oluşan karmaşık sinir ağının tek ustası sizsiniz. Hangi davranışların ve düşüncelerin sizin için iyi olduğuna siz karar verirsiniz. Mutsuz kimyasallarınız salgılandığında o elektriği başka yöne kaydıracak gücünüz var. Bu yeni bir düşüncenin oluşması için alan yaratır. Başta bu bir elektrik kaçağı gibi gelebilir ama devam ettiğinizde yeni ve mutlu bir alışkanlık oluşur. Bu yeni alışkanlığı akıllıca seçmeniz gerekir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Her eylemimiz beynimiz tarafından sayılıyor. Başımıza gelen her şey kaydediliyor. Duygusal yoğunluk içeren durumlar ayrı bir anlam taşıyor. Birlikte olan olaylar birbiriyle ilişkilendiriliyor. Tüm bunlar her saniye tüm kararlarımızı, hislerimizi, düşüncelerimizi ve muhtemel eylemlerimizi etkiliyor. Bugüne kadar yaşadıklarımızdan etkilenen algoritmalarımız, muhtemel davranışlarımızı şekillendirmek için iyi olsa da her zaman bu hislere uymak gerekmiyor. İnsanı hayvandan ayıran düşünce biçimi, beynin bugüne kadar yaşanlardan bundan sonrası için aldığı kararların da ötesinde kararlar alabilmekten geçiyor. Duyguların ve tekrarların sonraki davranışlarımızı şekillendirebildiği bir beyne sahip olmak, davranışlarımızı değiştirdiğimizde düşüncelerimizi değiştirebileceğimiz anlamı taşıyor.

KAYNAKLAR

  • Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning
  • Brain Up, John B. Arden
  • Psikiyatrinin Kara Kitabı, Oytun Erbaş
74 Views

Bellek, Odak ve Hipokampus

Bu yazının son okuması ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

2000 yılında, ABD’nin en ünlü ve başarılı üniversite basketbol koçlarından Bobby Knight’ın ismi, üç yıl önceki bir olay ile ilgili gündeme gelir. Sebebi ise bir antrenmanda bir öğrenci ile yaşadığı bir olaydır. Knight, öfkeli ve hırçın kişiliği ile tanınan bir hocadır. Bir maç esnasında sahaya sandalye fırlattığı olmuştur. Ancak Neil Reed adlı bir öğrenci, antremanda hocası Knight’ın kendisinin boğazını sıktığını, delirmiş gibi hareket ettiğini, beş saniye kadar bu durumda kaldıklarını ve yardımcı antrenör ve diğer oyunların kendilerini ayırdığı ile ilgili röportaj vermiştir. Oyuncular ve görevliler bu iddiayı doğrulamazlar ama yine de olan olmuş, hoca kovulmuştur. Olay tüm ABD’de yankı bulur.

Knight ve Reed arasında geçen olayın gerçek kaydı

Belleğinizin başınıza gelen olayları ya da öğrendiğiniz şeyleri doğru hatırlamaya yaradığını düşünebilirsiniz ama hiç de öyle değil. Belleğiniz çoğu zaman izi daha iyi göstermek için depoladığı bilgiyi değiştirir ve düzenler. -Dean Burnett

Antrenör Knight ise böyle bir olay hatırlamamaktadır. Elbette bazen antremanlarda işler sertleşmekte, çocukları azarlamakta ve hatta itmektedir. Ancak kimsenin boğazını sıkma ihtimali bulunmadığını söylemektedir. Bir süre sonra sonra olayın görüntüleri ortaya çıkar. Antrenör gencin boğazını tutup ve birkaç saniyeliğine itmektedir. Sonra her şey normal devam etmektedir. Diğer oyuncuların ve görevlilerin ayırması gibi bir durum yaşanmadığı gibi pek çok kişi olayı fark etmez bile. Kaydı izleyen öğrenci şaşkına döner. ”Neler olduğunu bilmiyorum. Yalan söylemiyorum, yardımcı antrenörün geldiğini hatırlıyorum, insanların bizi ayırdığını hatırlıyorum.”

”Normalde bir olayı gözlemler, ona dair bazı anıları depolarız. sonra bu olayı hatırladığımızda anılarımızı çağırıp içeriğini bildirmek için elimizden geleni yaparız. Anı bize canlı görünür ve kesinliğinden şüphe etmemiz için genellikle bir sebep yoktur.” -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

İnsan belleği kayıt cihazı değildir. Hatta kayıtları zaman içinde değiştirir ve bir süre sonra esas kaydı siler. Christopher Chabris, 20 yaşındaki bir genç ile 60 yaşındaki bir hoca arasında yaşanan bir olayın, biri için sıradan, diğeri için şok edici bir anı olarak kaydedilmesinin normal olduğunu açıklar. Anı, öğrenci tarafından bir süre sonra ”koç beni boğdu” olarak değiştirilmiştir. Öğrenci yalan söylememekte, insan beyninin klasik zaafını yaşamaktadır. Hiçbir insan hiçbir anıyı olduğu gibi hatırlamaz. Yorum katar, zamanla değiştirir ve hatırlamak istediği gibi hatırlar.

Hatıraları gözümüzün önüne getirmemek bize hemen hiç zor gelmez. Hatırlamanın kolaylığını deneyimleriz ama anlarımız ilk kez depolandıktan sonra meydana gelen bozulmaları deneyimlemeyiz. Bu bozulmalar zihinsel yaşantımızın yüzeyinin altında, biz farkına varmadan gerçekleşir. Sonra da akıcı bir şekilde hatırlamamızı anılarımızın doğruluğuna, eksiksizliğine ve kalıcılığına affederiz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Dean Burnett, insan belleğini bilgisayar belleği ile kıyaslayarak, çalışmasındaki büyük farkı açıklar. Bilgisayara bilgiyi koyar ve dilediğimiz zaman ulaşırız. Ancak insan beynine bilgi gönderdiğinizde, beyin bu bilgilerin bir kısmının diğerlerinden daha önemli olduğunu düşünür. Bunlarla ilgili henüz tam çözülememiş karmaşık bir klasörleme metodu izler. Bir bilgiye ulaşırken beynin onunla ilişkili olduğunu düşündüğü için yakınlarına koyduğu pek çok bilgiye ulaşıverirsiniz. Zamanla en olmadık, hatta utanç verici verileri ortaya çıkarıverir. Beynimiz, bazı bilgileri ”sevmediğini” düşünerek zamanla değiştirir.

Bilgisayar veriyi olduğu gibi depolar. İnsan beyni ise zamanla değiştirir, bazılarını siler, kimini anlamakta güçlük çekeceğimiz klasörlere koyar. Ve bir bilgiye ulaşmak istediğimizde alakasız veriler de onunla birlikte ortaya çıkıverir.

Belleğindeki bazı bilgilerin diğerlerinden daha önemli olduğuna karar veren bir bilgisayar düşünün. Ya da hiçbir mantıksal kurala bağlı olmadan bilgi dosyalan, bu nedenle de en basit verir ulaşabilmek için rasgele dosyalar ve diskler içinde arama yapmanız gereken bir bilgisayarı düşünün. Ya da kendisinden istenmeden ve rasgele zamanlarda en kişisel ve utanç verici dosyalarınızı. Ya da depoladığınız bilgiyi sevmediğini düşünen ve onu tercihlerine göre değiştiren bir bilgisayarı. Tüm bunları sürekli yapan bir bilgisayar hayal edin. Acil bir toplantı için çalıştırılmasından yarım saat sonra böyle bir bilgisayar ofis pencerenizden üç kat aşağıdaki beton otoparka doğru uçmaya başlardı. Ama beyniniz tüm bunları belleğinize yapar ve sürekli yapar. – Aptal Beyin, Dean Burnett

Dejavu olarak bildiğimiz duygu da bununla ilgili bir konudur. Bazen bir anlığına, bulunduğumuz anın daha önce yaşandığını ve biraz sonra yaşanacakları da biliyor olduğumuzu zannederiz. Dejavu duygusu, ne olduğuna açıklama getirilmeden yüzyıllarca önce bile edebiyatta yer almış bir duygudur. Buna çok çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Örneğin, her insanın rüyasında o gün yaşanacakları gördüğü ama unuttuğu, bazen o anı yaşarken bunu hatırladığıdır. Bir diğeri, insanların doğmadan önce tüm hayatını gördüğü, hayatın içindeyken bazı anlarda bunu hatırladığıdır. En meşhur olanı ise, daha önceki hayatında benzer bir durum yaşamış olanların aynı olayı yaşadığında bunu hatırlamadığıdır. Gerçek açıklama ise ”bellek sapması”dır. Yani olayı yaşarken geçmişte benzer bir durum ya da his yaşamışsak, beynimiz bunu anımsar ve geçmiş olayı şuan yaşadığımızla değiştirir. Böylelikle şimdi, geçmişte yaşadığımız bir şey yaşamış oluruz. Oysa parçaları geriye dönük birleştirmiştir.

İnsanların zihinlerinin Matrix adı verilen bir rüyada tutulduğu post-apokaliptik bir film olan ”The Matrix”’de (1999), sistemi kuranlar yani rüyayı inşa edenler sistemde bir değişiklik yaptığında bir dejavu yaşanmaktadır. Örneğin, bir kedi arka arkaya iki kez geçmektedir. Dejavu, Fransızca déjà (daha önceden) ve voir (görmek) kelimelerinden gelmektedir.

Gelecekte kullanmak içi kafanızda depolanan güvenilir, doğru bilgiye ulaşabilirsiniz. Bu doğru olsa harika olurdu, değil mi? Ne yazık ki ”güvenilir” ve ”doğru” sözcükleri beynin işleri için nadiren kullanılabilir, özellikle de bellek söz konusuysa. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Bir psikolog, bir avukatlık ofisindeki verileri inceler. Rutin olarak avukatlar, müvekkillerine başına bir şey gelmesi durumunda hangi hayatta kalma koşullarını kabul edeceklerini, bilinci açık olmayan bir durumda kendisi adına hangi kararların alınması gerektiğini sorar. Psikolog, avukatlardan müvekkillerini çağırıp geçmiş senelerde cevapladıkları bu soruları yeniden sormalarını ister. İnsanların %23’ü ilk verdiklerinden farklı cevaplar verirler. Kendilerine önceden verdikleri cevaplar gösterilenlerden %75’i geçmişte bu sorulara farklı yanıtlar verdiklerini hatırlamamakta ve hatta inanamamaktadır.

ABD başkanı seçimlerde %50 oy almıştır. Ancak öldürülten sonra yapılan anketlerde, toplumdaki insanların büyük çoğunluğunun aslında ona oy verdiğini hatırladığı görülmüştür. Dramatik bir olay, geçmişteki anıları değiştirmiştir.

Daha önce söylediklerine dair hatırları, bugünkü fikirlerine uyacak şekilde yeniden yazılmıştı. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Hafızamız, kısa ve uzun süreli bellek olarak iki görev bölümünden oluşur. Kısa süreli belleğin kapasitesi çok sınırlıdır. O an çalışan belleğimizdir ve üzerinde büyük bir yük vardır. Örneğin, sonradan hatırlanması gerekeceği söylendiğinde bir insanın yedi şeyi aklında tutabileceği varsayılır. Bu nedenle telefon numaraları ve plakalar yedi hanelidir. Bu nedenle buna ”sihirli sayı” ya da ”Miller yasası” adı verilmiştir. Ancak güncel araştırmalara göre ortalama olarak insanlar dört nesneyi aklında tutarlar. Pek çok unsur verildiğinde, yedi maddelik bir liste ezberlediğine bile çoğunlukla aklında kalan dört tanesidir. İlginç bir şekilde; yedi ayrı kelime aklında tutan bir insan, aynı şekilde yedi cümle de tutabilir. Her cümle pek çok kelimeden oluşsa da, beyin bunu ”bir” unsur kabul eder.

Telefon numaraları, plakalar vs. 7 hanelidir. Çünkü insan beyni için bu sayı sihirli bir sayıdır. Her nedende kısa süreli hafızamız en fazla yedi maddeyi hafızasında tutabilir. Bu sayı arttığında, hatırlamak için ekstra şeylere ihtiyaç duyulur.

Kısa süreli hatıralar en fazla bir dakikaya yakın korunur, uzun süreli hatıralarsa tüm hayatınız boyunca sizinle kalabilir ve kalır. Önceki günden ya da bir iki saat öncesinden bir şeyin saklandığı yeri ”kısa süreli bellek” olarak adlandıranlar hatalıdır; bu uzun süreli bellektir. – Aptal Beyin, Dean Burnett

Dean Burnet, kısa süreli bellek ile uzun süreli bellek ilişkisini şu soruyla cevaplar: ”Neden hepimiz oturup elimizde ne kadar parmak var diye saymaya çalışmıyoruz?” Uzun süreli bellekle arasındaki bağlantı, kısa süreli belleğin yükünü kolaylaştırmaktadır. Burnett, anında çeviri yapan insanların kısa ve uzun süreli belleğin birlikte çalışması nedeniyle bu zor işi başarabildiklerini söyler. Dili öğrenen birinden çeviri yapması istenirse, bu kısa süreli belleğin taşıyamayacağı bir şey olur. Ama dili zaten öğrenmiş bir kişi uzun süreli belleğine kaydetmiştir, dolayısıyla kısa süreli bellek dilin yapıları, sözcüklerin anlamları gibi detaylarla ilgilenmek zorunda kalmaz.

50 First Dates (2004) filminde Drew Barrymore’nin canlandırdığı Lucy isimli kızın bir rahatsızlığı vardır. Kısa süreli belleği ile uzun süreli belleği arasındaki bağlantı kaybolmuştur. Bu yüzden kısa süreli belleğindeki bilgiler zamanla kaybolmaktadır. Bu sebeple her sabah rahatsızlığı günün sabahına uyanır. O günden sonra yaşadığı hiçbir şeyi kaydetmez. Babası ve abisi her gün o günün gazetesini kapıya koyar ve tekrar tekrar o güne uyanmış gibi davranırlar. Adam Sandler’in oynadığı Henry, onunla tanışıp aşık olur. Ancak her gün yeniden kendini aşık etmek zorunda kalır.

Uzun süreli bellek düşünmemize yardımcı olacak çok miktarda veri sağlar ama gerçekte düşünmeyi yapan kısa süreli bellektir. Bu nedenle kimi nörologlar ”çalışan bellek” demeyi tercih ederler. – Aptal Beyin, Dean Burnett

Önümüzdeki manzara telefonun ekranında. Ama bu, telefonun bu manzarayı kaydettiğini göstermez. Kaydetmesi için bir şey yapmak gerekir, mesela fotoğraf çekmek gibi. Aynı şekilde gün içinde gördüğümüz çoğu şey, o an gözümüzün önünde olduğu için aklımızda, aslında kısa süreli belleğimizdedir. Eğer kaydedecek bir şey yapmazsak muhtemelen kaybolacaktır.

Bir bozuk paranın neye benzediğini bildiğimizi düşünürüz. Ama insanlardan çizmesi istendiğinde hiç kimse bir parayı çizemez, sanki hiç görmemiş gibilerdir. Bildiğimiz, diğer bozukluklardan nasıl ayırt edileceği gibi küçük bilgilerdir. Görünce hatırladığımız şeyleri, görmeden belleğimizde bulamayız. C.Chabris, bu açıdan insan beyninin bilgisayar harddiskine değil, internete benzediğini söyler. İnternetteki veriler bilgisayarımızda değildir. İnternete bağlıyken her şeyi tarayıcıda görürüz ve sanki bilgisayarımızdaki depodan geliyor gibidir. Ama bağlantı kesilince aslında bilgisayarımızda bir şey olmadığını anlarız. Bozuk paranın detaylarını, parayı gördüğümüzde geçici olarak hafızamızda tutarız ancak paraya bakmayı bıraktığımız anda önemsiz bir bilgi olarak belleğimizden kaybolur.

Bir şeyi (bilinçli olarak) tekrar etmek, bilginin uzun süreli belleğe gönderilmesinin bir yoludur.

Tıpkı bilgisayarlarımızın internetin içeriğini depolamaya ihtiyaç duymadığı gibi biz de bu bilgiyi depolamaya ihtiyaç duymayız; normal koşullar altında bilgiyi gerektiğinde elde ederiz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Belleğimiz, günlük hayatın pek çok detayına da çok odaklanamaz. Çoğu içeriği belleğimizde yeniden oluşturamayız. Douwe Draaisma, farkına varmadığımız ufak değişimler sonucu her seferinde en son halini gördüğümüz şeylerin önceki hallerinin silindiğini söyler. Bu yüzden her gün birlikte yaşadığımız insanların değişimlerini fark etmeyiz. Fotoğraflarına baktığımızda ne kadar yaşlandıklarını veya değiştiklerini anlarız. Fark ettiğimiz değişimler sonrasında ise son hallerini hatırlar, öncekileri unuturuz.

Hayatımızda hatırladığımız ve muhtemelen 2-3 yaşlarındaki ilk anımız da Freud’a göre değiştirdiğimiz bir sonradan kurgudur. ”İlk anımız zannettiğimiz şey aslına çok daha sonra gerçekleştirilmiş bir yeniden kurgudur, o anımızın baştan aşağı değiştirilmiş bir versiyonudur.” -Freud

Belleğimiz, nelerin aynı kaldığından ziyade nelerin değiştiğini daha kolay belirler. -Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer, Douwe Daaisma

Beynimizin hafıza ve yön bulma ile ilgili kısmı hipokampustur. Limbik sistemin bir parçasıdır, yani duygularla ilişkilidir. Duyularımızdan gelen bilgiler ve bunlarla bağlantılı olarak yaşanan duyguları hatıralara dönüştürüp birleştirir. Dean Burnett’e göre ”kodlamanın gerçekleştiği” bölgedir.

Hipokampus

Hipokampus’un görevi bilinmezken, trafik kazasından sonra sürekli nöbetler geçiren bir gencin tedavi amaçlı sol ve sağ hipokampusları alınmıştır. Nöbetler azalmış, ancak hastanın anı üretme yeteneği kaybolmuştur. Kimseyi hatırlamaktadır, tanıştığı kişileri birkaç dakika sonra unutmaktadır. Bir şey öğretilmekte ve bir sonraki sefer tekrar edebilmekte, ama daha önce yaptığını hatırlayamamaktadır. Bu da hipokampusun görevi olan bellek ile beynin öğrenmekle ilgili görev taşıyan diğer kısımları arasındaki farkı ortaya çıkarır.

Ortaçağdan kalma kitaplarda, idrak ile belleğin ayrı kavramlar olduğunun o zaman da fark edilmiş olduğu görülmektedir.

Kısa süreli belleğin aksine, uzun süreli belleğin sınırı yoktur. En azından şimdiye kadar kimsenin doldurabildiği görülmemiştir. Araştırmalar, beynin hiçbir bilgiyi silmediğine dair bulgular vermektedir. Ancak buna rağmen bir şeyleri unuturuz, hatta çoğu şeyi. Esasında unutmak, bir bilginin beynimizinden silinmesi değildir. Ancak gerekli olduğunda, o bilgiye ulaşamamızdır. Kullanılmadığı için, önemsiz görüldüğü için derinlerde bir yere saklanmış bir bilgiyi aradığımızda bulamamaya unutmak deriz.

Bir hatıraya ulaşamıyorsanız, orada olması ve olmaması arasında fark yoktur. – Aptal Beyin, Dean Burnett

Belleğimiz hiçbir şeyi silmez ama yine de çoğu şeyi unuturuz. Bu tıpkı Google’a benzer. Arama yaptığınızda ulaşacağınız bir bilgiyi ne arayacağınızı bilmediğiniz için bulamayabilirsiniz. Bilgi oradadır ama sadece ulaşamıyorsunuzdur.

Beyinde bilgi, bir anlamda bir düzen içindedir. Örneğin, önemli ya da duygusal yoğunluklu hatıralar hemen ulaşabileceğimiz bir yerdedir. Ya da birbiriyle ilişkili şeyler bir aradadır. Bir kişiyi her zaman aynı mağazada görüyorsanız, sokakta görünce kim olduğunu hatırlayamamanız normaldir. Çünkü beyinde o mağaza ile ilgili dosyada tutulmaktadır. Ancak o kadar çok bilgi alırız ki, işler zamanla karışır. Turuncu renkli bir bardaktan içtiğiniz kahvenin içinden sinek çıktığı için turuncu ile tiksinme klasörleri birbirine karışabilir. Bundan sonra aynı renk ve onu içeren şeyleri sevmemeye başlayabilirsiniz. Bu kadar karmaşa içinde dosyalar ve veriler birbirine girerler. Yine de tekrar tekrar bulunan ve gereken, gelecek bir olay için önem arz eden ya da duygusal yoğunluklu bilgiler daha kolay ulaşılacak klasörlere konur.

Bir deneyde iki grup öğrenciden biri normal bir derslike, diğer grup dalgıç kıyafetleriyle su altında bir ders almışlardır. Sonra her iki grup hem sınıfta hem su altında test edilirler. Derslikte öğrenen grup derslikte, su altında öğrenen grup su altında daha başarılı olur. Bellek, ortam ile ilişki kurar. Dean Burnett şöyle der: ”Su altında olmanın öğrenilen bilgiyle ilgisi yoktu ama önemli olan bilginin öğrenme bağlamıydı ve bu hafızaya erişim için büyük kolaylık sağlıyordu.”

Ofisin bir remine bakarsanız büyük ihtimalle size son derece normal görünür, fakat biri size neyin eksik olduğunu gösterirse odanın içi aniden size de tuhaf görünmeye başlar. Hafızada depolananlar gerçeğin tam bir kopyası değil, yeniden yaratılmış halidir. Hatıralarımızı video gibi yeniden oynatamayız, her seferinde bir anıyı çağırırız, hatırladığımız detaylar ile neyi hatırlamamız gerektiğine dair beklentileri birleştiririz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Duygusal anılar, bellekteki kaydın pekişmesini sağlamaktadır. Duygularımız hayatta kalmakla ilgili ipuçlarını bize haber verir. Dolasıyla beynimiz tarafından herhangi bir anıya göre hatırlanması daha yüksektir. Duygu yoğunluğu arttıkça anının hatırlanması artar. John B. Arden, amigdalanın çalışmasını gerektirip hipokampusumuzun çalışmasını gerektirmeyen veya hipokampusumuzun çalışmasını gerektirip amigdalamızın çalışmasını gerektirmeyen işler öğrenebildiğimizi söyler. Gereksiz bir korku yerleşebilir, yani bir tehlike anında korkulması gerekmeyen bir şeyden korkmaya başlayabiliriz. Korteksimiz sayesine bundan korkmamak gerektiğini sonradan kendimize öğretebiliriz.

Şehzade Mustafa, yüzyıllarca tarih kitaplarındaki bir istisna olarak kaldıktan sonra, Muhteşem Yüzyıl adlı dizide Mehmet Günsur tarafından başarılı bir şekilde canlandırılıp çok duygusal bir sahne ile idam edilmesinin ardından, tarihte ilk defa Bursa’daki Şehzade Mustafa Türbesi ziyaretçi akınına uğramıştır.

Eğer bir şeyi hatırlamak istiyorsanız, o şeye duygusal olarak yoğunlaşın. -John B. Arden

Bağlamı olmayan bilgiler ”anlamsal” belleğe kaydedilir. Dean Burnet’in verdiği örnekle, ışığın sesten hızlı yol aldığını hatırlamak anlamsal bellektir, ama bu bilgiyi öğrendiğiniz fizik dersini hatırlıyorsanız bu olaysal bellektir. Domatesin meyve olduğunu bilmek anlamsal bellek, köyde domates toplarken yılan görüp kaçtığınızı hatırlamak ”olaysal” bellektir. Ayrıca farkında olmadığımız, üzerime düşünmemiz gerekmeyen bilgiler de vardır. Örneğin, bisiklet kullanmayı bilmek ”yöntemsel” bellektir.

Biriyle okul kavganızın her detayını hatırlıyor ama kavga ettiğiniz kişinin adını hatırlamıyor olabilirsiniz.

Kısa ve uzun süreli bellek arasındaki ilginç farklardan biri, farklı duyulara ağırlık vermeleridir. Kısa süreli bellek çoğunlukla işitseldir. Dean Burnett’in deyimiyle kısa süreli bellek, bilgiyi ”sözcükler ile spesifik sesler” biçiminde işlemeye odaklanır. İçimizden konuşmamızın ve dil ile düşünmemizin nedeni budur. Uzun süreli bellek daha çok görüntü ve ”semantik” niteliklere odaklanır. Bu nedenle birinin yüzünü uzun vadede hatırlasak bile ismini hatırlamayabiliriz.

”Kimdi bu?” Beyin birinin ismini ve yüzünü depolar ama birini zamanla unutur. Birini görüp ”Bu kimdi?” dediğimiz çok olur. Çünkü ”aşinalık” ile ”hatırlamak” arasında bir fark vardır. Biri ile karşılaştığınızda daha önce de karşılaştığınızı bilmenize aşinalık denir. Karşılaştığınız kişi ile nerede, ne zaman tanıştığınızı, kim olduğunu bilmeniz hatırlamaktır.

Hatıralarımız, kitaplardaki sayfalar gibi bilginin ya da olayların statik birer kaydı olmaktan ziyade, beynin ihtiyaç olarak yorumladığı şeylere uymak üzere devamlı olarak değiştirilir ve düzenlenir (bunlar ne kadar yanlış olsa da). -Dean Burnett

Birini veya bir anıyı hatırlamak için ne kadar çok bağlantı varsa bir sonraki sefer hatırlamak o kadar kolaylaşır. Bir süre sonra görür görmez hatırlarsınız. Ancak onun öncesinde bir ”hatırlama eşiği” vardır. Dean Burnett’in deyimiyle ”orijinal anıyı aktive edecek” bir detay birden bire her şeyi hatırlamanızı sağlar.

Dudağımızda uçuk çıkmasına neden olan Herpes Simplex adı verilen virüs, saldırganlaşıp hipokampus’a saldırdığında, kişiler yeni anılar üretemezler. Christopher Nolan’ın kendini yönetmen olarak ispatladığı Memento (2000) filminde anlatılan da aynı durumdur.

Beyin, farklı anılara çeşitli nedenlerle farklı yaklaşabilir. Kimi silinir unutulur, kimi zamanla değişir. Örneğin; olumsuz anılar, olumlu anılardan daha hızlı solar. Bir seçenek yaptıktan sonra zaman içinde en iyi olanı seçtiğinize dair anılarınız değişir. Hiç belirti vermemiş bir olay meydana geldikten sonra aslında pek çok belirti olduğuna dair anılarımız değişebilir. Tekrar edilen, duygu içeren, bilinçdışında farklı bir nedene atıf yapılan anıların her biri farklı şekillerde aklımızda kalır. Bu nedenle anılarımız zaman içinde değişime uğrar ve her düşündüğümüzde de değişirler.

Beyin, gerekçesi ne olursa olsun, düzenli olarak hatıraları pohpohlayıcı şekilde gözden geçirir, bu gözden geçirme ve düzenlemeler kendini destekleyicidir. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Anıların zaman içinde farklı süreçlere sahip olmasının en ilginç sonuçlarından biri de başkalarının anılarını zamanla kendi anılarımız zannetmemizdir. Birinin başından geçen anıyı dinleyip onu başkasına anlattığınızda bir süre sonra onun kendi başınızdan geçtiğini zannedebilirsiniz. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Bir tanesi ego sebebiyle ”bellek yanlılığı”dır. Beynimizin kendisini iyi göstermek için anıları zamanla değiştirmesi sonucu ortaya çıkabilir. Diğer sebep ise kendi anlattığımız şeylerin belleğimizde daha kalıcı olmasıdır. Arkadaşımızın anlattığı kısım zamanla silinir, geriye kendi anlattığımız kısım kalır. Ayrıca ayna nöronlar ve empati nedeniyle birinin duygularını sahiplenip kendimiz de aynen hissedebilir, bu sebeple anının bizim başımızdan geçtiğini zannedebiliriz.

– Bunu ben yaptım.
– Bunu sen mi yaptın?

– Bunu ben yaptım.

Kendi söylediğiniz şeyleri başka insanların söylediklerinden daha iyi hatırlarsınız. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Kişisel deneyimlerimiz, belleğimizin ”otobiyografik bellek” adıyla anılan bir bölümünde depolanır. Hatırladığımız tüm hayatımız burada kayıtlıdır. Douwe Draaisma, otobiyografik belleğin kendine özgü gizemli yasalara sahip olduğunu söyler. Örneğin, üç-dört yaş öncesine dair hiçbir şey kayıtlı değildir. Acı verici ve gurur kırıcı olaylar, silinmez bir kalemle kaydedilmiş gibidir.

Aşağılamalar silinmez mürekkeplerle yazılır. Yaşlandıkça da ağarmazlar. -Douwe Daaisma

Brown ve Kulik isimli iki bilim insanı, 1977’de ”flaş anılar” tanımını ortaya atmışlardır. Bazı anıların, hatırlandığı anda olayı, olayın etrafındaki koşullarla ilgili detayları canlandırdığını keşfetmişlerdir. Flaş anılar genellikle toplumsal olaylarla anılır. Örneğin, 17 Ağustos depreminin kendisini nasıl etkilediğini, olay sırasında ve sonrasında ne yaptığını olaydan etkilenen pek çok kişi hatırlar. Ve her yıldönümünde anılar üzerine konuşulur, dolayısıyla anılar zaman içinde yeniden şekillenir.

Şoke edici haber ve olayları yeniden hatırama ve onları başka insanlarla tartışma şansımız yüksektir. Bu tür tekrarlar anıyı ileride ona kolayca erişebileceğimiz şekilde depolamamızı sağlar. Bu nedenle, anı bir iç fotoğraf değildir, daha ziyade kendi kendimize ve başkalarına sık sık anlattığımız için unutmadığımız bir hikayedir. -Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer, Douwe Daaisma

Wagenaar isimli bilim insanı, 1970’lerde bir deney yapmıştır. Bir insanın belirli bir dönemde yaşadığı 1605 olayı not eder. Aynı kişiyi bir yıl sonra çağırır. Anıları hatırlatmaya başlar. Hatırlayamadığında bir ipucu verir, hatırlayamazsa ikinci bir ipucu verir, bazen de üç. Tüm sorulardan beyinde nelerin daha kalıcı olduğu ile ilgili sonuçlar çıkarır. Beynimiz için büyük hatırlama ipucu ”nerede” olduğudur, ”ne zaman” olduğu sanki hiç önemli değil gibidir. Ayrıca toplumsal açıdan önemli olaylar bellekte pek kalmamaktadır. Güzel olaylar kısa vadede daha iyi hatırlanmakta ancak uzun süre sonra fark kaybolmaktadır. Yardımla bir şekilde tüm anılar orada bir yerdedir ancak ipuçları ortadan kalktığında çoğu anı hatırlanmamaktadır.

7 tane kurda GPS takılır. Birkaç hafta sonra ormanda birbirilerinin alanlarına hiç girmedikleri görülür. Hayatta kalmak için ”yer” oldukça önemlidir. Belki de bu sebeple belleğimiz bir anıdaki ”yer” imgesini ısrarla saklarken, ”zaman”ı kolayca unutma eğilimindedir. Uyandığımız anda ”Saat kaç?”dan önce ”Neredeyim ben?” diye düşünürüz. Yerle ilgili pek çok içgüdüye sahip olduğumuz halde zaman için saatleri, takvimleri icat etmek zorunda kaldık. Kültür, bir anlamda eski Mısır’da Nil nehri baskınlarını hesap etmek için günlerin yazılması ve yılın keşfi (takvimin icadı) ile başladı.

Belleğimizin kendi iradesi vardır. -Douwe Daaisma

Belleğin neden ileriye doğru kayıtta olduğu da araştırılmıştır. Geçmişteki bir anıyı düşünürken anımsamaya istediğiniz noktadan başlayabilseniz bile o noktadan sonra yine normal sırasında hatırlamaya devam ederiz. Bunun ilginç nedeni, bir olay yaşanırken her saniye bir sonraki adımı tahmin etmemizle ilgilidir. Tahminimizin doğru ya da hatalı çıktığı her anı duygu olarak not ederiz. Bir noktadan hatırlamaya başladığımızda bir sonraki noktaya bu duygu yoluyla yönümüzü buluruz. Bu nedenle bir şey ezberlerken ”bundan sonra ne olduğunu” düşünerek ”kancalama” ya da ”hikayeleştirme” yoluyla ezberlemek işe yarar.

Bilgi sahibi olduğumuz tarihi bir olayın ya da okuduğumuz bir romanın filmini izlemek, konuyla ilgili bildiklerimizi dahi değiştirir. Filmden bağımsız karakterleri gözümüzde canlandıramayız, olayları filmdeki gibi hatırlarız. Bir filmde her an bir sonraki anla duyguların da etkisiyle birleşerek kalıcı ve sağlam bir anı oluşturur. Tarih ya da başka bir konuda, kitapları okuyarak aynı etkiyi yaratmanın yolu büyük resmi görecek şekilde genel bir okumadır. Detay okumaların aksine genel okumalarda olay örgülerinin nereye bağlandığını görür ve daha kolay hatırlarız. Sonra istediğimiz detaya inebiliriz.

Bellek ile zaman arasında adeta bir çatışma vardır. Olayları gerçek zamanında hatırlamamız imkansızdır. Ve iyi anlar hızlı geçiyor gibi hissederken, kötü anlarda zamanı yavaşlatırız. Hatta bazı yazarlar, mutsuzluğu zamanın yavaşlaması, mutluluğu zamanın hızlanması olarak değerlendirir. Draaisma’nın deyimiyle; ”Yaşlandıkça hayat çabuk geçer”. Bunun sebeplerinden biri, 5 yaşında bir çocuk için 1 yıl hayatının %20’si iken, 50 yaşında bir kişi için 1 yıl, hayatının %2’si olmasıdır.

Kum saati, zaman için kullanılan bir metafordur. Zamanı değiştiremez ancak ölçmeye yarar. Yine de zaman aksamazken kum saati aksar. Örneğin, eski kum saatlerinde kumlar birbirinin yüzeyini parlattığı için zaman daha hızlı akar. Ayrıca kumlar üst kısımda azaldığında, başlangıçta aktığından birazcık daha hızlı akar.

Rusya’da 1960’larda Solomon Şeraşevski isimli bir adam, psikiyatri deneylerine konu olur. Bu kişinin özelliği, inanılmaz bir hafızası olmasıdır. Deneylerde normal bir insanın bellek alışkanlıklarına sahip olmadığı, çok farklı bir düşünce sistemi olduğu ortaya çıkar. Yüzlerce maddelik listeleyi kusursuz tekrar etmekte, kısa bir süre gördüğü tabloyu aynen detaylarıyla anlatabilmekte, çok karmaşık bir formülü en ince detayına kadar anında ezberleyebilmektedir. Şeraşevski, bir şey gördüğünde onun görsel bir anı oluşturduğunu söylemektedir.

Otistik, aynı zamanda ”aptal dahi” olan Stephen Wiltshire, bellek konusunda yaşayan en istisnai insanlardan biri. Bir kez gördüğü manzaraları bakmadan, cetvel ve ölçü kullanmadan inanılmaz detaylarla çizme yeteceğine sahip. İlginç olan, tüm bunları çizen Stephen’den bir kağıda Amsterdam yazması istendiğinde harfleri taşırmadan yazmak için tüm dikkatini vererek adeta okumayı yeni öğrenen bir çocuk acemliğinde yazabilmiştir. O da tıpkı diğer ”aptal dahi”ler gibidir. (”Aptal dahi” tanımı, bu aşırı zeki insanları ilk inceleyen araştırmacıdan kalma bir tabirdir).

Şöyle der: ”Yeşil sözcüğünü duyduğumda gözümün önüne yeşil bir saksı geliyor; kırmızı sözcüğünü duyduğumda bana doğru gelen kırmızı gömlekli bir adam görüyorum.” Ayrıca belleğinde sayılar önceden tanımlıdır. Örneğin; 1, gururlu boylu poslu bir adam; 2, hoppa bir kadın; 3, kederli biri gibi… 87 sayısı şişman bir kadınla bıyığunu buran bir adamdır. Bu sebeple sayılarla ilgili detaylarda bu tanımlı karakterler arasında bir hikaye ortaya çıkmaktadır. Böylelikle sonradan hatırlaması gerektiğinde bu hikaye yeniden canlanmaktadır.

Deneylerden 15 yıl sonra bile aynı formülü kusursuz hatırladığı görülür. Formülü gördüğünde aklında şöyle bir hikaye belirmiştir; ”Neiman dışarı çıktı ve bastonuyla yere vurdu. Kafasını kaldırıp kök işaretine benzeyen uzun bir ağaca baktı. ve şunları geçirdi içinden: ”Ağaın kuruyup köklerinin dışarı çıkmaya başlamasına şaşmamalı. Şu iki evi buraya yaptım ne de olsa.” Bastonunu bir kez da yere vurdu ve şöyle dedi: ”Bu evler eski, onlardan kurtulmam (üzerine çarpı çekmem) lazım.” Evlerin satışıyla birlikte elime daha fazla para geçecek. Bu evlere başlangıçta 85.000 yatırmıştı. Sonra evinin damı uçar ve ocağın karşısında Thereminvox çalan bir adam görür.”

Lise öğrencilerinin Periyodik Tablo’daki elementleri ezberlemek için bulduğu kestirme yollar. 7 elementin ismini akılda tutmaktansa tek bir cümle, üstelik hikayeleştirilmiş bir cümleyi akılda tutmak daha kolay geliyor.

Görsel düşünmek, Şeraşevski’nin zekasına da katkıda bulunmaktadır. Deneyci, hileli bir soruyu yöneltir; ”Bir rafta 400 sayfalık iki kitap var. Bir kitap kurdu bir kitabın ilk sayfasından başlayıp diğer kitabın son sayfasına kadar kemiriyor. Kaç sayfa kemirmiştir?” Çoğu kişi 800 cevabı vermektedir. Şeraşevski, gözünde kitapları canlandırdığı anda ”Sadece iki kitabın ciltlerini kemirmiştir” der. Şeraşevski için mantıksal pek çok problem, gözünde canlandırabilmesi sayesinde kolay hale gelmektedir.

”Hesap dehaları sayılarda normal insanların anlamadığı özellikler ve ilişkiler görürler.” -Douwe Draaisma

Şeraşevski ayrıca sinestetikti. Sinestezi, çok ender insanda bulunan bir rahatsızlıktır; kelimelerin kokusunu, tadını hatta rengini hissetmeye yol açar. Örneğin Şeraşevski, küçükken İbranice bir dua okutulduğunda zihninde ”buhar sesi ve sıçrayan su sesi” oluşmuştu. Bir arkadaşına ”Ne kadar gevrek bir ‘sarı’ sesin var senin” demişti. Dondurmacının biri çeşitleri sayarken ağzından kömür parçaları ve kara is çıktığını hissetmiş ve iştahı kaçmıştı. Bu rahatsızlığın Şeraşevki’nin hafızasının iyi olma nedenlerinden biri olduğu düşünülmektedir. Her duyduğu veya okuduğu kelimenin aklında tadı, kokusu ve rengi de kalmaktadır. Ancak düşünürken mantığının ağır basması; mecaz ve betimlemeleri anlayamamasına yol açmaktadır. Bir şiir duyduğunda şiirdeki her şeyi gerçek anlamıyla alıp kafasında bir resim yerleşmektedir. ”Kelimeleri tartmak” diye bir deyim duyduğunda kafasında kocaman bir tartı belirmektedir.

”Kusursuz bellek bir engeldir.” -Douwe Draaisma

”Yunanca, syn (Birlikte) ve aisthesis (algı/his/duyum) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Ortaya çıkan “synaistesia” kelimesi, “birleşik his” ya da “birleşik duyum” olarak tercüme edilebilir. Kaynak olarak “hissizlik, duyu eksikliği” anlamına gelen anesthesia (anestezi) kelimesi ile aynı temele dayanmaktadır.” -Wikipedia

Kusursuz bellek, bir ideal değil bir kusurdur. Normal değil istisnadır. Lütuf değil lanettir. Şeraşevskinin belleği gittikçe istemediği bilgilerle dolmaktadır. Örneğin, ömür boyu dolaştığı her yerin kafasında bir haritası yerleşmektedir. Sadece sokaklar, caddeler değil; hangi çitin nasıl bir ”tadı” olduğuna kadar. Daha kötüsü, normal insanlar etrafındaki insanlardaki değişimleri anlamazken, Şeraşevski her bir değişimi gözleriyle görmektedir. Saç ağarmalarını, diş çürümelerini, alın kırışmasını fark etmektedir. Adeta ölümün gelişine tanık olmaktadır.

Obama’nın 8 yıllık değişimini, onu her gün haberlerde gören kimse fark etmedi. Ancak sonradan fotoğraflar karşılaştırıldığında bu büyük değişimi anlayabiliyoruz. Normal bir insanın zihni, çok küçük değişimleri ihmal ediyor.

John Langdon Down, daha sonra ”Down sendromu” adı verilecek anormal zihin durumundan muzdarip çocuklarla ilgilenirken bir şey fark eder. Bir kitap okurken yanlışlıkla bir satır atlamıştır. Sonra dönüp o satırı tekrar okumuştur. Dinlediği şeyleri ezberleyen bir çocuk, aynı kısma gelince o satırı atlamış sonra dönüp tekrar okumuştur. Başka bir çocuğun bir kitabı noktası virgülüne ezbere bildiğini fark eder. Kimisi hesaplarda çok iyidir, bazılarının aşırı gelmiş müzik kuşağı vardır. Bir tanesi de saate bakmadan hatasız saati bilebilmektedir. Yine de aşırı yeteneklerine rağmen, bu çocuklar günlük sıradan bir yaşam sürdürememektedirler.

17 dalda Oscar almış bir film olan Forest Gump (1995) filminde, Forest inanılmaz yeteneklerine rağmen günlük diyaloglar, günlük yaşantı ve normal konuları anlamakta bile sıkıntı yaşamaktadır.

Bu çocuklardan biri olan Jedediah Buxton, 1700’lerde yaşamıştı. Sayılarla arası inanılmaz derecede iyidir. ”Çevre uzunluğu altı yarda olan bir fayton tekerleği 204 millik York-Londra seferi sırasında kaç kez döner?” sorusuna düşünerek doğru cevabı vermiştir: ”59.840 kez.” ”Üç arpanın tanesi bir inç ise, sekiz mil uzunluğa erişmek için kaç arpa tanesi gerekir?” sorusunu da doğru yanıtlar; ”1.520.640.” Buxton, otuz dokuz haneli bir sayının karesini aklından hesaplayabilmektedir, ki bu 78 haneli bir sayıdır. Ancak sayılarla aşırı iyi arası, beynine düşünecek başka bir şey bırakmamamıştı. Hayatla ilgili tüm bildiklerinin 10 yaşında bir çocuğun bildikleri kadar olduğu söylenmişti. III. Richard’ın sahnelendiği bir tiyatro oyununa götürüldüğünde oyundan hiçbir şey anlamamış ancak oyuncuların kaç kelime kullandıklarını hesaplamıştır.

”Çoğu insan, hafızası çok iyi olduğu için düşünür olamaz.” -İnsanca Pek İnsanca, Nietzche

Bir ”matematik dehası” Arthur Benjamin, inanılmaz bir TED sunumu gerçekleştiriyor.

İlginç olan, sayılarla arası iyi kişilerle ilgili çalışmalar yapan Steven Smith, bu kişilerin çok da iyi belleği olmadığını keşfetmiştir. Bu kişilerin hesaplamadaki başarısı, bellekten değil, sayılara duydukları ”ilgiden” kaynaklanmaktadır. Günümüzde odaklanmanın, odağı yönetmenin ve sevilen bir konuyla ilgilenmenin avantajları ilgili pek çok çalışma yapılmıştır. Bu konu da bunu ispatlar niteliktedir. ”Aptal dahi sendromu”na sahip kişilerin tedavilerinde günlük hayata katılımları artıkça yeteneklerinin durduğu hatta kaybolduğu gözlemlenmiştir. Normal bir insan ezberlemeyi bellek ile ilgili görürken, aptal dahileri inceleyen bilim insanlarına göre en önemli etken ”dikkat”tir.

Hafızasına bir şeyi (mesela bir şiiri) sabitlemek isteyen bir kişi bunu hafızasını çalıştırarak yapar. Hangi stratejilerden yararlanacağını bilir, şiiri satır satır ezberler, doğru hatırlayıp hatırlamadığını kontrol eder, sonra ezber alıştırmalarına devam eder. Ama Michael Howe, bir kişinin kendi belleğinin çalışmasıyla ilgili içgörüe bulunmasının (”üst bellek”) ezberlemek için önkoşulsuz olmadığı görüşüdedir; ona göre burada asıl önemli etken dikkattir. -Drauwe Draaisma

Mükemmel müzik yeteneği olan birinin tedavi amaçlı müdahale sonrası aşçı yamağı olarak işe hayatına girmiş ama müzik yeteneği kaybolmuştur. Konuşma ve sayı sayması öğretilen bir çocuk resim yapma yeteceğini kaybetmiştir. Odağın dağılması, dahileri normal insanların dünyasına çekmektedir.

Deha bir karakter olan Sherlock Holmes, elinde ilginç bir vaka olmadığında sıkıntıdan delirecek gibi olur. Tüm dikkatini vereceği kadar karmaşık bulmacalara, vakalara ihtiyaç duyar.

Aptal dahileri onlardan ayıran noktayı belirleyen soru nasıl hatırladıkları değil, neleri hatırlamaya kararlı olduklar sorusudur. -Douwe Draaisma

John B. Arden, ”Dikkat, hafızanın ana girişi olarak işlev görür” der. Etrafımızdaki her saniye sonsuz detay arasından o an ilgilendiğimiz şeyleri anı olarak biriktirir. Duygusallık, dikkati artırır, anılar sağlamlaşır. Ayrıca bilginin gelecekte ne kadar önemli olduğu da aynı sebeplerden daha güçlü depolanmasına neden olur. Dikkat, kısa süreli anıları uzun süreli anılar haline getirmeyi sağlar. Aynı anda birden fazla şeye odaklanmak da dikkati dağıttığı için hatırlamayı düşürür. Odaklanmak, hatırlamaktır.

Monopoly oyunun maskotunun gözünde hiçbir zaman mercek olmadı.
”Dikkat, hafızanız açısından büyük önem taşır. Hatırlamak için dikkat edin.” John B. Arden

Dikkat, anahtardır. Dikkat olmaksızın kapı kilitli kalır. Hatırlayacak kadar dikkat edebilmeniz için prefrontal koreksinizin o konuyla meşgul olması gerekir. -John B. Arden

Matematik dehalarıyla ilgili bir varsayım; okulda 10’a kadar çarpım tablosu ezberlediğimiz gibi, onların da 100’lerce sayının çarpımını ezberledikleri yönündedir. Ancak iyi bellek bazı şeyleri kolaylaştırsa da hesaplama yapmak gibi işlemler için dolu bellek dezavantajdır. Hiçbir matematik dehası hiçbir şey ezberlememekte, işlemleri önbilgi olmadan yapmaktadır. Hatta 10 yaşına kadar yaşadığı halde matematik tarihine girmiş bir dehanın ölümünden sonra günlüğünde şunlar yazılıdır; ”Bugünkü okul ziyaretinde çarpım tablosu diye bir şey gösterdiler, hayatımda bu kadar dehşet verici bir şeye tanık olmadım.” Bir hesap yapmak için önce bellekteki bir bilgiye danışmak fikri, işlemleri aklından yapan birine inanılmaz gelmiştir.

”Kareköklü çıkarma işlemlerinde uzun zamandır şampiyonluğu elinde bulunduran Wim Klein için 429 sayısı 3x11x13 işleminin bir sonucu, aynı zamanda Perikles’in ölüm yılıydı. Aitken 1961 yılını bir kez duyduktan sonra sayıyı 37 ve 53’ün çarpanlarına ayırmış veya 44 ve 5’in veya 40 ve 19’un kareleri toplamına dönüştürmüştü. Bu işlemler onda kendiliğinden gerçekleşiyordu, bu işlemleri bilinçli bir biçimde yapmıyordu.” -Douwe Draaisma

İlginç bir şekilde ”takvim dehası” olarak anılan kişilerin de sayılarla arası iyi değildir. Draaisma, bir takvim dehasının ”1960-1970 yılları arasında hangi ayların ilk günü pazara denk gelir?” sorusunu hemen cevaplayabildiğini, ama matematik işlemlerini hafızadan yapamadıklarını söyler. Dehayı normal birinden ayıran, beyin kapasitesi değil; ilgi ve odaktır.

Shyam Marathe isimli matematik dehası, Büyük Kanyon üzerindeki bir uçuş sırasında bir manzaranın ”9’un 20. kuvvetine” benzediğini söylemiştir.

Dehalığın embriyonun on ile on ekiz haftalık gelişimi sırasında, beynin büyüme hızı çok yüksekken ortaya çıktığı varsayılıyor. Bağlantı kuramayan nöronların öldüğü, nöronların ”ölüm-kalım savaşı” verdiği ortamda her iki saniyede bir on bin yeni nöron doğuyor. Bu dönemde beynin sol yarısı sağ yarısından biraz daha yavaş gelişiyor. Böyle bir durumda bir sorun yaşanması durumunda beynin konuşmanın işlenmesi, gözden geçirilmesi, üretilmesinden sorumlu kısım; sol yarı ile birlikte daha az gelişiyor. Bu nedenle sağ kısım aşırı gelişirken, sol kısım yavaş kalabiliyor. Bu hipotez, aptal dahilerin günlük hayata ilgi göstermezken, sayılar gibi detaylara neden odaklandığını açıklıyor. Aynı hipotezin detayları, neden aptal dahilerin tamamına yakının erkek olduğunu da açıklamakta.

Her ikisi de ”dinlemek”le ilgili olsa da, müzik dinlemek ile birinin konuşmasını dinlemek farklı beyin prosesleridir. ”Arkaplanda müzik çalarken okuyup konuşabiliriz; insanlar konuşurken müzik dinlemekse çok daha zordur.” -Douwe Draaisma

Sınırlı belleğimiz ve dikkatimiz, bazı şeyleri aynı anda yapmamızı engeller. Yaşamış en büyük dama ustalarından Ton Sijbrands, damayı ”görmeden” oynama yeteceğine sahip kişilerden biridir. Görmeden aynı anda on kişiyle maç yapıp sekizini kazanarak bu alandaki rekorun sahibidir. İnanılmaz bir veri kontrol gerektiren bu işi nasıl başardığı üzerine araştırma yapılmıştır. Öncelikle, her maçta ayrı bir açılış tanımlar. Sonraki hamleleri aklında tutması, o açılıştan sonra neler olduğunu aklında tutma çalışmasıyla başlar. Oyunları olabildiğince çeşitlendirmeye çalışır. Böylelikle hem hamleleri akılda tutmak, hem de sonradan başka hamleye karar kolaylaşır. Ayrıca rakibin aşina olduğu oyun oynanma ihtimalinden uzaklaşılır. Paralel giden ve birbirine benzeyen oyunlardan birini kaybetmeyi seçer, çünkü belleğe aşırı yük bindirmektedir. Sijbrands’a kendisini en zorlayan durumun ne olduğu sorulduğunda şu yanıtı verir; ”Rakibin sağlam bir oyun oynarken ansızın saçma sapan bir hamle yapması.” Dikkat yoğunlaşmışken başka bir şeye dikkat etmek, belleğin kaldıramayacağı bir yüktür. Ayrıca görmeden oynamanın mekansal bir yetenek olduğu keşfedilmiştir. Dikkat edilirse hipokampusun görevleri arasında yön bulma da vardır. Dikkat, uyku, hafıza ve yön bulma ile ilgili konular, aynı konu içerisindedir.

”Dünyanın en iyi kılıç ustasının, ikincisinden korkmasına gerek yok; hayır, onun korkacağı kişi daha önce eline hiç kılıç almamış cahil bir düşmandır; yapması gerekeni yapmaz, bu yüzden usta ona hazırlıklı olamaz.” -Mark Twain

Görmeden oynamanın görsel bir yetenekten ziyade mekansal bir yetenek olduğu doğrulanmıştır. -Douwe Draaisma

1945’te aynı anda 45 maç yapan ve görmeden satranç oynama rekorunu kıran Najdorf, üç gece uyuyamamış, sinemaya giderek kafasındaki konuyu değiştirebilmiştir. Yine de günlerce daha oynadığı maçlardan imgeler kafasında canlanır. Satranç oynayanlar, birkaç gün arka arkaya oynadığında bile gece yastığa kafasını koyup gözlerini kapattığında gözünün önünde çatallar, eskivler, gambitler canlanır. Yıllarca oynayanlarda ”satranç zehirlenmesi” adı verilen bir durum yaşanabilir. Dünya satranç şampiyonluğunu en uzun süre elinde bulunduran Garry Kasparov, satrancı bırakmak zorunda kalmıştır. Stefan Zweig’in meşhur ”Satranç” romanında bunun bir örneği anlatılmaktadır. Belleğe bir şeyi koymak kolay, çıkarmak zordur. Hatta unutmaya çalıştığımız şeyler, dikkatimizi onlara yönelttiğimiz için bir süre daha da unutulmaz olurlar. Bertrand Russell, konu çeşitliliğinin mutluluğun anahtarı olduğunu söyler. Çünkü dikkatimizi dağıtırız ve tek bir konu belleğimizi fazlasıyla meşgul edemez.

Bir dönemin en meşhur filmlerinden ”Eternal Sunshine of the Spotless Mind” (2004) filminde Jim Carrey, ayrılık acısına dayanamadığı için belleğini sildirir. Ancak derinlerde bir yerlerde hala bazı anılar kalmıştır.

Belleğimiz bir şeyi muhafaza etmeme emrimizi de kaale almaz. -Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer, Douwe Draaisma

Belleğimizin bazı şeyleri diğerlerinden daha önemli gördüğünü, kimini zamanla en derinlere ittiğini, bazılarına ömrümüzün kalanı boyunca hatırlatıcı bir şey olmadığı takdirde asla ulaşamayacağımızı biliyoruz. Dahası, her düşündüğümüzde anılarımızı değiştiriyoruz. Her yeni deneyimde yeni klasörlere yeni bilgiler ekliyoruz. Yakın yere koyduğumuz alakasız bilgiler bile zamanla aynı dolaba konduğu için birbirinin kokusunu alan gıdalar gibi birbirini etkiliyor. Bunun böyle olması da hayatta kalanların özelliklerini devam ettirmemiz. Devam eden genler, bazı bilgilerin diğerinden önemli olması gerektiğine karar veriyor. Bilgiyi sadece depolamak değil, ondan kullanılabilir bir yorum çıkarmak, önemsiz detayları atlamak, tekrar eden veya duygu içeren olayları ciddiye almak gibi kararlar alıyor. Bunları enerjiyi korumak, tehlikelerden kaçınmak için yapıyor. Ayrıca tamamını yorumlayacak kapasitesi olmadığı için her bilgiyi depolamıyor.

Bellek de algıladığımız her şeyi depolamaz, onun yerine gördüğümüz ya da duyduğumuz şeyleri alıp zaten bildiklerimizle ilişkilendirir. Bu ilişkilendirmeler önemli olanları ayırt etmemizi ve gördüklerimize dair ayrıntıları hatırlamamızı sağlar. Anılarımızın daha akıcı olmasını sağlayan ”yeniden edinme ipuçlarını” temin ederler. Fakat bu ilişkilendirmeler bizi saptırabilir de, çünkü belleğin keskin olduğu gibi abartılı bir his de yaratırlar. Gerçekten hatırladığımız şeyler ile ilişkilendirmeler ve bilgiye dayanarak inşa ettiğimiz şeleri kolayca birbirinden ayırmayız. ‘ -Christopher Chabris

Dean Burnett, su memelilerinin yarısında uyuma yöntemi geliştiğini, tamamen uyuduklarında boğulacaklarını söyler. Yani bir şekilde beyin için uyku, ölmekten bile önemlidir. Uykunun işlevi net olarak çözülebilmiş değildir, sadece mantıklı ve araştırılmaya devam eden çalışmalar vardır. Muhtemelen REM uykusu, günlük olayları inceleyip bilgileri önemli ve önemsiz olarak ayırır. Hemen kullanılacak bilgiler ile gereksiz detayları ayırır. Bu sebeple gece uykumuzu almadığımızda dikkatimiz dağınık olur. Uyku saati yaklaştığında dolmuş belleğimiz yüzünden yeni bilgiler edinmekte zorlanırız. Ayrıca gece uyuduğumuzda, o gün görüp yaşadığımız şeyler ile bilinçaltımıza yerleşmiş detaylardan karmaşık rüyalar görürüz.

Bilgisayar ile beynimizin çalışması arasında benzerlik olan bir konu vardır. Bilgisayarımızın şarjı bittiğince içindeki bilgiler silinmez. Çünkü kalıcı bellektedir. Ama çalışırken REM üzerinde çalışır ve eğer kaydetmeden bilgisayar kapanırsa silinirler. Bilgisayarımızın ”Kapat!” düğmesine bastığımızda gelen tıkır tıkır sesler sırasında REM’deki bilgileri kalıcı belleğe, yani ROM’a gönderiyordur. Uyuduğumuzda da gün boyu üzerinde çalıştığımız bilgiler değerlendirilip depolanırlar.

Süreklilik gösteren teorilerden birisine göre; REM uykusu sırasında beyin hatırlarımızı güçlendirir, düzenler ve elden geçirir. Eski hatırlar yenilere bağlanır, yeni hatıralar güçlendirilmek ve daha ulaşılır kılınmak üzere aktive edilir; çok eski hatıralarla olan bağlantıların kaybolmaması için bunlar uyarılır vb. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Bir rüya gördünüz ve yıllarca kimseye anlatmadınız diyelim. Belleğinizde gittikçe silinse de gördüğünüz haline benzer bir şekilde kalmaya devam eder. Anlattığınız anda kalıcılaşır fakat artık anlattığınız haliyle hatırlamaya başlarsınız. Bir süre gerçekte ne gördüğünüz ile anlattığınız arasındaki farkı bilseniz de, anlattıkça gerçekte ne gördüğünüzü unutursunuz. Bir süre sonra hakikaten anlattığınız haliyle gördüğünüze ikna olmuşsunuzdur. Bu sebeple sık yalan söyleyen biri bir süre sonra kendi söylediği yalanlara inanacaktır. Bellek, her yeni gelişmede, her hatırlamada yeni olayı eskinin üzerine yazar. Bu şekilde orijinal dosya silinir ve her seferinde elimizde en son versiyon kalır.

Anılarınızı her hatırladığınızda değiştirirsiniz. -John B. Arden

İsimleri aklımızda tutamamaktan şikayet ederiz. Hafızamızın yeteri kadar iyi olmadığını düşünürüz. Yıllardır kullanmadığımız bir bilgi için ”Nasıl aklıma gelmez?” diye şaşırırız. Buna karşılık ayrılık acısını kafaya takarız. İlkokuldaki utanç verici bir anı durduk yere aklımıza gelir. Her gün aynı markette gördüğümüz kasiyeri sokakta görünce şaşırır, kim olduğunu hatırlayamayız. Ders çalışırken biliyor olduğumuzu düşündüğümüz bilgi sınav saatinde aklımızdan uçup gitmiştir. Bunlar için hafıza geliştirme antrenmanları, ipuçları hatta ilaçları almayı düşünürüz. Yaşlandığımızı, unutkanlık yaşadığımızı, bellek problemlerimiz olduğunu zannederiz. Gerçekte olan, belleğin doğru çalıştığında bile kusurlu olduğunu fark etmememizdir.

Einstein için çalışmak demek, bir kalem ve bir kağıt demekti. Çok ender bir kitabı açar ve bakardı. Telefon numarasını neden ezbere bilmediğinin sorulması üzerine ”Bir not defterinin yapacağı işi beynime yaptırmam.” demiştir.

Belleğimiz her şeyi kaydetmez, kaydetmemelidir de. Her zaman dikkatimiz dağınıktır, çünkü insanlık tarihinde kimsenin belleğini doldurmadığı kadar doldurduk. Mutsuz, yorgun ve unutkanız; çünkü modern toplum erken yatmamızı, uykumuzu almamızı ve belleğimizi boşaltmamızı güçleştiriyor. Unuttuğumuz için şikayet ediyoruz, aslında unuttuğumuz için şanslıyız. Bir şey öğrenirken beynimizi kullanmak yerine onu bilgiyle doldurup hareket alanını kısıtlıyoruz. Aklımıza gelmeyen şeyler daha berrak düşünmek için bir avantajdır. Anıları işimize geldiği şekilde değiştirir, kendimizi kandırmamıza yol açar. Beyin düzgün çalıştığında unutur, anıları değiştirir. Kapasitesi kaldırabileceğimiz kadarıyla sınırlıdır ve kesinlikle kayıt cihazı değildir. Yaşadığımız (hatta bazı aslında yaşamadığımız) şeylerin beynimiz tarafından hayatta kalmamızı sağlayacağını düşündüğü şekilde değerlendirilmiş, her saniye değişen bir yorumudur.

”Bellek, bir kayıt cihazı değil, bakış açısıdır.” -John lubbock

KAYNAKLAR

  • Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer, Douwe Draaisma
  • Aptal Beyin, Dean Burnett
  • Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons
  • Brain Up, John B. Arden
70 Views

İhtimaller, Tesadüfler ve Rasyonalite

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması henüz yapılmamıştır.

Bazen telefonun çalacağı hissine kapıldığımızda birden çalmaya başlar. Ya da rüyamızda yıllardır görmediğimiz bir arkadaşımızı gördüğümüz bir gün sokakta karşılaşıveririz. Şibumi romanının baş kahramanı Nicholai Hel de, hapishanede iken içgüdülerini geliştirmeye çalışır. Altıncı hissin her insanın sahip olduğu ancak kullanılmadığı için körelmiş bir yetenek olduğunu düşünür ve üzerine yoğunlaşır. Hakikaten bir süre sonra avukatın geleceğini daha haber gelmeden hissetmeye başlar. Bu hissi öyle güçlüdür ki, ömür boyu fotoğrafı çekilemez. Ne zaman flaş patlayacak olsa kafasını eğer.

Yeni bir araba alırsanız birden bire herkeste aynı arabanın olduğunu görmeye başlarsınız.

İnsan beyni her anıyı ulaşılabilir durumda tutmaz. Pek çok şeyi bir daha asla hatırlamayız. Hatırlamadığımız şeyler bizim için yoktur. Rüyanızda arkadaşınızı görüp de sokakta görmediğiniz milyonlarca anı yaşanır. Böyle durumları bir daha hatırlamayız. Buna karşılık, hiç tesadüf yaşanmaması da çok zordur. Eninde sonunda bir gün, rüyamızda arkadaşımızı gördüğümüz gün, sokakta karşılaşırız. Ve bunu çok ilginç bir durum olarak hafızamızda tutarız.Hafızamızda sadece böyle tesadüfler kaldığı için bunlara bir örüntü atfetmeye çalışırız. Hiçbir tuhaflık yaşanmayan trilyonlarca duruma karşılık birkaç tesadüfü abartırız.

”Bilim insanları her birimizin gecede en az dört ya da altı kez rüya gördüğümüzü ve bunların çoğunu unuttuğumuzu biliyor. Eğer ertesi gün bize rüyamızı hatırlatan bir olayla karşılaşırsak hatırlama ihtimalimiz daha yüksektir. -Olasılıksızlık, David J. Hand

Yani böyle bir altıncı his yoktur. Romanlardaki böyle kurgulardan gerçek hayata dair iddialar genellikle bilimin kapısından döner. Bu ve bunun gibi tüm varsayımlar genellikle insan beyninin nasıl çalıştığının bilinmemesinden kaynaklanır. Esasında beyin üzerine bildiklerimiz de gerçeğin küçük bir kısmı. Ancak bildiğimiz bir şey var; matematik ve istatistiğin insan beyni tarafından kesinlikle doğru yorumlanamayışı.

Bir deneyde yüzlerce insanın yarısına o sırada başlayan maçı Chelsea’nin kazanacağı, diğer gruba Manchester United’ın kazanacağı söylenir. Maçı Chelsea kazanınca diğer grup gönderilir. Sonra başlayan maçta yine iki gruba bölünüp iki ayrı tahmin yürütülür. Bu şekilde tam 7 maç sonra geriye bir kişi kalır. O bir kişinin gözünde deneyi yapanlar her seferinde o an başlayacak maçı kimin kazanacağını söylemişler ve yedi seferde de bilmişlerdir. Hayatta böyle bazı durumlarla karşılaşırız. Sadece bizi etkilemiş bazı tesadüflerde elenen %99 ihtimali görmeyiz.

Nostradamus’un birkaç tahminin çıkması onu kahin yapmıştır. Falcıların, kahinlerin çıkmayan tahminlerini unutmaya meyilliyiz.

Bir deneyde insanlara iki seçenek sunulur ve kırmızı olanı bulmanın ödül sebebi olduğu söylenir.

BİRİNCİ TORBA. İçinde 10 bilye var; 9 tanesi beyaz, 1 tanesi kırmızı.
İKİNCİ TORBA. İçinde 100 bilye var; 92 tanesi beyaz, 8 tanesi kırmızı.

Son derece basit bir oran hesabı olmasına rağmen insanlar çoğunlukla ikinci torbayı seçmiştir. Çünkü 1 yerine 8 tane kırmızı bilye olmanın ihtimali artırdığını düşünmüşlerdir. Oysa ikinci torbada şans %2 daha azdır. En basit matematik sınavında bile insan beyni psikolojik nedenleri önplana alıp yanlış hesap yapar. Düzgün çalışan bir beyin, matematikten sınıfta kalır.

Londra’daki kapı komşum, öğretim üyeliği yapan bir profesördür. Şiir yazmayı sever, biraz utangaçtır ve ufak tefektir. Kapı komşumun Çince profesörü mü yoksa psikoloji profesörü olması mı daha muhtemeldir?

Stuart Sutherland tarafından yapılan bu deneyde insanların çoğu ”Çince profesörü” cevabı vermiştir. Oysa İngiltere’deki psikoloji profesörü sayısı, Çince profesörü sayısından çok daha yüksektir. Sterotipleştiren bakış açımız, temel oranları ne kadar keskin olursa olsun görmez ve eldeki verilere dayanarak bir açıklama yaratmaya girişir.

Murphy kanunları, bir şeyin ters gitme olasılığı varsa ters gideceği dahil pek çok yanılgı içerir. Ters gitmediği zamanları unuturuz, gittiği zamanları hatırlarız. Bu yüzden her zaman ters gittiğini zannederiz, çünkü hafızamızda ters gitmediği bir anı yoktur.

Yazı-tura sonucu kazanırsanız 100 dolar, kaybederseniz hiçbir şey almak.
Kesin olarak 46 dolar almak.

Bu iki seçenek sunulduğunda insanlar çoğunlukla ikinci seçeneği tercih ediyorlar. Seçeneklerden diğeri çok daha avantajlı bile olsa insanların neredeyse her zaman garanti olan seçeneği tercih etmesine ”kayıptan kaçınma” deniyor.

Kayıptan kaçınma, en bariz psikolojik reflekslerimizden birisi. Bu nedenle satış yaparken iade garantisi vermek çok etkili bir araçtır. İnsanlar bir kez satın alıp sahip olma hissini yaşadıktan sonra ürünü geri vermek istemezler. Geri getirme garantisi ile satış yapmak, satışları artırır ancak çok çok düşük oranda geri gelme yaşanır.

Daniel Kahneman, bu konuyu araştırırken bir deneyde insanlara şöyle bir soru sorar:

Kesin olarak 900 dolar elde etmeyi mi yoksa %90 olasılıkla 1000 dolar elde etmeyi mi tercih edersiniz?

İnsanlar burada büyük çoğunlukla riskten kaçınıp kesin olan 900 doları tercih etmişlerdir. Ancak problem şu şekilde değiştirildiğinde işler değişir:

Kesin olarak 900 dolar kaybetmeyi mi tercih edersiniz yoksa %90 olasılıkla 1000 dolar kaybetmeyi mi?

Bu kez çoğunluk kesin olanı değil kumarı oynamayı tercih eder. Kaybetmek, 900 yerine 1000 dolara malolacaktır ancak kayıptan kaçınma ihtimali, bu seçeneği daha cazip kılar.

Tüm seçenekleri kötü olduğunda insanların risk peşinde koşar hale geldiğini ilk fark eden kişiler biz değildik, ama teoriden kaynaklanan körlük üstün gelmişti. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Kahneman, mevcut olabilecek para problemlerini kaldırarak, baştan ödeme yapılan bir sistemle problemi biraz geliştirir:

1000 dolar baştan hediye edilerek size şu soruluyor:: %50 olasılıkla 1000 dolar kazanmayı mı tercih edersiniz yoksa kesin olarak 500 dolar kazanmayı mı?

İnsanların büyük kısmı, yine kayıptan kaçınma etkisiyle kesin olan 500 doları tercih etmişler.

2000 dolar baştan hediye edilerek size şu soruluyor: %50 olasılıkla 1000 dolar kaybetmeyi mi tercih dersiniz yoksa kesin olarak 500 dolar kaybetmeyi mı?

Yine insanların çoğu kumar oynamayı tercih etmişler. Kahneman, burada baştan verilen hediye tutarlarına dikkat çeker. Kayıptan kaçınma dürtümüz neye sahip olduğumuzla ilgili değildir.

100 dolar kazanma fikrinden hoşlanıp 100 dolar kaybetme fikrinden hoşlanmamamızın nedeni, bu miktarların varlık durumunuzu değiştirmesi değildir. Sadece kazanmaktan hoşlanır, kaybetmekten hoşlanmazsınız ve neredeyse kesin olarak kaybetmekten duyduğunuz hoşnutsuzluk, kazanmaktan duyduğunuz hoşnutsuzluktan fazladır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Milyonda bir olasılıkla 1 milyon dolar kazanma
%90 olasılıkla 12 dolar kazanma ve %10 olasılıkla hiçbir şey kazanmama
%90 olasılıkla 1 milyon dolar kazanma ve %10 olasılıkla hiçbir şey kazanamama

Bu üç seçeneğin üçü de hiçbir şey kazanmamakla sonuçlanabilir, ancak üçüncü seçenekte hiçbir şey kazanmamak hayli moral bouzcudur. Daniel Kahneman, üçüncü seçeceğin geçici bir referans noktası oluşturduğunu ve kazanmama halinde çok büyük bir kayıp yaşandığı hissi yarattığını söyler.

Beklentilerinize göre, hiçbir şey kazanmamak büyük bir kayıp olarak deneyimlenecektir. Beklenti teorisi bu gerçekle başa çıkamaz, çünkü çok olanaksız ya da alternatifi çok değerli olduğunda, bir sonucun değerinin değişmesine izin vermez. Basit bir ifadeyle, beklenti teorisi hayal kırıklığıyla baş edemez. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

%90 olasılıkla 1 milyon dolar kazanmak veya kesin olarak 50 dolar kazanmak
%90 olasılıkla 1 milyon dolar kazanmak veya kesin olarak 150.000 dolar kazanmak

Bu iki seçenek birbirine çok benzer olsa da ikinci seçenekte kaybetmek, insanda garanti bir 150 bin doları tercih etmeyip açgözlülük ettiği hissi yaratacaktır. Dolayısıyla her ikisinde de kayıp 1 milyon dolar gibi gözükse de, ikincisinde 150 bin doları kaybetmenin acısı yaşanacaktır.

Araştırmalar, bir insanın her kayıp sonrası tüm kayıpları telafi edecek daha yüksek bir riske girmeye eğilimli olduğunu gösteriyor. Kumarı ve kayıpları devam ettiren, kayıpları kurtarma çabası.

Kayıplardan hoşlanmama eğilimimiz kazanımlardan hoşlanma eğilimimizden güçlüdür. -Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians

Bir gece, bir taksi birini ezip geçti.
Kentte Yeşil ve Mavi adında iki taksi şirketi var.
Taksilerin %85’i Yeşil, %15’i de Mavi taksi şirketine ait.
Görgü tanığı, taksiyi Mavi olarak teşhis etti.
Mahkeme, tanıdığın güvenilirliğini kaza koşullarında sınadı ve renkleri %80 oranında doğru teşhis ettiğini, %20 oranında yanıldığını gösterdi.
Buna göre kazadan Mavi taksi şirketinin sorumlu olma olasılığı nedir?

Doğru yanıt %41’dir. İnsanlar çoğunlukla %80 olduğunu söylemişlerdir. Dolasıyısla temel oranı göz ardı ettikleri anlamına gelir. Soru şu şekilde değiştirilir:

Her iki şirket de aynı sayıda taksi çalıştırıyor ama kazaların %85’inde Yeşil taksi var.
Tanıkla ilgili tüm bilgiler aynı, %80 oranında renkleri doğru teşhis ediyor.

Esasında burada sayılar tamamen aynıdır ve cevaplar da aynıdır. Ancak bu kez insanların aldığı temel oran değişmiştir. İlk soruda taksi sayısı gözardı edilirken bu kez kazalardan sorumluluk hemen kullanılan bir oran halini almıştır. Psikolojimiz en basit matematiksel problemlerde bile bize nedenler söyler. En küçük bir neden de rasyonel düşünceyi geri plana atmamızı ve yukarıdaki örnekte olduğu gibi oranlar aynı olduğunda bile sonuçları değiştirmemize neden olur.

Rasyonel düşünme o kadar büyük bir zaaftır ki, ne iş yaparsa yapsın hiç kimse sayıları doğru yorumlamak konusunda uzman değildir. Örneğin, bir doktor bir belirti ile bir hastalık arasındaki ilişkiyi tespit etmeye çalışır. Belirtiyi gösteren 80 kişinin söz konusu hastalığa sahip olduğu, 20 kişinin olmadığı görülür. Bu veriler hastalık ile belirti arasında ilişki bulmak için yeterli değildir ancak benzer pek çok durumda medyada böyle ilişkiler haber olabilir. Burada bakılması gereken, belirtilere sahip olup da hasta olmayan ya da hasta olduğu halde belirtileri göstermeyen kişi sayılarıdır. 40 kişi, belirtiyi gösterdiği halde hasta değildir, 10 kişi ise ne hastadır, ne de belirtileri göstermektedir. Bunun üzerine hastalığı gösterip hasta olmayan 80, belirtiyi göstermediği halde hasta olan 40 kişi vardır. Çoğunlukla böyle bir durumda hastalıkla belirti arasında ilişki kurulur. Gerçek hayatta bu veriler doktorlara gösterildiğinde, %85’i belirti ile hastalık arasında ilişki bulmuştur. Oysa bu deney için bu sayılar özellikle seçilmiştir; belirti gösterip hasta olanların yüzde ile, belirti göstermeyip hasta olanların yüzdesi eşittir. Yani hastalıkla belirti arasında ilişki yoktur.

Eğer bir olayla başka bir olay arasındaki ilişkiyi araştırıyorsanız konuyu kafanızda çözmeyin. Elinize bir kağıt, kalem alın ve 2×2’lik bir tablo oluşturup değerleri yazın. -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Bir problemin sunuş biçimi, cevabı çok ciddi oranda etkiler. Örneğin bir deneyde,, nadir bir hasalığın 600 kişiyi öldüreceği söylenmiştir. Hastalıkla mücadele için iki program geliştirmiş ve sadece birinin uygulanacağı söylenmiştir. İnsanlara bu iki programdan hangisini seçecekleri sorulur:

PROGRAM 1: 200 kişi kesin kurtarılacaktır.
PROGRAM 2: 600 kişi %33 ihtimalle kurtarılacaktır.

İkinci seçenekte hiç kimsenin kurtarılamadığı büyük bir ihtimal vardır. Dolasıyısla insanlar hiç kimsenin kurtarılamama riskini almak istemezler ve PROGRAM 1’i seçerler. Soru şu şekilde değiştirilip bir deney daha yapılır:

PROGRAM 1: 400 kişi kesin olarak ölecektir.
PROGRAM 2: 600 kişi %67 olasılıkla ölecektir.

Bu kez insanların büyük çoğunluğu ikinci şıkkı seçelerler. Oysa her iki deneyde de sorulan sorular birbirinin ”tıpatıp” aynısıdır. Seçenekler arasında hiçbir fark yoktur.

İnsanlar kayıplara ve olası kayıplara kazançlardan daha büyük bir psikolojik ağırlık verir. -Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians

Benzer başka bir deney de şu şekildedir:

A Seçeneği: 50 dolarlık kesin bir kazanç
B Seçeneği: %50 olasılıkla 100 dolarlık bir kazanç

İnsanlar bu soru karşısında çoğunlukla A seçeceğini seçerler. Soru şu şekilde değiştirilir:

A Seçeneği: 50 dolarlık kesin bir kayıp
B Seçeneği: %50 olasılıkla 100 dolarlık bir kayıp (%50 olasılıkla sıfır kayıp)

Bu kez çoğunlukla ikinci seçenek seçilir. Yine deneylerde sunulan seçenekler birbirinin aynısıdır.

Neredeyse herkes kesin şeyi tercih eder. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Araçla bir yolculuk yaptığınızda, trafik kazasında ölme ihtimaliniz %0,0000025’dir.

Bu bilgi verildikten sonra insanlara emniyet kemeri takıp takmayacakları sorulduğunda %10’u takacağını belirtmiştir.

Hayatınız boyunca ölümcül bir trafik kazası geçirme ihtimaliniz %1’dir.

Bu bilgi üzerine insanların %39’u emniyet kemeri takacağını belirtmiştir. İlk soruda tek bir yolculuk için istatistik verilmiş, ikinci soruda aynı veri hayat boyu tüm yolculuklara oranlanmıştır. Her iki veri birbirinin aynısıdır. Yine de insanların yanıtları değişmiştir.

Şu soruyu doğru cevaplamak neredeyse imkansızdır:

Bir odada 23 kişi varsa, ikisinin aynı gün doğmuş olma olasılığı kaçtır?

Cevap: Yüzde 50’den fazladır. Nasıl olabilir ki? Bir kişinin diğeri ile aynı gün doğmuş olma ihtimali 365’de 1’dir. Yani farklı bir günde doğmuş olma ihtimali 365’de 364’dür. n kişi olması durumunda n-1 kez 364/365’in kendisiyle çarpımıdır, ki 23 kişi olduğunu bu oran %50’den fazla yapar. Bu ihtimali doğru anlamak için ”Doğum günü benimkiyle aynı kaç kişi var?” diye düşünmek yerine, ”Bu kişilerin hiçbirinin benimle aynı gün doğmuş olmama olasılığı kaçtır?” diye düşünmek gerekir. Tabi bu tek bir kişi için değil, odadaki 23 kişi için yapılmalıdır.

Odada 23 kişi varsa 253 çift insan vardır ama siz bunlardan sadece 22 çiftine dahilsiniz. -Olasılıksızlık, David J. Hand

Bulgaristan’da 2009’da loto çekilişinde kazanan numaralar 4, 15, 23, 24, 35 ve 42 olmuştur. 4 gün sonra kazanan sayılar yine aynı gelir. Yer yerinden oynar. Hükümet sözcüsü ”Loto’nun 52 yıllık tarihinde ilk kez böyle bir şey oluyor” demiştir. Davalar açılır. Bulgarisan’daki sistemde her dizi için 13.093.816’da 1 ihtimal vardır. Her hafta iki çekiliş, yılda 104 çekiliş yapılmaktadır. Yani 43 yılda bir aynı rakamların çıkma ihtimali çok çok yüksektir. Bu kadar çok çekiliş durumunda, herhangi bir kazanan rakamın yeniden kazandığı bir koşul pek tabi gerçekleşebilir.

Dünyadaki lotoların sayısını hesaba kattığımızda çekilişler zaman zaman tekrar etmeseydi bu çok şaşırtıcı olurdu. -Olasılıksızlık, David J. Hand

Bir kişi piyango tutturduğunda ”milyonda bir” ya da bazen bazı oyunlarda kazanan numaraları tutturan kişiler için ”milyarda bir” görülecek bir ihtimalin gerçekleştiği söylenir. Bir zarı üç kez attığınızda 6-6-6 gelmesine çok ilginç bir durum affederiz. Oysa 1-5-3 gelmesi de mevcut ihtimallerden sadece biridir. Bir milyon kişinin oynadığı bir oyunda 999.999 kişinin payına düşenlere normal, bir kişinin başarısına ”milyarda bir” demek tuhaf kaçar. Sonuçta herkes aynı milyonda birlik dilim içinde gerçekleşmesi muhtemel ihtimallerden birini gerçekleştirmiştir. Bir kişiye kazanan dediğimiz durumda elbette kazanan bu ihtimallerden biridir.

”Piyango, aptalların ödediği vergidir.”

Kitaplarda gizli şifreler, insan hayatlarında anlamlı gözüken tarihler, sayılar, tesadüfler bulmak da, insan aklının istatistiği doğru yorumlayamayışı üzerine türemiş detaylardır. Örneğin, herhangi bir kitapta belirli bir harfe eşit uzaklıktaki kelimelerin toplamından anlamlı bir cümle edinilebilir. Bunun pek çok örneği Kur’an, İncil ve Tevrat için defalarca yapılmıştır. David J. Hand, böyle tesadüflerin herhangi bir kitap için yaşanmasının normal olduğunu göstermek için araştırma yaparken pek çok örnek elde etmiş, hatta Charles Dickens’ın bir kitabında ”the most awful and tremendous discharge that ever shook the earth” gibi müthiş bir tanım ortaya çıkmıştır.

Her insanın hayatında bazı sayılar çok fazla kez karşımıza çıkabilir, ancak bu sayılara rasladığında tesadüf yerine anlam atfedilir. Örneğin ”Atatürk ve 19 sayısı” çok yaygın bir numeroloji örneğidir.

Sayıların bütün işlevi şudur: üç koyunun, üç dakikanın, üç seslenişin ortak yanlarını gösterir. -Olasılıksızlık, David J. Hand

David J. Hand, küçükken ne kadar uğraşsa da cevizleri bütün halde kabuğundan çıkarmayı başaramaz. Her seferine mutlaka bir parçası kırılmaktadır. Ancak markete gittiğinde ”Bütün Ceviz” adıyla kavanoza konmuş ve kabuğundan kusursuz çıkarılmış cevizler görmektedir. Yıllar sonra gerçeği fark eder. Fabrikada ceviz kırma işleminde eğer kusursuz çıkmışsa ”Bütün Ceviz” kavanozlarına, kırılmışsa ”Parça Ceviz” kavanozlarına konmaktadır. Yani baştan kusursuz bir işlem zannedilen aslında başarılı olanların sergilenmesinden ibarettir. Pek çok durumu bu şekilde sonuca bakarak yanlış yorumlar, karşımıza sadece başarılı olanların çıktığını anlamayız.

Jackie Chan filmlerinde inanılmaz sahneler görürüz, gerçekten inanılmaz. Jackie Chan ise bu sahnelere şaşırılmamasını söyler. Defalarca ve defalarca denemektedir. Başarılı olduğunda ise filme koymaktadır. Filmi izlerken o denemeleri görmeyiz, kurguyu unuturuz ve Chan sürekli harika ve inanılmaz şeyler yapıyor zannederiz. (Jackie Chan gerçekten inanılmaz bir insandır, ancak filmler yine de kurgudur.)

”Okları attıktan sonra hedef tahtasını çizerseniz oklarınızın hedefi tam ortasından vurması kolaydır.” -Olasılıksızlık, David J. Hand

Aynı şey Tarih bilimi dahil, olayları sonradan yorumladığımız her durum için de geçerlidir. R.H. Tawyer, ”Tarihçiler, olan bitene bir kaçınılmazlık atfeder.” der. Sonucu gördükten sonra geçmişteki tüm ipuçlarını toplamak kolaylaşır. Sonuçta ”her şey ayan beyan ortadaymış” deriz. Gerçekleşmesi kaçınılmaz olanı görmedikleri için insanlara hayret ederiz. Oysa her durumda pek çok ipucu, koşul ve her birinin ne zaman gerçekleşeceği belli olmayan pek çok ihtimal birbirini sürekli etkilemektedir.

Dünya Kupası finalinde Alman teknik direktör maçın sonlarına doğru Mario Götze’yi oyuna alır. Götze bitime üç dakika kala golünü atar ve Almanlar Dünya Şampiyona olur. Bu başarılı oyuncu değişilikliği oldukça övülür. Ancak oyundan çıkardığı Klose de turnuvanın en çok gol atmış oyuncusudur. Eğer oyuncu değişikliğine rağmen Almanlar kazanmasaydı bugün teknik direktörün kararı ”hatalı bir karar” olarak eleştirilecektir. Ancak kazandıkları için ”harika bir karar” olarak anılıyor. Tarih her zaman kazananın bakış açısından olayları görür. Doğru ya da yanlış davranışlar, sonuçlardan sonra belirlenir; önce değil.

Bunun en belirgin örneklerinden biri basketbolda yaşanır. Basketbol oyuncuları ve koçları arasında yapılan bir ankette, %90 oranında ”sıcak el teorisi”ne inanma görülmüştür. Sıcak el teorisi, bazen bir oyuncuya gelen ilham ve şans ile neredeyse eline geçen her topu sayı yaptığıdır. Bir oyuncu takım arkadaşının sıcak elli olduğunu düşünürse eline geçen her topu ona atar ve o da sayıya çevirir. Bu kadar yaygın bir inanç da istatistiğin insan beyni tarafından doğru yorumlanamamasının sonucu olarak görülmüştür. İstatistiklere göre sıcak elli bir oyuncunun başarı oranı değişmez, ancak kendisine daha çok pas ve fırsat geçmesi ile kendisine olan inancı nedeniyle daha fazla sayı denemesi sonucu normalden çok daha fazla sayı bulmaktadır. Ayrıca her oyuncunun kariyerinde arka arkaya başarılı atış yaptığı bazı anlar yaşanması normaldir.

”Sıcak el kocaman ve yaygın bir bilişsel yanılsamadır.” -Daniel Kahneman

Şirket CEO’larının çoğu erkektir. Bir CEO’nun erkek olma olasılığı %50’den fazla olduğu anlamına gelir. Ancak rasgele bir erkeğin CEO olma ihtimali çok çok düşüktür. Çünkü çok az insan CEO’dur. CEO iken erkek olma ihtimali ile, erkek iken CEO olma ihtimali arasında bu büyük uçurum ”taban oran yanılgısı” ile açıklanıyor. Pek çok durumda, tabanı yanlış hesap ettiğimiz için olaya yanlış bakıyoruz.

İnsanlar çok nadiren rasyonel düşünür ve davranılar. -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Örneğin bir suç mahalinde 10 kişinin parmak izleri bulundu diyelim. Bunlardan biri suçlu ve 9 tanesi masum. Buna göre parmak izi bulunan bir kişinin masum olma oranı %90’dır. Peki masum olduğu halde birinin parmak izlerinin burada bulunmuş olma ihtimali nedir? Bu kez 7 milyar insan işin içine giriyor. 9/(7 milyar + 9), yani 0’a çok yakın bir olasılık çıkıyor. Bir kişinin masumiyeti için %90 ile %0 arasında çok ciddi bir fark var. Olaya nasıl baktığımız birden bire tüm ihtimalleri değiştiriyor.

Kolesterol ile kalp krizi arasında istatistiğin yanlış yorumlanması nedeniyle kurulan ilişki yıllarca insanları yanlış yönlendirmiştir. Kolesterolün ne yendiği ile ilişkisi olmadığı yıllar sonra yapılan araştırmalarla ortaya çıkmış ve bilim dünyasında hatadan dönülmüştür.

Bu nedenle çok fazla hata yapıyoruz. Örneğin, kredi kartı dolandırıcılıklarını tespit için yasal işlemleri %99 başarı oranında tespit eden ve yasadışı işlemleri %99 oranında tespit eden bir cihaz olduğunu varsayalım. Çok başarılı olacak gibi düşünebilirsiniz. Ancak her 1000 kredi kartı işleminden 1 tanesinin yasadışı olması beklenir. Yani 999 işlemde %1 hata bulduğunda, bu masum 10 kişinin suçlanacağını gösterir. Buna karşılık dolandırıcılık işlemlerinin de bir kısmını tespit edemez. Sonuçta binlerce işlemde 10 kez uyarı verecek ve bunların 9’unda yanılacaktır.

Bu videoların tek sırrı, milyonlarca denemeden başarılı olanların klip haline getirilmiş olmasıdır.

Stuart Sutherland, bir örnek verir. Amerika’daki bir dergi, akşam 7’de trafiğe kazasında ölme ihtimalinin sabah saatlerinde göre 4 kat fazla olduğunu öne sürmüştür. Bunu kanıtlamak için de trafik kazalarında ölüm oranlarını yayınlamıştır. Ancak unuttukları, akşam saatlerinde trafiğe çıkma oranının 4 kat fazla olduğudur. Yani, sabah da akşam da trafik kazasında ölme oranı eşittir.

Yazı-tura attığınızda ikisinde de yazı veya ikisinde de tura gelme ihtimali %50’dir. İki kez yazı geldiğinde %100 oranında yazı gelmiş demektir. 2 kez attığınızda %100 yazı gelmesi, 100 kez attığınızda böyle geleceğini göstermez. Bilirsiniz ki ne kadar çok atarsanız hem yazı hem tura gelme ihtimalleri artacaktır ve sonuçta gerçek orana gittikçe yaklaşacaktır. Bir milyon kere attığınızda oranlar %50’ye çok yakındır ve her atışta gittikçe yaklaşır. Örnek küçükken gerçekten uzak oranlar, zamanla gerçek oranlara yaklaşır. Buna küçük sayılar yasası denir.

Bir film yeni çıktığında ”IMDB’de ilk günden 1. sıraya yerleşti” ya da ”IMDB’de ilk haftadan ilk 10’a girdi” gibi haberler görebilirsiniz. Ancak küçük sayılar yasası gereği oy veren kişi çok azken puan ortalamadan uzaktır. Çok yüksek ya da çok düşüktür. Zamanla ortalamaya ve kendi yerine doğru değişecektir. Dolasıyıla yeterince kişi oylama yapmamışken elde edilen sonuçlar önemli değildir. Ayrıca, ilk oy verenler büyük ihtimalle daha filmi izlemeden beğenen aşırı hayranlardır. Sadece onlar oy vermişken yüksek görünmesi normaldir.

Kahneman şu örneği verir: ”300 kişiyle yapılan telefon anketine göre insanların %60’ı başkanı destekliyor.” Böyle pek çok ankette doğru sonuç elde edilemez. 30 milyon kişinin oy kullanacağı bir durumda 300 kişinin tamamı başkanı desteklese bile bu seçim sonucu ile ilgili fikir veremeyecek kadar küçük bir örnektir.

Örnek sayısı arttıkça gerçek orana yaklaşılır. İlk başta çıkan sonuçlar gerçekten en uzak olanlardır.

Bir robot bir kavanozdan rasgele 4 bilye çekip, çıkan sonucu kaydedip, bilyeyi tekrar koyup, tekrar çektiğinde görürsünüz ki; ”2 kırmızı 2 beyaz” kombinasyonu ”4 kırmızı 4 beyaz” sonucundan neredeyse 6 kat fazla çıkıyor. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

”Kumarbaz yanılgısı”da bu konuya örnektir. Bir kumarbaz, arka arkaya 6 kez siyah geldiğinde, yedincide kırmızı geleceğini, çünkü 7 kez arka arkaya siyah gelmesinin çok çok düşük bir ihtimal olduğunu düşünür. Oysa bir sonraki sefer yine ihtimal %50’dir. Her bağımsız sefer, mevcut oran yeniden tekrarlanır.

Çok büyük sayılar ilkesi, yeteri kadar fırsat olması halinde, her türlü şaşırtıcı olayın gerçekleşmesinin muhtemel olduğunu gösterir. -Olasılıksızlık, David J. Hand

Bir insanın yıldırım düşerek ölme ihtimali 300.000’de 1’dir. Buna karşılık her yıl dünyada yıldırım çarpması nedeniyle ölen insan sayısını tahmin edebilir misiniz?

Cevap: 24.000’dir. Bu kadar düşük bir ihtimal her yıl onbinlerce kez gerçekleşir. Yedi milyardan fazla insan, her saniye bu ihtimalle yaşadığı için bu çok düşük ihtimalli olay çok fazla kez gerçekleşir. Hatta hiç kimsenin yıldırım düşerek ölmemesi ihtimali 1¹⁰¹³³’de birdir. Buna ”Çok Büyük Sayılar İlkesi” denir. Gerçekleşmesi çok düşük ihtimalli olaylar yeterince denenirse eninde sonunda gerçekleşirler.

1994 yılında ABD’de 23 gün arayla iki F-14 uçağının düşmesi üzerine uçuşlara ara verilmiştir. Bu kadar kısa aralıkla gerçekleşen kazalar arasında bir ilişki, muhtemel bir uçak üretim hatası aranmıştır. İstatistikçiler konuyu araştırmış ve 1970-2006 yılları arasında üretilen o model uçakların 161 tanesinin düştüğünü, yani ortalama 70 günde bir böyle bir kaza yaşandığını ortaya çıkarmıştır. Ortalama 70 gün olduğuna göre 23 gün arayla iki uçağın düşmesi normal karşılanabilir bir durum olduğu görülmüştür. Yine de insanların rasgele gerçekleşen olayları anlayamadığını, ancak kağıt üzerinde ya da bilgisayar yardımıyla çözebildiğini gösteren örneklerden sadece biri budur.

İkinci Dünya Savaşı’nda Londra, Alman uçakları tarafından bombalanmaktadır. Önce Belediye binasına, ardından Emniyet Müdürlüğü binasına bombalar düşmesi üzerine çok büyük bir panik yaşanır. O dönemin teknolojisi ile uçakların dilediği yere bomba bırakması mümkün değildir ve bombalamalar bir manada rasgeledir. Ancak iki önemli yere arka arkaya bomba düşmesi üzerine İngilizler ne yapacaklarını bilemezler. Bu bütün yeraltı sığınağı planlarını, savaş pozisyonlarını ve önlemlerini değiştirmelerini gerektirir. Savaş sonrası istatistikçiler bombaların düşüş sayılarını incelerler ve tamamen rasgele olduğunu bulurlar. Pek çok bombanın yağdığı bir ortamda bazen bazı şehirlerde arka arkaya iki önemli yerin vurulması ihtimal dahilindedir.

İnsan beyni rasgeleliği (rassallığı) asla anlayamıyor ve sağlayamıyor. Bunun pek çok örneğini araştıran William Poundstone, okullardaki sınav sistemi olan çoktan seçmeli testlere odaklanmış. Neredeyse her öğretmenin cevapları belirlerken belirli bir cevaba aşırı gitmemek için ortalamaya dönme alışkanlığı nedeniyle birkaç teste bakılarak bir sonraki sınavda sadece şıklardan hangilerinin yüksek ihtimal olduğunu hesaplabileceğini göstermiştir. Hatta insan beyninin rassallığı sağlayamamasından dolayı ilk kez girilen bir sınavda bile şıklar arasında tahmin yürütülebilecek pek çok ipucu vardır.

Örneğin, araştırmalara göre doğru-yanlış testlerinde öğretmenler çoğunlukla ”doğru” seçeceğini ”yanlış” seçeneğinden daha fazla şıklara koymaktadırlar. Ortalama bir testte şıkların %56’sı doğru, yüzde 44’ü yanlış olmaktadır. Rasgele bir sistemde arka arkaya doğru veya yanlış seçenekleri belirli bir sayının üstünde gelebilir. Ancak sınav hazırlarken böyle abartı sonuçlara yol açmamak için genellikle bir sonraki cevap bir öncekinden farklı olur. Poundstone, insan eliyle hazırlanmış bir doğru-yanlış testinde bir önceki şık ”doğru” ise %63 ihtimalle bir sonraki cevabın ”yanlış” olacağını tespit etmiştir. Poundstone, en iyi tekniğin önce bütün sınavı gözden geçirip tamamen emin olunan şıkları işaretlemek, sonra belirsiz sorularda komşu yanıtlardan farklı yanıtı işaretlemek gerektiğini söyler.

D?D ise ortadaki yanıtı Yanlış işaretlemek iyidir.
D?Y ise ortadaki yanıtı Doğru işaretlemek iyidir.

Benzer şekilde üç seçenekli sorularda neredeyse tüm şıkların birbiri ile aynı çıkma şansı eşittir. 20 sorulu bir sınavda 7 kez A, 7 kez C işaretlemiş ve 2 boş bırakmışsanız, onların B olma ihtimali yüksektir. Araştırmalara göre 4 seçenekli sınavlarda en çok tercih edilen ikinci cevap B olmaktadır. Her şıkkın %25 olması gerekirken, bir şekilde B şıkkı %28 oranında doğru yanıt olmaktadır. Yani kararsız kalındığında B şıkkı seçilebilir. 5 seçenekli sınavlarda en çok doğru cevabın E şıkkı olduğu ortaya çıkmıştır; %23. En az tercih edilen de C şıkkıdır; %17. Her nedense 4 seçenekli sınavlarda ikinci soru genellikle B, beş seçenekli sınavlarda beşinci soru genellikle E şıkkı olmaktadır. Bu sonuçlar gerçekleşmiş binlerce sınav kağının incelenmesi ile ortaya çıkmıştır.

Çoktan seçmeli bir sınavda tahmin yürütmek zoruna kaldığınızda, ilk yapmanız gereken eleyebildiğiniz kadar şıkkı elemektir. Bilgi, tahminden üstündür. Cevaplar arasında eleyemediğiniz bir ”hepsi/hiçbiri” şıkı varsa onu seçin. -Taş Kağıt Makas, William Poundstone

Test sistemi bilgiyi ölçmede başlı başına hatalı bir uygulama olsa da, burada anlatılmak istenen insan beyninin matematikle arasının iyi olmadığı, rasgele sistemleri anlayamadığı ve üretemediğidir. Örneğin, tamamen rasgele bir program yazıldığında, arka arkaya iki soruda aynı şık olma ihtimali %33 iken, insanlar tarafından ayarlanan sınavlarda bu oran %25’dir. Tamamen rasgele cevaplar için bilgisayarlara muhtacız.

10 üzerinden puanlama ciddiye alınan bir anket biçimi değildir, çünkü nedeni bilinmeyen bir şekilde insan beyni 7 puan verme eğilimindedir.
”Bir şey 10 üzerinden 7 vermek, somurtkan bir ergenin ağzından çıkan ”idare eder” lafına benzer. ”Beni böyle şeylerle yormayın” anlamına gelebilecek tipik bir yanıttır bu.” -William Poundstone

ABD’deki en önemli sınavlardan biri SAT. Poundstone, bir sınav sorusu için soruyu okumadan şıklardan nasıl doğru cevabı bulduğunu anlatıyor. Sorunun şıkları şöyle:

(A) tesadüfi – radikal
(B) içsel – tartışmalı
(C) doğaçlama – şaşırtıcı
(D) sistemli – devrimci
(E) türevsel – aşamalı

Burada E şıkkı hariç tüm cevaplarda anlamlar birbirine yakın. Dolasıyıla E şıkkını doğru cevap varsaydığımızda bariz bir hata çıkıyor; ilk dört şık boş yere birbirine yakın hazırlanmış oluyor. Yanlış bir cevap için herhangi bir şeye yakın olmasına gerek yok. Eğer yanlış şıklar birbirine benzerse, doğru şık ortaya çıkar. Ayrıca anlam olarak birbirine yakın olan doğaçlama, radikal kelimelerinin iki ayrı şıkta olması nedeniyle bunlar da eleniyor. Dolayısıyla geriye iki şık ve %50 ihtimal kalıyor. Hakikaten de cevap D. Elbette şıklardan gitmek gündemimiz değil ancak insan beyni tarafından hazırlanmış her test sınavının her sorusu için benzer örüntüler keşfetmek mümkün.

Doğru yanlış testlerinde doğru cevaplar daha fazladır. Dört şıklı çoktan seçmeli sınavlarda, B genellikle doğrudur. ”Yukarıdaki şıkların hepsi/hiçbiri” seçeceğinin doğru cevap olma ihtimali aşırı yüksektir. Bir önceki soruda doğru olan şıkkın bir sonraki soruda doğru olma ihtimali düşüktür. Aykırı olanı elemek, farklı olana dikkat etmek gerekir. -Taş Kağıt Makas, William Poundstone

Frank William Ebignale, 1960’lı yıllarda yıllarca yakalanmamış bir çek dolandırıcısıydı. Yazdığı sahte çekler aylar sonra fark ediliyordu ve bu sırada kendisi ülkenin öbür ucunda oluyordu. Bugün ise istatistik bilimi, bir kişinin yazdığı çek tutarlarına bakarak bile sahte olduğunu tespit edebilir. Benford yasasına göre, bir kişinin yazdığı rasgele tutardaki çeklerin içerdiği sayılar büyük ihtimalle gerçekte olması gereken sayılarla çelişecektir. (Görsel, Ebignale’nin hayatının anlatıldığı ”Catch Me if You Can (2002) filminden.)

İnsan beyni çoğunlukla mantıklı hareket eder, yine de yanılır. Hesap yaptığımızda, cevabı incelediğimizde mantıklı kararlarımızın rasyonel olmadığını görürüz. Doğada hayatta kalanlardan miras beynimiz için matematiğin son derece net düzenini bir araç kullanmadan anlamak zordur. İşlemlere duygularımızı, aceleciliğimizi, kayıptan kaçınma içgüdümüzü katar ve yanlış sonuca varırız. Oysa ne matematiğin duyguları vardır, ne de sizin düşüncelerimizle gerçeğin ilişkisi olmak zorundadır. Kağıt üzerinde hesap yapan, matematiği ve bilgisayarı kullanan insan hayvandan ayrılır. Dünyayı yöneten yasaları kendi aklının o güne kadar anlamadığı şekilde görmeye başlar. Rasyonel düşünce için yardım aldığımızda, bilimi ve teknolojiyi gerçeği görmek için kullandığımızda ilerlememiz devam eder.

KAYNAKLAR

  • Olasılıksızlık, David J. Hand
  • Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland
  • Taş Kağıt Makas, William Poundstone
  • Fiyatlandırma Sırları, William Poundstone
  • Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely
  • Yılanlar Gündoğumları ve Shakespeare, Gordon H. Orians
85 Views

Önyargı, Hale ve Çıpa

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

BİR TAŞLA
İKİ KUŞ
KUŞ VURMAK

Çok basit bu deneyde insanlar çoğunlukla iki kez KUŞ yazdığını fark etmezler. Çünkü önceden zihinlerinde ”Bir taşla iki kuş vurmak” deyimi tanımlanmıştır. Bu nedenle bu yazıyı okumak bilinçli bir süreç olmaz. Zihnimiz önceden tanımlı bilgi nedeniyle yazıyı okumaya değil, daha önce kayıtlı bilgiye odaklanır. Zihnimize bugüne kadar aldığımız her bir bilgi, düşünce sürecimize bu veya benzer şekilde etki eder, sadece bunu fark etmeyiz.

”Gördüğünüz gibi burada bilinçsiz olarak daha evvel sahip olduğumuz bilgiye sadık kaldık. Bu tür bir irrasyonellik sadece algıda değil, bilinçli düşünme faaliyetlerimizde ve gönüllü eylemlerimizde dahi ortaya çıkar.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Bir deneyde insanlara aşağıdaki kişilerle ilgili ne düşündükleri sorulur.

Alan: zeki-çalışkan-fevri-eleştirel-inatçı-kıskanç
Ben: kıskanç-inatçı-eleştirel-fevri-çalışkan-zeki

İnsanlar Alan’la ilgili, Ben’le ilgili düşündüklerinden daha iyi şeyler düşünmüşlerdir. Her ikisinde de tıpatıp aynı özellikler vardır ancak Alan’da ilk duyulan özellik iyi, Ben’de kötüdür. Daniel Kahneman, önce zeki olduğunu öğrendiğimiz bir kişinin inatçı ve kıskanç olmasını haklı görürken, kıskanç birinin inatçı ve zeki olmasını tehlikeli bulduğumuzu söyler. Alan’da önce iyi bir özellik öğrenir ve diğer bildiğimiz şeyleri bunun üzerine inşa ederiz. Ben’de önce kötü bir özellik okur ve kötü düşünürüz. Her yeni öğrendiğimiz bilgi, bir öncekine göre yorumlanır. Bu deney ilk öğrendiğimiz bilgi üzerine tüm düşüncemizi inşa ettiğimizi gösterir.

”Bireylerin önce aldıladığı şeylerden sonrakilere göre daha fazla etkilenmesine ‘öncelik etkisi’, bu etkiden kaynaklanan hataya ise ‘öncelik hatası’ adı verilir. Denekler sıfatları duymaya başlar başlamaz kişi hakkında bir şema oluşturmaya da başlarlar ve sonra gelen sıfatları ise bu şemaya uydurmaya çalışırlar.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Beynimize aldığımız tek bir bilgi bile düşüncemizi değiştirir. Önyargılarımızın ne kadar kolay inşa edildiği ve fikirlerimizin her bir bilgi kırıntısında bile değişebildiği konusunda çeşitli kavramlardan bahsedeceğiz; hale etkisi, çıpa değeri, ikame etkisi, bulunabilirlik kısa yolu ve yargı kısa yolu. Ve bunları anlatırken daha çok bu kavramların bir kısmını ilk dile getiren ve yıllarca konuyla ilgili deneyler yapan Daniel Kahneman’ın örneklerinden yararlanacağız..

”Eğer bir kitap yazıyorsanız baş tarafının çok iyi olmasına dikkat edin. Eğer ödev hazırlıyorsanız çabanızın büyük kısmını iyi bir ilk paragraf yazmaya ayırın derim. Ve eğer doktorsanız teşhis koyarken tespit ettiğiniz ilk bulguların, son bulguları zihninizde gölgelemesine izin vermeyin.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Hale etkisi, bir konuda yargıya varırken, en iyi veya dikkatimizi çeken bir özelliğin kararımızın tümünü etkilemesi anlamına gelen bir psikolojik zaafımızdır. Örneğin, öğretmenlerin sınav kağıdı okurken ilk okuduğu soruya göre kağıdının kalanına not verdiği ortaya çıkmıştır. Ya da insanlar bir gıdanın tadını çok beğendiği için aynı ürünün kokusunu, aromasını, kıvamını da olduğundan daha iyi görebilirler. Marka hayranları bir özelliği çok iyi olan ürünlerin diğer özelliklerini övebilirler. Örneğin, en pahalı saat markası Rolex, tüketiciler tarafından en kaliteli olarak değerlendirilse de hiçbir testte en kaliteli saat olarak gözükmemektedir. Aynısı Coca Cola ve tadım testleri için de geçerlidir. Ve futbol taraftarlığından sinema yıldızlarına kadar neredeyse tüm hayranlıklar bir özelliğin aşırı beğenilmesi nedeniyle kalan her yönün övülmesinden kaynaklanır.

Moneyball filmi, Beyzbol sporunun hale etkisinden kurtuluşunun gerçek hikayesini anlatır. Oakland A takımı 2002 yılında Bill Bane yönetiminde oyunları öne çıkan özelliklerine göre değil, gerçek istatistiksel değerine göre seçmiş ve çok düşük bir bütçeyle büyük başarılar elde etmiştir. Ertesi seneden itibaren tüm takımlar yavaş yavaş buna uymuştur. Onun öncesinde topa vururken çıkardığı sesten, yakışıklı olup olmadığına, sahada nasıl durduğuna kadar pek çok kriter bir oyuncunun seçilmesini etkiliyordur.

Şöyle bir deney yapılır. İnsanlara Julie adındaki bir kişi ile ilgili bir bilgi verip onunla ilgili bir tahmin yürütmeleri istenir.

Julie dört yaşındayken gayet akıcı bir şekilde okuyordu.

Sadece bu bilgi ile insanlardan şu soruyu cevaplamaları istenir;

Julie’nin erken gelişmişliği kadar uzun boylu olan bir adamın boyu ne kadardır?

İnsanlar bu testte 1.80’den 2.10’a kadar değişen cevaplar vermişlerdir. Hatta bir sonraki soru gelir düzeyi, suç işleme ihtimali, mazuniyet ortalaması sorularına da pek çok tahmin yapılmıştır. Dört yaşındayken okuma durumu ile alakasız pek çok durumla ilgili tahminler yürütülmüştür. İnsanlar, sadece tek bir bilgi üzerine bir insanın tüm geleceğini tahmin edebildiğini varsaymaktadır. O bilgi olumlu ise, kalan tüm tahminler olumlu olmaktadır.

Paradoksal olarak, az şey bildiğinizde, yap-boza yerleştirecek parçalar daha az olduğundan tutarlı bir öykü kurmak daha kolaydır. Dünyanın anlamlı olduğuna dair rahatlatıcı inancımız sağlam bir temele dayanır: cehaletimizi görmezden gelme yeteneğimiz neredeyse sınırsızdır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Marketlerde tamamı aynı prosesten geçen, aynı makinelerde üretilen milyonlarca ürün var. Sadece ekmeğe sürülen çikolata alanında 200’e yakın marka var. Ancak marka olmak, tek bir alanda bilinir bir öne çıkmada yatar. Diğer tüm özellikleri, o markanın hayranları gözünde abartaracak ve olduğundan daha iyi gözükecektir. All Ries’a göre marka olmak akılda kalan tek bir kelimede ön plana çıkmaktır.

Kahneman, Oregon Üniversitesi öğrencilerine bir deney yapar. Bir adet çarkıfelek önceden sadece 10 veya 65’te duracak şekilde ayarlanmıştır. Öğrenciler tek tek deneye alınır, çarkıfeleği çevirir ve soruyu cevaplarlar. Soru şudur; ”Birleşmiş Milletler’deki Afrikalı ulusların yüzdesi için en iyi tahmininiz nedir?” Çarkıfelekte çıkan sonuç ile bu sorunun hiçbir alakası yoktur, bu nedenle de verilen cevaplarda hangi sayının çıktığının bir önemi yok diye düşünebilirsiniz. Ancak çarkıfelekte 10 çıkanlar ortalama olarak %25, 65 çıkanlar ortalama olarak %45 cevabı vermiştir. Alakasız bir sayı, tahminlerini etkilemiştir.

”Bizler oran uzmanları ama fiyat cahilleriyiz.” -William Poundstone

İnsanlar bir sayıyı seçerken kendilerine daha önce sunulan bir sayıyı ya da bir ölçek sunulması durumunda ölçekteki orta noktayı seçmeye meyillidir. -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Buna çıpa, çapa veya çıpalama etkisi denir. Deneyler, insanların bir tahmin yürütmesi gerektiğinde ortamdaki herhangi bir sayıyı referans alarak ona göre tahmin yürüttüğünü göstermektedir.

8x7x6x5x4x3x2x1=?
1x2x3x4x5x6x7x8=?

İnsanlar bu iki soru ayrı ayrı sorulup sonucu tahmin etmeleri istendiğinde, birinci soru için yanıtların ortalaması 2250 çıkarken, ikinci soru için 512 çıkmıştır. Gerçek sonuç 40320’dir. İnsanlar tahmin ederken ilk sayıyı çıpa alıp ona göre oranlarlar. Benzer deneylerde ilk sayı küçük olduğunda verilen tahminlerin değerlerinin azaldığı görülmüştür.

Gandi öldüğünde 144’ünden yaşlı mıydı, genç miydi?
Gandi öldüğünde kaç yaşındaydı?

Hiç kimse Gandi’nin 144 yaşında öldüğüne inanmasa da, böyle bir sorunun varlığı insanların verdiği ortalama cevabı değiştirmiş ve onun çok daha yaşlı öldüğü ile ilgili cevaplar alınmıştır. İlk sorunun sorulması, ikinci soruya verilen tahminleri oldukça yükseltmiştir.

”Sanat eseri müzayedelerindeki ”paha biçme” de ilk teklifi etkileyen bir çıpadır.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

İlk anlık, rastgele davranışlarımızın toplamından başka bir şey değiliz. -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

İnsanlara deniz kuşlarının petrol sızıntıları ve çevresel değişimlerden etkilendiği üzerine bir sunum yapılır. Sonrasında insanlara üç farklı grup olarak kuşları kurtaramak için ne kadar bağış yapacakları sorulur. Direkt sorulduğunda ortalama bağış miktarı 64 dolardır. Bir diğer gruba ”Bağış kampanyası için 5 dolar ödemeyi kabul eder misiniz?” diye sorulur, bu kez ortalama 20 dolara düşer. Son gruba ”Bağış kampanyası için 400 dolar ödemeyi kabul eder misiniz?” diye sorulur. Bu kez ortalama 143 dolara yükselir.

”Yüksek fiyatlı ürünler satışta çıpa değeri oluşturur. Bu yüksek fiyatlı ürünler satılmasalar da bir sorun olmaz. Bunlar sadece zıtlık yaratmak için kullanılırlar. Yüksek fiyatlı ürünler ile diğer ürünler arasında karşılaştırma yapıldığında diğer ürünlerin fiyatları yüksek fiyatlı ürünlere nazaran makul görünür.” -William Poundstone

”İlk değer, insanlar için bilmedikleri bir miktarı tahmin etmeleri gerektiğinde bir kıstas ya da başlangıç noktası olarak işlev görür.” -Fiyatlandırma Sırları, William Poundstone

Çarpıcı bir başka çıpalama deneyi, en az 15 yıl deneyimi olan Alman yargıçlara uygulanmıştır. Mağazadan mal çalan bir kadının hikayesini dinleyip zar atıp ne kadar ceza verecekleri söylenmeleri istenir. Ortalama olarak 9 atanlar 8 ay, 6 atanlar ise 5 ay hapis cezası vereceklerini söylemişlerdir.

Araştırmalara göre menüdeki pahalı bir yemek, restoranların gelirini artırmaktadır; kimse onları sipariş etmese bile. ”Çünkü genellikle insanlar menüdeki en pahalı yemeği almasa da, ikinci en pahalı yemeği ister. Bu yüzden, restoran sahibi pahalı bir yemek yaratarak ikinci en pahalı tercihi sipariş etmeye çekebilir.” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Dan Ariely, sınıfındaki öğrencilere bir deneye yapar. Bir elektronik eşyaya fiyat biçmeleri istenir. Ancak bu fiyatı yazmadan önce sosyal güvenlik numaralarının son iki hanesini yazacaklardır. Deney sonrası kağıtları toplar ve verileri tabloya döker. Sosyal güvenlik numarasının son iki hanesi yüksek olan öğrenciler en yüksek teklifleri vermişlerdir. Bu alakasız iki numarayı yazmak ciddi oranda bir sonraki teklifi etkilemiştir.

”Vitrine 5000 dolarlık çanta koyarsınız. Bir kadın alamaz, sinirlenir. İçeri girip 11 dolarlık kemer alır ve rahatlar. Kemer her yerde 2 dolardır.” -Fiyatlandırma Sırları, William Poundstone

”Madem ki keyif alma değerlerini doğru bir şekilde hesaplayamıyor, ama bunun yerine çoğunlukla rastlantısal çıpaları takip ediyoruz, bu durumda ticaret yapma fırsatının mutlaka bizi daha zengin yapacağı net değildir. Örneğin, baştaki bazı elverişsiz tıplara yüzünen bize gerçekten büyük keyif veren bir şeyi (ama maalesef ilk çıpası düşük olan) yanlışlıkla bize daha az keyif veren bir şeyle (ama rasgele koşullar yüzünden ilk çıpası yüksek olan) değiş-tokuş edebiliriz.” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

ABD’de üzerine kahve dökülen bir kişi, McDonalds’tan 11.000 dolar tazminat almıştır. Yıllar sonra başka bir davada bu tutar çıpa işlevi görmüş ve bu kez davacı 20.000 dolar almıştır. Çeşitli davalar sonrasında 1994 yılında bir kişi sadece aldığı kahve çok sıcak olduğu için 2,9 milyon dolar tazminat kazanmıştır. Bunun üzerine yapılan bir deneyde jürilerin en fazla ne kadar tazminat verebileceği ile ilgili bir dava kurgulanmıştır. İstenen tazminat 100 dolar iken 900 dolar, 20 bin dolarken 36 bin dolar kazanılmıştır. 5 milyon dolara çıkıldığında 440 bin dolar kazanılmıştır. 1 milyar dolara çıkıldığında eşit oranda artmamış ve 490 bin dolar kazanılmıştır. Ancak dikkat çeken nokta, ne kadar çok istenirse o kadar çok alınacağıdır. İmkansız bir sayı istendiğinde bile değer artmaktadır. Bu deneyin yayınlandığı makalenin başlığı şöyledir: ”Ne kadar çok isterseniz o kadar çok alırsınız.”

”Sokak ışığının parlaması akşam yıldızını daha zayıf, bir komedyeni izlemeden dertli olmak o komedyeni yüzde 40 daha komik gösterir.” -William Poundstone

”Zihnimizde gün boyunca birçok gelişi güzel rakamlar vardır. Bunlara örnek olarak, radyoda duyduğumuz sıcaklık değerini, klavyede bastığımız rakamları, kontrol ettiğimiz saat üzerindeki rakamları, okuduğumuz kitaptaki veya anketteki rakamları gösterebiliriz. Bu kadar kısaca düşünülen rakamlar ile ilişkisi olmayan kararlar vermek mümkün görünmüyor.” -Timothy Wilson

Fiyatlarla alakasız bir başka deneyde insanlardan rasgele bir ağırlık kaldırmaları istenir. Sonra başka bir ağırlık verilip onun nasıl hissettirdiği sorulur. Burada ilk kaldırılan ağırlık çıpa işlevi görmektedir. Deneyin ilginç sonuçları olur. Çıpa değer hafifse, ikinci ağırlık olduğundan daha ağır hissedilmektedir. Çıpa değer ağırsa, ikinci ağırlık olduğundan daha hafif hissettirmektedir. Sonrasında deneyden bağımsız gibi başka bir şey yapılır. Deneklere üzerinde ağırlık bulunan tablaları kenara kaldırmalar söylenir. Ağırlıkları tutmak için varmış gibi görünen tablalar esasında ağırlıklardan daha ağırdır. Ancak denekler onların ağırlığı yokmuş gibi kaldırırlar. Poundstone bu deneyin, çıplama etkisinin kaslardan çok zihinle ilgili olduğunu gösterdiğini söyler.

”Hiç kahve olduğunu düşünerek bir yudum çay içtiniz mi? Tat geçici bir süre için tanımlanamaz şekilde yabancı gelir. Ne kahve ne de çay tadı alırsınız. Olduğunu düşündüğünüz şeyle içtiğiniz arasında bir tat alırsınız.” -Fiyatlandırma Sırları, William Poundstone

Dan Ariely

Şahane psikoloji deneyleriyle tanıdığımız Dan Ariely, gençliğinde korkunç bir kaza geçirir ve vücudunun çoğu yanar. Hastanede geçen yıllarında hemşireler her gün değişen bandajları birden çekerek acının kısa sürmesinin daha iyi olacağını düşünmektedirler. Ariely, sonradan kendi üzerinde araştırma yaparak şunu fark eder; insan beyni her türlü duruma alışır. Eğer çıpayı, yani eşiği yüksek tutmuşsanız bir sonraki artış küçük bir artış olacaktır. Ancak bandajı birden çekmek gibi ani bir işlem, hazırlıksız bir beynin birden çok yüksek acı duymasına neden olur. Acı ile ilgili bir koşulda bile beynimiz önbilgiyi, çıpaları kullanır.

Felçler mi daha çok ölüme neden olur yoksa trafik kazaları mı?
Ksırgalar mı daha çok ölüme neden olur yoksa astım mı?
Yıldırım çarpması mı daha olasıdır yoksa gıda zehirlenmesi mi?
Hastalık yüzünden ölme oranı mı yüksektir yoksa kaza ile ölüm mü?
Kaza sonucu ölüm oranı mı yüksektir oksa diyabet nedeniyle ölüm mü?

Bu soruların neredeyse tamamını neredeyse herkes yanış cevaplar. Felçler kabaladan iki kat fazla ölüme neden olur. Astım, kasırgalardan 20 kat fazla ölüme yol açar. Gıda zehirlenmesi, yıldırım çarpmasından 52 kat fazla görülür. Hastalıklar kazalardan 18 kat fazla ölüme yol açar. Ve kazalar diyabetten aşırı fazla ölüme yol açmaz, her bir kaza ile ölüme karşılık dört diyabetle ölüm vardır.

NBA takipçilerine ”Maçı kazandıracak son atışı kime yaptırırsınız?” anketinde açık ara Kobe Braynt birinci olmuştur. Ancak o dönemki istatistiklere bakıldığında son atış başarısında ilk 20 oyuncu arasında bile değildir. Kobe, gelmiş geçmiş en büyük basketbolculardan biri de olsa, muhtemel her soruya doğru cevap olması elbette beklenemez. Yine de tanınırlık, akla ilk gelen olmak demektir.

Bir şeyi daha yaygın duyduğumuz ve bir konu açıldığında ilk aklımıza geldiği için, o kategoriyle ilgili bir yorum yaparken ilk aklımıza gelen içeriğin çok daha sık meydana geldiğini zannetmemize ”bulunabilirlik etkisi” diyoruz. Felç geçirmek, diyabetten ölmek, gıda zehirlenmeleri medyada pek gündeme gelmez. Bu nedenle trafik kazalarını daha sık duyarız. Tahmin etmemiz gerektiğinde arada bir trafik kazası duyduğumuz aklımıza gelir ve ona büyük oran veririz.

”Kafamızdaki dünya, gerçekliğin bire bir kopyası değil; maruz kaldığımız mesajların yaygınlığı ve duygusal yoğunluğu, olayların sıklığıyla ilgili beklentilerimizi çarpıtıyor.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Medyanın beynimizdeki en vahim etkileri ”bulunabilirlik etkisi” nedeniyle ortaya çıkar. Bir ”uzman” aşının zararlı olduğunu söylediği için televizyona çıkabilir. Doğru sınırlar içinde kullanımında sıkıntı yaşanmayan bir maddenin zararlı olduğu ile ilgili bir haber yapılabilir. Son derece güvenli bir olayda kişisel bir hata nedeniyle bir kişi zarar görmüş olabilir. Aksi yönde milyonlarca içerik haber niteliği taşımadığı için beynimiz aklımıza tek bir haberi getirip tüm düşüncemizi o yöne yıkar.

”Başlangıçta bu konu yeni ve ilgi çekiciydi, dolayısıyla da bu ilişkiyi içeren makaleler basıldı da basıldı. Negatif sonuçlara ulaşan araştırmacılarsa makalelerini ya dergilere hiç göndermediler ya da makaleleri dergiler tarafından reddedildi.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Rastgele bir deney yapıp bir evcil hayvandan bahsettiğimizi düşünelim. Bir sonraki aşamada hangisi daha yüksek ihtimaldir?

Boncuk bir hayvandır.
Boncuk bir hayvandır ve kedidir.

Elbetteki ilk seçenek daha yüksek ihtimaldir, çünkü ikinci seçeceği de zaten kapsar. Biraz sonra şıklarda isminin tekir olduğunu, miyavladığını ve fareleri kovaladığını söylesek bile yine de ilk ihtimal daha yüksektir. Ancak bunları duymak birden bire ikinci seçeneğe kaymamıza neden olur. İlk seçenekte ”kedi”nin dahil olduğunu düşünmeyiz, çünkü şıkkın içinde görmeyiz. Bu arada evimizde miyavlayıp fareleri kovalayan ve tekir ismi koyduğumuz bir rakunumuz da olabilir. İlk seçenek, bu gibi çok küçük ihtimalleri de kapsar. İkinci seçenek %99 iken bile birinci seçenek %100’dür.

”Kafeste duran, sarı renkli ve cik cik diye öten şey nedir?”
”Kanarya”
”Bilemedin, balıktı.”
”Kafeste duruyor dedin?”
”Kafese koydum.”
”Sarı dedin”
”Boyadım”
”Cik cik öter dedin?”
”O da bilmecenin şaşırtmacasıydı.”

Bu durum Kahneman’ın deneylerine de yansımıştır. Linda aslı bir kadını tarif ederken ”31 yaşında, bekar, açıksözlü ve çok zeki bir kadındır.” diye başlayan bir paragraflık tanımlama yaparlar. İnsanlara Linda’nın hangisinin daha olası olduğu sorulur.

Linda banka veznedarıdır.
Linda banka veznedarıdır ve feminist harekette aktiftir.

Cevap verenlerin %85’i ikinci şıkkı işaretlemiştir. Üstelik bu kişiler dünyanın en önemli üniversitelerinden birinde lisans ve yüksek lisans öğrencileridir. Buna ”çakışma yanılgısı” denir. Beynimiz öğrendiği bilgileri bir şekilde değerlendirmek adına en basit bir istatistiği bile gözardı eder.

Bir deney, insanların ”Bir tavuğun üç bacağı vardır” cümlesine ”Bir tavuğun dört bacağı vardır” cümlesinden daha fazla bilinçdışı reaksiyon gösterdiğini ve ”daha yanlış” bulduğunu göstermiştir. Bir tavuğun iki bacağı vardır ve üç bacağı olması matematiksel olarak daha az yanılgı demektir. Ancak beynimize kayıtlı üç bacaklı hayvan yoktur ve pek çok hayvanın dört bacağı vardır. Önceden tanımlanmış bilgi, beynimizin doğruluk algısını değiştirir ve üç bacak, dört bacaktan daha yanlış bir hal alır.

Daniel Kahneman, bir anısını anlatır. Eşiyle tatilde iken sadece kırk kişinin kaldığı bir pansiyonda ismi Jon olan bir psikologla tanışmışlardır. Bu ilginç bir tesadüf olmuştur. Ancak birkaç ay sonra Londra’da tiyatroda yan yana oturduklarını keşfedince başka bir şaşkınlık yaşarlar. İkincisi çok daha şaşırılması gereken bir olay olmasına rağmen ilki kadar etki yaratmaz. Çünkü ilk karşılaşma artık akıldaki Jon fikrini değiştirmişti. Kahneman şöyle diyor: ”O artık yurtışı gezilerimizde ortaya çıkıveren psikologdu.”

İzlenme sayısı ve etkisi, Dünya sinema tarihinde bazı şeylerin değişmesine yol açan Jaws filmi sonrası Kaliforniya sahillerinde yüzmeye giden insan sayısı dibe vurmuştur.
”Uzmanlar Kaliforniya sahilinde bir köpek balığı saldırısına uğrama olasılığının, sahile gelirken araba kazası geçirme olasılığından çok çok daha düşük olduğunu söylediler ama nafile. İnsanlar hakikatlerden ziyade akıllarına gelen şeyi ya da en tesirli olanı dikkate alırlar.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Bulunabilirlik etkisi, insan belleğinin çalışma prensibi nedeniyle yaşanır. Örneğin, Hollywood ünlüleri arasında boşanmaların daha yaygın olduğu düşünülür. Bu konuyla ilgili bir anket yapıldığında, insanların aklına birkaç TV haberi gelir ve aklında bunlar kaldığı için ortalama olarak daha sık yaşandığı varsayımında bulunur. Aynı şekilde dramatik olaylar akılda kaldığı için bir dramatik olay, tüm kategorilerin kafamızdaki oranlarını değiştirmemize eden olabilir.

”İmamın evini cinler bastı” minvalinde pek çok gazete haberi vardır ama ”Telepati girişimi sonuçsuz kaldı” şeklinde haberler görmek pek mümkün değildir. paranormal olan bir şey haber değeri taşır, normal olansa taşımaz.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Norbert Schwarz isimli Alman bir psikolog, önemli bir deney sonucunda çok ilginç bir sonuca varmıştır. İki grup insandan birine iddialı oldukları bir konuda altı olay sıralamaları istenir, diğer grup ise on iki olay sıralayacaktır. Sonrasında gruplara ne kadar iddialı olduklarını değerlendirmeleri istenir. Her seferinde daha çok olay sıralamaları istenen kişilerin konuyla ilgili iddialılığı azalır ve daha düşük puan verilirler. Bir nedenle, insanlar bir konuda ne kadar çok olay sıralarsa, o konuda gerçekte daha az şey yaşandığını düşünmektedir.

Norbert Schwarz

Örneğin bir kez inanılmaz bir kahramanlık örneği gösterdiğiniz için kendinizi oldukça cesur görebilirsiniz. Ne kadar cesur olduğunuzla ilgili beş olay daha sıralamanız istendiğinde biraz cesaretiniz kırılacaktır. On iki olay sıralamanız istendiğinde aklınıza ne kadar az örnek geldiğine şaşacak ve artık muhtemelen cesur olmadığınızı düşünmeye başlayacaksınız. Tek bir örnek olay varken ”bulunabilirlik etkisi” nedeniyle beyniniz ”Ne kadar cesurum?” konusuna kolaylıkla tek bir örnek olayı göstermekte ve cevap vermekte idi. Ama örnekleri çoğaltması istendiğinde bulmakta zorlandı ve cesareti kırıldı.

Benzer bir başka deneyde insanlardan kalp sağlığını olumsuz etkileyebilecek davranışlarını yazmaları istendi. Riskli davranışlar yazmakta zorlanan öğrenciler kendilerini güvende hissederken, güvenli davranış bulmakta zorlanan öğrenciler kendilerini tehlikede hissetti. Bunun istisnası ise ailesinde kalp hastalığı bulunan kişilerde yaşandı. Onlar, riskli davranış yazdıkça riskli, güvenli davranış yazdıkça güvende hissettiler. Bu da bulunabilirlik etkisinin bir sonucuydu.

Her yıl milyonlarca genç ”Hangi mesleği tercih etmeliyim?” gibi inanılmaz zor bir sorudan ”Puanım nereye yetiyor?” gibi basit bir soruya ikame ederek kurtuluyorlar. Ancak bu kaçınılmış ve kolaylaştırılmış cevabın etkisi bir ömür sürüyor.

İnsanlar zor bir soruyla karşılaştıklarında, daha kolay başka bir sorunun yanıtını bu soruya ikame ederler. ”İkame etkisi”, Daniel Kahneman tarafından kullanılan bir tanım. Bunu göstermek için de pek çok deney yapılmıştır.

Bunlardan bir tanesinde insanlara iki soru soruluyor.

Bugünlerde ne kadar mutlusunuz?
Geçen ay kaç kişiyle çıktınız?

Sorular bu sırayla ayrı ayrı sorulduğunda, verilen cevaplar incelenmiş. Daha mutlu kişiler ile daha çok kişiyle çıkan kişiler arasında bir korelasyon tespit edilememiş. Yani her mutlu kişi çok kişiyle çıkmış olmadığı gibi, her çok kişiyle çıkan da mutlu değilmiş. Başka bir gruba, soruların yeri değiştirilip sorulmuş.

Geçen ay kaç kişiyle çıktınız?
Bugünlerde ne kadar mutlusunuz?

Bu kez sonuçlar tamamen değişmiş. Çok kişiyle çıkanlar, bir sonraki soruda mutlu olduklarını söylemişler. Beyin, ilk soruyu dinlediğinde ilişkilerle ilgili bir çıkarım yapmış ve bunu mutluluğa ”ikame” etmiş. Sonuçta o zamana kadar öyle düşünmeseler bile, kendilerini mutlu oldukları varsayımında bulunmaya başlamışlar. İnsanların beyinlerinde ”Bugünlerde ne kadar mutlusunuz?” gibi belirsiz bir soru, ”Geçen ay kaç kişiyle çıktınız?” gibi net bir soru tarafından cevaplanabilir hale getirilmiş.

”Mutlu musun?” cevabı en fazla koşula dayanan, tam olarak hangi süreci ifade ettiği belirsiz ve en zor sorulardan biri. Ancak mutluluk kelimesi ile ”happy meal” menü bir arada kullandığında birden beyinde işler basitleşiyor. ”Bunu yersem mutlu olurum” düşüncesi, zor bir sorunun kolay bir yanıta ikame edilmesinden ibaret.

Öğrencilerin kafası mı karıştı? Tabi ki hayır. Öğrenciler romantik yaşamı bir bütün olarak yaşamdan ayırt etme yeteneklerini geçici olarak kaybetmiyorlar. Sorulsaydı, bu iki kavramın farklı olduğunu söylerlerdi. Ama onlara kavramların farklı olup olmadığı sorulmamıştı. Ne kadar mutlu oldukları sorulmuştu ve 1. Sistem’in hazır bir yanıtı vardı. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahnaman

”Duygusal kuyruk rasyonel köpeği sallar.” -Jonathan Haidt

İkame etkisinin en vahim örneklerinden biri, manipülatif amaçla konuşan kişilerin bir yalanı desteklemek için hemen ardından herkesçe kabul edilecek doğru bir bilgi sunmaları ile olur. İlk cümle konusunda kararsız kalan beyin ikinci cümlenin doğruluğu sonucunda onun doğruluğunu bir önceki cümleye ikame eder. Eğer üçüncü cümle de doğru olursa ilkine inanılırlık artar. Böylelikle her zaman doğru söyleyen biri günün birinde dilediği yalanı söyleyebilir. Hatta tarih, savaş zamanı bazı manipülasyon amaçlı gazetelerin sadece günün birinde gerekli yalanı söyleyebilmek için başlangıçta ısrarla her konuda doğruyu söylediğini gösterir.

Tütün lobisinin mizahi bir dille anlatıldığı ”Sigara İçtiğiniz için Teşekkürler” filminde lobici Nick Naylor, medyada her zaman doğruyu söyler ve kabul edilmesini umduğu görüşleri araya serpiştirir. Asla yalan söylemeden sadece doğruları kullanarak sigarayı savunur.

”Bir bilginin bir kısmının doğru olması, tamamını doğruymuş gibi algılamamıza neden olur.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Yargı kısa yolu, önbilgiden de önce, bir kişi ile ilgili yargıya varabilmek için elimizde herhangi bir veri varsa, örneğin görünüşü gibi, diğer konularda örneğin görüşleriyle ilgili olumlu ya da olumsuz karara varmamıza deniyor. Örneğin sadece görünüşüne bakarak bir politikacı ile ilgili olumlu ya da olumsuz karara varabiliyoruz. İki kümeden hangisinde daha çok kare blok olduğu sorulan insanlar, bir küme daha yüksek göründüğü için orada daha fazla blok olduğunu söyleyebiliyor.

İki masanın toplam alanı aynı. Ancak bir özellik, örneğin bir köşenin uzun olması, beynimizde toplam alanın da fazla olduğu algısı yaratıyor.

”Önce küçük, sonra büyük ricalar tekniği” de insan psikolojinin bu konuyla ilgili zaaflarını kullanmanın bir yoludur. Manipüle etmekte başarılı insanlar önce küçük bir ricada bulunarak düşük bir çıpa kullanırlar. İstek, reddedilemeyecek kadar önemsiz olduğu için kabul edilir. Bir sonraki sefer daha büyük bir rica ile gelirler. Beyin, talebin gerçekte kabul edilir olup olmadığına referans olarak kabul ettiği önceki talebi referans olarak kullanır. Ve böylelikle çoğunlukla sadece önceden daha küçük bir ricayı kabul ettiğimiz için daha büyük bir talebi geri çeviremeyiz.

Bunu kanıtlayan bir deney ABD’de ev hanımlarına uygulanmıştır. Kocaman ve çirkin bir şekilde ”Dikkatli Sür!” yazan tabelayı evlerinin evine koyma izni istenen kadınların büyük çoğunluğu reddeder. Başka bir muhitte önce küçük ve şirin ”Arabanı emniyetli sür” talebası koyma izni istenir. Bu izin kolayca alındıktan bir süre sonra yine aynı çirkin ve büyük tabela koyma ricasında bulunulur. Neredeyse tüm kadınlar kabul ederler.

ABD halkının II. Dünya Savaşı’na ikna edilmesi çeşitli aşamalarla gerçekleşmiştir. Önce ”Savaşa girmemek ama beklenmedik durumlara hazırlıklı olmak” adı altında gönüllü askerlik eğitimleri başlamıştır. Sonra çeşitli yerlerde yaşanan patlamalarla ortalık kızıştırılmıştır. En sonunda Hitler’in durdurulması için asker gönderilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.

Bir deneyde klinik psikologlara ve tıp fakültesi öğrencilerine, hastanede tedavi görmekte olan gerçek bir hasta ile ilgili bilgiler verilir. Önce hastanın hikayesi, hasta hakkında açıklamalar, çocukluk döneminden bazı olaylar, öğrencilik zamanı, askerlik yaşamı ve kariyeri anlatılır. Her bir aşama sonrasında 25 puanlık bir test yapılır. Hasta ile ilgili sorulara ortalama doğru yanıt 25 sorudan 7 adettir. Ve görülür ki, hasta ile ilgili bilgi arttıkça yanlış cevaplar çoğalıyor. Stuart Sutherland şöyle açıklıyor: ”Yeni bilgiler öğrenmek, performanslarını geliştirmemiş, tam tersine, her sunum sonrasında edindiği yeni bilgilerle birlikte kendilerine -ve yanlış yanıtlarına- olan güvenleri artış göstermiştir.

”’Fazla bilgi göz çıkarmaz’ deyimi pek yerinde gibi durmuyor, zira fazla bilgi doğru düşünmeye katkıda bulunmayabileceği gibi yersiz bir özgüvene de neden olabiliyor.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Ortaçağda bir insanın bir ömürde aldığı yeni bilgi kadar, bugünün insanı bir günde bilgi almakta. Her yeni bilgi kırıntısının muhtemel kararları etkilediği deneycelerce sabit. Üstelik artık bilgi yoğunluğu, düşünmeye alan bırakmayacak kadar kalabalık. Yine de böyle bir çağda kararlarımıza güveniyor, rasyonel olduğumuzu varsayıyor ve doğru düşündüğümüzü zannediyoruz. Aldığımız her yeni bilgi özgüvenimizi artırıyor ancak aslında daha yanlış düşünmemize yol açıyor. Televizyondan sosyal medyaya kadar görüp duyduğumuz her bir rasgele bilginin etkisi altında mantıklı kararlar aldığımızı zannederek yaşayıp gidiyoruz. Hiçbir şey bilmemenin bilgisizlik olduğu, cehaletin ancak bir şeyler bilerek gerçekleşeceğini unutarak, öğrendikçe cehaletten uzaklaştığımızı zannediyoruz. Hiçbir konuda tüm bilgiyi edinemeyeceğimize göre, objektif düşüncenin imkansız olduğunu bilerek, rasyonel düşünce için hesap, analiz ve sorgulama gerektiğini hatırımızda tutmalıyız.

KAYNAKLAR

  • Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland
  • Fiyatlandırma Sırları, William Poundstone
118 Views

Seçimler, Bahaneler ve Yarıküreler

Bu yazı, ilerde geliştirilecektir. Yazım hataları da içerebilir.

İnsanlardan tercih yapmaları istendiğinde sağında yer alan ürünleri seçme eğiliminde olduğu ile ilgili bir iddia üzerine iki bilim insanı bir deney yapmaya karar verir. Bunu araştırmak için yapılan bir deneyde insanlardan iki çoraptan birini tercih etmeleri istenir. Deneklerden %12’si soldakini, %40’ı sağdakini seçer. Neden o çorabı seçtiği sorulanlar; örgüsü ve esnekliği ile ilgili tahminlerini söylerler. Bir açıklama bulmuşlar ve tercihini buna göre yaptıklarını söylemişlerdir. Önce seçmiş, sonra seçimlerini desteklemişlerdir. Çoraplar birbirinin aynısıdır.

”Seçim mimarisi”, pazarlama ile psikolojinin birleştiği konulardan biri. Ufak değişilikliklerin büyük alışveriş alışkanlıkları değiştirdiği fark edildiğinden beri çok ince hesaplanmış pek çok şey işletmelerde yer alıyor. Örneğin, insanların süpermarketlerde soldan sağa (saat yönünün tersine) dolaştığında daha çok alışveriş yaptığı keşfedildiğinden beri marketler böyle dizayn ediliyor.

Bir başka deneyde insanlardan çeşitli fotoğraflar arasından çekici buldukları bir kadın resmi seçmeleri istenir. Seçim sonrası kişilere fark ettirilmeden fotoğraf değiştirilir. Sonra fotoğrafa bakarak o kadını neden çekici bulduğunu açıklamaları istenir. Katılımcıların yüzde 80’i fotoğrafın değiştirildiğini fark etmez ve neden çekici bulduğu ile ilgili fotoğrafa bakarak açıklamalar yapar. Aynı deney daha sonra gıdalarda da tekrarlanmış, insanlar tat ve koku değiştiği halde kendi seçimi olmadığını anlamamış, yine de seçim nedenini açıklamıştır.

Bilincimizin her zaman bilinçaltımızın yaptığı şeyleri tahmin etmeye çalışır. Tüyleriniz diken diken olduğunda bunun tam sebebini bilmeyip üşüdüğünüz varsayımına varabilir, hırka giydikten sonra arkadaşınıza ”Bir ürperti geldi” diye bir açıklamada bulunup buna kendiniz de inanırsınız. Oysa tüylerinizin diken diken olmasının başka bir sebebi olabilir. Yine de tiksinme, şüphelenme, tuhaf hissetme gibi pek çok duygudan sebepler çıkarır ve bahaneler üretiriz.

”Ahlaki yargıda kullandığımız mantık, hakimden ziyade avukat gibi çalışır. Duygularımız müvekkildir ve beynimiz avukat gibi, kararlarını savunmak için tüm şaibeli yolları kullanır ve duyguların izlerini örter.” -Sıfırla, Chris Paley

İki grup insandan birine dudakları arasında, diğerine dişleri arasında kalem tutmaları istenir. Bu sırada bir çizgi film izlenecektir. Her seferinde dişleri arasında kalem tutarak izleyenler çizgi filmi daha komik bulduklarını söylerler. Gülüyor gibi bir yüz ifadesi, beyne mutlu olduğuna dair bir sinyal göndermiş ve böylelikle alınan keyif artmıştır. Kararlarımız davranışlarımız tarafından etkilenir.

Dişlerin arasında kalem tutmak beynimizde güldüğümüzde çalışan kasların çalıştığı sinyalini gönderir, beynimiz de davranışlarımızı haklı çıkarmak adına düşüncelerimizi değiştirip hakikaten mutlu olduğumuzu söyler.

”İnançlarımız için makul gerekçeler dediğimiz şeyler, genellikle içgüdülerimizi haklı çıkarmak için yapılan son derece mantıksız girişimlerdir.” -Thomas Henry Huxley

Genç kızları kapsayan bir deneyde çeşitli müzik albümlerini puanlamaları istenir. Her kızdan daha önce orta derece puan verdiği iki albüm arasından tercih yapmaları istenir. Seçtiği albüm kendisine hediye edilir ve yeniden puanlama yapılır. Deneye katılanlar başta orta düzey puan verdikleri albüme her zaman başlangıçtakinden daha yüksek puan verirler. Bir şeyi seçtikten sonra seçilebilir olduğuna dair kendimize ciddi telkinlerde bulunuruz.

”Kendine hizmet eden yükleme yanlılığı”
Sınavı geçtikten sonra ”çalıştım, geçtim”, kalınca ”çok zordu”. Çoğu durumu yorumlama biçimimiz ne olduğundan ziyade düşünmedeki hatalarımızdan kaynaklanır.

Bunun bir diğer örneği emlak sektöründe yaşanmaktadır. Evlerin puanlandığı bir sistemde, çiftler bir özelliğini çok beğendiği için bir evi seçtikten ve hatta satın aldıktan sonra, o evle ilgili çok abartlılı övgülerde bulunduğu görülmektedir. Hatta ilk aramalarında ”geniş salon” seçmiş çiftler, küçük bir salonu olan ev aldıktan sonra ‘küçük salon ‘sıcak bir ortam yaratıyor” gibi açıklamalar yaparlar.

”Argümanlar tercih yapmak için değil, tercihleri savunmak için kullanılır.” -Sıfırla, Chris Paley

Bir deneyde insanlardan çivi çakıp sökmekle ilgili sıkıcı bir iş verilir. Etkinliğin eğlenceli olup olmadığı ile ilgili verilen puanlar çok düşüktür. Etkinliğin normalde sıkıcı olduğu tescillenmiş olur. Başka bir gruptaki herkese tek tek etkinlik öncesinde bir ricada bulunurlar. O gün deney görevlilerinden birinin gelmediğini, görevinin etkinliğe girecek kişilere çok eğlenceli olduğunu söylemek olduğunu söylerler. Eğer onun alacağı 1 dolar kendisine verilirse kendisinden sonra etkinliğe girecek kişiye deneyin eğlenceli olup olmadığını rica edip edemeyeceği sorulur ve kendilerine 1 dolar ödeme yapılır. Bu kez hem etkinliğin eğlenceli olduğuna dair puanlar artar, hem de gerçekten eğlenceli bulan inanlar ortaya çıkar. Biraz sonra başka birine etkinliğin eğlenceli olduğunu söyleyecek kişilerin beyinleri kendisini haklı çıkarmak için uğraşmıştır.

Peter Griffin ve arkadaşları, Barry Manilow konserine neden gitmemek gerektiğini konuşurlarken biraz aşırı yüklediklerini düşünerek olumlu birkaç şey söylerler. Konuştukça aslında harika bir şarkıcı olduğunu keşfetmektedirler. Bir sonraki sahnede o ve arkadaşları konseri ağlayarak izlemekte ve şarkılara eşlik etmektedirler.

Deneyin sonraki aşamasında insanlardan yine etkinliğe girecek kişilere eğlenceli olduğu söylenmesi istenir ancak bu kez 20 dolar karşılığında. O gün gelmeyen görevlinin etkinliğin eğlenceli olduğunu söylemek için kişi başı 20 dolar gibi büyük bir para aldığını duyan deneyciler bu kez kendisinden sonra gelen kişilere etkinliğin sıkıcı olduğunu söylerler ve kendileri de keyif almazlar. Bu kadar yüksek bir para alan kişinin bu işi bir amaç için değil para için yaptığı düşünülmüştür. Bu yüzden de etkinliğin gerçekten çok sıkıcı olduğu ile ilgili baştan fikir sahibi olmuşlardır.

Chris Paley: ”İnsanlara daha az para öderseniz işlerini daha çok severler.” diyor. Çünkü ”para için çalışmadığıma göre bu işi gerçekten seviyor olmalıyım” diye düşünüyorlar.

Bir deneyde insanlara sahte kişlik testi doldurulur. Karakter analizinin kendilerine ne ölçüde uyduğu sorulur. Deneye katılanların %90’ı sonuçların mükemmel derece uyduğunu söyler. Sorular, sonuçlar değiştirildiğinde bile her zaman insanlar ortaya çıkan sonuçları beğenme ve kendilerine uyduğunu düşünme eğilimindedir. Kendini kandırma eğilimi; burçların, falların, kişilik testlerinin varlık sebebidir.

Kadınları kapsayan bir başka deneyde, bir zayıflama merkezinde iki gruba deney yapılır. Kadınlardan bir metin okumaları istenir, bu sırada birkaç saniye sonra kendi sesleri kayıttan yayınlanır. Bu da teklemeye ve kekelemeye neden olur. Bu sinir bozucu etkinlik bir gruba her gün 1 saat, diğer gruba her gün 5 dakika uygulanır. Ve sonra spora geçilir. Zayıflamakla alakası olmayan bu çalışmayı 1 saat yapan grup ortalama 3 kg erirken, diğer grup 135 gr zayıflar. Daha çok emek harcamak, işe yarayacağı konusunda kendini ikna etmeye ve zayıflaman için daha fazla çalışmaya neden olmuştur.

Araştırmalar, olayın sonucuna göre kişileri suçladığımızı gösteriyor. Baştaki davranıştan haberdar olsak bile kötü bir şey olduğunda eleştirilerimiz artıyor, yani bu durumda da önce sonuca bakıyor, sonra tercihimizi destekliyoruz.
”Çok kötü bir şey olduğunda birini suçlamamız gerekir, bu kişi kurban bile olsa.” -Sıfırla Chris Paley

İki grup insana 1 dolar karşılığında loto oynatılır. Gruplardan birine kendi numaraları seçme hakkı tanınır, diğer gruba hazır oynanmış numaralar verilir. Çekilişten önce deneycilere kuponları satmak isteyip istemeyecekleri sorulur. Hazır kupon alanların verdiği ortalama fiyat 1,96 dolar iken, kendi numaralarını seçenler ortalama 8,67 dolar isterler. Stuart Sutherland şöyle diyor: ”Kendi özgür seçimlerimizin değerini abarttığımızı gösteren daha iyi bir örnek olamaz.”

”Eğer hepimiz mantıklı bireylersek argümanları kimin öne sürdüğü hiçbir şeyi değiştirmemeli. Yani argümanlar ya geçerlidir ya da geçerli değildir. En iyi planlara sahip politikacıları seçmemiz gerekir. Aksine, liderleri seçtikten sonra politikaları seçiyoruz. Sonran başa gidiyoruz.” -Sıfırla, Chris Paley

Ortada sonuç varken, ona mantıken uyan açıklama koymak kolaydır. Ancak o açıklamalar gerçekten yasa ise, bir sonraki durumda yasaya uyduğumuzda sonucun ayan beyan ortaya çıkması gerekir. Amerika’nın en ünlü astrologlarına çeşitli kişilerin doğum tarihleri ve birisi doğru üç farklı karakter profili sunulmuş ancak hiçbir zaman burcuna oranla karakterini doğru tespit edememişlerdir. Hiçbir yasaya dayanmadığı halde kendi söylediğine kendini ikna eden insanlar ”uzman” adı altında sanki gerçek bir şey anlatıyor gibi dinlenmekteler.

İki grup öğrenciye bir şiir ezberletilmek istenmiş, gruplardan birine diledikleri kıtayı seçebilecekleri söylenmiştir. Kendi ezberleyeceği bölümü seçme izni olan grup derslere daha fazla katılım göstermiş, ezberlemeyi daha iyi başarmış ve derse daha yüksek puan vermişlerdir.

”Araştırmalar, insanların bir konuda tercih yaptıktan sonra yapmış oldukları tercihi gereğinden fazla büyüttüklerini ortaya koyuyor.” -Stuart Sutherland

Bir başka deneyde idam cezası ile ilgili araştırmalar gösteren dört sahte makale hazırlanır. Makaleler neredeyse birbirinin aynı olup sadece araştırma sonuçları kısmı değiştirmiştir. Birinde cinayet oranı idam cezası sonrası artarken, diğerinde azalmaktadır. İdamla ilgili net kararı olan kişilere makaleler okutur. Görüşü ile örtüşen makaleleri okumuş kişiler, bu makaleleri ”daha iyi araştırılmış” ve ”daha ikna edici” bulmuşlardır. Diğer ilginç sonuç, fikriyle örtüşen makaleler okuyan kişiler için makaleler inançlarını desteklerken, aksi yönde ve neredeyse aynı makaleler okuyan kişilerde hiçbir değişilikliğe yol açmamıştır. Kararlarımızı aldıktan sonra destekleyen delilleri görür, reddedenleri görmeyiz.

”Ahlaki akıl yürütme mekanizmamız verdiğimiz kararları savunmamızı sağlar, karar vermemizi değil.” -Sıfırla, Chris Paley

Twitter’la ilgili bir araştırma, insanların sadece kendisi gibi düşünen kişileri takip ettikleri ve çok az karşıt görüşle etkileşim kurduğunu göstermiştir. İnsanlar ne karara varırlarsa varsınlar, aksi yönde milyonlarca delil veya görüş olsa bile sosyal medya gördüklerini sadece kendi kararını destekleyenlerden oluşacak bir ortama dönüştürmekteler.

Bir başka deneyde deneklere iki torba gösterilmiş, birinde %60 kırmızı, %40 siyah, diğerinde %40 kırmızı, %60 siyah top olduğu söylenmiştir. Torbalardan birinden çekim yaparak seçtikleri torbanın hangisi olduğunu tahmin etmeleri istenmiştir. Birkaç seçim sonra kişiler tahmini bir karar varmışlardır bile. Bu karardan sonra ne seçerse seçsinler, çektikleri topların bu kararını desteklediğini düşünmüşlerdir. Sonraki seferlerin her birinde kırmızı top da seçse, siyah top da seçse, doğru seçimi yaptığına tekrar tekrar emin olmuşlardır. Tamamen tarafsız bir seçim ortamında ve doğruyu bilmenin imkansız olduğu koşullarda bile insanlar önce seçmekte, sonra seçimini desteklemektedir.

”Gerçek karar verme sürecimize bilinçli bir erişimimiz yoktur.” -Sıfırla, Chris Paley

Tercihlerimizi savunma içgüdümüz üzerine bir başka deney Yale Üniversitesi tarafından gerçekleştirilmiştir. Bir bölgedeki kadınlara liselerde doğum kontrol ile ilgili bilinçlendirme yapılması gerektiği ile ilgili görüşme yapılır. Bir gruba böyle bir çalışma başlaması adına dilekçe imzalatılır. Diğer gruba imzalatılmaz. Sonraki günlerce kadınların evlerine böyle bir çalışmanın gençleri cinselliğe özendireceği ve konunun ailelere bırakılması gerektiği ile ilgili broşürler dağıtılır. Sonra kadınlar aranır ve bu konudaki çalışmalara katılıp katılmayacakları sorulur. Dilekçe imzalamamış kadınlar broşürlerin etkisinde kalmıştır ve hiçbiri katılmak istemez. Ancak dilekçe imzalayanlarda tam tersi bir etki olur. Onlar broşürlere oldukça kızmışlar ve artık daha istekle katılmak istemektedirler. Baştan tercih yapmış olmak, onu sarsacak iddialara aşırı tepki vermeye neden olur.

”Bumarrang etkisi, kişilerin inançlarına meydan okuduğunda haklı olduklarına daha fazla ikna olmalarıdır. Kişiler, kaçamayacakları taahhütler konusunda kendini ikna etme ihtiyacı hissederler.” -İrrrasyonel, Stuart Sutherland

”Parmaklarınızı şıklattığınızda gözleriniz ve kulaklarınızın bu hareketle ilgili olarak kaydettiği bilgi daha sonra beyin tarafındna işlenir. Ancak sinyallerin beyinde ilerleme hızı oldukça yavaştır; bakır bir tel boyunca sinyal taşıyan elektronların hızından milyonlarca kez daha yavaş.Bu nedenle bu şıklatma hareketinin sinirsel olarak işlenmesi biraz zaman alır. Siz algıladığınız anca eylem çoktan olup bitmiştir bile. Siz algıladığınız anda eylem çoktan olup bitmiştir bile. Algı dünyanız her zaman gerçek dünyanın gerisinde kalır. Bir başka deyişle dünya ilişkin algınız, gerçek anlamda canlı olmaya bir canlı yayın gibidir.” -Incognito, David Eagleman

Kendimize söylediğimiz yalanlarla ilgili sadece psikolojik değil ayrıca nörolojik örnekler de bulabiliriz. Ramachandran, konuyla ilgili hastalarına, Beyindeki Hayaletler kitabında yer verir. İhmal sendromu adı verilen bir durum, bazı hastaların vücudunun yarısını hiç kullanamayacağı kadar felçli olduğu halde, kendilerinin bunu kabul etmemesi ile ilgilidir. Yürüyemeyen, sol tarafındaki nesneleri göremeyen, bir kağıda bir şeyi düzgün çizemeyen hastalar bile bunları yapabildiklerini düşünmekte, çünkü beyinleri bu aradaki boşlukları doldurmaktadır.

İhmal sendromu olan hastalara soldaki örneklere bakarak çizim yapmaları istendiğinde sağdaki şekiller ortaya çıkıyor ve tam doğru çizdiklerine inanıyorlar; sol tarafı çizmediklerine ikna olmuyorlar.

Ramachandran’ın Bayan Dodds isminde bir hastası vardır. Banyoda düşmüş ve felç geçirmiştir. Bu olay kendisine anlatılmıştır, başına gelenleri bilmektedir. Ancak ”Doktor yürüyebilir misiniz?” diye sorduğunda ”Elbette” der. Oysa iki haftadır tekerlekli sandalyededir. ”Ellerinizi kaldırabilir misiniz?”, ”Alkışlayabilir misiniz?” gibi tüm sorulara ısrarla olumlu yanıt vermektedir, aslında söylediklerinin hiçbirini o an yapıyor olduğunu sansa bile yapmamaktadır. Ramacandran özellikle bir yere kadar soru sormaya devam etmektedir; bahanelere kadar. Zira bir yerde çelişki muhakkak yaşanmaktadır. Örneğin alkışladığını söyleyen bir kişinin odada alkış sesini duymasını gerekir. İşte böyle bir çelişki yaşandığında kişinin beyninin köşeye sıkışması ve gerçeği kabul etmesi gerekir. Ancak insan beyni böyle çalışmaz ve bahaneler icat eder. Bayan Doods’a bir aşamada kolunu neden kaldırmadığı sorulduğunda şöyle der; ”Tıp öğrencileriniz beni sinir ettiler, artık kolumu kaldırmak istemiyorum.” Aynı hasta bir sonraki seansta ”Omzumda ciddi eklem iltihabı var, canım yanıyor”, diğerinde ”Asla iki elini de becerikli bir şekilde kullanan biri olamadım” demiştir.

”İnkar hastaları sol kollarını kullanmaları istendiğinde, o kollarını niçin hareket ettiremediklerine dair sıklıkla anlamsız neden veya gerekçeler uydurur.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

”Oliver Sacks, birçok sol yarı-ihmal hastası gibi, tabağının sadece sağındaki yemeği yiyen bir kadının tuhaf hikayesini anlatır. Kadın hasalığını biliyordu ve yemeğinin hepsini yemek istiyorsa soldaki kısmı görene dek başını kaydırmak zorunda olduğununu farkındaydı. Tekerlekli sandalyesini sağ tarafa geniş bir daire çizecek şekilde döndürüyor ve yaklaşık 340 derece döndükten sonra gözleri dokunulmamış yemekle buluşuyordu. Sadece sola dönmesi gerektiğini hiç bilemedi, çünkü onun için sol yoktu.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Somatoparafreni denen, insanların kendi vücut organlarını reddettiği nörolojik bir rahatsızlık vardır. Bir hasta geceleri sürekli yataktan düşmekte ve hastabakıcılar kaldırmaktadır. Çünkü kendi kolunun yatağına bırakılmış cansız bir kol olduğunu düşünmekte ve sürekli onu yere atmaya çalışmaktadır. Bir başka da kadın kendisine kendi kolu gösterildiğinde onun erkek kardeşine ait olduğunu söyler, erkek kardeşi başka bir şehirde yaşamaktadır. Bu durumda da bahane mekanizması çalışmaktadır. ”Neden erkek kardeşine ait olsun?” sorusuna ”Çünkü çok büyük ve kıllı, benim kollarım kıllı değildir.” der.

”Bu hastaları izlemek insan doğasını mercek altında gözlemek gibidir; bana, kendimizi kandırmaya ne kadar yatkın olduğumuzu ve insan aptallığının tüm yönlerini anlatır.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Bir başka deneyde, ellerini kontrol edemeyen bir kadın tepsi ile su bardaklarını taşıması istendiğinde tüm bardaklar kırılır. Üstü sırılsıklam bir şekilde şöyle der: ”İki elimle başarılı bir şekilde taşıdım.” Ramachandran, ”Gördüğünüz gibi taşıdım” gibi bir cümle yerine ”iki elimle” demesine Freudcu bir cevap bulur. Dilimizle bilinçaltımızda gizlediğimiz şeylerin ortaya çıkmasını engellemeye çalışırız.

”Bu garip ifadeler, Freud’un ”tepki oluşumu” dediği -özsaygısını tehdit eden bir şeyi, karşıtını beyan ederek bilinçaltında, gizleme çabası- durumuna bir örnektir.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Kendimizi kandırma mekanizmamızın temelinde ”tutarlılık” prensibi yer alır. Söylediklerimiz ve yaptıklarımızla, düşündüklerimizin ters düşmesini istemeyiz. Davranışlarımızın ardından bahaneler bulur ya da söylediklerimizi ispatlamak için davranışlarımızı değiştiririz.

”Geçmişi kötülemek kesin olarak irrasyoneldir, zira gerçeğin eğilim bükülmesine dayanır.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Kendimize söylediğimiz yalanların bir diğer nedeni ”özsaygımızı koruma isteği”izdir. Bu nedenle inançlarımıza uygun şeyleri daha çok hatırlar ve diğer şeyleri görmezden geliriz. Bir süre sonra hep bizim inandığımız şeyler oluyormuş ve doğru taraftaymışız gibi bir hisse kapılırız. Hatta diğer insanların nasıl bu görüşte olmadığına şaşırırız.

”Biri bir karar aldığında, aldığı kararın hatalı olduğunu gösteren açık bir delil bile sunulsa, genellikle kararını değiştirmeye karşı aşırı direnç gösterir.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Bir diğeri beynin aşırı miktarda maruz kaldığı bilgi, duygu girişine karşı bir karar mekanizması oluşturmak için ”hikayeleştirme” yoluna gitmesidir. Ramachandran buna ”ayrıntı bolluğunu elemek” der. Böylece bir konuda mantıklı bir hikayeye sahip olur ve her şeyi ona uydurmaya çalışırız. O hikayeye uymayan şeyleri görmezden geliriz, uyanları da desteklemek için kullanırız. Ramachandran, bunun böyle olduğunu çünkü her yeni bilgi kırıntısında hikayeyi değiştirmek zorunda kalsaydık çıldıracağımızı söyler.

”Bisiklete binmeyi bir kez öğrendikten sonra, beyninizin, kaslarınızın yaptıklarıyla ilgili bir öykü kurgulamasına gerek yoktur; bilinci bunun için rahatsız etmeye değmez bile. Her şey öngörülebilir olduğundan öykü gereksizdir; pedalları çevirirken aklınızdaki diğer meseller düşünmekte özgürsünüz.’ Beynin öykü kurgulama mercileri, yalnızca ortada çelişkili ya da anlaşılması güç bir durum varken tam güç çalışmaya başlar.” -Incognito, Daniel Kahneman

”Şimdi varsayalım ki gelen girdi içinde bir şeyler mevcut taslağa uymuyor. Ne yaparsınız? Seçeneklerden biri tüm senaryoyu yırtarak işe sıfırdan başlamaktır: Hikayenizi gözden geçirerek, dünya ve kendiniz hakkında yeni bir model oluşturmak. Buradaki sorun şu: Tehdit yaratan her bilgi kırıntısı için bunu yapsaydınız, davranışlarınız kısa üre içinde kaotik ve düzensiz hale gelirdi; çıldırırdınız.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Bunu sağlayan beynimizin sol yarıküresidir. Kendimize yalanlar söyleyen, delilleri saklayıp değiştiren, olmadık hikayeler uyduran kesim, bizim dengede olmamızı sağlar. Çünkü her saniye kararları değiştiren biri olarak işlevsiz olur, hiçbir konuda hareket edemezdik. Bu avantaja sahip olmanın cezasını Ramachandran şöyle açıklar: ”kendi kendinize yalan söylemek.”

Sol yarıküremizin yaptığı şey, anormalliği tamamen görmezden gelmek ya da dengeyi korumak için eğip bükerek daha önceden var olan çerçevenin içine tıkıştırmaktır.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Dünyaca ünlü nörolog Ramachandran, sol ve sağ yarıkürelerin çalışması ile ilgili şu benzetmeyi yapar. Düşmana saldırmaya hazırlayan bir generale karargahında bir gözcüden haber gelir. Düşmanın beş yüz tankı vardır, kendilerininse altı yüz. Buna göre sabah 06:00’da saldırmaya karar verirler. Saldırıya beş dakika kala ise bir izci birliği gelerek düşmanın yedi yüz tankı oluğunu söyler. Generalin beynin sol yarıküresi olduğunu düşünürsek yapacakları şunlardır;

  • İnkar: Haberciye kimseye bir şey söylememesini söyleme. İzciyi öldürme. İzcinin raporunu ‘çok gizli’ yazan bir çekmecede saklama.
  • Bastırma: Önce gelen bilgiye güvenip sonradan gelen bilginin muhtemelen yanlış olduğuna karar verme.
  • Uydurma: İzcilere generallere yalan söylemesini, aslında beş yüz tankı olduğunu söylemesini isteme.

”Havaya atılan taş konuşabilseydi, kendi tercihi ile düştüğünü söyleyecekti.” -Spinoza

Çünkü sol yarıküre, kararsızlılığın hiçbir işe yaramayacağını bilmektedir. Sürekli karar değiştirseydik, işlevselliğimiz kaybolurdu. Peki ya izci birlik yedi yüz tank yerine, düşmanın nükleer silahı olduğunu söyleseydi? Generalin hemen yeni bir plan yapması gerekirdi. Bunu sağlayan da sağ yarıküredir. Ramachandran, sağ yarıküre için de ”Şeytanın avukatı” benzetmesinde bulunur. Anormallikler arar, bir bilginin tüm sistemi ve kararı sorgular, yeniden başlamaya karar verir. Sol yarıküre inatçı bir biçimde sisteme sadık kalırken, sol yarıküre değişime zorlar.

Bazı epilepsi hastalarının corpus collosum’u alınır. Bu, beynin iki lobu arasındaki iletişimi keser ve ”bölünmüş beyin” denen durum oluşur. Bu hastaların önüne çeşitli nesneler ve yazılar koyduğunuzda sol eliyle sağ gözünün gördüğü, sağ eliyle de sol gözünün gördüğü nesneler seçer. Bunları neden seçtiğini açıklaması istendiğinde solundaki nesneyi neden seçtiği ile ilgili olmadık bir bahane söyler. Oysa gözüyle o nesneyi görmüştür, yine de beyni ona haber vermez. Sol yarımküremiz, eylemlerimizi neden yapıtımızla ilgili bahaneler üretir.

”Bir lambanın, düğmeye basıldığında neden ışık verdiğini bilmesine gerek yoktur. Bizim de bir şey yaptığımızda bunu neden yaptığımızı bilmemize gerek yoktur.” -Sıfırla Chris Paley

Yukarıdaki hastalar gibi, sağ yarıküresi zedelenen kişilerde sol yarıkürenin ‘dizginleri serbest kalır’. Beynin izcileri aslında kişinin tekerlekli sandalyede oturduğunu, ellerini hareket ettiremediğini, kolun vücuda yapışık olduğunu söylese de bile umursamaz. Kendisini durdurmak üzere sağ yarıküre orada yoktur.

”Gerçeklik modelini gözden geçirip yenileyemez, çünkü sağ yarıküre tutarsızlıkları saptayan mekanizmalarıyla birlikte devre dışı kalmıştır.” Sağ yarıküre tarafından yapılan dengeleme veya ”gerçeklik kontrolü” olmayınca, bu sahte ve aldatıcı yolda gidebilecekleri mesafenin bir sınırı yoktur.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Kendimizi kandırmamız, önce tercih yapıp sonra bahaneler bulmamız üzerine yeterince çarpıcı deneyden bahsetmemiş gibi, bir de üstüne en çarpıcı deneyden bahsedelim. 1960’larda Benjamin Libet adlı bir biliminsanı, insanların kafalarına elektrotlar yerleştirir ve istedikleri zaman parmaklarını kaldırmalarını söyler. Ayrıca o sırada bir saate bakacaklardır ve parmaklarını kaldırmak için çok güçlü bir dürtü hissetiklerinde bunu yapacaklardır.

Beynimiz parmağı kaldırma kararını ”Parmağımı kaldırmaya karar verdim” dedikten sonra değil, önce almıştır.

Deney sonucuna göre, ilginç bir şekilde insanlar hareket etmeden çeyrek saniye kala hareket etme dürtüsünün farkına varmaktadırlar. Daha ilginç olanı, beyindeki etkinlik artışı hareket etme isteği duymadan önce ortaya çıkmaktadır. David Eagleman, bu deneyden çıkan çarpıcı sonucu şöyle özetler: ”Kişi, hareket isteğini bilinçli biçimde duymadan epeyce önce, bazı beyin parçaları karar vermiş ouyordu bile.” Buradan çıkan çarpıcı sonuç şu; beyniniz parmağınızı kaldırma kararı veriyor ve size ”haber veriyor.” Parmağınızı kaldırdığınızda siz bundan yeni haberdar olmuş oluyor ve bunun kendi isteğinizle gerçekleştiğini düşünüyorsunuz. Siz istediğiniz için parmağınızı kaldırmıyor, parmağınızı kaldırdığınız için istediğinizi zannediyorsunuz. Önce yapıyoruz, sonra karar veriyoruz.

”Özgür irade, sezgilerimizin bize söylediği kadar basit bir olgu değildir.” -Incognito, David Eagleman

Özgür irademiz, bilinçli kararlarımız, mantıklı tercihlerimiz olduğunu düşünüyoruz. Oysa deneyseler önce bir şekilde, hatta bazen rastgele nedenlerle tesadüfen seçimler yapıp sonra -bazen hayatımızın kalanı boyunca- bu tercihi savunduğumuzu gösteriyor. Beynimizin önsaygısını koruma ve mantıklı bir hikayeye sadık kalma ihtiyacı nedeniyle aksi yöndeki delilleri görmezden geliyor, bahanelere daha sıkı sarılıyoruz. Beynimizin sol yarıküresi de bunu destekleyerek kim olduğumuzla ilgili yalana inanmamızı ve plana sadık kalmamızı sağlıyor. Çok ender olarak yolumuzu değiştiriyor, hatadan dönüyor ve tekrar tercih yapma zahmetine katlanıyoruz. Beynimiz doğru çalışırken dahi bize yalan söylemeye programlanmış durumda. Karalarımızın çoğunu bizim almadığımızı bilmek iyi bir yeniden başlangıç şansı olabilir.

KAYNAKLAR

  • Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran
  • Sıfırla, Chris Paley
  • Incognito, David Eagleman
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland
100 Views

Ruh hali, İnanç ve Plasebo

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması henüz yapılmamıştır.

1950’lerde göğüs ağrısı çekenlere ”iç meme arteri ligasyonu” denilen bir operasyon yapılmakta imiş. Bunun için önce anestezi uygulanıyor, sonra göğüs kafesi açılıyor ve iç meme arteri bağlanıyormuş. Arterlere uygulanan basıncın yüklenmesi kalp kasına kan akışı gerçekleşmesini ve hastaların iyileşmesini sağlıyormuş. 20 yıl boyunca bu operasyon binlerce hastaya uygulanmış.

1955’de Leonard Cobb adlı bir kardiyolog bu işlemin etkisinden şüphelenir. Hastalarının yarısına bu operasyonu uygular, diğer yarısına da uygulayacağını söyler. Anestezi verir, göğüs kafesine bıçakla açılmış gibi iz bırakırlar. Her iki gruba işlemin yapılacağı söylenir.

Operasyon sonrası her iki grubun da elektrokardiyogramları arasında fark görülmemiştir.

Çok enteresan bir sonuç elde edilir. Her iki grup da göğüs ağrılarında rahatlama olduğunu bildirirler. Ve üç ay sonra geri gelirler, göğüs ağrıları tekrar başlamıştır. Bir şekilde ameliyat olduğunu düşünmek hastalara iyileştikleri izlenimi vermekte ancak aslında esas soruna hiçbir etkisi olmamaktadır.

14. yüyılda cenazelerde ölüye ağlaması ve üzgün görünmesi için tutulan sahte atıfçılara ”plasebo” deniyormuş. Plasebo kelimesi Latince ”memnun edeceğim” anlamına geliyor. Dan Ariely’den öğrendiğim kadarıyla tıp kavramı olarak ilk 1785’te New Medical Dictionary’de kullanılmış.

Bugün, iyileşeceğini düşünmenin iyileştirici etkisine ”placebo etkisi” deniyor. 1955’ten bugüne kadar pek çok uygulamanın aslında bir etkisi olmadığı, plasebo etkisi sağladığı ortaya çıkmıştır. Ayrıca bugün yeni bir ilaç veya tedavi için, hatta psikolojik deneyler için mutlaka bir kontrol grubu kullanılır. O gruba ilaç veya tedavi uygulanmasa bile uygulandığı söylenir. Örneğin üzerinde deney yapılan ilaca tamamen benzeyen ama aslında hiçbir işe yaramayan bir ilaç uygulanır. Hastalar kendisinin plasebo grubu olduğunu bilmez. Sonuçlar alındığında plasebo grubu ile kıyaslanır ve ilacın gerçekten etkili olup olmadığı bulunur.

”Şimdi farklı olduğumuzu düşünebiliriz. Ama değiliz. Plasebolar hala sihirleriyle bizi etkilemeye devam ediyor.” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Plasebo kavramı öncesinde kurbağa gözü, maden suyu, kokain, elektrik akımı gibi pek çok şey de tedavi amaçlı kullanılmakta imiş. Bugün de hacamat, bitkisel sağlık ürünleri, sülük gibi pek çok şeye ”şifa” gözüyle bakılmakta. Bilim bu kadar ilerlediği halde hiçbir etkisi olmayan şeylerin sağladığı psikolojik rahatlama, yani plasebo etkisi insanlara iyi geldiğini düşündürmekte ve kullanımı devam etmekte.

Osteopati, bilimsel temeli olmadığı halde hastanelere kadar girmiş uygulamalardan sadece biri. İyi geldiğine inandığı için talep eden milyonlarca kişilik kitleyi boş çevirmek istemeyen hastaneler, bunu adeta gerçek bir tedavi gibi uygulamaktadır. Plasebo etkisi nedeniyle hastalar kendilerini bir süre iyi hissetmekte ancak esas hiçbir sorunu düzelmemektedir.

Stuart Sutherland, bilimin bu kadar ilerlediği bir çağda hala placeboların hüküm sürmesini üç sebeple açıklıyor. Birincisi, sözde tedavi sağlayan ”uzman”ların araştırmaları, varsa konuyla ilgili eğitimleri ve geçimlerini riske atmak istememeleri nedeniyle sundukları uygulamaların etkisine bizzat kendileri de inanmaları. Fayda görmediği için bırakanların tedaviyi bıraktığı için iyileşmediğinin düşünüldüğü, bırakmayıp da iyileşmeyenlerin doğru uygulamadığı için iyileşmediğinin düşünüldüğü bir ortamda; iyileşmeyenlerin sayısı ne kadar çok olursa olsun, sadece iyileşenlerin reklamı yapıldığı, anlatıldığı ve duyulduğu için her zaman işe yarıyor gibi gözükecektir. İyileşmemenin söylentisi yayılmaz ama ilacın başarısı hemen herkesçe anlatılır. Ve plasebo etkisi nedeniyle pek çok kişinin ilk başta kendini iyi hissetmesi, ilacın reklamını yapması. Zaten neredeyse her tedavi ilk başta iyi hissettirmektedir. Ve bu kişiler arasından sonradan kötüleşenlere ”hastalığı ilerledi” denmektedir. Yani yine tedavinin işe yaramazlığı gündemde değildir. Ayrıca kendiliğinden iyileşen bir grup hastanın da iyileşmesi böyle uygulamalar bağlanmaktadır.

İki köpeğinden birinin kulağına ilaç damlatmak zorunda olan adam, diğer köpek kıskanmasın diye ona da damlatmış gibi yapıyor. Bu tıpkı ülkemizde her doktora gidenin aynı ”röntgen çektirme hizmeti” almak ve ”antibiyotik yazdırmak”tan geri kalmadığını hissetme ihtiyacına benziyor.

Hastaların ilaç almadan doktordan çıkmamasının sonuçlarından biri olarak doktorlar da plasebo ilaçlar vermekteler. Virüslere antibiyitoikler etki etmese de, virüs kaynaklı soğuk algınlıklarında dahi doktorlar antibiyotik yazmaktalar. Dan Ariely, doktorların bunu istememelerine rağmen bunun artık sosyolojik bir konu olduğu için yaygınlaştığını söylemekte.

Ülkemizde hasta talebi yüzünden her yıl yüzbinlerce MR ve röntgen’in gereksiz çekildiği tahmin ediliyor. Hastalarımız, MR ya da röntgen çekilmeden tedavi edildiklerine inanmadıkları gibi, çekmeyen doktorları da ”iyi doktor olmamak”la suçluyorlar.

”2003 yılında yapılan bir çalışmada boğaz ağrısı için antibiyotik alan hastaların üçte birinden fazlasında, antibiyoltik kesinlikle işe yaramadığı için daha sonra viral enfeksiyon görüldüğü bulunmuştur. ” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Dünyaca ünlü psikolog Daniel Kahneman, rütbeli askerlere bir konferans vererek cezaya nazaran motivasyonun çok daha etkili bir çalışma stili olduğundan bahseden. Konferans sonrası bir komutan gelerek, dinlediklerinin gerçeklerle uyuşmadığını söyler. Nedeni sorulduğunda şöyle der; ”30 yıldır ne zaman bir askeri çok büyük bir şey başardığı için ödüllendirsem, bir sonraki sefer daha kötü bir performans sergiler. Buna karşılık felaket bir performans sergileyen bir askeri ne zaman azarlasam bir sonraki sefer daha iyi olur.” Kahneman askere dedikleri doğru olduğu halde vardığı sonucun yanlış olduğunu söyler. Bir insanın ortalama başarısı içinde çok iyi bir performans göstermesi istisnadır. Bir sonraki sefer çok büyük ihtimalle ortalamaya yakın bir sonuç elde edecek, yani daha düşük bir performans gösterecektir. Yine her insanın çok çok kötü bir performans göstermesi de istisnadır, büyük ihtimalle bir dahaki sefer ortalamaya yakın bir performans gösterecektir. İstatistikte buna ”ortalamaya doğru regresyon” denir. Komutan hiçbir şey yapmasaydı bile harika başarı gösteren askerler bir sonraki sefer aynı başarıya büyük ihtimalle ulaşamayacak, felaket performans sergileyenler büyük ihtimalle bir sonraki sefer o kadar kötü olmayacaklardı.

Tarih, pek çok sahte doktor, şifacı ve mucize gösterici ile doludur. Bunların en büyük hilelerinden biri ortalamaya doğru regrasyonu kullanmalarıdır. Durumu iniş çıkışlarla dolu hastanın en kötü anını beklerler, tam o sırada ilacı verirler. Semptomlar kendiliğinden hafiflediğinde ilacın etkisi olduğu düşünülür.

Başta depresyon olmak üzere pek çok nevroz kendiliğinden sonlanabilir; yani tedaviden bağımsız olarak, gün gelir, hasta kendi kendine iyileşir. Plasebo kullanılan kontrollü bir deneyde (plasebo olarak depresyon hastasıyla bir terapist değil, herhangi bir insan konuşmuş, dertlerini dinlemiş ve onu destekleyen tavsiyeler iletmiştir), plasebonun hastanın depresyonunu tedavi etmede psikanalist kadar başarılı olduğu bulgusuna ulaşmıştır. -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Ortalama 80 alan bir öğrenci iseniz bir sınavda 99 almanız istisnadır. Bir sonraki sefer çok büyük ihtimalle 99’dan düşük puan alır yani ortalamaya yaklaşırsınız. Aynı şekilde 30 almanız da istisnadır. Çok büyük ihtimalle bir sonraki sefer 30’dan yüksek alır ve ortalamaya yaklaşırsınız. Kahneman şöyle bir gazete başlığı örneği verir: ”Enerji içeceğiyle tedavi edilen depresyonlu çocuklar üç aylık bir süre içinde önemli ölçüde iyileşiyorlar.” Bu uydurma başlık, uygulanması durumunda muhtemelen doğru çıkacak olsa da, bu enerji içeceklerinin depresyon tedavisinde kullanılacağı anlamına gelmez. Çünkü, ”aşırı bir grup” olan depresyonlu çocuklar tanımlaması da ortalamaya göre istisnadır. Normal çocuklara göre daha mutsuz oldukları için zaten zaman içinde ortalamaya doğru eğilim göstereceklerdir. Kahneman şöyle der: ”Enerji içeceği yerine baş aşağı durma, kedi okşaması da iyileşme belirtileri görmenize neden olacaktır.” Ortalamadan uzak bir örneğe ne yaparsanız yapın ”düzelme” görürsünüz. Bu yüzden de yaptığınız şeyin etkili olduğunu düşünürsünüz.

Klişe bir deyim; ”İlaçla 7 gün, ilaçsız 1 haftada iyileşirsiniz.”

”Depresyonlu çocuklar hiç kedi okşamasalar ya da enerji içeceği içmeseler bile zamanla biraz iyileşeceklerdir. Bir enerji içeceğinin -ya da herhangi bir başka tedavinin- etkili olduğu sonucuna varabilmek için, bu tedaviyi görmüş bir hasta grubunu, tedavi edilmemiş (ya da daha iyisi plasebo verilmiş) bir kontrol grubu ile karşılaştırmanız gerekir. Kontrol grubunun bir tek regresyon ile düzelmesi beklenir, deneyin amacıysa, tedavi edilen hastaların regresyon etkisinin üzerinde bir iyileşme gösterip göstermediğini sapmaktır.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

MIT’de bir deney yapılır. Son derece şık bir tıbbi laboratuvarda, etrafta ABD’nin en prestijli dergilerinde bir ilacın reklamı, şık bir asistan, tamamen resmi bir prosedürde hastalara içeri aldılar. Yeni çıkacak ve 5 dolar ücretinde olacak önemli bir markaya sahip olacak bir ilaç denenecektir. Öncelikle kalp hızı ölçümü gibi son derece profesyonel işlemler yapılır. Sonra çeşitli elektriksel etkilerle ağrı yaratılır. Ve ilaç verilir, ilacın etkisinin 15 dakika süreceği söylenir. 15 dakika sonra tekrar elektrik gönderildiğinde hastaların tamamı heyecanla daha az etkinlendiklerini söylerler. Oysa sadece C vitamini almışlardır.

Çizer: Umut Sarıkaya

”İlaç almanın yararlarından en azından bir kısmı, sırf işe yarayacağına inanmaktan kaynaklanır.” -Brain Up, John B. Arden

Aynı grup, ilacın fiyatı 10 sente düşürülerek tekrar deneye alınır. Bu kez hastaların yarısı ilacın etkisini görmediğini söylerler. Üstelik bu kişiler başlangıçta daha çok ağrı hisseden kişilerdir. Ağrının gitmesi için ilaca bel bağlamış hastalar hem ağrıyı daha şiddetli hissettiğini düşünmekte, hem de çözümün etkisini daha fazla hissetmektedir. Ve ilacın fiyatı düşürüldüğünde bu kez işe yaramadığını hissetmektedir.

”Gerçek şu ki plasebolar telkin gücüyle çalışır. İnsanlar onlara inandıkları için etkilidir.” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

John B. Arden, psikiyatride tartışmaları devam eden plasebo konusuyla ilgili bir çalışmaya dikkat çeker. Toronto Üniversitesi’nde yapılan bir deneyde, güçlü antidepresan ilaçlar aldıklarına inanan fakat aslında plasebo alan hastalar da ‘beynin glikoz metabolizmasındaki’ değişikliklere bağlı olarak iyileşme göstermişlerdir.

Bir simülasyonda yüksek bir yerden düşen Neo, programdan çıktığında ağzının kanamakta olduğunu görür. Morpheus’a ”gerçek olmadığını söylemiştin” der. O da şöyle cevap verir: ”Onu gerçek yapan beynin.” Bugünkü nörolojik araştırmalar bu diyaloğu çok daha çarpıcı kılıyor.

”Araştırmacılar, önde gelen altı antidepresanın etkisini test ettiklerinde, ortaya çıkan etkinin yüzde 75’inin plasebo kontrollerinde de tekrarlandığını belirtmişler. -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Bir insanın bir ilacın etkili olacağını düşündüğü için iyileşmesi çok dikkat çekici bir konu. Burada istatistiğin yorumlanmasındaki hata değil bizzat bir değişiliklik mevcut. İnanmak hakikaten de iyileşme sebebi olabilir. Bu konuda nöroplastisite ile açıklanabilir. Öğrenme, hissetme, düşünme, ekletme, kaydetme… Teorik olarak anlattığımız tüm kavramlar aslında sinirlerden elektrik geçmesinden ibaret. Ve beyin her düşündüğümüzde değişiyor çünkü hangi sinirden nasıl bir iletim olduğu, sinirlerin birbiriyle iletişimi bir sonraki tercihi değiştiriyor. Aynı şekilde inanç da psikolojik bir kavram olsa da gerçekleşen şeyler beynin nörolojik yapısı ile alakalı ve inandığımızda da beynimizin çalışma tarzı etkileniyor.

Elif Şafak, TED konuşmasında anneannesinin evine kurşun döktürmeye, muska yaptırmaya gelen insanları anlatıyor. Kendisi ve annesi de bu uygulamalara inanmasa da anneannesinin yanından herkesin mutlu gittiğini, hatta hastalıklarında fiziksel iyileşmeler olduğunu gözlemlemiş. İnanmak, iyileşme sebebi olabilir.

”Sırf belli bir davranışı düşünmek ya da hayal etmek de beynin yapısını değiştirebilir.” -Brain Up, John B. Arden

Plasebo aldığı halde iyileşme gösterdiği araştırmalara konu olmuş hastalar arasında tümörü küçülen, ülseri iyileşen, huzursuz bağırsak sendromu iyileşen hastalar gibi çok ciddi konular da vardır. Burada varmak istediğimiz ana fikir, inancın sandığımızdan çok daha güçlü bir etkisi olduğu, bunu şimdilik tespit etsek de ne ölçüde yorumlayacağımız ile ilgili şimdilik net olamadığımızdır. Belki günün birinde inancın tedavi olarak kullanılması sonucu nörolojinin bağışıklık sistemine yardımcı etkilerinden faydalanılarak kendi kendimizi tedavi ettiğimiz günler gelecek olabilir. Ancak şimdilik inancın etkisinden bilimsel olarak kısmi yararlanılıyor, bilim dışı kişi ve kurumlar ise ürünlerini pazarlamak için suistimal olarak kullanıyor. Ancak artık inancın gücünü biliyor ve bunu iyileşme için olduğu kadar öğrenme, odaklanma, hayatımızı kontrol altına alma için de kullanabiliriz.

Padişah III. Mehmed’e sokakta gördüğü bir meczup ”56 gün sonra gelecek kazadan kurtulamazsın. Gafil olma padişahım.” der. Padişah’ın tüm ruh dünyası bozulur, günden güne çöker ve kısa bir süre sonra ölür. Tarihte öleceğine inandığı için ölen kişilerden sadece birisidir. Beynimiz düşündüğümüz şeyleri gerçek yapmaya çalışır.

”İnanç ve belli düşünme şablonları ruh haliniz üzerinde son derece etkili olabilir.” -John B. Arden

Küçüklüğünüzden itibaren piyano çalıyorsanız, aynı nöron yollarını ısrarla kullanmanız sonucu artık o nöron yollarını kullanmak çok daha kolaylaşır, buna ustalaşmak denir. Ve bir süre sonra düşünmeden de piyano çalarsınız. Ancak ilginç olan, bu ilerleme sadece piyano çalmayı eyleme dökünce değil, piyano çalmak üzerine düşündüğümüzde de gerçekleşir. John B. Arden bu konuyla ilgili şöyle der; ”Tek başına zihinsel uygulama yapmak bile beyni yeniden yapılandırmaya fayda sağlar.”

”Neye inandığınızın yaşayacağınız deneyimler üzerinde güçlü bir etkisi vardır; fiziksel olarak bile.” -Brain Up, John B. Arden

Bir grup öğrenciye ”yorucu” olacağı söylenen bir deney başlatılır. Kelime kartlarından kelime bulma işlemi tüm öğrenciler kendilerini yorgun hissedene kadar devam eder. Gruplardan birine aslına bu işlemin yorucu olmadığı söylenir. Bu grup bir sonraki çalışmada %75, neredeyse iki katı daha fazla çalışırlar. Yorgun olduğuna inanmak yorulmaya, olmadığına inanmak direnç toplamaya neden olur.

Martin Luther King; ”I have a dream!” demişti. İnanmakla başarmak arasında bir korelasyon olduğu çok gündeme gelmiş bir iddiadır.

Benzer şekilde, olumlu ruh halinde yaşamak son derece etkilidir, hatta mutlu taklidi yapmak hakikaten mutlu olmamızla sonuçlanır. John B. Arden: ”Olumlu bir ruh halinde olmadığınız zamanlarda bile öyleymiş gibi yaparak, olumlu ruh haline öncelik vermek suretiyle beyninizi yeniden yapılandırmaya başlayabilirsiniz.” Daha ilginç olanı, zeki olduğumuzu düşündüğümüzde zekileşiyoruz. İki gruba yapılan deneyde, öğrencilerden bir gruba ”zeki oldukları için”, diğer gruba ”zeki olmadıkları için” belirli problemler çözdürülmüş. Zeki olduğu söylenenler ekstra başarılar elde ederken, zeki olmadığı söylenenler alışılmadık şekilde başarısız olmuşlar.

Fotoğrafı çekmeden önce ”You are beautiful” denen insanların verdiği tepkiler. Güzel olduğumuzu düşündüğümüzde güzelleşiyoruz.

Kendimizi kandırabiliyoruz. Ancak öyle harika bir beynimiz var ki, kendimizi kandırdığımızı kendimize fark ettirmediğimizi zannederek bunu yapabiliyoruz. Ve bilinçli olarak kendimizi kandırdığımız anda inandıklarımızı gerçeğe dönüştürme gücüne sahibiz. Yine de çoğunlukla aslında farkında olmadan kandığımızı, bazı hatalara sadece inanarak düştüğümüzü, inandıklarımızı gerçek yaptığımız için gerçekliğimiz olduğunu fark etmiyoruz. İnanmayı bıraktığımız anda karşılaştığımız çoğu gerçek, ortadaki gerçek sorunların gerçek çözümlerini elde etmemizi sağlayabilir. Yine de gerçekliğin işe yaraması için de işe yarayacağına inanmak gerekir.

KAYNAKLAR

  • Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely
  • Brain Up, John B. Arden
  • Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • Olasılıksızlık, David J. Hand
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland

157 Views

Otomatikleşme, Derin Düşünme ve Sistemler

Bu yazının son okuması ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

”2×2=?”

Hiçbir düşünme, hesaplama işlemi olmadan 2 kere 2’nin 4 ettiğini söyleriz. Bu önceden beynimizde tanımlanmıştır. Yeniden çağırdığımızda cevabı veren, düşünceden bağımsız otomatik sistemdir.

”17×24=?”

Ancak bu kez iş değişti. Otomatik bir cevap vermedik, durup düşündük. Cevabı bulmak hesaplama gerektirir. Hesaplamaya odaklanabilmek için başka bir şeyle ilgilenmeyi kesmek, belki bir süreliğine gözleri kapatıp kendi sesini duymaya çalışmak gerekebilir.

”17×24=408”

Cevap 408’di. Bu bilgi bir şekilde gerekli oldu diyelim. Şifreniz, bir sınav sorusu ya da sık sık anlattığınız bir örnekte geçen bir sayı oldu. Bundan sonra 17×24 sorulduğunda yeniden otomatik sistem devreye girip düşünmeden, hesaplamadan 568 diyecektir. 17×25 sorulduğunda yeniden hesaplama gerekecektir.

Beynimiz genellikle otomatik pilot modunda, yani 1. Sistem’dedir. Ender olarak 2. Sistem’e geçiş yapar ve kontrolü devralırız.

Beynin iki sistemli düşünce prensibini anlamak, Daniel Kahneman’ın Hızlı ve Yavaş Düşünme kitabında anlattığı, psikolojinin muazzam konularından birisi. Keith Stanovich ve Richard West adlı psikologlar bu kısımlara ”1. Sistem” ve ”2. Sistem” dedikleri için genellikle bu şekilde adlandırılıyorlar. İlk anlattığımız otomatik, hızlı, çabasız ve düşünme gerektirmeyen otomatik sisteme ”1. Sistem”, diğer örnekte anlattığımız karmaşık, çaba isteyen, yoğunlaşma gerektiren sisteme ”2. Sistem” deniyor.

”Sana ”Filleri düşünme.” desem ne düşünürsün?”
”Filleri.”
‘Filleri düşünme!’ dendiğinde filleri düşünen otomatik sistemdir, buna engel olamazsınız.

Kahneman beynimizin çalışmasının ”normal şartlarda otomatik pilota bağlı” olarak devam ettiğini söyler. 2. Sistem’e geçmek istisnadır. Beynimizi, bir mühendisin ya da avukatın kitaplığının önündeki masasında çalışması gibi düşünün. Durmuş bir şeyler yazıyor, kitapların çoğuyla ilgili fikir sahibi. Ancak bazen durup bir kitabı açıp bir şeylere bakması gerekiyor. Normal rutin çalışması 1. Sistem, durup bir şeye bakması 2. Sistem’dir.

Telefonunuzu kurcalayarak geziyorsunuz. Birden bir şey gördünüz ve durdunuz. Mesajı dikkatle okumaya karar verdiniz. Aynı anda hem yürüyüp hem telefon kurcalarken 1. Sistem’deydiniz. Ancak otomatik şekilde halledemeyeceğiniz bir konu olduğunda beyniniziz sizi durdurup 2. Sistem’e geçti. Telefonla yürürken birden durursanız 2. Sistem’e geçtiğinizi anlarsınız.

Arkadaşınızla yola konuşurken karmaşık bir soru sorunuz. Büyük ihtimalle duracaktır. Aynısı cep telefonunuza bakıp mesajlaşırken önemli bir cevap vermeniz gerektiğinde de olur. Durmak, 2. Sistem’e geçtiğinizi gösterir. Beyin, otomatik faaliyetleri askıya almış, bir çözüm bulmaya çalışıyordur. İlginç bir şekilde, bazı dillerde durmak kelimesi ile anlamak kelimesi ilişkilidir. Anlamak için ”durup düşünmek” gerekir.

”En az çaba yasası” gereği, sürekli yaptığımız şeyleri beynimiz otomatik sisteme aktarıyor. Bir süre sonra düşünmek gerekmiyor. Usta satranç oyuncularının başarısı, hamlelerinin otomatikleşmesidir. Daha hızlı çalışan otomatik sistem, bilinçdışının bildiği bazı kararlar almayı oyuncuya teşvik eder. Bu seviyeye gelmek için onbinlerce maç yapmış olmak gerekebilir.

Tweetleri hızla aşağı kaydırırken birden bir şeye geri dönüp anlayana kadar okumak gerekiyor. Aşağı doğru kaydırma işlemi 1. Sistem durup bir şeyi. anlayana kadar okumak 2. Sistem’in faaliyeti. İnternette genellikle 1. Sistem’de dolaşılır, kitap okuyan bir kişi ise 2. Sistem’ini açmıştır. Dolayısıyla genellikle internetteki yazılar daha az okunur. Paylaşımlar yazı değil de resim olduğunda, cümleleler kısa olduğunda daha fazla insan tarafından beğenilir, çünkü otomatik olarak anlaşılır. Kitap da 2. Sistem’i çalıştırdığı için bu yüzden öğrenmede daha etkilidir.

”Düşünüp yaptığınız şeylerin çoğu 1. Sistem’inizden kaynaklanır, ama zora girdiğinizde 2. Sistem yönetimi ele alır ve normal şartlarda son sözü o söyler.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Beynimizin bu şekilde çalışması enerji korunumunun önemli bir parçasıdır. 2. Sistem büyük miktarda enerji harcar ve sürekli bu enerjiyi karşılayamayız. Ayrıca bu hayatta kalmamız açısından da verimsizdir. Yılana benzer bir sopa gördüğümüzde irkiliriz. Bu tüm atalarımızdan bize kalmış bir özelliktir, böyle yapanlar hayatta kalmıştır. Eğer durup onun sopa olduğunu anlayacak kadar inceleyenlerin soyları bugüne ulaşmamıştır. Hayatta kalmak için otomatik sistem verimli olmuştur. Yine de otomatik sistem de yanılabilir. Bir araba kayda kayarken frene basma içgüdüsü kazaya neden olur, böyle durumlarda 2. Sistem’in kontrolü ele almasını sağlamak gerekir.

”Sürekli tetikte olmak illa iyi bir şey değildir ve kesinlikle işe yaramaz. Kendi düşüncelerimizi sürekli sorgulamak dayanılmaz ölçüde yorucu olacaktır; 2. Sistem de rutin kararlar almakta 1. Sistem’in yerini tutamayacak kadar yavaş ve verimsizdir. Yapabileceğimizin en iyisi, bir uzlaşıdır: hata yapabileceğimiz durumları tanımayı öğrenmek ve risk yüksek olduğunda önemli yanlışlardan kaçınmak için daha çok çabalamak.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

İsimleri kısaltırız. Otomatik sistemin daha da hızlanma çabalarından biridir. Marka isimleri de zamanla kısaltılır ve en kolay akılda kalacak ismi olanlar bir avantaja sahiptir. Steve Jobs, ”Apple” ismini ”kolay ve akılda kalıcı” olarak seçmiştir. İlk kişisel bilgisayar ”Altair 8800” olmasına rağmen insanların aklında ”Apple 1” ve ”Apple 2” yer etmiştir.

Eckhard Hess isimli bir psikolog, gözbebeği büyüklüğü ile zihinsel çaba arasında bir ilişki tespit eder. Gözün kamera ile her saniye izlendiği deneylerde insanların bir problemi çözmek ya da bir soruyu cevaplamak için uğraştığı esnada gözbebeklerinin büyük olduğunu, çözemeyeceğini düşündüğü anda küçüldüğünü keşfeder. Gittikçe artan seviyedeki zorluklarda, problemin seviyesi arttıkça insanların gözbebekleri büyümüş ve kalp atışları hızlanmıştır. Ancak her insan için belirli bir seviye vardır ki, bu seviyenin üstüne çıkılması istendiğinde yapamayacağını düşünmekte ve bırakmaktadır. İdeal zorluğa ulaştığında ise en verimli süreçte çalışılabilir. 2. Sistem’in yüksek enerji harcaması, onun bir sınırı olması anlamına gelir. Bir süre sonra beyin, çabalamaktan vazgeçmekte ve 1. Sistem’e dönmektedir.

90’ların klasik dizilerinden olan ve obez bir aileyi konu alan ”Baskül Ailesi”nde anne ve kızların isimleri son derece zariftir; Zerafet, Filiz, Fidan ve Gülendam. Ailenin tek zayıfı olan babanın ismi ise ”Gürbüz”dür. Bu tezat gülmemize neden olur. Gülme refleksimiz beklentimiz yıkıldığında gerçekleşir. Bir reklam tabelasında kocaman ve kırmızı renkle ”Yeşil” yazdığında nasıl duraksamamız da aynı nedendendir. 1. Sistem’den 2. Sistem’e geçmeye Türkçe’de ”jeton düşmesi” diyebiliriz.

”Bir işte beceri kazandıkça, enerji ihtiyacı azalır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

1. Sistem, bilgisayarınızda işletim sistemi üzerinde çalışmaya benziyor. İşletim sisteminin yapabilecekleri sınırlı ancak bekleme olmadan istediğinizi yapabiliyorsunuz. İkinci sistem ise bir program çalıştırmaya benziyor. Programın açılmasını beklediniz, işinizi hallettiniz, o sırada diğer işler için bilgisayarınız yavaşladı, işinizi hallettiniz ve programı kapattınız. Kahneman, akıldan ezberinizde olmayan bir çarpma işlemini yaparken, okulda öğrendiğiniz çarpma işlemini de içeren bilişsel programı ”çağırdınız” benzetmesi yapıyor. Konuya çözüm bulabilecek programı açıp işinizi hallediyorsunuz.

Televizyon programları mümkün olduğuca insanları 1. Sistem’de tutar. Durup düşünmek gerektiren faaliyetler uzun süre izleme sürecini bozar.

Bu iki sistem içerisinden tahmin edileceğinin aksine 1. Sistem çok daha kompleks ve zor bir işin altından kalkıyor. Tıpkı işletim sistemi üzerinde binlerce mühendis çalışırken, bir programı tek bir kişinin yazabilmesi gibi. Binlerce programımız var ama tek bir işletim sistemimiz var. ,

”1. Sistem’in otomatik faliyeti şaşılacak derecede karmaşık fikir kalıpları oluşturur, ama düşünceleri bir dizi düzenli adım halinde yapılandırabilen sadece, daha yavaş işleyen 2. istemidir.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

2. Sistem’de uzun süre geçirmek dalgınlık, dikkatsizlik anlamına gelir. Bu yüzden arkaplanda bir şeyler düşünen birini; masadaki konuşmaya odaklanmamasından, gözünün dalmasından ya da telefona bakarken direğe çarpmasından fark edebilirsiniz

küçük küçük BÜYÜK küçük BÜYÜK BÜYÜK küçük küçük küçük BÜYÜK BÜYÜK

Bunu 1. Sistem’de okudunuz. Bir de şunu deneyin;

küçük KÜÇÜK büyük BÜYÜK küçük KÜÇÜK büyük KÜÇÜK KÜÇÜK büyük BÜYÜK

Deney yukarıdakinden farklı görünmese de burada daha yavaş ve biraz da gergin ve dikkatli bir şekilde tamamlandı. Üstelik burada 2. Sistem devreye girdi. Otomatik olarak küçük yazılı olanlara ”küçük”, büyük yazılı olanlara ”büyük” deme içgüdünüzle, yani 1. Sistem’le kargaşa yaşamamak için kontrolü eline aldı ve doğru kararlar verdi.

Keyifli ve heyecanlı bir basket maçı izlerken olayın kendi içinde ilerleyen rutini size düşünecek pek bir şey bırakmaz. Maçı kazanmaya yakın heyecan artar, birden kaçan bir sayı birden 2. Sistem’e yük bindirir. Şundan itibaren maçı kazanmak için kalan saniyelerde nasıl bir mucize gerektiğini hesaplamaya çalışırsınız.

Sabah uyandığımız andan uyuduğumuz ana kadar 1. Sistem’de çalışıyoruz. Sadece arada bir 2. Sistem devreye giriyor. Günlük rutinde pek çok şey beynimiz için ekstra düşünce gerektirmiyor. Böyle olması da düşünceye harcadığımız enerjiyi korumak açısından önemli. Çünkü bir karar vermek, problemi çözmek için 2. Sistem’e geçtiğimizde hem otomatik düzenimiz aksıyor hem de çok enerji harcıyoruz. Sürekli 2. Sistem’de kalmak günlük yaşamın işlevini kaybetmesi demektir. Ancak 2. Sistem de bizi insan yapan işlevleri içerir, o olmadan tamamen otomatik davranan sıradan bir hayvan olurduk. Önemli olan, önemli kararları otomatikleştirmek ve ne zaman otomatik sisteme değil de 2. Sistem’e görev düşeceğini iyi hesaplamak.

182 Views

İlişki, Bağlam ve Örüntü

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya, okyanus ortasındaki bir adaya yakıt ikmali gibi sebepler nedeniyle bir üs kurar. Bu üs; liman, havaalanı ve çeşitli askeri binalardan oluşur. Adada bulunan yerliler hayatlarında ilk kez gördükleri teknoloji karşısında şaşkına dönerler. Yerlilere bazen uçaklardan yardım malzemeleri de bırakılmaktadır. Savaş bittiğinde Japonlar bu üssü terk ederler. Yıllar sonra tesadüfen bu ada incelendiğinde çok ilginç bir şey fark edilir. Yerliler havalimanı görevlisinin yaptığı gibi kollarını iki yana açıp indirmekte ve yardım beklemektedirler. Hatta bunun için havaalanına benzer bir pist inşa etmişler ve samanlardan uçak maketi yapmışlardır. Kolları havaya kaldırıp sallamaka gökten yardım gelmesi arasında bir ilişki kurmuşlar ve bu bir ritüele dönüşmüştür.

”Kargo kültü”

Sebep yanılsaması, insan beyninin zaaflarından biridir. Bir olay başka bir olaydan sonra gerçekleşiyorsa, birlikte meydana geliyorsa birinin diğerini etkilediği sonucuna varıyoruz. Örneğin, Avrupa’da veba salgını sırasındaki kötü koku nedeniyle, vebanın koku ile bulaştığı sonucu çıkarılmıştı. Hastalarla ilgilenen kişilerin taktığı ”veba maskesi”nin burun kısmına baharatlar, otlar gibi güzel kokulu şeyler konuluyordu.

Veba maskesi

Beynimiz, birlikte gerçekleşen şeyler arasında bağıntı aramakta o kadar ısrarcıdır ki, hiçbir bağıntı olmayan şeylerde bile sürekli bağıntı bulma eğilimindeyiz. Kahneman şöyle özetler; ”Yanlışlıkla çorabnınızı ters giyer ve sonra da kazı-kazanda ikramiye kazanırsanız, bu olaydan sonra kazı-kazan satın alırken çorabınızı ters giyme eğiliminde olursunuz. Çorabınızın yönünün bir kazı kazan-kartının değerini etilemesi imkansız ama siz deseni gördünüz ve bunu izliyorsunuz.”.

Yüz yıl önce öğretmenlerin önlük giymesinin basit bir nedeni vardı; tebeşir. Kara tahtalarda tebeşir tozu elbiseleri kirletiyordu. Ancak hatalı atıf sonucu öğretmenlikle önlük arasında bir ilişki kuruldu. Bugün kara tahta yok, ama öğretmenler yine de önlük giyiyor.

1994 yılında Diana Duyser isimli bir kadın, kızarmış ekmeğinin üzerinde Hz. Meryem’e benzeyen bir yüz gördü. Tüm ABD gündemine gelen olaylar sonrası ekmek açık artırma ile yüksek bir bedele satıldı. Bugün de Atatürk şeklinde dağlar, üzerinde Allah yazan bal, süvari şeklinde bulut gibi pek çok görsel için ilişki atfedilir ve buna ciddi olarak inanılır. Hiç yoktan bağıntılar çıkarmaya; ”apofeni” denir.

”Apofeni”

Sebep yanılgısı tesadüflerde örüntüler görmeye başladığımızda ortaya çıkar ve çoğunlukla da sebebiğini anladığımızı düşündüğümüzde örüntü görmeye başlarız. Nedenselliğe dair sezgisel inançlarımız biz bu inançlarla tutarlı örüntüler algılamaya tönelendirir ve ama algıladığımız örüntüler de bize bir o kadar yeni düşünce biçimlendirebilir. Örüntü algısında sapmanın sapmanın en çarpıcı örnekleri olağandışı yerlerde yüzler tespit edilmesinde görülür. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Hatalı nedenler atfedip hiç olmayan yerlerden bağıntılar buluyoruz. Ayrıca çoğu şeyi bağlamında değerlendirip bağlamında görüyoruz. Bir şeye bağımsız iken yükleyemeyeceğimiz bir anlamı, zihnimizde bağlamına göre biçimlendiriyoruz. Bunu kanıtlayan bir deneyde, insanlardan aşağıdaki yazıyı okumaları istenir.

Her seferinde cevap ”A, B, C”dir. Sonra aşağıdaki yazıyı okumaları istenir.

Cevap her zaman ”12, 13, 14”dür. Şimdi dikkatinizi ortadaki sembole verin.

Hem ABC diye, hem de 123 diye okurken ortadaki sembol buydu. Deneyciler, her ikisinde de tamamen aynı sembole bakmalarına rağmen, birinde ”B” olarak, diğerinde ”13” olarak okudular.

Hiç kimse ”A, 13, C” ya da ”12, B, 14” diye okumadı. Bir çelişki olduğunu bile düşünmedi. Bir tercih yaptığımızın farkına bile varmadı. Kendisinden önce ve sonra gelen bağlam içinde değerlendirdi ve başında A ile C varken B; 12 ile 14 varken 13 diye okudu.

”Örüntü algılama hayatımızın merkezindedir ve pek çok meslekte ustalık birbirinden farklı ve önemli örüntüleri çabuk tanıma yetisine bağlıdır.” -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Beynimiz bir şeyi bağlamına göre değerlendirdiği gibi, birlikte harekete geçen şeylerin de birbirini etkilediği varsayımında bulunur. Albert Michotte, hareketlerin ömür boyu yaptığımız gözlemlere göre değil, doğuştan yorumlama önyargılarına sahip olduğumuzu kanıtlamıştır. Beynimiz hiç tanık olmadığımız durumlarda bile senaryolar üretir, neden-sonuç bağıntıları kurar.

Michotte’nin çizimlerinden biri. A’nın B’ye çarpıp hareket ettiği ile ilgili bir çizim olduğunu düşünüyorsunuz ancak kimse size hareketten bahsetmemişti. Sadece birkaç şeklin üzerine ok koydular.

Aristokrat Belçikalı psikolog Albert Michotte’un 1945’te yayınladığı kitap, nedensellik hakkındaki, en azından Hume’un fikir çağrışımlarını incelemesine kadar uzanan yüzlerce yıllık düşünüşünü altüst etti. Yaygın kabul gören bilgelik, fiziksel nedenselliği olaylar arasındaki bağıntılara dair tekrarlanan gözlemlerden çıkardığımızdı. Hareket halindeki bir nesne başka bir nedenle dokunduğunda, ikinci nesnenin çoğu zaman hemen aynı yönde hareket etmeye başladığını defalarca görmüşüzdür. Bir bilardo topu ötekine çarptığında ya da yanından geçerken sürtündüğünüz bir vazoyu yere devirdiğinizde olan budur. Michotte’un farklı bir düşüncesi vardı. Nedenselliği de tıpkı renkler gibi doğrudan gördüğümüzü ileri sürüyordu. Düşüncesini anlatabilmek için, kağıda çizili bir siyah karenin hareket halinde olduğu e başka bir kareyle temas ettiğinde o karenin hemen harekete geçtiği sahneler yaratıyordu. Gözlemciler gerek bir fiziksel temas olmadığını bildikleri halde, güçlü bir ‘’nedensellik yanılsaması’’na kapılırlar. İkinci nesne anında harekete geçerse, birincisi tarafından ‘’başlatılmış’’ olduğunu söylerler. Deneyler, altı aylık bebeklerin olaylar silsilesini bir neden-sonuç senaryosu olarak algıladıklarını, silsile bozulduğunda şaşırdıklarını göstermiştir. Nedensellik modelleri konusunda mantık yürütmeye ağlı olmayan nedensellik izlenimleri edimeye doğuştan hazır olduğumuz anlaşılıyor. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Dan Ariely, önemli bir örnek verir. Dünyaca ünlü dergi Economist, bir kampanya yapmıştır.

59 dolara yalnızca internet aboneliği
125 dolara yalnızca dergi aboneliği
125 dolara internet aboneliği ve dergi aboneliği bir arada

Bu soruyu MIT öğrencilerine sorduğunda 16 öğrencisi birinci seçeneği, 84 tanesi ikinci seçeneği tercih etmiştir. İkinci seçenek bariz bir biçimde kimsenin seçmek istemediği, gereksiz bir seçenektir. Bunun üzerine bu seçeneği çıkarıp başka bir gruba tekrar sorar.

59 dolara yalnızca internet aboneliği
125 dolara internet aboneliği ve dergi aboneliği bir arada

Bunun üzerine 32 öğrenci dergi aboneliği seçerken, 68 tanesi sadece internet aboneliğini seçmiştir. İnternet aboneliği seçeler 16’dan 68’e çıkmış, üstelik bu sadece ”gereksiz” bir seçenek çıkarılarak yapılmıştır.

Turuncu dairelerin büyüklükleri aynı. Ancak her şeyi bağlamında değerlendirme huyumuz nedeniyle soldakini küçük, sağdakini büyük görüyoruz.

Çevremizdeki şeyleri hep diğerleriyle ilişkisi içinde değerlendiririz. -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Daniel Kahneman şu örneği verir.

MUZLAR

KUSMAK

Beynimizin birlikte ateşlenen nöronlar sonrası bağlantı kurmasını biliyoruz. Sinapsların duygular sonrası birden oluşmasından da haberdarız. Örneğin bir kez bozuk bir muz yediniz ve kustunuz diyelim. Beyniniz bundan sonra muzdan tiksinmenize neden olur. Ancak yukarıda öyle bir şey olmadı. Sadece iki kelimeyi birlikte okudunuz. Ancak beynimiz yine de bir ilişki öngörmeye çalıştı. Muz ile kusmak arasında bir bağlantı aradı. Beynimizin çeşitli olaylar arasında ilişki aramasına, olmadığında bile bir bağlantı kurmaya çalışmasına ”örüntü arama” deniyor.

Muzlar, kusmak… Son bir-iki saniyede başınıza çok şey geldi. Bazı nahoş imgeler ve anılar deneyimlediniz. Yüzünüz bir tiksinme ifadesiyle hafifçe buruştu; bu kitabı farkına varmadan biraz uzağa itmiş de olabilirsiniz. Nabzınız yükseldi, kollarınızdaki tüyle biraz diken diken oldu ve ter bezleriniz etkileşti. Kısacağı tiksindirici sözcüğe, gerçek olaya vereceğiniz tepkinin hafifletilmiş bir şekliyle karşılık verdiniz. Bütün bunlar tamamen otomatik, kontrolünüz dışındaydı. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Beynimize birazdan okuyacağımız iki kelime arasında bağlantı olup olmayacağını söylememiştik. Yine de örüntü arama nedeniyle sanki bağlantı varmış gibi bir hisse kapıldık. Beynimiz sürekli bir şeyler arasında ilişki arama, olayları bir öykü içinde birleştirme özelliğine sahip. Bu, hayatta kalmamızı sağlayan bir özellik olduğu gibi mantıklı düşünmek için de bir dezavantaj.

Belirli bir neden olmadığı halde, zihniniz kenediliğinden geçici bir ardışıklık ve muzlar ile kusmak sözcükleri arasında nedensel bir bağlantı olduğunu varsayarak, muzların kusmaya neden olduğu kabataslak bir senaryo oluşturdu. Bunun sonucunda muzlara karşı geçici bir tiksinti duydunuz (merak etmeni, geçecek). Belleğinizin durumu başka şekillerde de değişti: şimdi hasta, kokuşma veya bunlantı gibi nesne ve kavramları, ayrıca sarı ve meyve, belki de elma ve dut gibi ‘’muzlar’’la ilişkili sözcükleri görüp nolara tepki vermeye olağanüstü derecede hazırsınız. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Mary Shelley tarafından yazılmış, tarihin ilk bilimkurgu eserlerinden biri olan ”Frankestein” deyince aklımıza bir canavar gelir. Oysa eserde canavarın yaratıcısı olan doktorun ismi Dr.Frankestein’dir. Canavardan ise ”canavar” veya ”Dr.Frankestein’in canavarı” diye bahsedilir. Canavarın isminin ”Frankestein” zannedilmesi, en yaygın genel kültür yanlışlarından biridir.

Kahneman bir cümle örnek verir: ‘’Fred’in annesiyle babası geç geldiler. İkramcıların birazdan gelmesi bekleniyordu. Fred kızgındı.’’ Fred’i tanımıyor, hikayesini bilmiyoruzdur. İkram, ikramcı, mevcut durum ve bu durumun ikramcıları etkileyip etkilemediği ile ilgili bir şey de bilmiyoruzdur. Bu iki durumun, yani anne-babanın geç kalması ile ikramcıların henüz gelmemesi arasında birbirini etkileyen bir durumdan da haberdar değilizdir. Yine de tüm bunların Fred’in kızgınlığının nedeni olduğunu varsayarız. Beynimiz hikayeyi tamamlar, bir neden bulup durumu onunla ilişkilendirir. Beynimiz nedeni arar.

Bu tür nedensel bağlantılar bulmak, bir öyküyü anlamının parçası ve otomatik sistemimizin faaliyetidir. Aslına bakılırsa, başlıkların yaptığı tek şey tutarlılık ihtiyacımızı tatmin etmektir: büyük bir olayın büyük sonuçları olması gerekir ve sonuçların da onları açıklayacak nedenlere ihtiyacı vardır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Beyin gerçektende belirsizlikle pek iyi başa çıkamaz, bu yüzden bir olası yorumu tercih ederek algıladığında o yorumu dayatır. -Aptal Beyin, Dean Burnett

ABD’de bir deney yapılır. İnsanlara ‘’New York’un kalabalık caddelerinde şehir manzarasını seyrederek geçirdiğini günün ardından Jane, cüzdanının kaybolduğunu fark etti.’’ cümlesini okuturlar. Daha sonra bir ara verilir. Sonrasında insanlar başka bir konu ile alakalı gibi bir kelime deneyine alınırlar. İnsanlar karmaşık kelimeler arasında ”yankesici” sözcüğünü ”manzara” sözcüğünden çok daha fazla fark ederler. Oysa yukarıdaki cümlede ”yankecisi” sözcüğü geçmemektedir ve bir insanın cüzdanını kaybetmesi için pek çok seçenek olabilir. Yine de kalabalık bir şehir ile yankesici arasında bir ilişki kurulmuştur.

Kahneman’ın örnek verdiği, 1980’lerde yapılmış başka bir deneyde iki grup iki ayrı kapılardan salona alınırlar. Gruplardan birinin gireceği kapının üzerinde kocaman ”YEMEK” kelimesi yazılmıştır. Kelime bulma deneyi yapılır, deneklerin ”-ORBA” kelime grubu ile karşılaşmaları sağlanır. YEMEK yazan kapıdan girenlerin, bu harfleri gördüklerinde bunu hemen ”ÇORBA”ya tamamladıkları görülür. Diğer grupta çeşitli seçenekler, örneğin ”TORBA” gibi kelimeler de bulunmaktadır.

Bir başka deneyde iki grup öğrenciden bir gruba pek çok kelime okutulur, aralarında yaşlılıkla ilgili olabilecek bazı kelimeler gizlidir; unutkan, kel, gri, kırışık gibi. Hatta sözcüklerden biri, Amerika’da emekli şehri olarak bilinen ”Florida”dır. Öğrenciler başka bir deney için uzak bir ofise gönderildiklerinde izlenirler. Yaşlılıkla ilgili kelimeler okuyanların çok daha yavaş hareket ettikleri görülür. ”Yaşlı” kelimesini bir kez bile okumadıkları halde bilinçaltında yaşlılıkla ilgili bir örüntü kurulmuş ve bu da davranışlarına yansımıştır.

‘’Florida etkisi’’ iki tetikleme evresi içerir. Önce yaşlı sözcüğü hiç zikredilmediği halde, sözcükler kümesi yaşlılık düşüncelerini tetikler; sonra bu düşünceler yaşlılıkla ilintili olan yavaş yürüme şeklindeki bir davranışı tetikler. Bütün bunlar farkında olunmadan gerçekleşir. Öğrenciler daha sonra sorgulandıklarında, hepsi sözcüklerin ortak bir teması olduğunu fark etmediğini belirtti ve ilk deneyden sonra yaptıkları bir şeyin karşılaştıkları sözcüklerden etkilenmiş olamayacağında ısrar etti. Bilinçli olarak yaşlılık fikrinin farkına varmamışlardı, fakat davranışları yine de değişmişti. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Bu deneyin tam tersi de bir Alman üniversitesinde yapılır. İki grup öğrenciden bir tanesinden beş dakika boyunca normal yürüyüş hızının altında dolaşmaları istenir. Daha sonra iki grup rastgele kelimeleri bulmaları için bir deneye alınırlar. Yavaş dolaşmış olan grubun yaşlılık, unutkan gibi kelimeleri bulma hızları daha yüksek olur.

Yaşlılığı düşüneye hazırlanmışsanız, yaşlı gibi davranmaya eğilimli olursunuz, yaşlı gibi davranmak da yaşlılık düşüncesini pekiştirir. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

”The Number 23” filminde Jim Carrey, hayatındaki her önemli sayıda ve neredeyse baktığı her yerde 23 sayısını görür. Örüntü aramamız o kadar kuvvetlidir ki, sıradan bir kitaptaki numaralardan bile milyonlarca bağıntı, şifre, gizem bulmanız mümkündür. Filmde 23 sayısı başka bir sebebe bağlanıyorsa da bir kez kendinizi bir bağıntıya kaptırdığınızda onu görmemeniz imkansızlaşır.

İstatistikte kullanılılan ”korelasyon” terimi, anlamadığımız ilişkileri tespit için kullanılır. Çok karmaşık veriler arasında ilişki olup olmadığı matematiksel bir hesap ile net olarak ortaya çıkar. Örneğin, sigaranın sağlığa zararlı olduğu tıbbi olarak kanıtlanmadan önce istatistikçiler akciğer kanseri ile sigara tüketimi arasında korelasyon tepsit etmişlerdi. İnsan beyni de aynı bunun gibi, birlikte meydana gelen olaylar arasında bağıntı arama eğiliminde olduğu için bilinç düzeyinde tespit edilemeyen bağıntıları bile sezebilir.

İki olay aynı anda olma eğilimindeyse, birinin diğerine yol açtığı çıkarımını yaparız. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Hepimiz farkına bile varmadan örüntü tespiti yaparız. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Ancak korelasyon olması her zaman iki olayın birbirinden etkilendiği sonucunu göstermez, bu da bazı şeylerin yanlış yorumlanmasına yol açar. Christopher Chabris, şu klasik örneği verir: ”Dondurma çok tüketilen günlerde daha fazla insan boğulmakta, az tüketilen günlerde daha az insan boğulmaktadır. Ancak dondurma tüketimi ile boğulmalar arasında korelasyon olmasına rağmen birbirini etkileyen olaylar değildir. Her ikisi de havaların sıcak olması ile ilgili olaylardır. Kışın daha az insan boğulur ve daha az dondurma tüketilir.”

”Çatımın ıslak olduğu günler ile evden çıkarken şemsiyemi aldığım günler arasında bir korelasyon vardır. Ama şemsiyemi yanıma almamın nedeni çatımın ıslak olması değildir.” -Olasılıksızlık, David J. Hand

Psikolojiye girişte öğretilen standart ilkelerden biri, bağıntının nedensellik anlamına gelmediğidir. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Christopher Chabris, üç büyük faktörün sebep yanılsamasına neden olduğunu söyler; örüntü, bağıntı ve kronoloji. Bir olay diğerinden sonra gerçekleşiyorsa, iki olay arasında bir bağlantı varsayılabilirse ve beynimiz bir örüntü tespiti yapıyorsa büyük ihtimalle yanılırız.

”Hiç ayı yok, demek ki devriye mükemmel çalışıyor.”
”Bu yanıltıcı bir akıl yürütme, Baba.”
”Teşekkürler, tatlım.”
”Bu mantığa göre şu taşın kaplanları uzak tuttuğunu söyleyebilirim.”
”Yaaa… Nasıl çalışıyor peki?”
”Çalışmıyor… Basit bir taş sadece. Ama etrafta hiç kaplan görmüyorum, sen görmüyor musun?”
”Lisa, taşı satın almak istiyorum.”
(Çeviri, ”Görünmez Goril” kitabından)

Bir dizi olgu anlatıldığında, nedensel bir sıralama yaratmak için boşlukları doldururuz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Bu üç nedenin bir araya geldiği en büyük yanılsamalardan biri de aşı ile ilgili yaşanmıştır. 1998 yılında Andrew Wakefield adında bir doktor KKK karma aşısı ile otizm arasında bir bağ bulduğunu açıklar. Bu olay medyada çok büyük bir yankı bulur. İnsanlar çocuklarına aşı yapılmasını engellemeye başlarlar ve burada başlayan hatalı atıfın sonuçları bugün bile devam eder. Öyle ki, silip gitmiş olması gereken hastalıkların yeniden çocuk ölümlerine neden olmaya başladığı günler geri dönmüştür. Bugün bile hala aşıya karşı bir önyargı vardır.

Wakefield’ın hatalı sonucu bugüne kadar onbinlerce çocuğun ölümüne yol açtığı gibi, gittikçe artan bir tehditle tüm insanlığın sonunu getirme ihtimali var. Çünkü çoğu aşının başarılı olması için, herkesin aşı yaptırmasına ihtiyaç var.

Wakefield’in iddiası çok kısa bir süre içinde çürütülmüştür, ancak çabuk yankı ve destekçi bulmasında sebep yanılsamasının etkisi vardır. Pek çok veli, çocuğununun otistik olduğunu okula başladıktan sonra fark eder, zira neyin farklı olduğu başka çocukların yanında ortaya çıkar. Karma aşılar da okula başlandığında yapılır. Dolayısıyla ”kronoloji” sebep yanılsamasını besler. Çünkü veliler iki olayın aynı zamanda gerçekleşmesi nedeniyle çocuğunun aşı yaptırdıktan sonra otizme ”yakalandığını” düşünecek kanıt bulur.

Kızamık, aşılar sayesinde tehdit olmaktan çıktıktan onlarca yıl sonra, 2019 yılında Kongo’da 500’e yakın çocuk kızamık hastalığından öldü. Aşıların zararlı olduğu söylentilerinin bedeli artarak devam ediyor, söylentinin yalan olduğu 20 yıl önce kanıtlandığı halde.

Artık daha fazla otizm teşhisi konulmaktadır çünkü daha fazla kişi bu konuyla ilgilenmektedir. Tarihte kanser teşhisi konmamış pek çok insan olması gibi otizm konusunda bilimsel ilerlemeler ile artan nüfus ve medya gibi faktörler oranları değilse de ”bilinirliği” artırmıştır. Hem aşıdaki hem de otizm teşhisindeki ”yaygınlık” da ”örüntü”nün sebebidir.

İki olayın aynı anda artışı da arada ”bağıntı” bulmaya yeterlidir. Chabris, bu konuyla ilgili istatistiğin yanlış yorumlanması ile ilgili şunu söyler; ”Otizm teşhisindeki sıklığın artışıyla Somali sahillerinde korsanlık vakalarındaki artış da uyumlu görünüyordu, ama elbette hiç kimse çıkıp da otizmin korsanlığa yol açtığını söylememişti.”

Astroloji ve burçlar konusu, tamamen istatistiğin yanlış yorumlanması, örüntü arama, apofeni, hatalı atıflar ve sebep yanılsaması ile ilgili konulardır.

Komplo teorileri de hatalı atıfların konusudur. İstatistiğin yanlış yorumlanması, bir arada gerçekleşen trilyonlarca şey arasından dikkat çeken birkaç tanesi arasında ilişki kurulması, tesadüflerin yanlış yorumlanması, hatalı neden atfı gibi pek çok sebep nedeniyle bugün insanlar dünyanın düz olduğuna, dünyayı beş ailenin yönettiğine inanmaktalar.

21. yüzyılda, dünyanın düz olduğuna inanan binlerce insan var.

Benzer şekilde birbiriyle alakasız iki ünlü kişi bir ay içinde doğal yollarla ya da kaza sonucu ölürse bu trajiktir. Ama bu iki kişiye bakar ve ikisinin de belirli bir politik kurum ya da hükümete karşı eleştirel bir tutum içinde olduğunu görerek suikasta kurban gittikleri sonucuna varırsanız bu apofenidir. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Komplo teorileri ortada bu teorileri ortaya atan, birleştiren, hikayeleştiren bir kişinin varlığı durumunda yaygınlaşabiliyor. Dean Burnett şöyle der; ”Herhangi bir komplo ya da batıl inancın kökenine inmeye çalıştığımızda alakasız olaylar arasında anlamlı bir ilişki inşa etmiş birini bulabilirsiniz.”

Veriler arasındaki ilişki bulmak bilgelik iken, bulunmak istenen ilişkiye uyan veriler aramaya komplo teoriciliği denir.

”Bağlantının akla yatkın bir nedensel bağlantısı, yüzeyde sezgisel bir makulün barından bir ilişki olması gerekiyordu. ‘’Hah!’’ dedirtecek bir şey lazımdı, örüntü algılama mekanizmalarını çalıştıracak ve sebep yanılmasını tetikleyecek bir eneyim gerekiyordu. Ama sezgilere bağlı deneysel bağın popüler bir hareket yaratması için algıdan fazlası gerekir. Nedensel ilişkiyi teyit edecek saygın bir otoriteye ihtiyaç vardır.” -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Olmayan yerlerde bağıntılar arıyoruz. Bir arada gerçekleşen olayların birbiri ile ilişkilendiriyoruz. Bir olay diğerinden sonra gerçekleştiğinde, birinin diğerine yol açtığını varsayıyoruz. Trilyonlarca olay arasından aynı platformda mutlaka bazılarının aynı anda tesadüfen gerçekleşebileceğini biliyor ama yine de bunlar arasında ortak neden arıyoruz. Üstelik tüm bunlar, o konuyla ilgili hiçbir bir deneyim yaşamamışken, yani önyargımız için sebebimiz yokken de oluyor. Yanılmaya meyilli bir aklımız varken delilimiz olmadan neden aradığımızı erken teşhis etmediğimiz her durumda inandıklarımıza hikaye arayıp bulduğumuz her kırıntı ile boşlukları dolduruyor ve önyargılarımızı besliyoruz. Bunların bazen çok ağır yanılgılara yol açtığı olabiliyor.

Ek: Incognito 141

Birinin talebini geri çevirirseniz ve daha küçük bir talepte bulunursa, size iyi bir şey yapmış gibi algılarsınız ve karşılığında aynı oranda iyi olmayı kabul edersiniz, çünkü beyin ”öncekinden daha küçük bir talepte bulunmayı” birisinin size iyilik yaptığı şeklinde yorumlar, zira beyin aptaldır. -Dean Burnett

196 Views

Nöronlar, Pratik ve Aşinalık

BU YAZININ SON KONTROLÜ VE REDAKSİYON ÇALIŞMASI YAPILMAMIŞTIR.

Sabah bembeyaz bir güne uyandınız, kar yağmış. İlk kapıdan çıkan kişi, karlar üzerinde yürürken iz bırakır ve yol açmış olur. Sonra geçen muhtemelen onun izleri üzerinden gidecektir. Bir süre sonra insanların geçtiği yer, o karlı alan içerisinde yol olmuş olur. Başkalarının izleri üzerinden gitmek kolay olandır.

Beynimiz nöronlardan oluşur. Her nöron kendisine ulaşan elektriği sonraki nörona iletir. İlk kez bir nörondan elektrik geçmesi, karda iz bırakmak gibidir. Tekrar tekrar sinyaller iletildiğinde artık orada bir yol olmuş olur.

Karlı bir alanda küreklerle yol açılıyor. Sonradan geçenler yol üzerinden gidiyorlar. Ama şakanın amacına ulaşması için bu yollar hiçbir yere çıkmıyor. İnsanlar kara basabilirler, diledikleri yere en kısa yoldan gidebilirler ama yine de (kürekle açıldığını bilmedikleri) yolların insanlar yürüdükçe açıldığı düşündükleri için onların izinden gidiyorlar. Başkasının izinden gitmeye meyilliyizdir. Beynimizde de daha önce kullandığımız nöron yollarını kullanmaya meyilliyizdir.

Karda yürümek ile düşünmek arasındaki bağıntı budur. Her ikisinde de ilk defa geçiş zordur ve sonraki geçişlerde gittikçe kolaylaşır. Kar yağdığını varsayarsak ikisinde de geçilmeyen yollar kaybolmaya meyillidir. Ve daha önemlisi, her sonraki sefer bir önceki yoldan gitmek yeni bir yol açmaktan kolaydır. Bu yüzden önceden geçilmiş yollardan geçmeye meyiliyizdir.

Düşünmenin zaman aldığı bulgusu, 19. yüzyılda hakim olan genel bakış açısıyla uyum içindeki ‘’düşünmek, tinsel bir eylemdir’‘ paradigmasını temelden sarsıyordu. Çünkü buna göre tıpkı davranışın diğer boyutları gibi düşünmek de müthiş bir sihir değil, mekanik temele dayanan bir olguydu. -Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman

Her hücre (nöron), saniyede 100 defaya varabilen bir hızla diğer hücrelere elektrik sinyali gönderir. -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Düşünmeye binlerce yıl ruhani, metafizik bir olgu olarak bakılmıştır. Oysa net bir şekilde matematiksel bir konudur. Milyarlarca nöronumuz var. Bunlar çevresindeki nöronlarla çok fazla iletişim halindeler. Düşünme tamamen hangi nörondan ne kadar sinyal geçtiği ile ilgili sonuçlardan ibaret. Bu sonuçları yorumlayabilecek kadar gelişmiş teknolojilerimiz yok ancak matematik kuralları hala burada geçerli. Örneğin iki nörondan hangisini sık kullanmışsanız bir sonraki sefer onu kullanmaya meyilli olursunuz, gibi.

Bi kum zerresi büyüklüğünde beyin parçasında birbiriyle ”konuşan” yüz bin sinir hücresi, iki milyon akson ve bir milyar sinaps bulunur. Bu rakamlarla, olası beyin durumlarının, yani kuramsal olarak mümkün elektrik kombinasyon ve permüyasyon sayısının, evreneki temel parçacıkların sayısından fazla olduğu hesaplanmıştır. -Beyindeki Hayaletler, V.S.Ramachandran

Beynin tüm lobları, yarımküreleri ve modülleri içinde kullanılmayı bekleyen 100 milyar nöron vardır. Bu nöronlar hayli sosyaldir; komşu nöronlarla birlikte çalışarak, kullanılmadıkları takdirde öleceklerdir. Her bir nöron, yaklaşık 10 bin başka nöronla bağlantı sürdürme yeteceğine sahiptir. Siz bir şey öğrendikçe bu bağlantılar gelişir. -Brain Up, John B. Arden

Bir nöronu tekrar kullanmak nasıl daha sık kullanmaya neden oluyorsa, kullanmaması da giderek eski yolun kapanması manasına geliyor. Tıpkı karda açtığımız yolun yavaş yavaş kar nedeniyle kapanması gibi.

Kullanmak bağlantıları güçlendirir, kullanmamak ise zayıflatır. İlişkilerin güçlendirilmediği eski bağlantılar zayıflayacaktır. -Brain Up, John B. Arden

Genel olarak tek bir nöron, komşu nöronla yaklaşık 10.000 bağlantı kurmuş durumdadır. Milyarlarca nöron bulunduğunu düşünecek olursak, beyin dokusunun tek bir santimetre küpünde, Samanyolu gökadasındaki yıldızların sayısı kadar bağlantı olduğunu söyleyebiliriz. -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bir nöron tekrar tekrar kullanılırsa, miyelin adı verilen bir yapı gelişiyor. Nöronun etrafını örten bu yapı, onun daha hızlı elektrik iletmesini sağlamaktadır. Bu nedenle tekrar tekrar kullanılan nöronların elektrik iletimi daha mümkündür.

Tekrar tekrar kullanılan nöronlar yağlı bir zırh olan miyelini geliştirir. Bu zırh bir nöronu elektrik üretmekte fazlasıla etkili hale getirir. Zırhlıların devre oluşturma yöntemi zırhsızlardan daha verimlidir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Bir ülkede kar yağdığında insanların ve araçların nereden geçtiğine bakılıp bununla ilgili şehir planlaması yapılıyormuş. Muazzam bir konu. Aynı zamanda tam olarak beynimizin çalışma biçimi. Sık kullanılan nöron yollarında miyelin gelişir ve böylelikle artık orası yol olmuş olur.
(Kaynak: @fietsprofessor)

Beynimiz de daha kolay elektrik akımı oluşacak yolları tercih etme eğilimindedir. Dolasıyıla bir şeyi tekrarladığınızda, daha sonra onu yeniden yapmanız mümkün olacaktır. Tercihlerimiz tekrarlara, tekrarlar da alışkanlıklarımıza dönüşür.

Deneyim, genç nöronları miyelinle kaplar, böylece elektriği hızla iletir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

MS (Multipl Skleroz) hastalığı, nöronlar arasındaki miyelin tabakasının kaybolması ile ortaya çıkar. Böylelikle sinir iletişimi bozulur ve çok çeşitli sorunlara neden olur.

Çay ile kahve arasında karar vermeniz istendi. Kahveyi seçtiniz. Bir sonraki sefer kahve ile çayı seçmek arasında çok fark olmayabilir. Ancak 50 kez sorulduğunda ve 40’ında kahveyi seçtiğinizde bir sonraki sefer çayı seçtiğinizde biraz mutsuz olursunuz. Beynin kahve dururken çayı seçtiğinizde yanlış bir şey yaptığınızı hissettirir, çünkü çayın olduğu nöronları kullanmak kahveye göre daha az kolay olandır.

Yakın bir geçmişte belli bir tür hastalıkla çok sık karşılaşmış olan doktorların sıradaki muayenelerde aynı teşhisi koymaya meyilleri artar, başvuran kişide o hastalık olmamasına rağmen. -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Neyi seçerseniz, bir sonraki sefer onu seçme ihtimalini artar. Sürekli birini seçerseniz bir süre sonra ne seçtiğinizden ne de seçmediğinizden keyif almazsınız ancak yine de her zaman seçtiğinizi seçmek zorunda kalırsınız.

Yüzlerce kez kahveyi seçmiş ve birkaç kez çayı tercih etmişseniz, artık o yoldan elektrik akmasına yatkın olmayı bırakalım, elektrik iletimi olmayışı da ciddi bir problem olur. Artık hiçbir şey seçmeseniz bile, kahveyi seçmediğiniz için mutsuz olursunuz.

Peki yeni bir alışkanlık kazanmak neden iyi hissettirmez? Eski alışkanlıklar beyninizin asfalt yolları gibidir. Yeni davranışları işleme sokmak zordur, çünkü onlar nöron ormanındaki dar patikalardır. Bilinmeyen yollar tehlikeli ve yorucudur, bu yüzden genelde bildiğimiz yollardan gideriz. Fakat cesaret ve azimle yepyeni bir yol yaratabilirsiniz. Ve 46. günde o kadar iyi hissedersiniz ki başka bir alışkanlığa daha el atarsınız. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Mutluluğun sırrı, tüm keyiflere yeterli tercihi ayırmaktır. Bir süre sonra neyi seçerseniz seçin mutlu olursunuz.

Ancak bu hikayenin sonu değildir. Çayı seçmeye devam ederseniz, nöronlardan elektrik geçtikçe beyniniz ona da alışır ve bir süre sonra çay veya kahveden hangisini seçerseniz seçin, beyniniz alışık olduğunuz bir şey yaptığınıza dair cevap verecektir.

Nöronlarınız daha önce aktive olmamış bir yoldan elektrik göndermekte zorlanır. Ama bir yolun her aktive oluşu işinizi kolaylaştırır. Tekrar etmek bir sinir yolunu yavaşça geliştirir. Eski yol yıllarca kullanmaktan güçlü hale gelmiştir. Peki nasıl yeni yollar açarız? Yanıt basit: Beyninizi yeni deneyimlerle tekrar tekrar besleyerek. Tekrar etmek ihtiyacınız olan devreleri kurar. Kimya bunları sizin için inşa edemez, size bunu başkası için yapamazsınız. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Felsefi olarak mutluluğun tanımı, nörolojik olarak ispatlanmadan önce de bulunmuştu. Bertrand Russell, bir insanın mutlu olması için az ama çok çeşitli mutluluk kaynakları edinmesi gerektiğini söyler. Böylece hiçbiri bağımlılığa dönüşmez ve hepsi mutluluk verir.

Tesla da, dengede tutulmuş keyifleri hayata için avantaja dönüştürenlerden. Şöyle der: ”Mevcut yaşam koşullarında elimizden gelen işin en iyisini çıkarmak için uyarıcılara (çay, kahve vs…) İhtiyacımız olduğu doğrudur; bu sebeple aşırıya kaçmadan, iştahımızı ve her açıdan eğilimlerimizi kontrol altına almalıyız. Yıllardır benim yaptığım budur; bu sayede bedenimi ve zihnimi genç tutuyorum.”
[Görsel ”The Prestige” (2006) filminden.]

Arabanızda tek bir CD var ve onda asla dinlemeyeceğinizi söylediğiniz şarkılar varsa müziksiz kalmanıza gerek yoktur. Defalarca dinlemek zorunda kaldıktan sonra bir de bakmışsınız ki alışmışsınız.

Tekrarla yeni yollar kurmak zaman alır ama daha az yan etkisi olan davranışlar olutşrurusunuz. Bir şeye kendinizi defalarca maruz bırakırsanız zamanla hoşunuza gitmeye başlar. O anda sevdiğiniz bir şeyi bile zamanla sever hale gelirsiniz. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Nörolojiden çıkan büyük sonucu hayatın en büyük sırlarından birine dönüştürelim ve buna kısaca ”Restoran paradoksu” diyelim. Restorana her gittiğinizde o gün en az istediğiniz şeyi sipariş edin. Bir sonraki sefer yine. Bir şeyi sipariş ede ede sevmeye başladığınızda onu istemeyeceksiniz. Yeterince süre sonra fark edeceksiniz ki sevmediğiniz hiçbir şey kalmamış. Neyi seçerseniz seçin en istemediğiniz seçenek değil. Hayatın sırrı, neye katlanaca ğını kendin seçerek bir süre sonra yapıp da sevmediğin hiçbir şey kalmamasıdır.

Keyiflerimiz, tercihlerimiz, alışkanlıklarımız, bağımlılıklarımız sayılarla ilgili mekanik bir süreçtir. Sayıları değiştirmek, alışkanlık ve keyiflerimizi değiştirmeye yeter.

Her deneyimde, duygularınız beyninizdeki elektriği tetikler. Bu elektrik beyninizin içinde suyun fırtınada hareket ettiği gibi ilerler -en az dirençle karşılaşacağı yollar bulur. Daha önce oluşturduğunuz bu yollar elektriğinize akacak kanallar verir ve böylece deneyiminize vereceğiniz karşılığı şekillendirir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Family Guy dizisinde Peter, Carter Pewterschmidt’e ”Big Bang Theory dizisini izleme partisi düzenleme” cezası verir. Carter, bölüm boyu diziyi izleyecek kimse bulamaz ve tek başına izler. Bölümün sonunda cezası bittiği ve artık izlemek zorunda olmadığı söylendiğinde şöyle der:
”Artık hoşuma gittiği için izliyorum.”

İletimin bir nörondan diğer nörona geçmesi için, nöronlar arasında bulunan sinapsları geçmesi gerekir. Sinapslardan güçlü iletiler geçer. Böylece bazı iletiler akımını sürdüremez. Bu sayede bazı şeyler önemli, bazı şeyler önemsiz olabilir. Tekrar ettikçe sinapslar gelişir ve elektrik iletimi kolaylaşır.

Deneyimli sinapslar komşu nöronlara elektrik göndermekte daha başarılıdır, bu yüzden daha önce gittiğiniz bir yoldan gitmekte daha iyisinizdir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Ancak sinapslarla ilgili önemli bir konu, duygular aracılığıyla birden oluşabilmeleridir. Pek çok tekrarın sağlayacağı etki tek bir duygusal olayda yaşanabilir. Örneğin yüzlerce kez kahve içtiğiniz için kahve içmeyi artık çok seviyorsunuzdur. Ancak bir kez üzerinize kahve döküldüğü için birden kahve içmekten soğuyabilirsiniz. Koyun severken köpek havladığı için koyunlardan korkmaya başlamış olabilirsiniz. Patlıcan yerken mideniz bulandığı için patlıcan sevmeyebilirsiniz.

Tekrar, sinapsları zamanla geliştirir. Duygu, sinapsları anında oluşturur. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Kar örneğinden gidersek, sinapslar karın üzerinden araba geçmesi gibidir. Defalarca insan geçmesiyle oluşacak yol tek seferde oluşur. Lastik izleri üstünden yürümek daha kolaydır. Üzerine kar yağması daha çok zaman alır.

Ama sinaspların yol açtığı bağlantıları da tekrarla yenebilirsiniz. Üzücü olayları unutabilir, bağımlılıklardan kurtulabilirsiniz. Tekrarla alışkanlık edinimi, önemle tavsiye edilir. En doğal ve yan etkisi olmayan süreç, bir davranışı tekrarla yerleştirmektir. Aksi takdirde duygusal olayların yol açtığı süreçlerin döngüsü içine hapsoluruz.

Seçtiğiniz şeyi tekrar etmeye başlamazsanız rastlantılar sizi şekillendirir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Çok profesyonel bir sporcu olan Roberto Carlos, şahane bir çalım atan İlhan Mansız’ı anında yere indiriyor. Böylelikle İlhan Mansız’ın zihninde çalım atarsa düşeceği duygusu yerleşmeli. Yıldızlaşan bir sporcu insan üstü işler yapıp durdurulamaz bir enerjiye ulaşabilir. Bu sebeple defans oyuncuları yıldızlaşmaya başlayan oyunculara karşı sertleşirler.

Alışkanlıklar ve öğrenme ile ilgili ”45 gün aksatmadan uygulama” şeklinde tavsiyeler var. Her nedense bir şey 45 gün tekrarlandığında kalıcı olarak yerleşmiş oluyor. Döngüyü kırarsanız, baştan başlamanız gerekiyor.

Yeni bir sinir yolu inşa etmek için çok fazla para ya da zaman gerekmiyor. Sadece cesaret ve odaklamayla, yeni bir davranışı kendinizi iyi ya da kötü hissetseniz de tekrarlamak yeterli. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

”Zinciri kırmamak” gerektiği hem psikolojik hem de nörolojik bir konu. Bir gün yapılmayan bir davranışı yerleştirmek için sıfırdan başlamak gerekiyor. Tüm önemli kişiler bir davranışı yerleştirmek için aralıksız yapmak gerektiğini söylüyor.

Beynimiz, hayatta kalanlardan miras. Özellikle beynimiz, kaynaklarını idareli kullanmaya programlanmış durumda. Peki bir yoldan elektrik akımı düzenli olarak gidiyorsa ne olur? Beynimiz oradan elektrik akımı iletmeye meyilli olduğu gibi, bunu yaparken de daha az enerji kullanır.

Beyin, yakıt olarak bol miktarda glikoz kullanan bir yüksek enerji tüketicisidir. Kişinin ağırlığının yalnızca yüzde 3’ünü oluşturmasına rağmen, mevcut yakıtın yüzde 20’sini kullanır. Enerji depolayamaz ancak ihtiyaç duyduğu anda enerji alması gerekir. Koşullara uyum sağlama yeteceği inanılmaz derecede olduğu için, yakıt kaynaklarını idareli kullanır. -Brain Up, John B. Arden

Beynin kaynaklarını idareli kullanmasına ”hedonik adaptasyon” örnek verilebilir. Beyin, mutluluk hormonlarını üretimini bir olayın beklentisine ve tekrarına göre ayarlar. Piyango’dan para çıktığında sürekli yüksek mutluluk hormonu üretemeyeceği için mutluluk eşiğinizi yükseltir. Dolasıyısıyla şimdi sizi mutlu eden şeylerle mutlu olmazsınız. Önceden hiçbir şeyin yetmemesi gibi bundan sonra da hiçbir şey yetmeyecektir.

Ustalaşmak denen şey, beynin bir konuda daha az enerji harcamaya başlamasıdır. Çünkü hangi yollardan elektrik akımı geçeceğin zaten bilir. Neredeyse düşünmeden bir işi halledersiniz.

İnsanlar bir video oynunuz ilk kez oynadıklarında, etkinlikle capcanlı olan beyinleri deli gibi enerji harcar. Oyunda ustalaştıkça beyin etkinliği de giderek azalır; artık enerji bakımından daha verimli hale gelmiştir. Herhangi bir işle meşgul olan birinin beyni üzerinde ölçümler gerçekleştirip etkinliğin çok düşük düzeyde olduğunu gözlerseniz, bu büyük olasılıkla onun elindeki işle uğraşmadığını değil, programları devrelere kazımak için geçmişte epeyce çabalamış olduğunu gösterir. -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Her adımda düşünme süreci, bir şeyi öğrenirken yaşanır. Bir süre sonra bazı adımların kendiliğinden işlediğini fark edersiniz. Ustalaştıkça işin büyük kısmında düşünmeyi bırakırsınız.

Bir işte beceri kazandıkça, enerji ihtiyacı azalır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Gerçekliği şüpheli de olsa, konuya uygun meşhur bir anektod vardır. Picasso’dan birisi bir portre ister. Kendisine beş dakikada çizip verilir. Para konusu açıldığında adam ”5 dakikalık resim için bu kadar para mı istiyorsun?” der. Picasso da; ”30 yıl + 5 dakika” O tablonun beş dakikada ortaya çıkmasını sağlayan, 30 yıllık nöron yolları oluşumudur.

Ne kadar sık kullanmış ve ustalaşmış olursanız olun, kullanmayı bıraktığınız nöronlardan elektrik geçiş hızını azalır. Bir insan yetişkinlikte bile ülkesinden ayrılsa, dilini kullanmadığı sürece konuştuğu dili bile unutacaktır.

Bir kez bir şablon geliştirince, bir daha denediğinizde yapması daha kolay olacaktır. Peki ya yapmayı bırakırsanız ne olur? Eskisi kadar iyi Fransızca konuşamazınız. Yeteneğinizi muhafaza etmek için o faaliyette sık sık bulunmalısınız. -Brain Up, John. B. Arden

Beyinle ilgili bilimsel kitapların çoğunda zeka kelimesine hiç rastlamayız. Oysa günlük hayatta en inandığımız kavramlardan biridir. Herkes nöron yollarını sonradan oluşturmak üzere doğuyor. Bazı biyolojik farklar hayattaki rastlantılarla zamanla avantaja dönüşüyor olabilir. Yine de tekrarın, çabalamanın büyük önemi var. Aynı işi zamanla daha az enerjiyle yapmaya tecrübe denir, zeka da denebilirdi.

Zeki beyinler açıkça daha az enerji kullanır. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Çok zeki bireyler, hem beyin etkinliği hem de gözbebeklerinin büyüklüğünden anlaşıldığı üzere, aynı sorunları çok daha az çabayla çözerler. Bir işte beceri kazandıkça, enerji ihtiyacı azalır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Ustalaşmaya felsefi manalar yüklendikten binlerce yıl sonra, gelişen teknoloji beynimizdeki kimyasal ve fiziksel bazı değişiklikleri gözlemleyebilmemizi sağladı. PET taramaları gösterdi ki, ustalaşmak, beynin bir alanını daha az kullanmak demek.

PET taramalarının gösterdiği üzere, kişi belli bir beceride ustalaştıkça, beynin o beceriyle ilgili kısmı daha az çalışır. Bu da verimliliğin temel ilkesini anlatır: Kolay gelen tekrarlanacaktır; çünkü kolaydır. -Brain Up, John. B. Arden

Görüntüleme tekniklerinin gösterebildikleri ve işlevleri farklı.

Eyleme geçmek ve kendi nöron yollarını kullanmak büyük önem taşır. ‘Pratik’ dediğimiz kavram, nöronların gerçekten kullanılmasıdır. Öğrenme konusu da bizzat nöron yolları ile ilgilidir. Dolasıyısyla en iyi deneyimleyerek öğrenilir.

Bir şeyler öğrenmenin en işe yarar yolu, onları bizzat deneyimlemektir. -Sıfırla, Chris Paley

Ronaldinho, Xavi varken sıra gelmeyen Messi, antremanlarda o kadar çok frikik çalıştı ki, yıllar sonra başlasa da bugüne kadar tam 51 frikik golü attı.
”Binlerce hareket deneyenden korkma, bir hareketi binlerce kez deneyenden kork.”

Nöron yollarının yavaşça oluşması, zamanla bazılarından daha çok sinyal geçmesi iyi bir öğrenme metodu. Bir şeyi deneyimlemek yavaşça bazı nöron yollarının zamanla keskinleşmesi demek. Herkes kendi nöron yolunu kendi oluşturabiliyor. Bu nedenle insan sayısı kadar öğrenme biçimi var. Bir insana dışarıdan bilgi verilse bile öğrenme ancak kişinin kendi çabasıyla gerçekleşir. Ve baştan hangi nöron yolunu oluşturacağımızı bilemeyiz, bunu ancak denedikçe ve tekrarladıkça oluştururuz.

Hiçbirimiz dart oynamak için ders almayız; sadece atış yapar ve bu atıştan yola çıkarak sıradaki sefer daha mı aşağıya yoksa daha mı yukarıya atmamız gerektiği sonucu çıkarız. -İrrasyonel, Stuart Sutherland


”Çoğu insan zekaya inanır, ben inanmıyorum, bizi birbirimizden ayıran emektir, ben çalışmaya inanıyorum.” -Aziz Sancar 

Düşünme, öğrenme, yetenek, zeka… İnsanlığın evrenin sırrını çözmekten günlük problemleri aşmaya kadar en önemli kavramları son derece basitçe şuna dayanıyor; tekrar. Yeterince tekrar yapmayıp yeterince çalışmadığımız için rastgele nöron yolları hayatımızı şekillendiriyor.

Bir şeyi ne kadar çok yaparsanız, o şeyi gelecekte yeniden yapma ihtimaliniz o kadar güçlenecektir. Sporcuların uzun antrenmanlar yapmalarının, piyano alanların saatlerce çalışmalarının nedeni budur. Bir şeyi ne kadar çok düşünürseniz, zihninizde durup durup ortaya çıkması ihtimali o kadar güçlenecektir. Tekrarlama, beyni yeniden yapılandırır ve alışkanlık doğurur. -Brain Up, John. B. Arden

Şimdilerde neden bir Michelangelo çıkmadığını düşünüyor olabilirsiniz. Kendisi bir taş yontucusunun karısı tarafından emzirilmiş ve sadece heykel eğitimi alana kadar 13 yıl gece gündüz sadece taşlarla uğraşmıştır. Bugünlerde böyle bir eğitim ve odaklanma mümkün değil. Dolayısıyla böyle sanatçılar da çıkmıyor.

İlginç olan, her düşündüğümüzde de belirli nöron yollarını kullanıyor olmamız. Bir şeyi sık düşünmek, onu beynimiz için gerçeğe dönüştürüyor. Kendimizi baştan inandırırsak bu nedenle sonradan doğruya ikna olmamız zorlaşıyor. Sabit fikirlerimiz, alışkanlıklarımız, bağımlılıklarımız da böyle doğuyor. Ve hafızamızdaki anılar da her düşündüğümüzde değişiyor. Belleğimiz de aynı prensiplerle çalışıyor.

Tanıdık sinir yollarında seyahat kolaydır, ama bu her zaman iyi bir şey değildir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Antibiyotiği kullandığınızda önce güçsüz olanlar ölür. Doğru zamanlarda kullanmazsanız, ortamda kalan güçlülerin çoğalması nedeniyle etkileri artar. Hayatta kalanların özellikleri devam eder, adapte olmayanlar kaybolur. Beynimizde hangi düşüncenin hayatta kalacağına kendimiz karar verirsek fikrimiz ve karakterimiz olur, öbür türlü nasıl biri olacağımız sadece şansa kalmıştır.

Belirli bir eşiği aşamayan sinyallerin bir sonraki nörona geçemediğini söylemiştik. Aynı zamanda kullanmadığımız nöronlardan daha az elektrik geçeceğini de. Dolasıyısıyla yeterince beslemediğimiz düşünceler kaybolur, bu da bir süre sonra geriye cılız da olsa diğer düşüncelerin kalması demektir. Sonuçta biyolojinin doğadaki yasaları, beynimizdeki düşünceler arasında olur. Hayatta kalanın nesli devam eder. Yani yeterince çok yönlü düşünmezsek, çok kolay bir şekilde sabit fikirli olur ve aksi fikirleri aklımıza bile getirmeyiz.

Kullanılmayan nöronlar körelir, bu yüzden daha önce kullandığınız nöronlara ciddi şekilde güvenirsiniz. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Aygaz müziği, Bellona şarkısı, Trivago, Wix… Firmalar jingle’larını, reklamlarını binlerce kez duymamız için uğraşırlar. Ve hakikaten bazı markaların isimlerini müziğini aklımıza getirmeden okumayız bile.

Bu da beynimizin hacklenebileceği anlamına geliyor. Yanlış dahi olsa sürekli gönderilen bir fikir zaman içinde yerleşecektir. Sürekli maruz kaldığımız şeylere alışırız. Tüm manipülasyon araçları, sürekli tekrarlanan yalanın zamanla inanılır olacağını söyler. Beynimiz kendi söylediklerimize de zamanla inanır, bu nedenle tüm motivasyon kitapları ruh halimizi değiştirmek için yüksek sesle mutlu olduğumuzu söylememizi tavsiye eder.

Doğal seçilim insanlara devasa sayıda nöron verdi ve bu da doğuştan gelen bilgi üzerinde büyük bir avantaj sağlayabileceğimiz anlamına geliyor. Kurduğumuz sinir sağlarına güvenmek üzere tasarlandık. Bu yüzden, bizi yanlış yola götürseler de onları görmezden gelmek çok zordur. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

”Seçkinler beğendikçe alkışlar, halk ise alkışladıkça beğenir.” -Cenap Şahabettin

Bir şeyi sık duymak sık düşünmemize, bu da zamanla inanmamıza neden olur. Tekrarın düşüncelerimizi değiştirmesine ”salt maruz kalma etkisi” denir. Bir şeye sürekli maruz bırakılmak rahatça fikirlerin değişmesini sağlar.

Bir argümanı birçok defa duymak, onu kabul etme ihtimalizimizi yükseltir. -Sıfırla, Chris Paley

Bu o kadar vahim bir konudur ki, sadece medya ve reklamcılık kullanarak insanların gözünde itibar oluşturulabileceği ve fikirlerinin yönlendirilebileceği anlamına gelir. Ancak bunun tek sebebi bu değildir.

Orantısız güç, elbette çok kötü bir şey. Yine de profesyonel bazı dernekler, dünya çapında duyulmak için kasıtlı olarak polisin kendisine müdahale etmesini sağlarlar. Sıradan bir eylemi polis çatışmasına dönüştürmek için provokatörlere sahip çok fazla grup vardır. Haberlere çıkmayan bir protestonun hiçbir işe yaramayacağı düşüncesi yaygın bir düşüncedir.

Daha çok gördüğümüz şeyi daha çok beğeniriz. İnsan beyninin en büyük zaaflarından biri budur. Bir fikri sürekli duyurduğunuzda birileri karşı çıkarsa, fikriniz bir o yöne bir bu yöne gidip sonunda kendi kararınıza varabilirdiniz. Ancak bir şeyi sürekli görmek ona sempati duymamızı sağlar. İşte bu da neden siyasetçilerin, oyuncuların, markaların göz önünde olmaya çalıştığını anlamamızı sağlar.

Bir şeyi gördükçe daha çok beğeniriz, görmediğimizde bile. -Sıfırla, Chris Paley

Nou Camp stadında küçük bir ayrıntı. Tabelada Coca Cola yazıyor. Bu bizim için oldukça normal. Ancak şöyle bir düşünün; Coca Cola yazısı görmeden gün bile geçirmeyiz. Hangi ilçeye ve köye giderseniz gidin, hangi cihazınızı açıp nerede gezerseniz gezin; karşınıza bir logo çıkar. Daha çok görülmek insan düşüncesinde pek çok şey değiştirir; bunu reklamcılar oldukça iyi bilir.

Bu pek çok şeyi açıklar. Sıradan eylemleri protestoya dönüştüren örgütlerin daha çok bağış aldığı ortaya çıkmıştır. Duyulma arttıkça insanların düşüncesinde yer etme fırsatı doğar. Bu da zaman içinde haklı olmak anlamına gelir. Bazı oyuncular bar çıkışlarında görüntülenir, rezalet çıkarır ve popülaritesini artırır. Sadece gündeme gelmek için bile olmadık şeyler yapılabilir. Hiçbir yeni değişilik olmasa ve hayatına anlam katacak hiçbir şey sunmasa bile profilinde sürekli selfie paylaşmak beğenilirliği artırabilir. Kimisi için kendini sürekli göstermenin avantaja döneceği düşüncesi yaygındır.

Bir yüzün resmini daha önce görmüşseniz, resmi daha sonra yeniden gördüğünüzde o kişi size daha çekici gelecektir; o kişiyi daha önce görmüş olduğunuzu hatırlamasanız bile. Salt maruz kalma etkisi adını alan bu durum, örtülü belleğinizin, dünyayı yorumlama biçiminizi etkilediğini gösteren kaygı verici bir gerçeği gözler önüne serer. Bu durumda, salt maruz kalma etkisinin ürün markalama, şöhret yaratma ve siyasi kampanyalardaki sihirde parmağı olduğunu duymak size şaşırtıcı etmeyecektir: Belirli bir ürüne ya da yüze tekrar tekrar maruz kaldığınızda, onu giderek daha fazla tercih eder hale gelirsiniz. Sürekli göz önündeki şahsiyetlerin, beklenenin tersine olumsuz basından her zaman rahatsız olmamalarının nedeni de bu etkidir. Ünlülerin sıklıkla söylediği gibi ”tek kötü reklam, reklam olmamasıdır” ya da ”gazetelerin hakkımda ne söylediği umrumda bile değil, yeter ki adımı doğru yazsınlar.” -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bildiklerimizi gözden geçirelim. Sadece sık duyduğumuz için bir yalana inanmaya başlıyoruz. Sadece çok gördüğümüz için birini beğenmeye başlıyoruz. Hala daha vahimi var. Bir düşünceyi daha önceden duymuşsak, bahsi geçtiğinde inanma ihtimalimiz artıyor. Beynimiz ”bunu duymuştum, muhtemelen doğrudur” diyor. Yani her zaman ortaya söylenti atanlar ve ilk konuşanlar avantajlı oluyor.

Katılımcı, daha önceki haftalarda da duyduğu belirli bir cümleyi, duymadığına yemin bile etse, ”doğru” olarak değerlendiriyordu. Araştırmacı, katılımcıya duymak üzere olduğu cümlenin yanlış olduğunu söylese bile durum değişmiyordu. Sonuçta, belirli bir fikre salt maruz kalmış olmak, onunla yeniden karşılaştığınızda fikrin size daha inanılır gelmesi için yeterlidir. -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Trump’ın başkan seçilmesi muhtemelen ”salt maruz kalma etkisi” ile mümkün oldu. ”Cambridge Analytica Skandalı”, Facebook’la ortak çalışan bir şirketin Trump’a oy vermesi muhtemel kullanıcılara taraflı içerikleri göstererek ve algoritmada önplana çıkardığını gösterdi. Bu durum Trump’ı Amerikan başkanı yaptığı gibi, Zuckerberg’i de oldukça zor bir duruma düşürdü.

Konunun ilerlemesi bitmedi, hala vahimleşiyor. Bir fikri tekrar tekrar duymak zamanla inanmamıza neden oluyor, ayrıca bir kez duyduk diye inanma ihtimalimiz artıyor demiştik. Şimdi ise bir adım öteye gidiyoruz. Bir şeyi gördük ama bilinçli olarak değil, farkında olmadan. Yani başka bir şey anlatılırken arkaplanda idi. Ya da bir şey okurken anlamayacağımız şekilde aralara serpiştirilmişti. Yine de beynimiz etkileniyor.

Uyarıcıya tekrar tekrar maruz kalmamızın uyarıcıyı beğenme derecemizi yükseltmesi, yüzlerce deneyde gözlendi. -Sıfırla, Chris Paley

”Söylenti pazarlaması” artık bir reklamcılık dalı sayılabilir. Anlatması ilginç tek bir söylenti insandan insana dolaşır. Psikoloji de insanların bir kez duyduğu bir şeyi tekrar duyduğunda inanma ihtimalinin olduğunu söyler. Dolayısıyla doğru bir söylenti yaymak en etkili reklamdır.

Bir grup öğrenciye başka bir amaçla fotoğraflar gösterdiler. Bazı fotoğraflarda dikkat bile edilmeyecek yerlerde, arkaplanda bir markanın su şişeleri mevcuttu. Hiçbir öğrenci bilinçli olarak bunu fark etmedi. Sonradan başka bir araştırma için öğrencilerden bir marka tercih etmeleri istendi. Pek çok şişe arasından öğrenciler fotoğraflarda farkında olmadan gördükleri şişeleri tercih ettiler. Sorulduğunda, hiçbiri o markayı bilmiyordu, fotoğraflarda da görmemişlerdi.

Bir yüzün resmini daha önce görmüşseniz, resmi daha sonra yeniden gördüğünüzde o kişi size daha çekici gelecektir; o kişiyi daha önce görmüş olduğunuzu hatırlamasanız bile. -Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman

”Viral Marketing” de bir başka reklam türü. İnsan kendi söylediği yalana bile inanmaya meyilli iken, herkesçe konuşulan bir şeye kolaylıkla kanacaktır. Dolasıyıla sadece ilginç olduğu için paylaşım yapılması sağlandığında kimin inandığı için kimin ilginç olduğu için paylaştığı ayırt edilemez. Herkesçe paylaşılan bir şeye peşinen ”gerçek” gözüyle bakılır.

Sıklığın bilinçdışındaki düşüncelere olumlu etkisi ile ilgili meşhur bir deney de vardır. Michigan Üniversitesi’nde bazı gazete başlıkları gösterildi. (Deneydeki öğrencilere gazetenin ”Türkçe” olduğu söylenmiştir). Kelimeler tamamen uydurulmuştu ve hiçbir manaya gelmiyorlardı. Pek çok gazete gösterildikten sonra ekrana bazı kelimeler yansıtıldı. Hangi kelimelerin olumlu manaya gelebileceğini tahmin etmeleri istendi. Öğrenciler sık gördükleri kelimeleri farkında olmadan olumlu olarak tahmin ettiler. Oysa kelimeler hiçbir manaya gelmiyordu ve gazetelerde kaç kez geçtiklerini saymamışlardı. Beyinleri daha çok maruz kaldıkları kelimelere olumlu anlam yüklemişti.

İnsanların fotoğraflarını sürekli gördükten sonra onlardan daha çok hoşlanabiliriz. -Sıfırla, Chris Paley

Profil kendi resimleriyle dolu olsa da her yeni kişisel fotoğraf hala gereklidir, daha çok görülmek daha çok beğenilmek demektir. Çağımız gençleri ilk görüşte aşka değil, birinin milyonlarca kez karşısına çıkarak kendini beğendirmeyi öğrenmiştir.

Bir başka deneyde ise benzer bir kurgu yapıldı. Ancak bu kez hangi fikrin doğru olacağı soruldu. İnsanlar vahim bir şekilde daha sık duydukları fikrin daha doğru olduğunu düşündüler.

Sonuçta, belirli bir fikre salt maruz kalmış olmak, onunla yeniden karşılaştığınızda fikrin size inanılır gelmesi için yeterlidir. -Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman

2. Dünya Savaşı’na girmemekle övünen ABD’de halk savaştan uzak kalmaktan son derece memnundu. Komünizm tehlikesi nedeniyle en büyük düşmanları Ruslar’dı. Ancak İngiltere’nin savaşı kaybetmesi durumunda ABD’ye borçlarını ödemeyemeyecek olması savaşa girmeyi gerektirmiştir. Halkı ikna etmek gazetelerle olmuştur. Tekrar tekrar yapılan haberler ve haber konusu olması için kurgulanmış olaylar sonrası kısa bir zaman içinde tüm ABD’liler Hitler’e karşı İngilizler’in dolasıyıla Ruslar’ın yanında savaşmaya ikna olmuştur.

Her psikolojik durumun olduğu gibi, bunun da biyolojik bir nedeni var. Sonsuz ihtimal arasından gerçekleşenler bizi hayatta tutmuş olan koşullardır. Her koşulun doğruluğunu araştıracak kadar vakit ayırmak, hayatta kalmak için işlevsel olmazdı. Bu nedenle bazı şeylere peşinen güvenmeye programlandık. Dolayısıyla gerçekleşen ve tekrarlanan olaylara güveniyoruz, bu da tüm düşüncelerimizi değiştiriyor.

Sık sık tehlike arz eden bir dünyada sağ kalabilmek için, organizma yeni bir uyarana ihtiyatla, geri çekilerek ve korkuyla tepki vermelidir. Yenilikten kuşkulanmaya bir hayvanın sağ kalma olasılığı zayıftır. Ne var ki uyaran gerçekten güvenli ise, ilk baştaki ihtiyatın azalmasına da uyum sağlar. Zajonc’a göre, salt maruz kalma etkisinin meydana gelmesinin nedeni, bir uyarana tekrar tekrar rmaruz kalmanın ardınand kötü bir şey olmamasıdır. Böyle bir uyaran en sonunda bir güvenlik işaretine dönüşecektir ve güvenlik de iyi bir şeydir. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Trilyonlarca nöron, her biri diğeriyle her saniye iletişim halinde. Her saniye elektrik akımı geçiyor ve her akım geçtiği yolda iz bırakıyor. Bir sonraki akımın oradan geçme ihtimali artıyor. Böylelikle her söylediğimiz, düşündüğümüz, yaptığımız şeyler belirli nöronları kullanmamızı sağlıyor. Sonuçta söylediklerimize inanıyoruz, düşüncelerimizi şekillendiriyoruz, yaptıklarımıza alışıyoruz. Ve bir şeye sık rastladığımızda haklı bulma ihtimalimiz artıyor, bir şeyi gördükçe beğeniyoruz, duydukça inanıyoruz. Kontrol edemeyeceğimiz kadar bağlantıya sahip bir beyin için tekrar sayıları bu kadar önemli olduğuna göre; hayatımızın gidişatı neyi ne kadar tekrar edeceğimize karar verip vermediğimizle ilgili. Sayılarla oynayıp tekrarladığımız şeyleri değiştirdiğimiz zaman inandığımız, sevdiğimiz, bildiğimiz şeyler ile alışkanlarımız kendi karar verdiklerimizden ibaret olabilir.

KAYNAKLAR

  • Beyindeki Hayaletler, V.S.Ramachandran
  • Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening
  • Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman
  • Brain Up, John. B. Arden
  • Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • Sıfırla, Chris Paley
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland

EKLER

  • Yaklaşık 1,5 kg ağırlığında, evrende keşfedileymiş en karmaşık malzeme.-Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman
  • Profesyonel tenisçi olmayabilirsiniz, ama bisiklete binmeyi bir kez öğrendiyseniz, aynı süreçten siz de geçtiniz demektir. İlk bindiğinizde sağa sola yalpaladınız, oraya buraya çarpıp düştünüz ve ne yapmanız gerektiğini çaresizce öğrenmeye çalıştınız. Bu sırada bilinçli zininiz ağırlıklı biçimde devredeydi. Nihayet, büyüklerinizden biri bisikleti yönlendirmenize yardım ettiksen sonra kendi başınıza binebilir hale geldiniz. Bu beceri zamanla reflekse dönüşüp otomatikleşti. Sizin için okumaktan, anadilinizi konuşmaktan, ayakkabılarınızı bağlamaktan ya da babanızı yürüyüşünden tanımaktan farkı kalmadı. -Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman
  • Her sinir hücresi, diğerleriyle bin ila on bin arası sinaps kurabilir. Bunlar açık veya kapalı, tetikleyici veya engelleyici olabilir. Yani şaşırtıcı karmaşıklıktaki bir dansta, kimi sinapslar salgıladıkları sıvılarla işleri alevlendirirken kimileri de sıvılarıyla ortamı sakinleştirir. -Beyindeki Hayaletler, V.S.Ramachandran
  • Beyninizi beslemenin son adımı alıştırma yapmaktır. O faaliyette tekrar tekrar bulunun. -Brain Up, John. B. Arden
  • Egzersiz yapmakla kas kaybını önleyebileceğimizi ve bu tip faaliyetlerle bedenimizi zaman içinde geliştirebileceğimizi herkes bilir. Aynı şeyi beyin için de söyleyebiliririz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Nintendo web sitesinden alıntı
  • Yeni bir davranış, düşünce ya da duygu oluşturulduktan sonra bunların devam ettirilmesi daha az enerji gerektirir. Teniste yeni bir vuruş ya da yeni bir dilde merhaba demeyi öğrenmek gibidir bu. Başlangıçta beyninizin odaklanmasını, gayret göstermesini ve daha fazla enerji harcamasını gerektirir fakat o vuruşu yeterince yaptıktan ya da o dilde yeterince merhaba dedikten sonra, gayret göstermeksizin yapılabilir hale gelir. O halde, beyninizi yeniden yapılandırmak için o yeni davranışı otomatik hale gelinceye kadar uzun süre yinelemeniz gerekir. Bu seviyeye bir kez ulaştıktan sonra, beyniniz artık eskisi kadar çok çalışmak zorunda olmayacak. -Brain Up, John. B. Arden
  • Ustalık tek bir beceri değil, bir beceriler dizisidir ve aynı profesonel, kendi alanındaki görevlerin bazılarında son derece usta, bazılarındaysa hala acemi olabilir. Satranç oyuncuları, ustalaşana kadar ‘’her şeyi görmüşlerdir. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • Bir işte beceri kazandıkça, enerji ihtiyacı azalır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
225 Views