Seçimler, Bahaneler ve Yarıküreler

Bu yazı, ilerde geliştirilecektir. Yazım hataları da içerebilir.

İnsanlardan tercih yapmaları istendiğinde sağında yer alan ürünleri seçme eğiliminde olduğu ile ilgili bir iddia üzerine iki bilim insanı bir deney yapmaya karar verir. Bunu araştırmak için yapılan bir deneyde insanlardan iki çoraptan birini tercih etmeleri istenir. Deneklerden %12’si soldakini, %40’ı sağdakini seçer. Neden o çorabı seçtiği sorulanlar; örgüsü ve esnekliği ile ilgili tahminlerini söylerler. Bir açıklama bulmuşlar ve tercihini buna göre yaptıklarını söylemişlerdir. Önce seçmiş, sonra seçimlerini desteklemişlerdir. Çoraplar birbirinin aynısıdır.

”Seçim mimarisi”, pazarlama ile psikolojinin birleştiği konulardan biri. Ufak değişilikliklerin büyük alışveriş alışkanlıkları değiştirdiği fark edildiğinden beri çok ince hesaplanmış pek çok şey işletmelerde yer alıyor. Örneğin, insanların süpermarketlerde soldan sağa (saat yönünün tersine) dolaştığında daha çok alışveriş yaptığı keşfedildiğinden beri marketler böyle dizayn ediliyor.

Bir başka deneyde insanlardan çeşitli fotoğraflar arasından çekici buldukları bir kadın resmi seçmeleri istenir. Seçim sonrası kişilere fark ettirilmeden fotoğraf değiştirilir. Sonra fotoğrafa bakarak o kadını neden çekici bulduğunu açıklamaları istenir. Katılımcıların yüzde 80’i fotoğrafın değiştirildiğini fark etmez ve neden çekici bulduğu ile ilgili fotoğrafa bakarak açıklamalar yapar. Aynı deney daha sonra gıdalarda da tekrarlanmış, insanlar tat ve koku değiştiği halde kendi seçimi olmadığını anlamamış, yine de seçim nedenini açıklamıştır.

Bilincimizin her zaman bilinçaltımızın yaptığı şeyleri tahmin etmeye çalışır. Tüyleriniz diken diken olduğunda bunun tam sebebini bilmeyip üşüdüğünüz varsayımına varabilir, hırka giydikten sonra arkadaşınıza ”Bir ürperti geldi” diye bir açıklamada bulunup buna kendiniz de inanırsınız. Oysa tüylerinizin diken diken olmasının başka bir sebebi olabilir. Yine de tiksinme, şüphelenme, tuhaf hissetme gibi pek çok duygudan sebepler çıkarır ve bahaneler üretiriz.

”Ahlaki yargıda kullandığımız mantık, hakimden ziyade avukat gibi çalışır. Duygularımız müvekkildir ve beynimiz avukat gibi, kararlarını savunmak için tüm şaibeli yolları kullanır ve duyguların izlerini örter.” -Sıfırla, Chris Paley

İki grup insandan birine dudakları arasında, diğerine dişleri arasında kalem tutmaları istenir. Bu sırada bir çizgi film izlenecektir. Her seferinde dişleri arasında kalem tutarak izleyenler çizgi filmi daha komik bulduklarını söylerler. Gülüyor gibi bir yüz ifadesi, beyne mutlu olduğuna dair bir sinyal göndermiş ve böylelikle alınan keyif artmıştır. Kararlarımız davranışlarımız tarafından etkilenir.

Dişlerin arasında kalem tutmak beynimizde güldüğümüzde çalışan kasların çalıştığı sinyalini gönderir, beynimiz de davranışlarımızı haklı çıkarmak adına düşüncelerimizi değiştirip hakikaten mutlu olduğumuzu söyler.

”İnançlarımız için makul gerekçeler dediğimiz şeyler, genellikle içgüdülerimizi haklı çıkarmak için yapılan son derece mantıksız girişimlerdir.” -Thomas Henry Huxley

Genç kızları kapsayan bir deneyde çeşitli müzik albümlerini puanlamaları istenir. Her kızdan daha önce orta derece puan verdiği iki albüm arasından tercih yapmaları istenir. Seçtiği albüm kendisine hediye edilir ve yeniden puanlama yapılır. Deneye katılanlar başta orta düzey puan verdikleri albüme her zaman başlangıçtakinden daha yüksek puan verirler. Bir şeyi seçtikten sonra seçilebilir olduğuna dair kendimize ciddi telkinlerde bulunuruz.

”Kendine hizmet eden yükleme yanlılığı”
Sınavı geçtikten sonra ”çalıştım, geçtim”, kalınca ”çok zordu”. Çoğu durumu yorumlama biçimimiz ne olduğundan ziyade düşünmedeki hatalarımızdan kaynaklanır.

Bunun bir diğer örneği emlak sektöründe yaşanmaktadır. Evlerin puanlandığı bir sistemde, çiftler bir özelliğini çok beğendiği için bir evi seçtikten ve hatta satın aldıktan sonra, o evle ilgili çok abartlılı övgülerde bulunduğu görülmektedir. Hatta ilk aramalarında ”geniş salon” seçmiş çiftler, küçük bir salonu olan ev aldıktan sonra ‘küçük salon ‘sıcak bir ortam yaratıyor” gibi açıklamalar yaparlar.

”Argümanlar tercih yapmak için değil, tercihleri savunmak için kullanılır.” -Sıfırla, Chris Paley

Bir deneyde insanlardan çivi çakıp sökmekle ilgili sıkıcı bir iş verilir. Etkinliğin eğlenceli olup olmadığı ile ilgili verilen puanlar çok düşüktür. Etkinliğin normalde sıkıcı olduğu tescillenmiş olur. Başka bir gruptaki herkese tek tek etkinlik öncesinde bir ricada bulunurlar. O gün deney görevlilerinden birinin gelmediğini, görevinin etkinliğe girecek kişilere çok eğlenceli olduğunu söylemek olduğunu söylerler. Eğer onun alacağı 1 dolar kendisine verilirse kendisinden sonra etkinliğe girecek kişiye deneyin eğlenceli olup olmadığını rica edip edemeyeceği sorulur ve kendilerine 1 dolar ödeme yapılır. Bu kez hem etkinliğin eğlenceli olduğuna dair puanlar artar, hem de gerçekten eğlenceli bulan inanlar ortaya çıkar. Biraz sonra başka birine etkinliğin eğlenceli olduğunu söyleyecek kişilerin beyinleri kendisini haklı çıkarmak için uğraşmıştır.

Peter Griffin ve arkadaşları, Barry Manilow konserine neden gitmemek gerektiğini konuşurlarken biraz aşırı yüklediklerini düşünerek olumlu birkaç şey söylerler. Konuştukça aslında harika bir şarkıcı olduğunu keşfetmektedirler. Bir sonraki sahnede o ve arkadaşları konseri ağlayarak izlemekte ve şarkılara eşlik etmektedirler.

Deneyin sonraki aşamasında insanlardan yine etkinliğe girecek kişilere eğlenceli olduğu söylenmesi istenir ancak bu kez 20 dolar karşılığında. O gün gelmeyen görevlinin etkinliğin eğlenceli olduğunu söylemek için kişi başı 20 dolar gibi büyük bir para aldığını duyan deneyciler bu kez kendisinden sonra gelen kişilere etkinliğin sıkıcı olduğunu söylerler ve kendileri de keyif almazlar. Bu kadar yüksek bir para alan kişinin bu işi bir amaç için değil para için yaptığı düşünülmüştür. Bu yüzden de etkinliğin gerçekten çok sıkıcı olduğu ile ilgili baştan fikir sahibi olmuşlardır.

Chris Paley: ”İnsanlara daha az para öderseniz işlerini daha çok severler.” diyor. Çünkü ”para için çalışmadığıma göre bu işi gerçekten seviyor olmalıyım” diye düşünüyorlar.

Bir deneyde insanlara sahte kişlik testi doldurulur. Karakter analizinin kendilerine ne ölçüde uyduğu sorulur. Deneye katılanların %90’ı sonuçların mükemmel derece uyduğunu söyler. Sorular, sonuçlar değiştirildiğinde bile her zaman insanlar ortaya çıkan sonuçları beğenme ve kendilerine uyduğunu düşünme eğilimindedir. Kendini kandırma eğilimi; burçların, falların, kişilik testlerinin varlık sebebidir.

Kadınları kapsayan bir başka deneyde, bir zayıflama merkezinde iki gruba deney yapılır. Kadınlardan bir metin okumaları istenir, bu sırada birkaç saniye sonra kendi sesleri kayıttan yayınlanır. Bu da teklemeye ve kekelemeye neden olur. Bu sinir bozucu etkinlik bir gruba her gün 1 saat, diğer gruba her gün 5 dakika uygulanır. Ve sonra spora geçilir. Zayıflamakla alakası olmayan bu çalışmayı 1 saat yapan grup ortalama 3 kg erirken, diğer grup 135 gr zayıflar. Daha çok emek harcamak, işe yarayacağı konusunda kendini ikna etmeye ve zayıflaman için daha fazla çalışmaya neden olmuştur.

Araştırmalar, olayın sonucuna göre kişileri suçladığımızı gösteriyor. Baştaki davranıştan haberdar olsak bile kötü bir şey olduğunda eleştirilerimiz artıyor, yani bu durumda da önce sonuca bakıyor, sonra tercihimizi destekliyoruz.
”Çok kötü bir şey olduğunda birini suçlamamız gerekir, bu kişi kurban bile olsa.” -Sıfırla Chris Paley

İki grup insana 1 dolar karşılığında loto oynatılır. Gruplardan birine kendi numaraları seçme hakkı tanınır, diğer gruba hazır oynanmış numaralar verilir. Çekilişten önce deneycilere kuponları satmak isteyip istemeyecekleri sorulur. Hazır kupon alanların verdiği ortalama fiyat 1,96 dolar iken, kendi numaralarını seçenler ortalama 8,67 dolar isterler. Stuart Sutherland şöyle diyor: ”Kendi özgür seçimlerimizin değerini abarttığımızı gösteren daha iyi bir örnek olamaz.”

”Eğer hepimiz mantıklı bireylersek argümanları kimin öne sürdüğü hiçbir şeyi değiştirmemeli. Yani argümanlar ya geçerlidir ya da geçerli değildir. En iyi planlara sahip politikacıları seçmemiz gerekir. Aksine, liderleri seçtikten sonra politikaları seçiyoruz. Sonran başa gidiyoruz.” -Sıfırla, Chris Paley

Ortada sonuç varken, ona mantıken uyan açıklama koymak kolaydır. Ancak o açıklamalar gerçekten yasa ise, bir sonraki durumda yasaya uyduğumuzda sonucun ayan beyan ortaya çıkması gerekir. Amerika’nın en ünlü astrologlarına çeşitli kişilerin doğum tarihleri ve birisi doğru üç farklı karakter profili sunulmuş ancak hiçbir zaman burcuna oranla karakterini doğru tespit edememişlerdir. Hiçbir yasaya dayanmadığı halde kendi söylediğine kendini ikna eden insanlar ”uzman” adı altında sanki gerçek bir şey anlatıyor gibi dinlenmekteler.

İki grup öğrenciye bir şiir ezberletilmek istenmiş, gruplardan birine diledikleri kıtayı seçebilecekleri söylenmiştir. Kendi ezberleyeceği bölümü seçme izni olan grup derslere daha fazla katılım göstermiş, ezberlemeyi daha iyi başarmış ve derse daha yüksek puan vermişlerdir.

”Araştırmalar, insanların bir konuda tercih yaptıktan sonra yapmış oldukları tercihi gereğinden fazla büyüttüklerini ortaya koyuyor.” -Stuart Sutherland

Bir başka deneyde idam cezası ile ilgili araştırmalar gösteren dört sahte makale hazırlanır. Makaleler neredeyse birbirinin aynı olup sadece araştırma sonuçları kısmı değiştirmiştir. Birinde cinayet oranı idam cezası sonrası artarken, diğerinde azalmaktadır. İdamla ilgili net kararı olan kişilere makaleler okutur. Görüşü ile örtüşen makaleleri okumuş kişiler, bu makaleleri ”daha iyi araştırılmış” ve ”daha ikna edici” bulmuşlardır. Diğer ilginç sonuç, fikriyle örtüşen makaleler okuyan kişiler için makaleler inançlarını desteklerken, aksi yönde ve neredeyse aynı makaleler okuyan kişilerde hiçbir değişilikliğe yol açmamıştır. Kararlarımızı aldıktan sonra destekleyen delilleri görür, reddedenleri görmeyiz.

”Ahlaki akıl yürütme mekanizmamız verdiğimiz kararları savunmamızı sağlar, karar vermemizi değil.” -Sıfırla, Chris Paley

Twitter’la ilgili bir araştırma, insanların sadece kendisi gibi düşünen kişileri takip ettikleri ve çok az karşıt görüşle etkileşim kurduğunu göstermiştir. İnsanlar ne karara varırlarsa varsınlar, aksi yönde milyonlarca delil veya görüş olsa bile sosyal medya gördüklerini sadece kendi kararını destekleyenlerden oluşacak bir ortama dönüştürmekteler.

Bir başka deneyde deneklere iki torba gösterilmiş, birinde %60 kırmızı, %40 siyah, diğerinde %40 kırmızı, %60 siyah top olduğu söylenmiştir. Torbalardan birinden çekim yaparak seçtikleri torbanın hangisi olduğunu tahmin etmeleri istenmiştir. Birkaç seçim sonra kişiler tahmini bir karar varmışlardır bile. Bu karardan sonra ne seçerse seçsinler, çektikleri topların bu kararını desteklediğini düşünmüşlerdir. Sonraki seferlerin her birinde kırmızı top da seçse, siyah top da seçse, doğru seçimi yaptığına tekrar tekrar emin olmuşlardır. Tamamen tarafsız bir seçim ortamında ve doğruyu bilmenin imkansız olduğu koşullarda bile insanlar önce seçmekte, sonra seçimini desteklemektedir.

”Gerçek karar verme sürecimize bilinçli bir erişimimiz yoktur.” -Sıfırla, Chris Paley

Tercihlerimizi savunma içgüdümüz üzerine bir başka deney Yale Üniversitesi tarafından gerçekleştirilmiştir. Bir bölgedeki kadınlara liselerde doğum kontrol ile ilgili bilinçlendirme yapılması gerektiği ile ilgili görüşme yapılır. Bir gruba böyle bir çalışma başlaması adına dilekçe imzalatılır. Diğer gruba imzalatılmaz. Sonraki günlerce kadınların evlerine böyle bir çalışmanın gençleri cinselliğe özendireceği ve konunun ailelere bırakılması gerektiği ile ilgili broşürler dağıtılır. Sonra kadınlar aranır ve bu konudaki çalışmalara katılıp katılmayacakları sorulur. Dilekçe imzalamamış kadınlar broşürlerin etkisinde kalmıştır ve hiçbiri katılmak istemez. Ancak dilekçe imzalayanlarda tam tersi bir etki olur. Onlar broşürlere oldukça kızmışlar ve artık daha istekle katılmak istemektedirler. Baştan tercih yapmış olmak, onu sarsacak iddialara aşırı tepki vermeye neden olur.

”Bumarrang etkisi, kişilerin inançlarına meydan okuduğunda haklı olduklarına daha fazla ikna olmalarıdır. Kişiler, kaçamayacakları taahhütler konusunda kendini ikna etme ihtiyacı hissederler.” -İrrrasyonel, Stuart Sutherland

”Parmaklarınızı şıklattığınızda gözleriniz ve kulaklarınızın bu hareketle ilgili olarak kaydettiği bilgi daha sonra beyin tarafındna işlenir. Ancak sinyallerin beyinde ilerleme hızı oldukça yavaştır; bakır bir tel boyunca sinyal taşıyan elektronların hızından milyonlarca kez daha yavaş.Bu nedenle bu şıklatma hareketinin sinirsel olarak işlenmesi biraz zaman alır. Siz algıladığınız anca eylem çoktan olup bitmiştir bile. Siz algıladığınız anda eylem çoktan olup bitmiştir bile. Algı dünyanız her zaman gerçek dünyanın gerisinde kalır. Bir başka deyişle dünya ilişkin algınız, gerçek anlamda canlı olmaya bir canlı yayın gibidir.” -Incognito, David Eagleman

Kendimize söylediğimiz yalanlarla ilgili sadece psikolojik değil ayrıca nörolojik örnekler de bulabiliriz. Ramachandran, konuyla ilgili hastalarına, Beyindeki Hayaletler kitabında yer verir. İhmal sendromu adı verilen bir durum, bazı hastaların vücudunun yarısını hiç kullanamayacağı kadar felçli olduğu halde, kendilerinin bunu kabul etmemesi ile ilgilidir. Yürüyemeyen, sol tarafındaki nesneleri göremeyen, bir kağıda bir şeyi düzgün çizemeyen hastalar bile bunları yapabildiklerini düşünmekte, çünkü beyinleri bu aradaki boşlukları doldurmaktadır.

İhmal sendromu olan hastalara soldaki örneklere bakarak çizim yapmaları istendiğinde sağdaki şekiller ortaya çıkıyor ve tam doğru çizdiklerine inanıyorlar; sol tarafı çizmediklerine ikna olmuyorlar.

Ramachandran’ın Bayan Dodds isminde bir hastası vardır. Banyoda düşmüş ve felç geçirmiştir. Bu olay kendisine anlatılmıştır, başına gelenleri bilmektedir. Ancak ”Doktor yürüyebilir misiniz?” diye sorduğunda ”Elbette” der. Oysa iki haftadır tekerlekli sandalyededir. ”Ellerinizi kaldırabilir misiniz?”, ”Alkışlayabilir misiniz?” gibi tüm sorulara ısrarla olumlu yanıt vermektedir, aslında söylediklerinin hiçbirini o an yapıyor olduğunu sansa bile yapmamaktadır. Ramacandran özellikle bir yere kadar soru sormaya devam etmektedir; bahanelere kadar. Zira bir yerde çelişki muhakkak yaşanmaktadır. Örneğin alkışladığını söyleyen bir kişinin odada alkış sesini duymasını gerekir. İşte böyle bir çelişki yaşandığında kişinin beyninin köşeye sıkışması ve gerçeği kabul etmesi gerekir. Ancak insan beyni böyle çalışmaz ve bahaneler icat eder. Bayan Doods’a bir aşamada kolunu neden kaldırmadığı sorulduğunda şöyle der; ”Tıp öğrencileriniz beni sinir ettiler, artık kolumu kaldırmak istemiyorum.” Aynı hasta bir sonraki seansta ”Omzumda ciddi eklem iltihabı var, canım yanıyor”, diğerinde ”Asla iki elini de becerikli bir şekilde kullanan biri olamadım” demiştir.

”İnkar hastaları sol kollarını kullanmaları istendiğinde, o kollarını niçin hareket ettiremediklerine dair sıklıkla anlamsız neden veya gerekçeler uydurur.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

”Oliver Sacks, birçok sol yarı-ihmal hastası gibi, tabağının sadece sağındaki yemeği yiyen bir kadının tuhaf hikayesini anlatır. Kadın hasalığını biliyordu ve yemeğinin hepsini yemek istiyorsa soldaki kısmı görene dek başını kaydırmak zorunda olduğununu farkındaydı. Tekerlekli sandalyesini sağ tarafa geniş bir daire çizecek şekilde döndürüyor ve yaklaşık 340 derece döndükten sonra gözleri dokunulmamış yemekle buluşuyordu. Sadece sola dönmesi gerektiğini hiç bilemedi, çünkü onun için sol yoktu.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Somatoparafreni denen, insanların kendi vücut organlarını reddettiği nörolojik bir rahatsızlık vardır. Bir hasta geceleri sürekli yataktan düşmekte ve hastabakıcılar kaldırmaktadır. Çünkü kendi kolunun yatağına bırakılmış cansız bir kol olduğunu düşünmekte ve sürekli onu yere atmaya çalışmaktadır. Bir başka da kadın kendisine kendi kolu gösterildiğinde onun erkek kardeşine ait olduğunu söyler, erkek kardeşi başka bir şehirde yaşamaktadır. Bu durumda da bahane mekanizması çalışmaktadır. ”Neden erkek kardeşine ait olsun?” sorusuna ”Çünkü çok büyük ve kıllı, benim kollarım kıllı değildir.” der.

”Bu hastaları izlemek insan doğasını mercek altında gözlemek gibidir; bana, kendimizi kandırmaya ne kadar yatkın olduğumuzu ve insan aptallığının tüm yönlerini anlatır.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Bir başka deneyde, ellerini kontrol edemeyen bir kadın tepsi ile su bardaklarını taşıması istendiğinde tüm bardaklar kırılır. Üstü sırılsıklam bir şekilde şöyle der: ”İki elimle başarılı bir şekilde taşıdım.” Ramachandran, ”Gördüğünüz gibi taşıdım” gibi bir cümle yerine ”iki elimle” demesine Freudcu bir cevap bulur. Dilimizle bilinçaltımızda gizlediğimiz şeylerin ortaya çıkmasını engellemeye çalışırız.

”Bu garip ifadeler, Freud’un ”tepki oluşumu” dediği -özsaygısını tehdit eden bir şeyi, karşıtını beyan ederek bilinçaltında, gizleme çabası- durumuna bir örnektir.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Kendimizi kandırma mekanizmamızın temelinde ”tutarlılık” prensibi yer alır. Söylediklerimiz ve yaptıklarımızla, düşündüklerimizin ters düşmesini istemeyiz. Davranışlarımızın ardından bahaneler bulur ya da söylediklerimizi ispatlamak için davranışlarımızı değiştiririz.

”Geçmişi kötülemek kesin olarak irrasyoneldir, zira gerçeğin eğilim bükülmesine dayanır.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Kendimize söylediğimiz yalanların bir diğer nedeni ”özsaygımızı koruma isteği”izdir. Bu nedenle inançlarımıza uygun şeyleri daha çok hatırlar ve diğer şeyleri görmezden geliriz. Bir süre sonra hep bizim inandığımız şeyler oluyormuş ve doğru taraftaymışız gibi bir hisse kapılırız. Hatta diğer insanların nasıl bu görüşte olmadığına şaşırırız.

”Biri bir karar aldığında, aldığı kararın hatalı olduğunu gösteren açık bir delil bile sunulsa, genellikle kararını değiştirmeye karşı aşırı direnç gösterir.” -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Bir diğeri beynin aşırı miktarda maruz kaldığı bilgi, duygu girişine karşı bir karar mekanizması oluşturmak için ”hikayeleştirme” yoluna gitmesidir. Ramachandran buna ”ayrıntı bolluğunu elemek” der. Böylece bir konuda mantıklı bir hikayeye sahip olur ve her şeyi ona uydurmaya çalışırız. O hikayeye uymayan şeyleri görmezden geliriz, uyanları da desteklemek için kullanırız. Ramachandran, bunun böyle olduğunu çünkü her yeni bilgi kırıntısında hikayeyi değiştirmek zorunda kalsaydık çıldıracağımızı söyler.

”Bisiklete binmeyi bir kez öğrendikten sonra, beyninizin, kaslarınızın yaptıklarıyla ilgili bir öykü kurgulamasına gerek yoktur; bilinci bunun için rahatsız etmeye değmez bile. Her şey öngörülebilir olduğundan öykü gereksizdir; pedalları çevirirken aklınızdaki diğer meseller düşünmekte özgürsünüz.’ Beynin öykü kurgulama mercileri, yalnızca ortada çelişkili ya da anlaşılması güç bir durum varken tam güç çalışmaya başlar.” -Incognito, Daniel Kahneman

”Şimdi varsayalım ki gelen girdi içinde bir şeyler mevcut taslağa uymuyor. Ne yaparsınız? Seçeneklerden biri tüm senaryoyu yırtarak işe sıfırdan başlamaktır: Hikayenizi gözden geçirerek, dünya ve kendiniz hakkında yeni bir model oluşturmak. Buradaki sorun şu: Tehdit yaratan her bilgi kırıntısı için bunu yapsaydınız, davranışlarınız kısa üre içinde kaotik ve düzensiz hale gelirdi; çıldırırdınız.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Bunu sağlayan beynimizin sol yarıküresidir. Kendimize yalanlar söyleyen, delilleri saklayıp değiştiren, olmadık hikayeler uyduran kesim, bizim dengede olmamızı sağlar. Çünkü her saniye kararları değiştiren biri olarak işlevsiz olur, hiçbir konuda hareket edemezdik. Bu avantaja sahip olmanın cezasını Ramachandran şöyle açıklar: ”kendi kendinize yalan söylemek.”

Sol yarıküremizin yaptığı şey, anormalliği tamamen görmezden gelmek ya da dengeyi korumak için eğip bükerek daha önceden var olan çerçevenin içine tıkıştırmaktır.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Dünyaca ünlü nörolog Ramachandran, sol ve sağ yarıkürelerin çalışması ile ilgili şu benzetmeyi yapar. Düşmana saldırmaya hazırlayan bir generale karargahında bir gözcüden haber gelir. Düşmanın beş yüz tankı vardır, kendilerininse altı yüz. Buna göre sabah 06:00’da saldırmaya karar verirler. Saldırıya beş dakika kala ise bir izci birliği gelerek düşmanın yedi yüz tankı oluğunu söyler. Generalin beynin sol yarıküresi olduğunu düşünürsek yapacakları şunlardır;

  • İnkar: Haberciye kimseye bir şey söylememesini söyleme. İzciyi öldürme. İzcinin raporunu ‘çok gizli’ yazan bir çekmecede saklama.
  • Bastırma: Önce gelen bilgiye güvenip sonradan gelen bilginin muhtemelen yanlış olduğuna karar verme.
  • Uydurma: İzcilere generallere yalan söylemesini, aslında beş yüz tankı olduğunu söylemesini isteme.

”Havaya atılan taş konuşabilseydi, kendi tercihi ile düştüğünü söyleyecekti.” -Spinoza

Çünkü sol yarıküre, kararsızlılığın hiçbir işe yaramayacağını bilmektedir. Sürekli karar değiştirseydik, işlevselliğimiz kaybolurdu. Peki ya izci birlik yedi yüz tank yerine, düşmanın nükleer silahı olduğunu söyleseydi? Generalin hemen yeni bir plan yapması gerekirdi. Bunu sağlayan da sağ yarıküredir. Ramachandran, sağ yarıküre için de ”Şeytanın avukatı” benzetmesinde bulunur. Anormallikler arar, bir bilginin tüm sistemi ve kararı sorgular, yeniden başlamaya karar verir. Sol yarıküre inatçı bir biçimde sisteme sadık kalırken, sol yarıküre değişime zorlar.

Bazı epilepsi hastalarının corpus collosum’u alınır. Bu, beynin iki lobu arasındaki iletişimi keser ve ”bölünmüş beyin” denen durum oluşur. Bu hastaların önüne çeşitli nesneler ve yazılar koyduğunuzda sol eliyle sağ gözünün gördüğü, sağ eliyle de sol gözünün gördüğü nesneler seçer. Bunları neden seçtiğini açıklaması istendiğinde solundaki nesneyi neden seçtiği ile ilgili olmadık bir bahane söyler. Oysa gözüyle o nesneyi görmüştür, yine de beyni ona haber vermez. Sol yarımküremiz, eylemlerimizi neden yapıtımızla ilgili bahaneler üretir.

”Bir lambanın, düğmeye basıldığında neden ışık verdiğini bilmesine gerek yoktur. Bizim de bir şey yaptığımızda bunu neden yaptığımızı bilmemize gerek yoktur.” -Sıfırla Chris Paley

Yukarıdaki hastalar gibi, sağ yarıküresi zedelenen kişilerde sol yarıkürenin ‘dizginleri serbest kalır’. Beynin izcileri aslında kişinin tekerlekli sandalyede oturduğunu, ellerini hareket ettiremediğini, kolun vücuda yapışık olduğunu söylese de bile umursamaz. Kendisini durdurmak üzere sağ yarıküre orada yoktur.

”Gerçeklik modelini gözden geçirip yenileyemez, çünkü sağ yarıküre tutarsızlıkları saptayan mekanizmalarıyla birlikte devre dışı kalmıştır.” Sağ yarıküre tarafından yapılan dengeleme veya ”gerçeklik kontrolü” olmayınca, bu sahte ve aldatıcı yolda gidebilecekleri mesafenin bir sınırı yoktur.” -Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

Kendimizi kandırmamız, önce tercih yapıp sonra bahaneler bulmamız üzerine yeterince çarpıcı deneyden bahsetmemiş gibi, bir de üstüne en çarpıcı deneyden bahsedelim. 1960’larda Benjamin Libet adlı bir biliminsanı, insanların kafalarına elektrotlar yerleştirir ve istedikleri zaman parmaklarını kaldırmalarını söyler. Ayrıca o sırada bir saate bakacaklardır ve parmaklarını kaldırmak için çok güçlü bir dürtü hissetiklerinde bunu yapacaklardır.

Beynimiz parmağı kaldırma kararını ”Parmağımı kaldırmaya karar verdim” dedikten sonra değil, önce almıştır.

Deney sonucuna göre, ilginç bir şekilde insanlar hareket etmeden çeyrek saniye kala hareket etme dürtüsünün farkına varmaktadırlar. Daha ilginç olanı, beyindeki etkinlik artışı hareket etme isteği duymadan önce ortaya çıkmaktadır. David Eagleman, bu deneyden çıkan çarpıcı sonucu şöyle özetler: ”Kişi, hareket isteğini bilinçli biçimde duymadan epeyce önce, bazı beyin parçaları karar vermiş ouyordu bile.” Buradan çıkan çarpıcı sonuç şu; beyniniz parmağınızı kaldırma kararı veriyor ve size ”haber veriyor.” Parmağınızı kaldırdığınızda siz bundan yeni haberdar olmuş oluyor ve bunun kendi isteğinizle gerçekleştiğini düşünüyorsunuz. Siz istediğiniz için parmağınızı kaldırmıyor, parmağınızı kaldırdığınız için istediğinizi zannediyorsunuz. Önce yapıyoruz, sonra karar veriyoruz.

”Özgür irade, sezgilerimizin bize söylediği kadar basit bir olgu değildir.” -Incognito, David Eagleman

Özgür irademiz, bilinçli kararlarımız, mantıklı tercihlerimiz olduğunu düşünüyoruz. Oysa deneyseler önce bir şekilde, hatta bazen rastgele nedenlerle tesadüfen seçimler yapıp sonra -bazen hayatımızın kalanı boyunca- bu tercihi savunduğumuzu gösteriyor. Beynimizin önsaygısını koruma ve mantıklı bir hikayeye sadık kalma ihtiyacı nedeniyle aksi yöndeki delilleri görmezden geliyor, bahanelere daha sıkı sarılıyoruz. Beynimizin sol yarıküresi de bunu destekleyerek kim olduğumuzla ilgili yalana inanmamızı ve plana sadık kalmamızı sağlıyor. Çok ender olarak yolumuzu değiştiriyor, hatadan dönüyor ve tekrar tercih yapma zahmetine katlanıyoruz. Beynimiz doğru çalışırken dahi bize yalan söylemeye programlanmış durumda. Karalarımızın çoğunu bizim almadığımızı bilmek iyi bir yeniden başlangıç şansı olabilir.

KAYNAKLAR

  • Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran
  • Sıfırla, Chris Paley
  • Incognito, David Eagleman
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland
45 Views

Ruh hali, İnanç ve Plasebo

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması henüz yapılmamıştır.

1950’lerde göğüs ağrısı çekenlere ”iç meme arteri ligasyonu” denilen bir operasyon yapılmakta imiş. Bunun için önce anestezi uygulanıyor, sonra göğüs kafesi açılıyor ve iç meme arteri bağlanıyormuş. Arterlere uygulanan basıncın yüklenmesi kalp kasına kan akışı gerçekleşmesini ve hastaların iyileşmesini sağlıyormuş. 20 yıl boyunca bu operasyon binlerce hastaya uygulanmış.

1955’de Leonard Cobb adlı bir kardiyolog bu işlemin etkisinden şüphelenir. Hastalarının yarısına bu operasyonu uygular, diğer yarısına da uygulayacağını söyler. Anestezi verir, göğüs kafesine bıçakla açılmış gibi iz bırakırlar. Her iki gruba işlemin yapılacağı söylenir.

Operasyon sonrası her iki grubun da elektrokardiyogramları arasında fark görülmemiştir.

Çok enteresan bir sonuç elde edilir. Her iki grup da göğüs ağrılarında rahatlama olduğunu bildirirler. Ve üç ay sonra geri gelirler, göğüs ağrıları tekrar başlamıştır. Bir şekilde ameliyat olduğunu düşünmek hastalara iyileştikleri izlenimi vermekte ancak aslında esas soruna hiçbir etkisi olmamaktadır.

14. yüyılda cenazelerde ölüye ağlaması ve üzgün görünmesi için tutulan sahte atıfçılara ”plasebo” deniyormuş. Plasebo kelimesi Latince ”memnun edeceğim” anlamına geliyor. Dan Ariely’den öğrendiğim kadarıyla tıp kavramı olarak ilk 1785’te New Medical Dictionary’de kullanılmış.

Bugün, iyileşeceğini düşünmenin iyileştirici etkisine ”placebo etkisi” deniyor. 1955’ten bugüne kadar pek çok uygulamanın aslında bir etkisi olmadığı, plasebo etkisi sağladığı ortaya çıkmıştır. Ayrıca bugün yeni bir ilaç veya tedavi için, hatta psikolojik deneyler için mutlaka bir kontrol grubu kullanılır. O gruba ilaç veya tedavi uygulanmasa bile uygulandığı söylenir. Örneğin üzerinde deney yapılan ilaca tamamen benzeyen ama aslında hiçbir işe yaramayan bir ilaç uygulanır. Hastalar kendisinin plasebo grubu olduğunu bilmez. Sonuçlar alındığında plasebo grubu ile kıyaslanır ve ilacın gerçekten etkili olup olmadığı bulunur.

”Şimdi farklı olduğumuzu düşünebiliriz. Ama değiliz. Plasebolar hala sihirleriyle bizi etkilemeye devam ediyor.” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Plasebo kavramı öncesinde kurbağa gözü, maden suyu, kokain, elektrik akımı gibi pek çok şey de tedavi amaçlı kullanılmakta imiş. Bugün de hacamat, bitkisel sağlık ürünleri, sülük gibi pek çok şeye ”şifa” gözüyle bakılmakta. Bilim bu kadar ilerlediği halde hiçbir etkisi olmayan şeylerin sağladığı psikolojik rahatlama, yani plasebo etkisi insanlara iyi geldiğini düşündürmekte ve kullanımı devam etmekte.

Osteopati, bilimsel temeli olmadığı halde hastanelere kadar girmiş uygulamalardan sadece biri. İyi geldiğine inandığı için talep eden milyonlarca kişilik kitleyi boş çevirmek istemeyen hastaneler, bunu adeta gerçek bir tedavi gibi uygulamaktadır. Plasebo etkisi nedeniyle hastalar kendilerini bir süre iyi hissetmekte ancak esas hiçbir sorunu düzelmemektedir.

Stuart Sutherland, bilimin bu kadar ilerlediği bir çağda hala placeboların hüküm sürmesini üç sebeple açıklıyor. Birincisi, sözde tedavi sağlayan ”uzman”ların araştırmaları, varsa konuyla ilgili eğitimleri ve geçimlerini riske atmak istememeleri nedeniyle sundukları uygulamaların etkisine bizzat kendileri de inanmaları. Fayda görmediği için bırakanların tedaviyi bıraktığı için iyileşmediğinin düşünüldüğü, bırakmayıp da iyileşmeyenlerin doğru uygulamadığı için iyileşmediğinin düşünüldüğü bir ortamda; iyileşmeyenlerin sayısı ne kadar çok olursa olsun, sadece iyileşenlerin reklamı yapıldığı, anlatıldığı ve duyulduğu için her zaman işe yarıyor gibi gözükecektir. İyileşmemenin söylentisi yayılmaz ama ilacın başarısı hemen herkesçe anlatılır. Ve plasebo etkisi nedeniyle pek çok kişinin ilk başta kendini iyi hissetmesi, ilacın reklamını yapması. Zaten neredeyse her tedavi ilk başta iyi hissettirmektedir. Ve bu kişiler arasından sonradan kötüleşenlere ”hastalığı ilerledi” denmektedir. Yani yine tedavinin işe yaramazlığı gündemde değildir. Ayrıca kendiliğinden iyileşen bir grup hastanın da iyileşmesi böyle uygulamalar bağlanmaktadır.

İki köpeğinden birinin kulağına ilaç damlatmak zorunda olan adam, diğer köpek kıskanmasın diye ona da damlatmış gibi yapıyor. Bu tıpkı ülkemizde her doktora gidenin aynı ”röntgen çektirme hizmeti” almak ve ”antibiyotik yazdırmak”tan geri kalmadığını hissetme ihtiyacına benziyor.

Hastaların ilaç almadan doktordan çıkmamasının sonuçlarından biri olarak doktorlar da plasebo ilaçlar vermekteler. Virüslere antibiyitoikler etki etmese de, virüs kaynaklı soğuk algınlıklarında dahi doktorlar antibiyotik yazmaktalar. Dan Ariely, doktorların bunu istememelerine rağmen bunun artık sosyolojik bir konu olduğu için yaygınlaştığını söylemekte.

Ülkemizde hasta talebi yüzünden her yıl yüzbinlerce MR ve röntgen’in gereksiz çekildiği tahmin ediliyor. Hastalarımız, MR ya da röntgen çekilmeden tedavi edildiklerine inanmadıkları gibi, çekmeyen doktorları da ”iyi doktor olmamak”la suçluyorlar.

”2003 yılında yapılan bir çalışmada boğaz ağrısı için antibiyotik alan hastaların üçte birinden fazlasında, antibiyoltik kesinlikle işe yaramadığı için daha sonra viral enfeksiyon görüldüğü bulunmuştur. ” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Dünyaca ünlü psikolog Daniel Kahneman, rütbeli askerlere bir konferans vererek cezaya nazaran motivasyonun çok daha etkili bir çalışma stili olduğundan bahseden. Konferans sonrası bir komutan gelerek, dinlediklerinin gerçeklerle uyuşmadığını söyler. Nedeni sorulduğunda şöyle der; ”30 yıldır ne zaman bir askeri çok büyük bir şey başardığı için ödüllendirsem, bir sonraki sefer daha kötü bir performans sergiler. Buna karşılık felaket bir performans sergileyen bir askeri ne zaman azarlasam bir sonraki sefer daha iyi olur.” Kahneman askere dedikleri doğru olduğu halde vardığı sonucun yanlış olduğunu söyler. Bir insanın ortalama başarısı içinde çok iyi bir performans göstermesi istisnadır. Bir sonraki sefer çok büyük ihtimalle ortalamaya yakın bir sonuç elde edecek, yani daha düşük bir performans gösterecektir. Yine her insanın çok çok kötü bir performans göstermesi de istisnadır, büyük ihtimalle bir dahaki sefer ortalamaya yakın bir performans gösterecektir. İstatistikte buna ”ortalamaya doğru regresyon” denir. Komutan hiçbir şey yapmasaydı bile harika başarı gösteren askerler bir sonraki sefer aynı başarıya büyük ihtimalle ulaşamayacak, felaket performans sergileyenler büyük ihtimalle bir sonraki sefer o kadar kötü olmayacaklardı.

Tarih, pek çok sahte doktor, şifacı ve mucize gösterici ile doludur. Bunların en büyük hilelerinden biri ortalamaya doğru regrasyonu kullanmalarıdır. Durumu iniş çıkışlarla dolu hastanın en kötü anını beklerler, tam o sırada ilacı verirler. Semptomlar kendiliğinden hafiflediğinde ilacın etkisi olduğu düşünülür.

Başta depresyon olmak üzere pek çok nevroz kendiliğinden sonlanabilir; yani tedaviden bağımsız olarak, gün gelir, hasta kendi kendine iyileşir. Plasebo kullanılan kontrollü bir deneyde (plasebo olarak depresyon hastasıyla bir terapist değil, herhangi bir insan konuşmuş, dertlerini dinlemiş ve onu destekleyen tavsiyeler iletmiştir), plasebonun hastanın depresyonunu tedavi etmede psikanalist kadar başarılı olduğu bulgusuna ulaşmıştır. -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Ortalama 80 alan bir öğrenci iseniz bir sınavda 99 almanız istisnadır. Bir sonraki sefer çok büyük ihtimalle 99’dan düşük puan alır yani ortalamaya yaklaşırsınız. Aynı şekilde 30 almanız da istisnadır. Çok büyük ihtimalle bir sonraki sefer 30’dan yüksek alır ve ortalamaya yaklaşırsınız. Kahneman şöyle bir gazete başlığı örneği verir: ”Enerji içeceğiyle tedavi edilen depresyonlu çocuklar üç aylık bir süre içinde önemli ölçüde iyileşiyorlar.” Bu uydurma başlık, uygulanması durumunda muhtemelen doğru çıkacak olsa da, bu enerji içeceklerinin depresyon tedavisinde kullanılacağı anlamına gelmez. Çünkü, ”aşırı bir grup” olan depresyonlu çocuklar tanımlaması da ortalamaya göre istisnadır. Normal çocuklara göre daha mutsuz oldukları için zaten zaman içinde ortalamaya doğru eğilim göstereceklerdir. Kahneman şöyle der: ”Enerji içeceği yerine baş aşağı durma, kedi okşaması da iyileşme belirtileri görmenize neden olacaktır.” Ortalamadan uzak bir örneğe ne yaparsanız yapın ”düzelme” görürsünüz. Bu yüzden de yaptığınız şeyin etkili olduğunu düşünürsünüz.

Klişe bir deyim; ”İlaçla 7 gün, ilaçsız 1 haftada iyileşirsiniz.”

”Depresyonlu çocuklar hiç kedi okşamasalar ya da enerji içeceği içmeseler bile zamanla biraz iyileşeceklerdir. Bir enerji içeceğinin -ya da herhangi bir başka tedavinin- etkili olduğu sonucuna varabilmek için, bu tedaviyi görmüş bir hasta grubunu, tedavi edilmemiş (ya da daha iyisi plasebo verilmiş) bir kontrol grubu ile karşılaştırmanız gerekir. Kontrol grubunun bir tek regresyon ile düzelmesi beklenir, deneyin amacıysa, tedavi edilen hastaların regresyon etkisinin üzerinde bir iyileşme gösterip göstermediğini sapmaktır.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

MIT’de bir deney yapılır. Son derece şık bir tıbbi laboratuvarda, etrafta ABD’nin en prestijli dergilerinde bir ilacın reklamı, şık bir asistan, tamamen resmi bir prosedürde hastalara içeri aldılar. Yeni çıkacak ve 5 dolar ücretinde olacak önemli bir markaya sahip olacak bir ilaç denenecektir. Öncelikle kalp hızı ölçümü gibi son derece profesyonel işlemler yapılır. Sonra çeşitli elektriksel etkilerle ağrı yaratılır. Ve ilaç verilir, ilacın etkisinin 15 dakika süreceği söylenir. 15 dakika sonra tekrar elektrik gönderildiğinde hastaların tamamı heyecanla daha az etkinlendiklerini söylerler. Oysa sadece C vitamini almışlardır.

Çizer: Umut Sarıkaya

”İlaç almanın yararlarından en azından bir kısmı, sırf işe yarayacağına inanmaktan kaynaklanır.” -Brain Up, John B. Arden

Aynı grup, ilacın fiyatı 10 sente düşürülerek tekrar deneye alınır. Bu kez hastaların yarısı ilacın etkisini görmediğini söylerler. Üstelik bu kişiler başlangıçta daha çok ağrı hisseden kişilerdir. Ağrının gitmesi için ilaca bel bağlamış hastalar hem ağrıyı daha şiddetli hissettiğini düşünmekte, hem de çözümün etkisini daha fazla hissetmektedir. Ve ilacın fiyatı düşürüldüğünde bu kez işe yaramadığını hissetmektedir.

”Gerçek şu ki plasebolar telkin gücüyle çalışır. İnsanlar onlara inandıkları için etkilidir.” -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

John B. Arden, psikiyatride tartışmaları devam eden plasebo konusuyla ilgili bir çalışmaya dikkat çeker. Toronto Üniversitesi’nde yapılan bir deneyde, güçlü antidepresan ilaçlar aldıklarına inanan fakat aslında plasebo alan hastalar da ‘beynin glikoz metabolizmasındaki’ değişikliklere bağlı olarak iyileşme göstermişlerdir.

Bir simülasyonda yüksek bir yerden düşen Neo, programdan çıktığında ağzının kanamakta olduğunu görür. Morpheus’a ”gerçek olmadığını söylemiştin” der. O da şöyle cevap verir: ”Onu gerçek yapan beynin.” Bugünkü nörolojik araştırmalar bu diyaloğu çok daha çarpıcı kılıyor.

”Araştırmacılar, önde gelen altı antidepresanın etkisini test ettiklerinde, ortaya çıkan etkinin yüzde 75’inin plasebo kontrollerinde de tekrarlandığını belirtmişler. -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Bir insanın bir ilacın etkili olacağını düşündüğü için iyileşmesi çok dikkat çekici bir konu. Burada istatistiğin yorumlanmasındaki hata değil bizzat bir değişiliklik mevcut. İnanmak hakikaten de iyileşme sebebi olabilir. Bu konuda nöroplastisite ile açıklanabilir. Öğrenme, hissetme, düşünme, ekletme, kaydetme… Teorik olarak anlattığımız tüm kavramlar aslında sinirlerden elektrik geçmesinden ibaret. Ve beyin her düşündüğümüzde değişiyor çünkü hangi sinirden nasıl bir iletim olduğu, sinirlerin birbiriyle iletişimi bir sonraki tercihi değiştiriyor. Aynı şekilde inanç da psikolojik bir kavram olsa da gerçekleşen şeyler beynin nörolojik yapısı ile alakalı ve inandığımızda da beynimizin çalışma tarzı etkileniyor.

Elif Şafak, TED konuşmasında anneannesinin evine kurşun döktürmeye, muska yaptırmaya gelen insanları anlatıyor. Kendisi ve annesi de bu uygulamalara inanmasa da anneannesinin yanından herkesin mutlu gittiğini, hatta hastalıklarında fiziksel iyileşmeler olduğunu gözlemlemiş. İnanmak, iyileşme sebebi olabilir.

”Sırf belli bir davranışı düşünmek ya da hayal etmek de beynin yapısını değiştirebilir.” -Brain Up, John B. Arden

Plasebo aldığı halde iyileşme gösterdiği araştırmalara konu olmuş hastalar arasında tümörü küçülen, ülseri iyileşen, huzursuz bağırsak sendromu iyileşen hastalar gibi çok ciddi konular da vardır. Burada varmak istediğimiz ana fikir, inancın sandığımızdan çok daha güçlü bir etkisi olduğu, bunu şimdilik tespit etsek de ne ölçüde yorumlayacağımız ile ilgili şimdilik net olamadığımızdır. Belki günün birinde inancın tedavi olarak kullanılması sonucu nörolojinin bağışıklık sistemine yardımcı etkilerinden faydalanılarak kendi kendimizi tedavi ettiğimiz günler gelecek olabilir. Ancak şimdilik inancın etkisinden bilimsel olarak kısmi yararlanılıyor, bilim dışı kişi ve kurumlar ise ürünlerini pazarlamak için suistimal olarak kullanıyor. Ancak artık inancın gücünü biliyor ve bunu iyileşme için olduğu kadar öğrenme, odaklanma, hayatımızı kontrol altına alma için de kullanabiliriz.

Padişah III. Mehmed’e sokakta gördüğü bir meczup ”56 gün sonra gelecek kazadan kurtulamazsın. Gafil olma padişahım.” der. Padişah’ın tüm ruh dünyası bozulur, günden güne çöker ve kısa bir süre sonra ölür. Tarihte öleceğine inandığı için ölen kişilerden sadece birisidir. Beynimiz düşündüğümüz şeyleri gerçek yapmaya çalışır.

”İnanç ve belli düşünme şablonları ruh haliniz üzerinde son derece etkili olabilir.” -John B. Arden

Küçüklüğünüzden itibaren piyano çalıyorsanız, aynı nöron yollarını ısrarla kullanmanız sonucu artık o nöron yollarını kullanmak çok daha kolaylaşır, buna ustalaşmak denir. Ve bir süre sonra düşünmeden de piyano çalarsınız. Ancak ilginç olan, bu ilerleme sadece piyano çalmayı eyleme dökünce değil, piyano çalmak üzerine düşündüğümüzde de gerçekleşir. John B. Arden bu konuyla ilgili şöyle der; ”Tek başına zihinsel uygulama yapmak bile beyni yeniden yapılandırmaya fayda sağlar.”

”Neye inandığınızın yaşayacağınız deneyimler üzerinde güçlü bir etkisi vardır; fiziksel olarak bile.” -Brain Up, John B. Arden

Bir grup öğrenciye ”yorucu” olacağı söylenen bir deney başlatılır. Kelime kartlarından kelime bulma işlemi tüm öğrenciler kendilerini yorgun hissedene kadar devam eder. Gruplardan birine aslına bu işlemin yorucu olmadığı söylenir. Bu grup bir sonraki çalışmada %75, neredeyse iki katı daha fazla çalışırlar. Yorgun olduğuna inanmak yorulmaya, olmadığına inanmak direnç toplamaya neden olur.

Martin Luther King; ”I have a dream!” demişti. İnanmakla başarmak arasında bir korelasyon olduğu çok gündeme gelmiş bir iddiadır.

Benzer şekilde, olumlu ruh halinde yaşamak son derece etkilidir, hatta mutlu taklidi yapmak hakikaten mutlu olmamızla sonuçlanır. John B. Arden: ”Olumlu bir ruh halinde olmadığınız zamanlarda bile öyleymiş gibi yaparak, olumlu ruh haline öncelik vermek suretiyle beyninizi yeniden yapılandırmaya başlayabilirsiniz.” Daha ilginç olanı, zeki olduğumuzu düşündüğümüzde zekileşiyoruz. İki gruba yapılan deneyde, öğrencilerden bir gruba ”zeki oldukları için”, diğer gruba ”zeki olmadıkları için” belirli problemler çözdürülmüş. Zeki olduğu söylenenler ekstra başarılar elde ederken, zeki olmadığı söylenenler alışılmadık şekilde başarısız olmuşlar.

Fotoğrafı çekmeden önce ”You are beautiful” denen insanların verdiği tepkiler. Güzel olduğumuzu düşündüğümüzde güzelleşiyoruz.

Kendimizi kandırabiliyoruz. Ancak öyle harika bir beynimiz var ki, kendimizi kandırdığımızı kendimize fark ettirmediğimizi zannederek bunu yapabiliyoruz. Ve bilinçli olarak kendimizi kandırdığımız anda inandıklarımızı gerçeğe dönüştürme gücüne sahibiz. Yine de çoğunlukla aslında farkında olmadan kandığımızı, bazı hatalara sadece inanarak düştüğümüzü, inandıklarımızı gerçek yaptığımız için gerçekliğimiz olduğunu fark etmiyoruz. İnanmayı bıraktığımız anda karşılaştığımız çoğu gerçek, ortadaki gerçek sorunların gerçek çözümlerini elde etmemizi sağlayabilir. Yine de gerçekliğin işe yaraması için de işe yarayacağına inanmak gerekir.

KAYNAKLAR

  • Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely
  • Brain Up, John B. Arden
  • Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • Olasılıksızlık, David J. Hand
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland

94 Views

Otomatikleşme, Derin Düşünme ve Sistemler

Bu yazının son okuması ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

”2×2=?”

Hiçbir düşünme, hesaplama işlemi olmadan 2 kere 2’nin 4 ettiğini söyleriz. Bu önceden beynimizde tanımlanmıştır. Yeniden çağırdığımızda cevabı veren, düşünceden bağımsız otomatik sistemdir.

”17×24=?”

Ancak bu kez iş değişti. Otomatik bir cevap vermedik, durup düşündük. Cevabı bulmak hesaplama gerektirir. Hesaplamaya odaklanabilmek için başka bir şeyle ilgilenmeyi kesmek, belki bir süreliğine gözleri kapatıp kendi sesini duymaya çalışmak gerekebilir.

”17×24=408”

Cevap 408’di. Bu bilgi bir şekilde gerekli oldu diyelim. Şifreniz, bir sınav sorusu ya da sık sık anlattığınız bir örnekte geçen bir sayı oldu. Bundan sonra 17×24 sorulduğunda yeniden otomatik sistem devreye girip düşünmeden, hesaplamadan 568 diyecektir. 17×25 sorulduğunda yeniden hesaplama gerekecektir.

Beynimiz genellikle otomatik pilot modunda, yani 1. Sistem’dedir. Ender olarak 2. Sistem’e geçiş yapar ve kontrolü devralırız.

Beynin iki sistemli düşünce prensibini anlamak, Daniel Kahneman’ın Hızlı ve Yavaş Düşünme kitabında anlattığı, psikolojinin muazzam konularından birisi. Keith Stanovich ve Richard West adlı psikologlar bu kısımlara ”1. Sistem” ve ”2. Sistem” dedikleri için genellikle bu şekilde adlandırılıyorlar. İlk anlattığımız otomatik, hızlı, çabasız ve düşünme gerektirmeyen otomatik sisteme ”1. Sistem”, diğer örnekte anlattığımız karmaşık, çaba isteyen, yoğunlaşma gerektiren sisteme ”2. Sistem” deniyor.

”Sana ”Filleri düşünme.” desem ne düşünürsün?”
”Filleri.”
‘Filleri düşünme!’ dendiğinde filleri düşünen otomatik sistemdir, buna engel olamazsınız.

Kahneman beynimizin çalışmasının ”normal şartlarda otomatik pilota bağlı” olarak devam ettiğini söyler. 2. Sistem’e geçmek istisnadır. Beynimizi, bir mühendisin ya da avukatın kitaplığının önündeki masasında çalışması gibi düşünün. Durmuş bir şeyler yazıyor, kitapların çoğuyla ilgili fikir sahibi. Ancak bazen durup bir kitabı açıp bir şeylere bakması gerekiyor. Normal rutin çalışması 1. Sistem, durup bir şeye bakması 2. Sistem’dir.

Telefonunuzu kurcalayarak geziyorsunuz. Birden bir şey gördünüz ve durdunuz. Mesajı dikkatle okumaya karar verdiniz. Aynı anda hem yürüyüp hem telefon kurcalarken 1. Sistem’deydiniz. Ancak otomatik şekilde halledemeyeceğiniz bir konu olduğunda beyniniziz sizi durdurup 2. Sistem’e geçti. Telefonla yürürken birden durursanız 2. Sistem’e geçtiğinizi anlarsınız.

Arkadaşınızla yola konuşurken karmaşık bir soru sorunuz. Büyük ihtimalle duracaktır. Aynısı cep telefonunuza bakıp mesajlaşırken önemli bir cevap vermeniz gerektiğinde de olur. Durmak, 2. Sistem’e geçtiğinizi gösterir. Beyin, otomatik faaliyetleri askıya almış, bir çözüm bulmaya çalışıyordur. İlginç bir şekilde, bazı dillerde durmak kelimesi ile anlamak kelimesi ilişkilidir. Anlamak için ”durup düşünmek” gerekir.

”En az çaba yasası” gereği, sürekli yaptığımız şeyleri beynimiz otomatik sisteme aktarıyor. Bir süre sonra düşünmek gerekmiyor. Usta satranç oyuncularının başarısı, hamlelerinin otomatikleşmesidir. Daha hızlı çalışan otomatik sistem, bilinçdışının bildiği bazı kararlar almayı oyuncuya teşvik eder. Bu seviyeye gelmek için onbinlerce maç yapmış olmak gerekebilir.

Tweetleri hızla aşağı kaydırırken birden bir şeye geri dönüp anlayana kadar okumak gerekiyor. Aşağı doğru kaydırma işlemi 1. Sistem durup bir şeyi. anlayana kadar okumak 2. Sistem’in faaliyeti. İnternette genellikle 1. Sistem’de dolaşılır, kitap okuyan bir kişi ise 2. Sistem’ini açmıştır. Dolayısıyla genellikle internetteki yazılar daha az okunur. Paylaşımlar yazı değil de resim olduğunda, cümleleler kısa olduğunda daha fazla insan tarafından beğenilir, çünkü otomatik olarak anlaşılır. Kitap da 2. Sistem’i çalıştırdığı için bu yüzden öğrenmede daha etkilidir.

”Düşünüp yaptığınız şeylerin çoğu 1. Sistem’inizden kaynaklanır, ama zora girdiğinizde 2. Sistem yönetimi ele alır ve normal şartlarda son sözü o söyler.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Beynimizin bu şekilde çalışması enerji korunumunun önemli bir parçasıdır. 2. Sistem büyük miktarda enerji harcar ve sürekli bu enerjiyi karşılayamayız. Ayrıca bu hayatta kalmamız açısından da verimsizdir. Yılana benzer bir sopa gördüğümüzde irkiliriz. Bu tüm atalarımızdan bize kalmış bir özelliktir, böyle yapanlar hayatta kalmıştır. Eğer durup onun sopa olduğunu anlayacak kadar inceleyenlerin soyları bugüne ulaşmamıştır. Hayatta kalmak için otomatik sistem verimli olmuştur. Yine de otomatik sistem de yanılabilir. Bir araba kayda kayarken frene basma içgüdüsü kazaya neden olur, böyle durumlarda 2. Sistem’in kontrolü ele almasını sağlamak gerekir.

”Sürekli tetikte olmak illa iyi bir şey değildir ve kesinlikle işe yaramaz. Kendi düşüncelerimizi sürekli sorgulamak dayanılmaz ölçüde yorucu olacaktır; 2. Sistem de rutin kararlar almakta 1. Sistem’in yerini tutamayacak kadar yavaş ve verimsizdir. Yapabileceğimizin en iyisi, bir uzlaşıdır: hata yapabileceğimiz durumları tanımayı öğrenmek ve risk yüksek olduğunda önemli yanlışlardan kaçınmak için daha çok çabalamak.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

İsimleri kısaltırız. Otomatik sistemin daha da hızlanma çabalarından biridir. Marka isimleri de zamanla kısaltılır ve en kolay akılda kalacak ismi olanlar bir avantaja sahiptir. Steve Jobs, ”Apple” ismini ”kolay ve akılda kalıcı” olarak seçmiştir. İlk kişisel bilgisayar ”Altair 8800” olmasına rağmen insanların aklında ”Apple 1” ve ”Apple 2” yer etmiştir.

Eckhard Hess isimli bir psikolog, gözbebeği büyüklüğü ile zihinsel çaba arasında bir ilişki tespit eder. Gözün kamera ile her saniye izlendiği deneylerde insanların bir problemi çözmek ya da bir soruyu cevaplamak için uğraştığı esnada gözbebeklerinin büyük olduğunu, çözemeyeceğini düşündüğü anda küçüldüğünü keşfeder. Gittikçe artan seviyedeki zorluklarda, problemin seviyesi arttıkça insanların gözbebekleri büyümüş ve kalp atışları hızlanmıştır. Ancak her insan için belirli bir seviye vardır ki, bu seviyenin üstüne çıkılması istendiğinde yapamayacağını düşünmekte ve bırakmaktadır. İdeal zorluğa ulaştığında ise en verimli süreçte çalışılabilir. 2. Sistem’in yüksek enerji harcaması, onun bir sınırı olması anlamına gelir. Bir süre sonra beyin, çabalamaktan vazgeçmekte ve 1. Sistem’e dönmektedir.

90’ların klasik dizilerinden olan ve obez bir aileyi konu alan ”Baskül Ailesi”nde anne ve kızların isimleri son derece zariftir; Zerafet, Filiz, Fidan ve Gülendam. Ailenin tek zayıfı olan babanın ismi ise ”Gürbüz”dür. Bu tezat gülmemize neden olur. Gülme refleksimiz beklentimiz yıkıldığında gerçekleşir. Bir reklam tabelasında kocaman ve kırmızı renkle ”Yeşil” yazdığında nasıl duraksamamız da aynı nedendendir. 1. Sistem’den 2. Sistem’e geçmeye Türkçe’de ”jeton düşmesi” diyebiliriz.

”Bir işte beceri kazandıkça, enerji ihtiyacı azalır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

1. Sistem, bilgisayarınızda işletim sistemi üzerinde çalışmaya benziyor. İşletim sisteminin yapabilecekleri sınırlı ancak bekleme olmadan istediğinizi yapabiliyorsunuz. İkinci sistem ise bir program çalıştırmaya benziyor. Programın açılmasını beklediniz, işinizi hallettiniz, o sırada diğer işler için bilgisayarınız yavaşladı, işinizi hallettiniz ve programı kapattınız. Kahneman, akıldan ezberinizde olmayan bir çarpma işlemini yaparken, okulda öğrendiğiniz çarpma işlemini de içeren bilişsel programı ”çağırdınız” benzetmesi yapıyor. Konuya çözüm bulabilecek programı açıp işinizi hallediyorsunuz.

Televizyon programları mümkün olduğuca insanları 1. Sistem’de tutar. Durup düşünmek gerektiren faaliyetler uzun süre izleme sürecini bozar.

Bu iki sistem içerisinden tahmin edileceğinin aksine 1. Sistem çok daha kompleks ve zor bir işin altından kalkıyor. Tıpkı işletim sistemi üzerinde binlerce mühendis çalışırken, bir programı tek bir kişinin yazabilmesi gibi. Binlerce programımız var ama tek bir işletim sistemimiz var. ,

”1. Sistem’in otomatik faliyeti şaşılacak derecede karmaşık fikir kalıpları oluşturur, ama düşünceleri bir dizi düzenli adım halinde yapılandırabilen sadece, daha yavaş işleyen 2. istemidir.” -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

2. Sistem’de uzun süre geçirmek dalgınlık, dikkatsizlik anlamına gelir. Bu yüzden arkaplanda bir şeyler düşünen birini; masadaki konuşmaya odaklanmamasından, gözünün dalmasından ya da telefona bakarken direğe çarpmasından fark edebilirsiniz

küçük küçük BÜYÜK küçük BÜYÜK BÜYÜK küçük küçük küçük BÜYÜK BÜYÜK

Bunu 1. Sistem’de okudunuz. Bir de şunu deneyin;

küçük KÜÇÜK büyük BÜYÜK küçük KÜÇÜK büyük KÜÇÜK KÜÇÜK büyük BÜYÜK

Deney yukarıdakinden farklı görünmese de burada daha yavaş ve biraz da gergin ve dikkatli bir şekilde tamamlandı. Üstelik burada 2. Sistem devreye girdi. Otomatik olarak küçük yazılı olanlara ”küçük”, büyük yazılı olanlara ”büyük” deme içgüdünüzle, yani 1. Sistem’le kargaşa yaşamamak için kontrolü eline aldı ve doğru kararlar verdi.

Keyifli ve heyecanlı bir basket maçı izlerken olayın kendi içinde ilerleyen rutini size düşünecek pek bir şey bırakmaz. Maçı kazanmaya yakın heyecan artar, birden kaçan bir sayı birden 2. Sistem’e yük bindirir. Şundan itibaren maçı kazanmak için kalan saniyelerde nasıl bir mucize gerektiğini hesaplamaya çalışırsınız.

Sabah uyandığımız andan uyuduğumuz ana kadar 1. Sistem’de çalışıyoruz. Sadece arada bir 2. Sistem devreye giriyor. Günlük rutinde pek çok şey beynimiz için ekstra düşünce gerektirmiyor. Böyle olması da düşünceye harcadığımız enerjiyi korumak açısından önemli. Çünkü bir karar vermek, problemi çözmek için 2. Sistem’e geçtiğimizde hem otomatik düzenimiz aksıyor hem de çok enerji harcıyoruz. Sürekli 2. Sistem’de kalmak günlük yaşamın işlevini kaybetmesi demektir. Ancak 2. Sistem de bizi insan yapan işlevleri içerir, o olmadan tamamen otomatik davranan sıradan bir hayvan olurduk. Önemli olan, önemli kararları otomatikleştirmek ve ne zaman otomatik sisteme değil de 2. Sistem’e görev düşeceğini iyi hesaplamak.

94 Views

Örüntü, Bağlam ve Yanılsama

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya, okyanus ortasındaki bir adaya yakıt ikmali gibi sebepler nedeniyle bir üs kurar. Bu üs; liman, havaalanı ve çeşitli askeri binalardan oluşur. Adada bulunan yerliler hayatlarında ilk kez gördükleri teknoloji karşısında şaşkına dönerler. Yerlilere bazen uçaklardan yardım malzemeleri de bırakılmaktadır. Savaş bittiğinde Japonlar bu üssü terk ederler. Yıllar sonra tesadüfen bu ada incelendiğinde çok ilginç bir şey fark edilir. Yerliler havalimanı görevlisinin yaptığı gibi kollarını iki yana açıp indirmekte ve yardım beklemektedirler. Hatta bunun için havaalanına benzer bir pist inşa etmişler ve samanlardan uçak maketi yapmışlardır. Kolları havaya kaldırıp sallamaka gökten yardım gelmesi arasında bir ilişki kurmuşlar ve bu bir ritüele dönüşmüştür.

”Kargo kültü”

Sebep yanılsaması, insan beyninin zaaflarından biridir. Bir olay başka bir olaydan sonra gerçekleşiyorsa, birlikte meydana geliyorsa birinin diğerini etkilediği sonucuna varıyoruz. Örneğin, Avrupa’da veba salgını sırasındaki kötü koku nedeniyle, vebanın koku ile bulaştığı sonucu çıkarılmıştı. Hastalarla ilgilenen kişilerin taktığı ”veba maskesi”nin burun kısmına baharatlar, otlar gibi güzel kokulu şeyler konuluyordu.

Veba maskesi

Beynimiz, birlikte gerçekleşen şeyler arasında bağıntı aramakta o kadar ısrarcıdır ki, hiçbir bağıntı olmayan şeylerde bile sürekli bağıntı bulma eğilimindeyiz. Kahneman şöyle özetler; ”Yanlışlıkla çorabnınızı ters giyer ve sonra da kazı-kazanda ikramiye kazanırsanız, bu olaydan sonra kazı-kazan satın alırken çorabınızı ters giyme eğiliminde olursunuz. Çorabınızın yönünün bir kazı kazan-kartının değerini etilemesi imkansız ama siz deseni gördünüz ve bunu izliyorsunuz.”.

Yüz yıl önce öğretmenlerin önlük giymesinin basit bir nedeni vardı; tebeşir. Kara tahtalarda tebeşir tozu elbiseleri kirletiyordu. Ancak hatalı atıf sonucu öğretmenlikle önlük arasında bir ilişki kuruldu. Bugün kara tahta yok, ama öğretmenler yine de önlük giyiyor.

1994 yılında Diana Duyser isimli bir kadın, kızarmış ekmeğinin üzerinde Hz. Meryem’e benzeyen bir yüz gördü. Tüm ABD gündemine gelen olaylar sonrası ekmek açık artırma ile yüksek bir bedele satıldı. Bugün de Atatürk şeklinde dağlar, üzerinde Allah yazan bal, süvari şeklinde bulut gibi pek çok görsel için ilişki atfedilir ve buna ciddi olarak inanılır. Hiç yoktan bağıntılar çıkarmaya; ”apofeni” denir.

”Apofeni”

Sebep yanılgısı tesadüflerde örüntüler görmeye başladığımızda ortaya çıkar ve çoğunlukla da sebebiğini anladığımızı düşündüğümüzde örüntü görmeye başlarız. Nedenselliğe dair sezgisel inançlarımız biz bu inançlarla tutarlı örüntüler algılamaya tönelendirir ve ama algıladığımız örüntüler de bize bir o kadar yeni düşünce biçimlendirebilir. Örüntü algısında sapmanın sapmanın en çarpıcı örnekleri olağandışı yerlerde yüzler tespit edilmesinde görülür. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Hatalı nedenler atfedip hiç olmayan yerlerden bağıntılar buluyoruz. Ayrıca çoğu şeyi bağlamında değerlendirip bağlamında görüyoruz. Bir şeye bağımsız iken yükleyemeyeceğimiz bir anlamı, zihnimizde bağlamına göre biçimlendiriyoruz. Bunu kanıtlayan bir deneyde, insanlardan aşağıdaki yazıyı okumaları istenir.

Her seferinde cevap ”A, B, C”dir. Sonra aşağıdaki yazıyı okumaları istenir.

Cevap her zaman ”12, 13, 14”dür. Şimdi dikkatinizi ortadaki sembole verin.

Hem ABC diye, hem de 123 diye okurken ortadaki sembol buydu. Deneyciler, her ikisinde de tamamen aynı sembole bakmalarına rağmen, birinde ”B” olarak, diğerinde ”13” olarak okudular.

Hiç kimse ”A, 13, C” ya da ”12, B, 14” diye okumadı. Bir çelişki olduğunu bile düşünmedi. Bir tercih yaptığımızın farkına bile varmadı. Kendisinden önce ve sonra gelen bağlam içinde değerlendirdi ve başında A ile C varken B; 12 ile 14 varken 13 diye okudu.

”Örüntü algılama hayatımızın merkezindedir ve pek çok meslekte ustalık birbirinden farklı ve önemli örüntüleri çabuk tanıma yetisine bağlıdır.” -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Beynimiz bir şeyi bağlamına göre değerlendirdiği gibi, birlikte harekete geçen şeylerin de birbirini etkilediği varsayımında bulunur. Albert Michotte, hareketlerin ömür boyu yaptığımız gözlemlere göre değil, doğuştan yorumlama önyargılarına sahip olduğumuzu kanıtlamıştır. Beynimiz hiç tanık olmadığımız durumlarda bile senaryolar üretir, neden-sonuç bağıntıları kurar.

Michotte’nin çizimlerinden biri. A’nın B’ye çarpıp hareket ettiği ile ilgili bir çizim olduğunu düşünüyorsunuz ancak kimse size hareketten bahsetmemişti. Sadece birkaç şeklin üzerine ok koydular.

Aristokrat Belçikalı psikolog Albert Michotte’un 1945’te yayınladığı kitap, nedensellik hakkındaki, en azından Hume’un fikir çağrışımlarını incelemesine kadar uzanan yüzlerce yıllık düşünüşünü altüst etti. Yaygın kabul gören bilgelik, fiziksel nedenselliği olaylar arasındaki bağıntılara dair tekrarlanan gözlemlerden çıkardığımızdı. Hareket halindeki bir nesne başka bir nedenle dokunduğunda, ikinci nesnenin çoğu zaman hemen aynı yönde hareket etmeye başladığını defalarca görmüşüzdür. Bir bilardo topu ötekine çarptığında ya da yanından geçerken sürtündüğünüz bir vazoyu yere devirdiğinizde olan budur. Michotte’un farklı bir düşüncesi vardı. Nedenselliği de tıpkı renkler gibi doğrudan gördüğümüzü ileri sürüyordu. Düşüncesini anlatabilmek için, kağıda çizili bir siyah karenin hareket halinde olduğu e başka bir kareyle temas ettiğinde o karenin hemen harekete geçtiği sahneler yaratıyordu. Gözlemciler gerek bir fiziksel temas olmadığını bildikleri halde, güçlü bir ‘’nedensellik yanılsaması’’na kapılırlar. İkinci nesne anında harekete geçerse, birincisi tarafından ‘’başlatılmış’’ olduğunu söylerler. Deneyler, altı aylık bebeklerin olaylar silsilesini bir neden-sonuç senaryosu olarak algıladıklarını, silsile bozulduğunda şaşırdıklarını göstermiştir. Nedensellik modelleri konusunda mantık yürütmeye ağlı olmayan nedensellik izlenimleri edimeye doğuştan hazır olduğumuz anlaşılıyor. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Dan Ariely, önemli bir örnek verir. Dünyaca ünlü dergi Economist, bir kampanya yapmıştır.

59 dolara yalnızca internet aboneliği
125 dolara yalnızca dergi aboneliği
125 dolara internet aboneliği ve dergi aboneliği bir arada

Bu soruyu MIT öğrencilerine sorduğunda 16 öğrencisi birinci seçeneği, 84 tanesi ikinci seçeneği tercih etmiştir. İkinci seçenek bariz bir biçimde kimsenin seçmek istemediği, gereksiz bir seçenektir. Bunun üzerine bu seçeneği çıkarıp başka bir gruba tekrar sorar.

59 dolara yalnızca internet aboneliği
125 dolara internet aboneliği ve dergi aboneliği bir arada

Bunun üzerine 32 öğrenci dergi aboneliği seçerken, 68 tanesi sadece internet aboneliğini seçmiştir. İnternet aboneliği seçeler 16’dan 68’e çıkmış, üstelik bu sadece ”gereksiz” bir seçenek çıkarılarak yapılmıştır.

Turuncu dairelerin büyüklükleri aynı. Ancak her şeyi bağlamında değerlendirme huyumuz nedeniyle soldakini küçük, sağdakini büyük görüyoruz.

Çevremizdeki şeyleri hep diğerleriyle ilişkisi içinde değerlendiririz. -Akıldışı ama Öngörülebilir, Dan Ariely

Daniel Kahneman şu örneği verir.

MUZLAR

KUSMAK

Beynimizin birlikte ateşlenen nöronlar sonrası bağlantı kurmasını biliyoruz. Sinapsların duygular sonrası birden oluşmasından da haberdarız. Örneğin bir kez bozuk bir muz yediniz ve kustunuz diyelim. Beyniniz bundan sonra muzdan tiksinmenize neden olur. Ancak yukarıda öyle bir şey olmadı. Sadece iki kelimeyi birlikte okudunuz. Ancak beynimiz yine de bir ilişki öngörmeye çalıştı. Muz ile kusmak arasında bir bağlantı aradı. Beynimizin çeşitli olaylar arasında ilişki aramasına, olmadığında bile bir bağlantı kurmaya çalışmasına ”örüntü arama” deniyor.

Muzlar, kusmak… Son bir-iki saniyede başınıza çok şey geldi. Bazı nahoş imgeler ve anılar deneyimlediniz. Yüzünüz bir tiksinme ifadesiyle hafifçe buruştu; bu kitabı farkına varmadan biraz uzağa itmiş de olabilirsiniz. Nabzınız yükseldi, kollarınızdaki tüyle biraz diken diken oldu ve ter bezleriniz etkileşti. Kısacağı tiksindirici sözcüğe, gerçek olaya vereceğiniz tepkinin hafifletilmiş bir şekliyle karşılık verdiniz. Bütün bunlar tamamen otomatik, kontrolünüz dışındaydı. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Beynimize birazdan okuyacağımız iki kelime arasında bağlantı olup olmayacağını söylememiştik. Yine de örüntü arama nedeniyle sanki bağlantı varmış gibi bir hisse kapıldık. Beynimiz sürekli bir şeyler arasında ilişki arama, olayları bir öykü içinde birleştirme özelliğine sahip. Bu, hayatta kalmamızı sağlayan bir özellik olduğu gibi mantıklı düşünmek için de bir dezavantaj.

Belirli bir neden olmadığı halde, zihniniz kenediliğinden geçici bir ardışıklık ve muzlar ile kusmak sözcükleri arasında nedensel bir bağlantı olduğunu varsayarak, muzların kusmaya neden olduğu kabataslak bir senaryo oluşturdu. Bunun sonucunda muzlara karşı geçici bir tiksinti duydunuz (merak etmeni, geçecek). Belleğinizin durumu başka şekillerde de değişti: şimdi hasta, kokuşma veya bunlantı gibi nesne ve kavramları, ayrıca sarı ve meyve, belki de elma ve dut gibi ‘’muzlar’’la ilişkili sözcükleri görüp nolara tepki vermeye olağanüstü derecede hazırsınız. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Mary Shelley tarafından yazılmış, tarihin ilk bilimkurgu eserlerinden biri olan ”Frankestein” deyince aklımıza bir canavar gelir. Oysa eserde canavarın yaratıcısı olan doktorun ismi Dr.Frankestein’dir. Canavardan ise ”canavar” veya ”Dr.Frankestein’in canavarı” diye bahsedilir. Canavarın isminin ”Frankestein” zannedilmesi, en yaygın genel kültür yanlışlarından biridir.

Kahneman bir cümle örnek verir: ‘’Fred’in annesiyle babası geç geldiler. İkramcıların birazdan gelmesi bekleniyordu. Fred kızgındı.’’ Fred’i tanımıyor, hikayesini bilmiyoruzdur. İkram, ikramcı, mevcut durum ve bu durumun ikramcıları etkileyip etkilemediği ile ilgili bir şey de bilmiyoruzdur. Bu iki durumun, yani anne-babanın geç kalması ile ikramcıların henüz gelmemesi arasında birbirini etkileyen bir durumdan da haberdar değilizdir. Yine de tüm bunların Fred’in kızgınlığının nedeni olduğunu varsayarız. Beynimiz hikayeyi tamamlar, bir neden bulup durumu onunla ilişkilendirir. Beynimiz nedeni arar.

Bu tür nedensel bağlantılar bulmak, bir öyküyü anlamının parçası ve otomatik sistemimizin faaliyetidir. Aslına bakılırsa, başlıkların yaptığı tek şey tutarlılık ihtiyacımızı tatmin etmektir: büyük bir olayın büyük sonuçları olması gerekir ve sonuçların da onları açıklayacak nedenlere ihtiyacı vardır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Beyin gerçektende belirsizlikle pek iyi başa çıkamaz, bu yüzden bir olası yorumu tercih ederek algıladığında o yorumu dayatır. -Aptal Beyin, Dean Burnett

ABD’de bir deney yapılır. İnsanlara ‘’New York’un kalabalık caddelerinde şehir manzarasını seyrederek geçirdiğini günün ardından Jane, cüzdanının kaybolduğunu fark etti.’’ cümlesini okuturlar. Daha sonra bir ara verilir. Sonrasında insanlar başka bir konu ile alakalı gibi bir kelime deneyine alınırlar. İnsanlar karmaşık kelimeler arasında ”yankesici” sözcüğünü ”manzara” sözcüğünden çok daha fazla fark ederler. Oysa yukarıdaki cümlede ”yankecisi” sözcüğü geçmemektedir ve bir insanın cüzdanını kaybetmesi için pek çok seçenek olabilir. Yine de kalabalık bir şehir ile yankesici arasında bir ilişki kurulmuştur.

Kahneman’ın örnek verdiği, 1980’lerde yapılmış başka bir deneyde iki grup iki ayrı kapılardan salona alınırlar. Gruplardan birinin gireceği kapının üzerinde kocaman ”YEMEK” kelimesi yazılmıştır. Kelime bulma deneyi yapılır, deneklerin ”-ORBA” kelime grubu ile karşılaşmaları sağlanır. YEMEK yazan kapıdan girenlerin, bu harfleri gördüklerinde bunu hemen ”ÇORBA”ya tamamladıkları görülür. Diğer grupta çeşitli seçenekler, örneğin ”TORBA” gibi kelimeler de bulunmaktadır.

Bir başka deneyde iki grup öğrenciden bir gruba pek çok kelime okutulur, aralarında yaşlılıkla ilgili olabilecek bazı kelimeler gizlidir; unutkan, kel, gri, kırışık gibi. Hatta sözcüklerden biri, Amerika’da emekli şehri olarak bilinen ”Florida”dır. Öğrenciler başka bir deney için uzak bir ofise gönderildiklerinde izlenirler. Yaşlılıkla ilgili kelimeler okuyanların çok daha yavaş hareket ettikleri görülür. ”Yaşlı” kelimesini bir kez bile okumadıkları halde bilinçaltında yaşlılıkla ilgili bir örüntü kurulmuş ve bu da davranışlarına yansımıştır.

‘’Florida etkisi’’ iki tetikleme evresi içerir. Önce yaşlı sözcüğü hiç zikredilmediği halde, sözcükler kümesi yaşlılık düşüncelerini tetikler; sonra bu düşünceler yaşlılıkla ilintili olan yavaş yürüme şeklindeki bir davranışı tetikler. Bütün bunlar farkında olunmadan gerçekleşir. Öğrenciler daha sonra sorgulandıklarında, hepsi sözcüklerin ortak bir teması olduğunu fark etmediğini belirtti ve ilk deneyden sonra yaptıkları bir şeyin karşılaştıkları sözcüklerden etkilenmiş olamayacağında ısrar etti. Bilinçli olarak yaşlılık fikrinin farkına varmamışlardı, fakat davranışları yine de değişmişti. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Bu deneyin tam tersi de bir Alman üniversitesinde yapılır. İki grup öğrenciden bir tanesinden beş dakika boyunca normal yürüyüş hızının altında dolaşmaları istenir. Daha sonra iki grup rastgele kelimeleri bulmaları için bir deneye alınırlar. Yavaş dolaşmış olan grubun yaşlılık, unutkan gibi kelimeleri bulma hızları daha yüksek olur.

Yaşlılığı düşüneye hazırlanmışsanız, yaşlı gibi davranmaya eğilimli olursunuz, yaşlı gibi davranmak da yaşlılık düşüncesini pekiştirir. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

”The Number 23” filminde Jim Carrey, hayatındaki her önemli sayıda ve neredeyse baktığı her yerde 23 sayısını görür. Örüntü aramamız o kadar kuvvetlidir ki, sıradan bir kitaptaki numaralardan bile milyonlarca bağıntı, şifre, gizem bulmanız mümkündür. Filmde 23 sayısı başka bir sebebe bağlanıyorsa da bir kez kendinizi bir bağıntıya kaptırdığınızda onu görmemeniz imkansızlaşır.

İstatistikte kullanılılan ”korelasyon” terimi, anlamadığımız ilişkileri tespit için kullanılır. Çok karmaşık veriler arasında ilişki olup olmadığı matematiksel bir hesap ile net olarak ortaya çıkar. Örneğin, sigaranın sağlığa zararlı olduğu tıbbi olarak kanıtlanmadan önce istatistikçiler akciğer kanseri ile sigara tüketimi arasında korelasyon tepsit etmişlerdi. İnsan beyni de aynı bunun gibi, birlikte meydana gelen olaylar arasında bağıntı arama eğiliminde olduğu için bilinç düzeyinde tespit edilemeyen bağıntıları bile sezebilir.

İki olay aynı anda olma eğilimindeyse, birinin diğerine yol açtığı çıkarımını yaparız. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Hepimiz farkına bile varmadan örüntü tespiti yaparız. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Ancak korelasyon olması her zaman iki olayın birbirinden etkilendiği sonucunu göstermez, bu da bazı şeylerin yanlış yorumlanmasına yol açar. Christopher Chabris, şu klasik örneği verir: ”Dondurma çok tüketilen günlerde daha fazla insan boğulmakta, az tüketilen günlerde daha az insan boğulmaktadır. Ancak dondurma tüketimi ile boğulmalar arasında korelasyon olmasına rağmen birbirini etkileyen olaylar değildir. Her ikisi de havaların sıcak olması ile ilgili olaylardır. Kışın daha az insan boğulur ve daha az dondurma tüketilir.”

”Çatımın ıslak olduğu günler ile evden çıkarken şemsiyemi aldığım günler arasında bir korelasyon vardır. Ama şemsiyemi yanıma almamın nedeni çatımın ıslak olması değildir.” -Olasılıksızlık, David J. Hand

Psikolojiye girişte öğretilen standart ilkelerden biri, bağıntının nedensellik anlamına gelmediğidir. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Christopher Chabris, üç büyük faktörün sebep yanılsamasına neden olduğunu söyler; örüntü, bağıntı ve kronoloji. Bir olay diğerinden sonra gerçekleşiyorsa, iki olay arasında bir bağlantı varsayılabilirse ve beynimiz bir örüntü tespiti yapıyorsa büyük ihtimalle yanılırız.

”Hiç ayı yok, demek ki devriye mükemmel çalışıyor.”
”Bu yanıltıcı bir akıl yürütme, Baba.”
”Teşekkürler, tatlım.”
”Bu mantığa göre şu taşın kaplanları uzak tuttuğunu söyleyebilirim.”
”Yaaa… Nasıl çalışıyor peki?”
”Çalışmıyor… Basit bir taş sadece. Ama etrafta hiç kaplan görmüyorum, sen görmüyor musun?”
”Lisa, taşı satın almak istiyorum.”
(Çeviri, ”Görünmez Goril” kitabından)

Bir dizi olgu anlatıldığında, nedensel bir sıralama yaratmak için boşlukları doldururuz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Bu üç nedenin bir araya geldiği en büyük yanılsamalardan biri de aşı ile ilgili yaşanmıştır. 1998 yılında Andrew Wakefield adında bir doktor KKK karma aşısı ile otizm arasında bir bağ bulduğunu açıklar. Bu olay medyada çok büyük bir yankı bulur. İnsanlar çocuklarına aşı yapılmasını engellemeye başlarlar ve burada başlayan hatalı atıfın sonuçları bugün bile devam eder. Öyle ki, silip gitmiş olması gereken hastalıkların yeniden çocuk ölümlerine neden olmaya başladığı günler geri dönmüştür. Bugün bile hala aşıya karşı bir önyargı vardır.

Wakefield’ın hatalı sonucu bugüne kadar onbinlerce çocuğun ölümüne yol açtığı gibi, gittikçe artan bir tehditle tüm insanlığın sonunu getirme ihtimali var. Çünkü çoğu aşının başarılı olması için, herkesin aşı yaptırmasına ihtiyaç var.

Wakefield’in iddiası çok kısa bir süre içinde çürütülmüştür, ancak çabuk yankı ve destekçi bulmasında sebep yanılsamasının etkisi vardır. Pek çok veli, çocuğununun otistik olduğunu okula başladıktan sonra fark eder, zira neyin farklı olduğu başka çocukların yanında ortaya çıkar. Karma aşılar da okula başlandığında yapılır. Dolayısıyla ”kronoloji” sebep yanılsamasını besler. Çünkü veliler iki olayın aynı zamanda gerçekleşmesi nedeniyle çocuğunun aşı yaptırdıktan sonra otizme ”yakalandığını” düşünecek kanıt bulur.

Kızamık, aşılar sayesinde tehdit olmaktan çıktıktan onlarca yıl sonra, 2019 yılında Kongo’da 500’e yakın çocuk kızamık hastalığından öldü. Aşıların zararlı olduğu söylentilerinin bedeli artarak devam ediyor, söylentinin yalan olduğu 20 yıl önce kanıtlandığı halde.

Artık daha fazla otizm teşhisi konulmaktadır çünkü daha fazla kişi bu konuyla ilgilenmektedir. Tarihte kanser teşhisi konmamış pek çok insan olması gibi otizm konusunda bilimsel ilerlemeler ile artan nüfus ve medya gibi faktörler oranları değilse de ”bilinirliği” artırmıştır. Hem aşıdaki hem de otizm teşhisindeki ”yaygınlık” da ”örüntü”nün sebebidir.

İki olayın aynı anda artışı da arada ”bağıntı” bulmaya yeterlidir. Chabris, bu konuyla ilgili istatistiğin yanlış yorumlanması ile ilgili şunu söyler; ”Otizm teşhisindeki sıklığın artışıyla Somali sahillerinde korsanlık vakalarındaki artış da uyumlu görünüyordu, ama elbette hiç kimse çıkıp da otizmin korsanlığa yol açtığını söylememişti.”

Astroloji ve burçlar konusu, tamamen istatistiğin yanlış yorumlanması, örüntü arama, apofeni, hatalı atıflar ve sebep yanılsaması ile ilgili konulardır.

Komplo teorileri de hatalı atıfların konusudur. İstatistiğin yanlış yorumlanması, bir arada gerçekleşen trilyonlarca şey arasından dikkat çeken birkaç tanesi arasında ilişki kurulması, tesadüflerin yanlış yorumlanması, hatalı neden atfı gibi pek çok sebep nedeniyle bugün insanlar dünyanın düz olduğuna, dünyayı beş ailenin yönettiğine inanmaktalar.

21. yüzyılda, dünyanın düz olduğuna inanan binlerce insan var.

Benzer şekilde birbiriyle alakasız iki ünlü kişi bir ay içinde doğal yollarla ya da kaza sonucu ölürse bu trajiktir. Ama bu iki kişiye bakar ve ikisinin de belirli bir politik kurum ya da hükümete karşı eleştirel bir tutum içinde olduğunu görerek suikasta kurban gittikleri sonucuna varırsanız bu apofenidir. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Komplo teorileri ortada bu teorileri ortaya atan, birleştiren, hikayeleştiren bir kişinin varlığı durumunda yaygınlaşabiliyor. Dean Burnett şöyle der; ”Herhangi bir komplo ya da batıl inancın kökenine inmeye çalıştığımızda alakasız olaylar arasında anlamlı bir ilişki inşa etmiş birini bulabilirsiniz.”

Veriler arasındaki ilişki bulmak bilgelik iken, bulunmak istenen ilişkiye uyan veriler aramaya komplo teoriciliği denir.

”Bağlantının akla yatkın bir nedensel bağlantısı, yüzeyde sezgisel bir makulün barından bir ilişki olması gerekiyordu. ‘’Hah!’’ dedirtecek bir şey lazımdı, örüntü algılama mekanizmalarını çalıştıracak ve sebep yanılmasını tetikleyecek bir eneyim gerekiyordu. Ama sezgilere bağlı deneysel bağın popüler bir hareket yaratması için algıdan fazlası gerekir. Nedensel ilişkiyi teyit edecek saygın bir otoriteye ihtiyaç vardır.” -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Olmayan yerlerde bağıntılar arıyoruz. Bir arada gerçekleşen olayların birbiri ile ilişkilendiriyoruz. Bir olay diğerinden sonra gerçekleştiğinde, birinin diğerine yol açtığını varsayıyoruz. Trilyonlarca olay arasından aynı platformda mutlaka bazılarının aynı anda tesadüfen gerçekleşebileceğini biliyor ama yine de bunlar arasında ortak neden arıyoruz. Üstelik tüm bunlar, o konuyla ilgili hiçbir bir deneyim yaşamamışken, yani önyargımız için sebebimiz yokken de oluyor. Yanılmaya meyilli bir aklımız varken delilimiz olmadan neden aradığımızı erken teşhis etmediğimiz her durumda inandıklarımıza hikaye arayıp bulduğumuz her kırıntı ile boşlukları dolduruyor ve önyargılarımızı besliyoruz. Bunların bazen çok ağır yanılgılara yol açtığı olabiliyor.

Ek: Incognito 141


142 Views

Nöronlar, Pratik ve Aşinalık

BU YAZININ SON KONTROLÜ VE REDAKSİYON ÇALIŞMASI YAPILMAMIŞTIR.

Sabah bembeyaz bir güne uyandınız, kar yağmış. İlk kapıdan çıkan kişi, karlar üzerinde yürürken iz bırakır ve yol açmış olur. Sonra geçen muhtemelen onun izleri üzerinden gidecektir. Bir süre sonra insanların geçtiği yer, o karlı alan içerisinde yol olmuş olur. Başkalarının izleri üzerinden gitmek kolay olandır.

Beynimiz nöronlardan oluşur. Her nöron kendisine ulaşan elektriği sonraki nörona iletir. İlk kez bir nörondan elektrik geçmesi, karda iz bırakmak gibidir. Tekrar tekrar sinyaller iletildiğinde artık orada bir yol olmuş olur.

Karlı bir alanda küreklerle yol açılıyor. Sonradan geçenler yol üzerinden gidiyorlar. Ama şakanın amacına ulaşması için bu yollar hiçbir yere çıkmıyor. İnsanlar kara basabilirler, diledikleri yere en kısa yoldan gidebilirler ama yine de (kürekle açıldığını bilmedikleri) yolların insanlar yürüdükçe açıldığı düşündükleri için onların izinden gidiyorlar. Başkasının izinden gitmeye meyilliyizdir. Beynimizde de daha önce kullandığımız nöron yollarını kullanmaya meyilliyizdir.

Karda yürümek ile düşünmek arasındaki bağıntı budur. Her ikisinde de ilk defa geçiş zordur ve sonraki geçişlerde gittikçe kolaylaşır. Kar yağdığını varsayarsak ikisinde de geçilmeyen yollar kaybolmaya meyillidir. Ve daha önemlisi, her sonraki sefer bir önceki yoldan gitmek yeni bir yol açmaktan kolaydır. Bu yüzden önceden geçilmiş yollardan geçmeye meyiliyizdir.

Düşünmenin zaman aldığı bulgusu, 19. yüzyılda hakim olan genel bakış açısıyla uyum içindeki ‘’düşünmek, tinsel bir eylemdir’‘ paradigmasını temelden sarsıyordu. Çünkü buna göre tıpkı davranışın diğer boyutları gibi düşünmek de müthiş bir sihir değil, mekanik temele dayanan bir olguydu. -Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman

Her hücre (nöron), saniyede 100 defaya varabilen bir hızla diğer hücrelere elektrik sinyali gönderir. -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Düşünmeye binlerce yıl ruhani, metafizik bir olgu olarak bakılmıştır. Oysa net bir şekilde matematiksel bir konudur. Milyarlarca nöronumuz var. Bunlar çevresindeki nöronlarla çok fazla iletişim halindeler. Düşünme tamamen hangi nörondan ne kadar sinyal geçtiği ile ilgili sonuçlardan ibaret. Bu sonuçları yorumlayabilecek kadar gelişmiş teknolojilerimiz yok ancak matematik kuralları hala burada geçerli. Örneğin iki nörondan hangisini sık kullanmışsanız bir sonraki sefer onu kullanmaya meyilli olursunuz, gibi.

Bi kum zerresi büyüklüğünde beyin parçasında birbiriyle ”konuşan” yüz bin sinir hücresi, iki milyon akson ve bir milyar sinaps bulunur. Bu rakamlarla, olası beyin durumlarının, yani kuramsal olarak mümkün elektrik kombinasyon ve permüyasyon sayısının, evreneki temel parçacıkların sayısından fazla olduğu hesaplanmıştır. -Beyindeki Hayaletler, V.S.Ramachandran

Beynin tüm lobları, yarımküreleri ve modülleri içinde kullanılmayı bekleyen 100 milyar nöron vardır. Bu nöronlar hayli sosyaldir; komşu nöronlarla birlikte çalışarak, kullanılmadıkları takdirde öleceklerdir. Her bir nöron, yaklaşık 10 bin başka nöronla bağlantı sürdürme yeteceğine sahiptir. Siz bir şey öğrendikçe bu bağlantılar gelişir. -Brain Up, John B. Arden

Bir nöronu tekrar kullanmak nasıl daha sık kullanmaya neden oluyorsa, kullanmaması da giderek eski yolun kapanması manasına geliyor. Tıpkı karda açtığımız yolun yavaş yavaş kar nedeniyle kapanması gibi.

Kullanmak bağlantıları güçlendirir, kullanmamak ise zayıflatır. İlişkilerin güçlendirilmediği eski bağlantılar zayıflayacaktır. -Brain Up, John B. Arden

Genel olarak tek bir nöron, komşu nöronla yaklaşık 10.000 bağlantı kurmuş durumdadır. Milyarlarca nöron bulunduğunu düşünecek olursak, beyin dokusunun tek bir santimetre küpünde, Samanyolu gökadasındaki yıldızların sayısı kadar bağlantı olduğunu söyleyebiliriz. -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bir nöron tekrar tekrar kullanılırsa, miyelin adı verilen bir yapı gelişiyor. Nöronun etrafını örten bu yapı, onun daha hızlı elektrik iletmesini sağlamaktadır. Bu nedenle tekrar tekrar kullanılan nöronların elektrik iletimi daha mümkündür.

Tekrar tekrar kullanılan nöronlar yağlı bir zırh olan miyelini geliştirir. Bu zırh bir nöronu elektrik üretmekte fazlasıla etkili hale getirir. Zırhlıların devre oluşturma yöntemi zırhsızlardan daha verimlidir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Bir ülkede kar yağdığında insanların ve araçların nereden geçtiğine bakılıp bununla ilgili şehir planlaması yapılıyormuş. Muazzam bir konu. Aynı zamanda tam olarak beynimizin çalışma biçimi. Sık kullanılan nöron yollarında miyelin gelişir ve böylelikle artık orası yol olmuş olur.
(Kaynak: @fietsprofessor)

Beynimiz de daha kolay elektrik akımı oluşacak yolları tercih etme eğilimindedir. Dolasıyıla bir şeyi tekrarladığınızda, daha sonra onu yeniden yapmanız mümkün olacaktır. Tercihlerimiz tekrarlara, tekrarlar da alışkanlıklarımıza dönüşür.

Deneyim, genç nöronları miyelinle kaplar, böylece elektriği hızla iletir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

MS (Multipl Skleroz) hastalığı, nöronlar arasındaki miyelin tabakasının kaybolması ile ortaya çıkar. Böylelikle sinir iletişimi bozulur ve çok çeşitli sorunlara neden olur.

Çay ile kahve arasında karar vermeniz istendi. Kahveyi seçtiniz. Bir sonraki sefer kahve ile çayı seçmek arasında çok fark olmayabilir. Ancak 50 kez sorulduğunda ve 40’ında kahveyi seçtiğinizde bir sonraki sefer çayı seçtiğinizde biraz mutsuz olursunuz. Beynin kahve dururken çayı seçtiğinizde yanlış bir şey yaptığınızı hissettirir, çünkü çayın olduğu nöronları kullanmak kahveye göre daha az kolay olandır.

Yakın bir geçmişte belli bir tür hastalıkla çok sık karşılaşmış olan doktorların sıradaki muayenelerde aynı teşhisi koymaya meyilleri artar, başvuran kişide o hastalık olmamasına rağmen. -İrrasyonel, Stuart Sutherland

Neyi seçerseniz, bir sonraki sefer onu seçme ihtimalini artar. Sürekli birini seçerseniz bir süre sonra ne seçtiğinizden ne de seçmediğinizden keyif almazsınız ancak yine de her zaman seçtiğinizi seçmek zorunda kalırsınız.

Yüzlerce kez kahveyi seçmiş ve birkaç kez çayı tercih etmişseniz, artık o yoldan elektrik akmasına yatkın olmayı bırakalım, elektrik iletimi olmayışı da ciddi bir problem olur. Artık hiçbir şey seçmeseniz bile, kahveyi seçmediğiniz için mutsuz olursunuz.

Peki yeni bir alışkanlık kazanmak neden iyi hissettirmez? Eski alışkanlıklar beyninizin asfalt yolları gibidir. Yeni davranışları işleme sokmak zordur, çünkü onlar nöron ormanındaki dar patikalardır. Bilinmeyen yollar tehlikeli ve yorucudur, bu yüzden genelde bildiğimiz yollardan gideriz. Fakat cesaret ve azimle yepyeni bir yol yaratabilirsiniz. Ve 46. günde o kadar iyi hissedersiniz ki başka bir alışkanlığa daha el atarsınız. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Mutluluğun sırrı, tüm keyiflere yeterli tercihi ayırmaktır. Bir süre sonra neyi seçerseniz seçin mutlu olursunuz.

Ancak bu hikayenin sonu değildir. Çayı seçmeye devam ederseniz, nöronlardan elektrik geçtikçe beyniniz ona da alışır ve bir süre sonra çay veya kahveden hangisini seçerseniz seçin, beyniniz alışık olduğunuz bir şey yaptığınıza dair cevap verecektir.

Nöronlarınız daha önce aktive olmamış bir yoldan elektrik göndermekte zorlanır. Ama bir yolun her aktive oluşu işinizi kolaylaştırır. Tekrar etmek bir sinir yolunu yavaşça geliştirir. Eski yol yıllarca kullanmaktan güçlü hale gelmiştir. Peki nasıl yeni yollar açarız? Yanıt basit: Beyninizi yeni deneyimlerle tekrar tekrar besleyerek. Tekrar etmek ihtiyacınız olan devreleri kurar. Kimya bunları sizin için inşa edemez, size bunu başkası için yapamazsınız. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Felsefi olarak mutluluğun tanımı, nörolojik olarak ispatlanmadan önce de bulunmuştu. Bertrand Russell, bir insanın mutlu olması için az ama çok çeşitli mutluluk kaynakları edinmesi gerektiğini söyler. Böylece hiçbiri bağımlılığa dönüşmez ve hepsi mutluluk verir.

Tesla da, dengede tutulmuş keyifleri hayata için avantaja dönüştürenlerden. Şöyle der: ”Mevcut yaşam koşullarında elimizden gelen işin en iyisini çıkarmak için uyarıcılara (çay, kahve vs…) İhtiyacımız olduğu doğrudur; bu sebeple aşırıya kaçmadan, iştahımızı ve her açıdan eğilimlerimizi kontrol altına almalıyız. Yıllardır benim yaptığım budur; bu sayede bedenimi ve zihnimi genç tutuyorum.”
[Görsel ”The Prestige” (2006) filminden.]

Arabanızda tek bir CD var ve onda asla dinlemeyeceğinizi söylediğiniz şarkılar varsa müziksiz kalmanıza gerek yoktur. Defalarca dinlemek zorunda kaldıktan sonra bir de bakmışsınız ki alışmışsınız.

Tekrarla yeni yollar kurmak zaman alır ama daha az yan etkisi olan davranışlar olutşrurusunuz. Bir şeye kendinizi defalarca maruz bırakırsanız zamanla hoşunuza gitmeye başlar. O anda sevdiğiniz bir şeyi bile zamanla sever hale gelirsiniz. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Nörolojiden çıkan büyük sonucu hayatın en büyük sırlarından birine dönüştürelim ve buna kısaca ”Restoran paradoksu” diyelim. Restorana her gittiğinizde o gün en az istediğiniz şeyi sipariş edin. Bir sonraki sefer yine. Bir şeyi sipariş ede ede sevmeye başladığınızda onu istemeyeceksiniz. Yeterince süre sonra fark edeceksiniz ki sevmediğiniz hiçbir şey kalmamış. Neyi seçerseniz seçin en istemediğiniz seçenek değil. Hayatın sırrı, neye katlanaca ğını kendin seçerek bir süre sonra yapıp da sevmediğin hiçbir şey kalmamasıdır.

Keyiflerimiz, tercihlerimiz, alışkanlıklarımız, bağımlılıklarımız sayılarla ilgili mekanik bir süreçtir. Sayıları değiştirmek, alışkanlık ve keyiflerimizi değiştirmeye yeter.

Her deneyimde, duygularınız beyninizdeki elektriği tetikler. Bu elektrik beyninizin içinde suyun fırtınada hareket ettiği gibi ilerler -en az dirençle karşılaşacağı yollar bulur. Daha önce oluşturduğunuz bu yollar elektriğinize akacak kanallar verir ve böylece deneyiminize vereceğiniz karşılığı şekillendirir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Family Guy dizisinde Peter, Carter Pewterschmidt’e ”Big Bang Theory dizisini izleme partisi düzenleme” cezası verir. Carter, bölüm boyu diziyi izleyecek kimse bulamaz ve tek başına izler. Bölümün sonunda cezası bittiği ve artık izlemek zorunda olmadığı söylendiğinde şöyle der:
”Artık hoşuma gittiği için izliyorum.”

İletimin bir nörondan diğer nörona geçmesi için, nöronlar arasında bulunan sinapsları geçmesi gerekir. Sinapslardan güçlü iletiler geçer. Böylece bazı iletiler akımını sürdüremez. Bu sayede bazı şeyler önemli, bazı şeyler önemsiz olabilir. Tekrar ettikçe sinapslar gelişir ve elektrik iletimi kolaylaşır.

Deneyimli sinapslar komşu nöronlara elektrik göndermekte daha başarılıdır, bu yüzden daha önce gittiğiniz bir yoldan gitmekte daha iyisinizdir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Ancak sinapslarla ilgili önemli bir konu, duygular aracılığıyla birden oluşabilmeleridir. Pek çok tekrarın sağlayacağı etki tek bir duygusal olayda yaşanabilir. Örneğin yüzlerce kez kahve içtiğiniz için kahve içmeyi artık çok seviyorsunuzdur. Ancak bir kez üzerinize kahve döküldüğü için birden kahve içmekten soğuyabilirsiniz. Koyun severken köpek havladığı için koyunlardan korkmaya başlamış olabilirsiniz. Patlıcan yerken mideniz bulandığı için patlıcan sevmeyebilirsiniz.

Tekrar, sinapsları zamanla geliştirir. Duygu, sinapsları anında oluşturur. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Kar örneğinden gidersek, sinapslar karın üzerinden araba geçmesi gibidir. Defalarca insan geçmesiyle oluşacak yol tek seferde oluşur. Lastik izleri üstünden yürümek daha kolaydır. Üzerine kar yağması daha çok zaman alır.

Ama sinaspların yol açtığı bağlantıları da tekrarla yenebilirsiniz. Üzücü olayları unutabilir, bağımlılıklardan kurtulabilirsiniz. Tekrarla alışkanlık edinimi, önemle tavsiye edilir. En doğal ve yan etkisi olmayan süreç, bir davranışı tekrarla yerleştirmektir. Aksi takdirde duygusal olayların yol açtığı süreçlerin döngüsü içine hapsoluruz.

Seçtiğiniz şeyi tekrar etmeye başlamazsanız rastlantılar sizi şekillendirir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Çok profesyonel bir sporcu olan Roberto Carlos, şahane bir çalım atan İlhan Mansız’ı anında yere indiriyor. Böylelikle İlhan Mansız’ın zihninde çalım atarsa düşeceği duygusu yerleşmeli. Yıldızlaşan bir sporcu insan üstü işler yapıp durdurulamaz bir enerjiye ulaşabilir. Bu sebeple defans oyuncuları yıldızlaşmaya başlayan oyunculara karşı sertleşirler.

Alışkanlıklar ve öğrenme ile ilgili ”45 gün aksatmadan uygulama” şeklinde tavsiyeler var. Her nedense bir şey 45 gün tekrarlandığında kalıcı olarak yerleşmiş oluyor. Döngüyü kırarsanız, baştan başlamanız gerekiyor.

Yeni bir sinir yolu inşa etmek için çok fazla para ya da zaman gerekmiyor. Sadece cesaret ve odaklamayla, yeni bir davranışı kendinizi iyi ya da kötü hissetseniz de tekrarlamak yeterli. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

”Zinciri kırmamak” gerektiği hem psikolojik hem de nörolojik bir konu. Bir gün yapılmayan bir davranışı yerleştirmek için sıfırdan başlamak gerekiyor. Tüm önemli kişiler bir davranışı yerleştirmek için aralıksız yapmak gerektiğini söylüyor.

Beynimiz, hayatta kalanlardan miras. Özellikle beynimiz, kaynaklarını idareli kullanmaya programlanmış durumda. Peki bir yoldan elektrik akımı düzenli olarak gidiyorsa ne olur? Beynimiz oradan elektrik akımı iletmeye meyilli olduğu gibi, bunu yaparken de daha az enerji kullanır.

Beyin, yakıt olarak bol miktarda glikoz kullanan bir yüksek enerji tüketicisidir. Kişinin ağırlığının yalnızca yüzde 3’ünü oluşturmasına rağmen, mevcut yakıtın yüzde 20’sini kullanır. Enerji depolayamaz ancak ihtiyaç duyduğu anda enerji alması gerekir. Koşullara uyum sağlama yeteceği inanılmaz derecede olduğu için, yakıt kaynaklarını idareli kullanır. -Brain Up, John B. Arden

Beynin kaynaklarını idareli kullanmasına ”hedonik adaptasyon” örnek verilebilir. Beyin, mutluluk hormonlarını üretimini bir olayın beklentisine ve tekrarına göre ayarlar. Piyango’dan para çıktığında sürekli yüksek mutluluk hormonu üretemeyeceği için mutluluk eşiğinizi yükseltir. Dolasıyısıyla şimdi sizi mutlu eden şeylerle mutlu olmazsınız. Önceden hiçbir şeyin yetmemesi gibi bundan sonra da hiçbir şey yetmeyecektir.

Ustalaşmak denen şey, beynin bir konuda daha az enerji harcamaya başlamasıdır. Çünkü hangi yollardan elektrik akımı geçeceğin zaten bilir. Neredeyse düşünmeden bir işi halledersiniz.

İnsanlar bir video oynunuz ilk kez oynadıklarında, etkinlikle capcanlı olan beyinleri deli gibi enerji harcar. Oyunda ustalaştıkça beyin etkinliği de giderek azalır; artık enerji bakımından daha verimli hale gelmiştir. Herhangi bir işle meşgul olan birinin beyni üzerinde ölçümler gerçekleştirip etkinliğin çok düşük düzeyde olduğunu gözlerseniz, bu büyük olasılıkla onun elindeki işle uğraşmadığını değil, programları devrelere kazımak için geçmişte epeyce çabalamış olduğunu gösterir. -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Her adımda düşünme süreci, bir şeyi öğrenirken yaşanır. Bir süre sonra bazı adımların kendiliğinden işlediğini fark edersiniz. Ustalaştıkça işin büyük kısmında düşünmeyi bırakırsınız.

Bir işte beceri kazandıkça, enerji ihtiyacı azalır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Gerçekliği şüpheli de olsa, konuya uygun meşhur bir anektod vardır. Picasso’dan birisi bir portre ister. Kendisine beş dakikada çizip verilir. Para konusu açıldığında adam ”5 dakikalık resim için bu kadar para mı istiyorsun?” der. Picasso da; ”30 yıl + 5 dakika” O tablonun beş dakikada ortaya çıkmasını sağlayan, 30 yıllık nöron yolları oluşumudur.

Ne kadar sık kullanmış ve ustalaşmış olursanız olun, kullanmayı bıraktığınız nöronlardan elektrik geçiş hızını azalır. Bir insan yetişkinlikte bile ülkesinden ayrılsa, dilini kullanmadığı sürece konuştuğu dili bile unutacaktır.

Bir kez bir şablon geliştirince, bir daha denediğinizde yapması daha kolay olacaktır. Peki ya yapmayı bırakırsanız ne olur? Eskisi kadar iyi Fransızca konuşamazınız. Yeteneğinizi muhafaza etmek için o faaliyette sık sık bulunmalısınız. -Brain Up, John. B. Arden

Beyinle ilgili bilimsel kitapların çoğunda zeka kelimesine hiç rastlamayız. Oysa günlük hayatta en inandığımız kavramlardan biridir. Herkes nöron yollarını sonradan oluşturmak üzere doğuyor. Bazı biyolojik farklar hayattaki rastlantılarla zamanla avantaja dönüşüyor olabilir. Yine de tekrarın, çabalamanın büyük önemi var. Aynı işi zamanla daha az enerjiyle yapmaya tecrübe denir, zeka da denebilirdi.

Zeki beyinler açıkça daha az enerji kullanır. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Çok zeki bireyler, hem beyin etkinliği hem de gözbebeklerinin büyüklüğünden anlaşıldığı üzere, aynı sorunları çok daha az çabayla çözerler. Bir işte beceri kazandıkça, enerji ihtiyacı azalır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Ustalaşmaya felsefi manalar yüklendikten binlerce yıl sonra, gelişen teknoloji beynimizdeki kimyasal ve fiziksel bazı değişiklikleri gözlemleyebilmemizi sağladı. PET taramaları gösterdi ki, ustalaşmak, beynin bir alanını daha az kullanmak demek.

PET taramalarının gösterdiği üzere, kişi belli bir beceride ustalaştıkça, beynin o beceriyle ilgili kısmı daha az çalışır. Bu da verimliliğin temel ilkesini anlatır: Kolay gelen tekrarlanacaktır; çünkü kolaydır. -Brain Up, John. B. Arden

Görüntüleme tekniklerinin gösterebildikleri ve işlevleri farklı.

Eyleme geçmek ve kendi nöron yollarını kullanmak büyük önem taşır. ‘Pratik’ dediğimiz kavram, nöronların gerçekten kullanılmasıdır. Öğrenme konusu da bizzat nöron yolları ile ilgilidir. Dolasıyısyla en iyi deneyimleyerek öğrenilir.

Bir şeyler öğrenmenin en işe yarar yolu, onları bizzat deneyimlemektir. -Sıfırla, Chris Paley

Ronaldinho, Xavi varken sıra gelmeyen Messi, antremanlarda o kadar çok frikik çalıştı ki, yıllar sonra başlasa da bugüne kadar tam 51 frikik golü attı.
”Binlerce hareket deneyenden korkma, bir hareketi binlerce kez deneyenden kork.”

Nöron yollarının yavaşça oluşması, zamanla bazılarından daha çok sinyal geçmesi iyi bir öğrenme metodu. Bir şeyi deneyimlemek yavaşça bazı nöron yollarının zamanla keskinleşmesi demek. Herkes kendi nöron yolunu kendi oluşturabiliyor. Bu nedenle insan sayısı kadar öğrenme biçimi var. Bir insana dışarıdan bilgi verilse bile öğrenme ancak kişinin kendi çabasıyla gerçekleşir. Ve baştan hangi nöron yolunu oluşturacağımızı bilemeyiz, bunu ancak denedikçe ve tekrarladıkça oluştururuz.

Hiçbirimiz dart oynamak için ders almayız; sadece atış yapar ve bu atıştan yola çıkarak sıradaki sefer daha mı aşağıya yoksa daha mı yukarıya atmamız gerektiği sonucu çıkarız. -İrrasyonel, Stuart Sutherland


”Çoğu insan zekaya inanır, ben inanmıyorum, bizi birbirimizden ayıran emektir, ben çalışmaya inanıyorum.” -Aziz Sancar 

Düşünme, öğrenme, yetenek, zeka… İnsanlığın evrenin sırrını çözmekten günlük problemleri aşmaya kadar en önemli kavramları son derece basitçe şuna dayanıyor; tekrar. Yeterince tekrar yapmayıp yeterince çalışmadığımız için rastgele nöron yolları hayatımızı şekillendiriyor.

Bir şeyi ne kadar çok yaparsanız, o şeyi gelecekte yeniden yapma ihtimaliniz o kadar güçlenecektir. Sporcuların uzun antrenmanlar yapmalarının, piyano alanların saatlerce çalışmalarının nedeni budur. Bir şeyi ne kadar çok düşünürseniz, zihninizde durup durup ortaya çıkması ihtimali o kadar güçlenecektir. Tekrarlama, beyni yeniden yapılandırır ve alışkanlık doğurur. -Brain Up, John. B. Arden

Şimdilerde neden bir Michelangelo çıkmadığını düşünüyor olabilirsiniz. Kendisi bir taş yontucusunun karısı tarafından emzirilmiş ve sadece heykel eğitimi alana kadar 13 yıl gece gündüz sadece taşlarla uğraşmıştır. Bugünlerde böyle bir eğitim ve odaklanma mümkün değil. Dolayısıyla böyle sanatçılar da çıkmıyor.

İlginç olan, her düşündüğümüzde de belirli nöron yollarını kullanıyor olmamız. Bir şeyi sık düşünmek, onu beynimiz için gerçeğe dönüştürüyor. Kendimizi baştan inandırırsak bu nedenle sonradan doğruya ikna olmamız zorlaşıyor. Sabit fikirlerimiz, alışkanlıklarımız, bağımlılıklarımız da böyle doğuyor. Ve hafızamızdaki anılar da her düşündüğümüzde değişiyor. Belleğimiz de aynı prensiplerle çalışıyor.

Tanıdık sinir yollarında seyahat kolaydır, ama bu her zaman iyi bir şey değildir. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Antibiyotiği kullandığınızda önce güçsüz olanlar ölür. Doğru zamanlarda kullanmazsanız, ortamda kalan güçlülerin çoğalması nedeniyle etkileri artar. Hayatta kalanların özellikleri devam eder, adapte olmayanlar kaybolur. Beynimizde hangi düşüncenin hayatta kalacağına kendimiz karar verirsek fikrimiz ve karakterimiz olur, öbür türlü nasıl biri olacağımız sadece şansa kalmıştır.

Belirli bir eşiği aşamayan sinyallerin bir sonraki nörona geçemediğini söylemiştik. Aynı zamanda kullanmadığımız nöronlardan daha az elektrik geçeceğini de. Dolasıyısıyla yeterince beslemediğimiz düşünceler kaybolur, bu da bir süre sonra geriye cılız da olsa diğer düşüncelerin kalması demektir. Sonuçta biyolojinin doğadaki yasaları, beynimizdeki düşünceler arasında olur. Hayatta kalanın nesli devam eder. Yani yeterince çok yönlü düşünmezsek, çok kolay bir şekilde sabit fikirli olur ve aksi fikirleri aklımıza bile getirmeyiz.

Kullanılmayan nöronlar körelir, bu yüzden daha önce kullandığınız nöronlara ciddi şekilde güvenirsiniz. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

Aygaz müziği, Bellona şarkısı, Trivago, Wix… Firmalar jingle’larını, reklamlarını binlerce kez duymamız için uğraşırlar. Ve hakikaten bazı markaların isimlerini müziğini aklımıza getirmeden okumayız bile.

Bu da beynimizin hacklenebileceği anlamına geliyor. Yanlış dahi olsa sürekli gönderilen bir fikir zaman içinde yerleşecektir. Sürekli maruz kaldığımız şeylere alışırız. Tüm manipülasyon araçları, sürekli tekrarlanan yalanın zamanla inanılır olacağını söyler. Beynimiz kendi söylediklerimize de zamanla inanır, bu nedenle tüm motivasyon kitapları ruh halimizi değiştirmek için yüksek sesle mutlu olduğumuzu söylememizi tavsiye eder.

Doğal seçilim insanlara devasa sayıda nöron verdi ve bu da doğuştan gelen bilgi üzerinde büyük bir avantaj sağlayabileceğimiz anlamına geliyor. Kurduğumuz sinir sağlarına güvenmek üzere tasarlandık. Bu yüzden, bizi yanlış yola götürseler de onları görmezden gelmek çok zordur. -Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening

”Seçkinler beğendikçe alkışlar, halk ise alkışladıkça beğenir.” -Cenap Şahabettin

Bir şeyi sık duymak sık düşünmemize, bu da zamanla inanmamıza neden olur. Tekrarın düşüncelerimizi değiştirmesine ”salt maruz kalma etkisi” denir. Bir şeye sürekli maruz bırakılmak rahatça fikirlerin değişmesini sağlar.

Bir argümanı birçok defa duymak, onu kabul etme ihtimalizimizi yükseltir. -Sıfırla, Chris Paley

Bu o kadar vahim bir konudur ki, sadece medya ve reklamcılık kullanarak insanların gözünde itibar oluşturulabileceği ve fikirlerinin yönlendirilebileceği anlamına gelir. Ancak bunun tek sebebi bu değildir.

Orantısız güç, elbette çok kötü bir şey. Yine de profesyonel bazı dernekler, dünya çapında duyulmak için kasıtlı olarak polisin kendisine müdahale etmesini sağlarlar. Sıradan bir eylemi polis çatışmasına dönüştürmek için provokatörlere sahip çok fazla grup vardır. Haberlere çıkmayan bir protestonun hiçbir işe yaramayacağı düşüncesi yaygın bir düşüncedir.

Daha çok gördüğümüz şeyi daha çok beğeniriz. İnsan beyninin en büyük zaaflarından biri budur. Bir fikri sürekli duyurduğunuzda birileri karşı çıkarsa, fikriniz bir o yöne bir bu yöne gidip sonunda kendi kararınıza varabilirdiniz. Ancak bir şeyi sürekli görmek ona sempati duymamızı sağlar. İşte bu da neden siyasetçilerin, oyuncuların, markaların göz önünde olmaya çalıştığını anlamamızı sağlar.

Bir şeyi gördükçe daha çok beğeniriz, görmediğimizde bile. -Sıfırla, Chris Paley

Nou Camp stadında küçük bir ayrıntı. Tabelada Coca Cola yazıyor. Bu bizim için oldukça normal. Ancak şöyle bir düşünün; Coca Cola yazısı görmeden gün bile geçirmeyiz. Hangi ilçeye ve köye giderseniz gidin, hangi cihazınızı açıp nerede gezerseniz gezin; karşınıza bir logo çıkar. Daha çok görülmek insan düşüncesinde pek çok şey değiştirir; bunu reklamcılar oldukça iyi bilir.

Bu pek çok şeyi açıklar. Sıradan eylemleri protestoya dönüştüren örgütlerin daha çok bağış aldığı ortaya çıkmıştır. Duyulma arttıkça insanların düşüncesinde yer etme fırsatı doğar. Bu da zaman içinde haklı olmak anlamına gelir. Bazı oyuncular bar çıkışlarında görüntülenir, rezalet çıkarır ve popülaritesini artırır. Sadece gündeme gelmek için bile olmadık şeyler yapılabilir. Hiçbir yeni değişilik olmasa ve hayatına anlam katacak hiçbir şey sunmasa bile profilinde sürekli selfie paylaşmak beğenilirliği artırabilir. Kimisi için kendini sürekli göstermenin avantaja döneceği düşüncesi yaygındır.

Bir yüzün resmini daha önce görmüşseniz, resmi daha sonra yeniden gördüğünüzde o kişi size daha çekici gelecektir; o kişiyi daha önce görmüş olduğunuzu hatırlamasanız bile. Salt maruz kalma etkisi adını alan bu durum, örtülü belleğinizin, dünyayı yorumlama biçiminizi etkilediğini gösteren kaygı verici bir gerçeği gözler önüne serer. Bu durumda, salt maruz kalma etkisinin ürün markalama, şöhret yaratma ve siyasi kampanyalardaki sihirde parmağı olduğunu duymak size şaşırtıcı etmeyecektir: Belirli bir ürüne ya da yüze tekrar tekrar maruz kaldığınızda, onu giderek daha fazla tercih eder hale gelirsiniz. Sürekli göz önündeki şahsiyetlerin, beklenenin tersine olumsuz basından her zaman rahatsız olmamalarının nedeni de bu etkidir. Ünlülerin sıklıkla söylediği gibi ”tek kötü reklam, reklam olmamasıdır” ya da ”gazetelerin hakkımda ne söylediği umrumda bile değil, yeter ki adımı doğru yazsınlar.” -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bildiklerimizi gözden geçirelim. Sadece sık duyduğumuz için bir yalana inanmaya başlıyoruz. Sadece çok gördüğümüz için birini beğenmeye başlıyoruz. Hala daha vahimi var. Bir düşünceyi daha önceden duymuşsak, bahsi geçtiğinde inanma ihtimalimiz artıyor. Beynimiz ”bunu duymuştum, muhtemelen doğrudur” diyor. Yani her zaman ortaya söylenti atanlar ve ilk konuşanlar avantajlı oluyor.

Katılımcı, daha önceki haftalarda da duyduğu belirli bir cümleyi, duymadığına yemin bile etse, ”doğru” olarak değerlendiriyordu. Araştırmacı, katılımcıya duymak üzere olduğu cümlenin yanlış olduğunu söylese bile durum değişmiyordu. Sonuçta, belirli bir fikre salt maruz kalmış olmak, onunla yeniden karşılaştığınızda fikrin size daha inanılır gelmesi için yeterlidir. -Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Trump’ın başkan seçilmesi muhtemelen ”salt maruz kalma etkisi” ile mümkün oldu. ”Cambridge Analytica Skandalı”, Facebook’la ortak çalışan bir şirketin Trump’a oy vermesi muhtemel kullanıcılara taraflı içerikleri göstererek ve algoritmada önplana çıkardığını gösterdi. Bu durum Trump’ı Amerikan başkanı yaptığı gibi, Zuckerberg’i de oldukça zor bir duruma düşürdü.

Konunun ilerlemesi bitmedi, hala vahimleşiyor. Bir fikri tekrar tekrar duymak zamanla inanmamıza neden oluyor, ayrıca bir kez duyduk diye inanma ihtimalimiz artıyor demiştik. Şimdi ise bir adım öteye gidiyoruz. Bir şeyi gördük ama bilinçli olarak değil, farkında olmadan. Yani başka bir şey anlatılırken arkaplanda idi. Ya da bir şey okurken anlamayacağımız şekilde aralara serpiştirilmişti. Yine de beynimiz etkileniyor.

Uyarıcıya tekrar tekrar maruz kalmamızın uyarıcıyı beğenme derecemizi yükseltmesi, yüzlerce deneyde gözlendi. -Sıfırla, Chris Paley

”Söylenti pazarlaması” artık bir reklamcılık dalı sayılabilir. Anlatması ilginç tek bir söylenti insandan insana dolaşır. Psikoloji de insanların bir kez duyduğu bir şeyi tekrar duyduğunda inanma ihtimalinin olduğunu söyler. Dolayısıyla doğru bir söylenti yaymak en etkili reklamdır.

Bir grup öğrenciye başka bir amaçla fotoğraflar gösterdiler. Bazı fotoğraflarda dikkat bile edilmeyecek yerlerde, arkaplanda bir markanın su şişeleri mevcuttu. Hiçbir öğrenci bilinçli olarak bunu fark etmedi. Sonradan başka bir araştırma için öğrencilerden bir marka tercih etmeleri istendi. Pek çok şişe arasından öğrenciler fotoğraflarda farkında olmadan gördükleri şişeleri tercih ettiler. Sorulduğunda, hiçbiri o markayı bilmiyordu, fotoğraflarda da görmemişlerdi.

Bir yüzün resmini daha önce görmüşseniz, resmi daha sonra yeniden gördüğünüzde o kişi size daha çekici gelecektir; o kişiyi daha önce görmüş olduğunuzu hatırlamasanız bile. -Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman

”Viral Marketing” de bir başka reklam türü. İnsan kendi söylediği yalana bile inanmaya meyilli iken, herkesçe konuşulan bir şeye kolaylıkla kanacaktır. Dolasıyıla sadece ilginç olduğu için paylaşım yapılması sağlandığında kimin inandığı için kimin ilginç olduğu için paylaştığı ayırt edilemez. Herkesçe paylaşılan bir şeye peşinen ”gerçek” gözüyle bakılır.

Sıklığın bilinçdışındaki düşüncelere olumlu etkisi ile ilgili meşhur bir deney de vardır. Michigan Üniversitesi’nde bazı gazete başlıkları gösterildi. (Deneydeki öğrencilere gazetenin ”Türkçe” olduğu söylenmiştir). Kelimeler tamamen uydurulmuştu ve hiçbir manaya gelmiyorlardı. Pek çok gazete gösterildikten sonra ekrana bazı kelimeler yansıtıldı. Hangi kelimelerin olumlu manaya gelebileceğini tahmin etmeleri istendi. Öğrenciler sık gördükleri kelimeleri farkında olmadan olumlu olarak tahmin ettiler. Oysa kelimeler hiçbir manaya gelmiyordu ve gazetelerde kaç kez geçtiklerini saymamışlardı. Beyinleri daha çok maruz kaldıkları kelimelere olumlu anlam yüklemişti.

İnsanların fotoğraflarını sürekli gördükten sonra onlardan daha çok hoşlanabiliriz. -Sıfırla, Chris Paley

Profil kendi resimleriyle dolu olsa da her yeni kişisel fotoğraf hala gereklidir, daha çok görülmek daha çok beğenilmek demektir. Çağımız gençleri ilk görüşte aşka değil, birinin milyonlarca kez karşısına çıkarak kendini beğendirmeyi öğrenmiştir.

Bir başka deneyde ise benzer bir kurgu yapıldı. Ancak bu kez hangi fikrin doğru olacağı soruldu. İnsanlar vahim bir şekilde daha sık duydukları fikrin daha doğru olduğunu düşündüler.

Sonuçta, belirli bir fikre salt maruz kalmış olmak, onunla yeniden karşılaştığınızda fikrin size inanılır gelmesi için yeterlidir. -Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman

2. Dünya Savaşı’na girmemekle övünen ABD’de halk savaştan uzak kalmaktan son derece memnundu. Komünizm tehlikesi nedeniyle en büyük düşmanları Ruslar’dı. Ancak İngiltere’nin savaşı kaybetmesi durumunda ABD’ye borçlarını ödemeyemeyecek olması savaşa girmeyi gerektirmiştir. Halkı ikna etmek gazetelerle olmuştur. Tekrar tekrar yapılan haberler ve haber konusu olması için kurgulanmış olaylar sonrası kısa bir zaman içinde tüm ABD’liler Hitler’e karşı İngilizler’in dolasıyıla Ruslar’ın yanında savaşmaya ikna olmuştur.

Her psikolojik durumun olduğu gibi, bunun da biyolojik bir nedeni var. Sonsuz ihtimal arasından gerçekleşenler bizi hayatta tutmuş olan koşullardır. Her koşulun doğruluğunu araştıracak kadar vakit ayırmak, hayatta kalmak için işlevsel olmazdı. Bu nedenle bazı şeylere peşinen güvenmeye programlandık. Dolayısıyla gerçekleşen ve tekrarlanan olaylara güveniyoruz, bu da tüm düşüncelerimizi değiştiriyor.

Sık sık tehlike arz eden bir dünyada sağ kalabilmek için, organizma yeni bir uyarana ihtiyatla, geri çekilerek ve korkuyla tepki vermelidir. Yenilikten kuşkulanmaya bir hayvanın sağ kalma olasılığı zayıftır. Ne var ki uyaran gerçekten güvenli ise, ilk baştaki ihtiyatın azalmasına da uyum sağlar. Zajonc’a göre, salt maruz kalma etkisinin meydana gelmesinin nedeni, bir uyarana tekrar tekrar rmaruz kalmanın ardınand kötü bir şey olmamasıdır. Böyle bir uyaran en sonunda bir güvenlik işaretine dönüşecektir ve güvenlik de iyi bir şeydir. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman

Trilyonlarca nöron, her biri diğeriyle her saniye iletişim halinde. Her saniye elektrik akımı geçiyor ve her akım geçtiği yolda iz bırakıyor. Bir sonraki akımın oradan geçme ihtimali artıyor. Böylelikle her söylediğimiz, düşündüğümüz, yaptığımız şeyler belirli nöronları kullanmamızı sağlıyor. Sonuçta söylediklerimize inanıyoruz, düşüncelerimizi şekillendiriyoruz, yaptıklarımıza alışıyoruz. Ve bir şeye sık rastladığımızda haklı bulma ihtimalimiz artıyor, bir şeyi gördükçe beğeniyoruz, duydukça inanıyoruz. Kontrol edemeyeceğimiz kadar bağlantıya sahip bir beyin için tekrar sayıları bu kadar önemli olduğuna göre; hayatımızın gidişatı neyi ne kadar tekrar edeceğimize karar verip vermediğimizle ilgili. Sayılarla oynayıp tekrarladığımız şeyleri değiştirdiğimiz zaman inandığımız, sevdiğimiz, bildiğimiz şeyler ile alışkanlarımız kendi karar verdiklerimizden ibaret olabilir.

KAYNAKLAR

  • Beyindeki Hayaletler, V.S.Ramachandran
  • Mutlu Beyin, Loretta Graziano Brening
  • Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman
  • Brain Up, John. B. Arden
  • Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • Sıfırla, Chris Paley
  • İrrasyonel, Stuart Sutherland

EKLER

  • Yaklaşık 1,5 kg ağırlığında, evrende keşfedileymiş en karmaşık malzeme.-Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman
  • Profesyonel tenisçi olmayabilirsiniz, ama bisiklete binmeyi bir kez öğrendiyseniz, aynı süreçten siz de geçtiniz demektir. İlk bindiğinizde sağa sola yalpaladınız, oraya buraya çarpıp düştünüz ve ne yapmanız gerektiğini çaresizce öğrenmeye çalıştınız. Bu sırada bilinçli zininiz ağırlıklı biçimde devredeydi. Nihayet, büyüklerinizden biri bisikleti yönlendirmenize yardım ettiksen sonra kendi başınıza binebilir hale geldiniz. Bu beceri zamanla reflekse dönüşüp otomatikleşti. Sizin için okumaktan, anadilinizi konuşmaktan, ayakkabılarınızı bağlamaktan ya da babanızı yürüyüşünden tanımaktan farkı kalmadı. -Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman
  • Her sinir hücresi, diğerleriyle bin ila on bin arası sinaps kurabilir. Bunlar açık veya kapalı, tetikleyici veya engelleyici olabilir. Yani şaşırtıcı karmaşıklıktaki bir dansta, kimi sinapslar salgıladıkları sıvılarla işleri alevlendirirken kimileri de sıvılarıyla ortamı sakinleştirir. -Beyindeki Hayaletler, V.S.Ramachandran
  • Beyninizi beslemenin son adımı alıştırma yapmaktır. O faaliyette tekrar tekrar bulunun. -Brain Up, John. B. Arden
  • Egzersiz yapmakla kas kaybını önleyebileceğimizi ve bu tip faaliyetlerle bedenimizi zaman içinde geliştirebileceğimizi herkes bilir. Aynı şeyi beyin için de söyleyebiliririz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Nintendo web sitesinden alıntı
  • Yeni bir davranış, düşünce ya da duygu oluşturulduktan sonra bunların devam ettirilmesi daha az enerji gerektirir. Teniste yeni bir vuruş ya da yeni bir dilde merhaba demeyi öğrenmek gibidir bu. Başlangıçta beyninizin odaklanmasını, gayret göstermesini ve daha fazla enerji harcamasını gerektirir fakat o vuruşu yeterince yaptıktan ya da o dilde yeterince merhaba dedikten sonra, gayret göstermeksizin yapılabilir hale gelir. O halde, beyninizi yeniden yapılandırmak için o yeni davranışı otomatik hale gelinceye kadar uzun süre yinelemeniz gerekir. Bu seviyeye bir kez ulaştıktan sonra, beyniniz artık eskisi kadar çok çalışmak zorunda olmayacak. -Brain Up, John. B. Arden
  • Ustalık tek bir beceri değil, bir beceriler dizisidir ve aynı profesonel, kendi alanındaki görevlerin bazılarında son derece usta, bazılarındaysa hala acemi olabilir. Satranç oyuncuları, ustalaşana kadar ‘’her şeyi görmüşlerdir. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
  • Bir işte beceri kazandıkça, enerji ihtiyacı azalır. -Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
160 Views

Ödül, Ceza ve Özdenetim

Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

Mahallenin gençleri, her akşamüstü ellerindeki çalgılarla müzik çalıp gürültü yapmaktadırlar. Bundan rahatsız olan yaşlı bir adam, şikayetlerin dile getirilmesine aldırmayan bu gençlere karşı bir çözüm düşünür. Yanlarına gidip ”Harika çaldınız gençler” der ve oraya birkaç dolar bırakır. Ertesi gün durumu tekrarlar. Birkaç günün ardından bir gün gelip hiçbir şey bırakmadan gider. Gençler, para olmadan çalmayı anlamsız bulup bir daha gelmezler. Bu, ödülün davranışları değiştirmesi üzerine klişe bir hikayedir.

Kendiliğinden bir şey yapan bir insana ödül verirseniz, ödülü kaldırınca aldığı o işten aldığı keyfi de almış olursunuz.

1971 yılında bir deney tasarlanır. İki grup öğrencilerin önüne lego konulup oynamaları istenir. Gruplardan birine yaptıkları her başarılı çalışma için para ödülü verilir. Süre tutulduğunda, ödül alan grubun daha çok oynadığı tespit edilir. Bu, beklenen bir durumdur. Sonra yeniden aynı ekipler toplanır. Bu kez ortalıkta legolara ilave dergiler de vardır. İki grup da dilediklerini yapmaları için serbest bırakılır. Görülür ki, bir önceki seansta keyif için oynayanlar legolarla vakit geçirmeyi tercih ederler; ancak ödül alan grup legolarla oynamaz. Ödül, tercihleri değiştirmiştir.

Hedef başarıyı artırır ancak hedefine ulaşan insan başarı sonrası çalışma sona bırakır.

Özgür Bolat, ”Beni Ödülle Cezalandırma” kitabında ödülle ilgili araştırmaları özetler. Öğrendiğimize göre, lego deneyi sonrası iddialar ve tartışmaların ardından pek çok deney yapılmış ve hepsinde aynı sonuca ulaşılmıştır. Ödül, davranış değişikliği yaratır. Kendiliğinden keyifle yapılan bir davranış için bile, davranışın beyindeki işleyiş sürecine karışma ve ortadan kaldırıldığında davranışın değişmesine yol açma etkisi vardır.

Mr. Nobody (2009) filminin giriş sahnesindeki bir güvercin, kutuyu basamak olarak kullanmayı keşfederek yiyeceğe ulaşıyor. Beyin, ödüllendirilme sonrası bir döngü oluşturuyor. Muhtemelen bir sonraki sefer bir araştırma süreci yaşamadan direkt olarak kutuyu yiyeceğin altına götürecek.

Ödül ile ilgili bugün bilinenlerin öncesinde, Harvard Üniversitesi’nde araştırmalar yapan bir profesör olan Skinner, ödülün etkilerini görmüş ve inanılmaz tespitleri olmuştur. Güvercinleri ödül ile koşullandıracak onlara masa tenisi oynamayı öğretmiştir. Hatta güvercinlere füze ateşlemeyi öğretmek için Amerikan ordusundan destek almış, yine de projesi tehlikeli bulunduğu için kullanılmamıştır. Ancak, yaptığı deneyler ödülün davranışları belirlemedeki önemini göstermiştir.

Çoğu papağan, köpek, yunus gibi hayvanlarla ilgili videoların altında ”ne kadar zeki” olduklarına dair yorumlar görürsünüz. Oysa videoya dikkatli bakın. Her cevap sonrası papağana ödül veriliyor. Sesleri taklit eden bir hayvana, bir soru karşısında istediğiniz cevabı her verdiğinde bir ödül verirseniz, bir sonraki sorunuzda o cevabı verip ödül bekler. Buna şartlandırma denir.

Bir şeye ödül diyebilmek için de ortada bir koşul olması gerekiyor. Özgür Bolat’ın örneğiyle; bir çocuğa karne aldıktan sonra tablet hediye etmek, ödüllendirmek değil, hediye vermektir. Ancak ”sınıfını geçersen tablet alırım” demek, koşul sunmaktır, yani ödüldür. Sonucun koşula bağlı olması gibi, kelimelerle önemsiz görünen bir fark; insan psikolojisi için önemli davranış değişiklikleri yaratır. Ayrıca, emek karşılığı verilen şeyler de, örneğin maaş; ödül olmuyor. Ödül tamamen bir şeyin koşul olarak sunulması ile ilgili.

Dehaların günlük yaşamıyla ilgili bir sitkom olan Big Bang Theory’de, Leonard ve Sheldon ev arkadaşıdır. Leonard’ın kız arkadaşı Peggy, onlarla kalmaya gelince, Sheldon onun günlük rutini ve kimseye bozdurmadığı düzeni bozmasından rahatsız olur. Bir süre sonra işler düzeliyor gibidir, Sheldon sürekli Peggy’ye çikolata ikram etmektedir. Bölümün sonuna doğru Leonard, Sheldon’un ne yapmaya çalıştığını keşfeder. “Çikolatayı pekiştireç olarak kullanarak kız arkadaşımı şartlandırmaya çalışıyorsun!”. Sheldon, Skinner deneyini uyguladığnı ve her doğru davranışı ödüllendirerek üç haftada ideal ev arkadaşı durumuna getireceğini söyler.

Ayna nöronlar konusundaki araştırmalar; beynimizin başkasının ödüllendirildiği veya cezalandırıldığı koşulların beynimizde ciddi bir şekilde dikkate alındığı ve davranış değişikliklerine yol açtığını göstermiştir. Biyolojik geçmişimiz, ödülle veya kötü bir olayla sonuçlanan koşulları dikkate alacağımız bir beyin yaratmıştır. Bu sayede tehlikelerden kaçıp ödülleri kovalayarak hayatta kalırız.

Birine verilen ödül her zaman bir başkasını cezalandırmaktır. Amerikalı jimnastikçi McKayla Maroney’in 2012 Londra Olimpiyatları’nda ikinci olmasının ardından, ödül alan sporcuyu izlerkenki bu görüntüsü, yıllarca capslarda kullanıldı. ”Not impressed girl” olarak hatırlanan bu yüz ifadesi, yarı hayal kırıklığı yarı kıskançlık ile tam olarak hissettirdiği duygunun karşılığı.

Ödül, beynimizdeki çeşitli kimyasal döngülerin ortaya çıkışında etkili. Maymunlarda yapılan bir deneyde sarı ışık yakıldığında muz verilmesi döngüleri sonrası, bir süre sonra her sarı ışık yandığında dopamin salgılandığı keşfedilir. Ancak bir süre sonra beyin buna alışır ve sarı ışık yandığı halde dopamin salgılanmaz. Çünkü, beklenti ortadan kalkmış ve alışıldık bir durum olmuştur. Özgür Bolat, bu deneyin ödülle uzun süre kalıcı bir davranış yerleştirilemeyeceğinin örneği olduğunu söyler. Sürekli ödülü artırmak da pratik olarak da mümkün değildir.

Messi-Ronaldo arasında kesinlikle Messi’yi tercih edecek olsam da, Cristiano Ronaldo da tarihteki en ilham verici insanlardan biridir. Videoda göreceğiniz gibi, bir maraton koşucusu ile yarışabilir, 288 cm’deki topa kafa vurabilir ve vücudunda bir mankenden daha az yağ vardır. Diğer futbolcular antrenmanların bitmesini beklerken, Ronaldo erken gelir, geç gider ve bir ömür yediklerine dikkat eder. Kazandığı hiçbir ödül motivasyonu etkilemez, çünkü sağlam bir iç motivasyona sahiptir.

Bir başka deneyde ise iki gruba sıradan bir oyun oynatılıyor. Bir gruba her başarılı olduğunda ödül veriliyor. Deney sonrası beyinleri incelendiğinde, başarılı oldukça beyindeki zevk bölgesi olan ”striatum”un her iki grupta da aktif olduğu, yine de ödül alan grupta biraz daha fazla zevk aldıkları görülüyor. Ancak ikinci seansta ödül kaldırıldığında, ödüle alışmış grubun aldığı zevk aşırı derecede düşerken; ödülsüz oynayan grubun aldığı zevk artıyor. Keyfi ödül inşa edince ödüle bağlımlı olunuyor. Ancak kendi kendine keşfeden insanlar uzmanlaştıkça aldıkları keyif artıyor.

”Fizyolojik olarak da ispatlıyoruz ki ödül ortadan kalıkınca, kişi yaptığı işten eski gibi keyif almıyor.” -Beni Ödülle Cezalandırma, Özgür Bolat

Leon Festinger isminde bir bilim insanı Bilişsel Çelişki Kuramı’nı yayınlamıştır. Buna göre, davranışlarımız arasında bir çelişki olduğunda beynimiz mantıklı bir açıklama getirmektedir. Örneğin bir deneyde, insanlara cesur olup olmadıkları ile ilgili sorular sorduktan sonra başka bir deneyde böcek yemek gibi bir eylemi bile kabul etme oranların büyük oranda arttığı gözlenmiştir. Ödül sonrası davranış değişikliği de bununla açıklanır. Bir işi severek yapan bir insan, o işle ilgili ödülü kabul ettiği anda beyni bu işin neden yapıldığı ile ilgili sorular sormaya başlar. Ve cevap olarak da ödülü bulur, bunu ödül için yapıyordur. Sonuçta ödül kaldırıldığında geriye yapmak için sebep kalmaz.

”Ödül kontrol mekanizması olduğu için, çocuk bir işi ödül için yaptığında, bilişsel çelişki yaşar. ”Ben bu işi ödülle yapıyorsam, bu işi sevmiyor olmalıyım” diye çıkarım yapar ve o işe olan ilgisi azalır. Çocuk bilir ki keyifli işler için zaten ödül verilmez.” -Beni Ödülle Cezalandırma, Özgür Bolat

Özgür Bolat’ın Beni Ödülle Cezalandırma kitabında örnek verdiği deneylerden biri de hedeflerle ilgili. Bir grup öğrenciye ”Pastel boya ile çizmek için önce keçeli kalem ile çizmelisiniz”, diğer gruba da ”Keçeli kalem ile çizebilmek için pastel boya ile çizmelisiniz” deniyor. Bir sonraki seansta çocuklar serbest bırakıldığında, ilk grubun pastel boyayı, ikinci grubun keçeli kalemleri seçtiği görülüyor. Hangi nesne koşul olarak sunulmuşsa o amaç haline geliyor.

”Ödevini yaparsan bilgisayarla oynayabilirsin” dediğiniz an, ödev araç, bilgisayar amaç olur. Amaç da her zaman araçtan değerlidir. Çocuk ödevi araç olarak gördüğü için ona ilgisi azalır.” -Beni Ödülle Cezalandırma, Özgür Bolat

Bir insanın bir işi keyifle ve kendiliğinden yapmasını engellemenin en kolay yolu, o iş için ödül konulması. Motivasyon, ödülden etkilenir. İç motivasyona sahip bir kişi, ödül almadan da o işi yapmaya devam eder. Ödülü kabul ederse artık dış motivasyona sahip olunur. Dış motivasyonun önemi azaldıkça veya ortadan kalktığında, işi kendiliğinden yapma içgüdüsü de kaybolur.

Şampiyonluk garantilenmiş, son maç öncesi son antrenman. Guardiola ise takımını çok çalışmadıkları için azalıyor ve inanılmaz bir konuşma yapıyor. Motivasyonu dış odaklı olmayan kişinin güzergahını ödüller değiştirmez.

1800’lere kadar, tarih boyu üniversitelere sadece gerçekten öğrenme amacındaki insanlar giderdi. Öğrenim sonunda elde edilecek bir ünvan yoktu. Öğretmenler para almıyordu. Hep birlikte araştırma, sorgulama ve bilgi edinme için çabalanıyordu. Sanayi Inkılabı sonrası devletler zorunlu eğitimi getirdi, tüm toplum okula gitti. Okullarda puanlar, sınav sonuçları, karneler ve diploma ödül olarak sunuldu. Ödül, amacı öldürdü. Öğrenmek için okuma neredeyse tamamen kayboldu, yerini diploma için çabalama aldı.

DC’nin en müthiş villian’ı Joker, Christopher Nolan’ın uyarlamasında bir anarşist olarak karşımıza çıkar. Mafyayı büyük bir dertten kurtarıp yaptığı iş karşılığında sahip olduğu bir tepeleme parayı yakar. Joker hiçbir şey istememektedir, hiçbir ödül kabul etmemektedir; bu sebeple de kontrol edilemez. Batman kendini sorgulamak için yumruklar attığında bile kahkaha krizine girer; ”Hiçbir şey… Beni tehdit edebileciğin hiçbir şey yok… Onca gücün; hiçbir işe yaramıyor…’

Ödülün Eğitim Sistemi’ne etkilerinin pek çok çarpıcı örneği var. Bir tanesi Özgür Bolat’ın anlattığı bir anı. Bir öğretmen derste, öğrencilerin kitaplardaki şiirlerden keyif almadığını fark ediyor. Kitaptaki şiiri dışardan getirmeye başlıyor ve öğrenciler oldukça keyif alıyor. Aynı şiir, ders kitabından okunan bir şiir iken sıkıcı, dışardan getirilen bir şiir iken eğlenceli hale geliyor. Ödül ve cezanın kontrol ve zorunluluk yaratması, öğrenmeye giden gerçek yolu öldürüyor.

Ölü Ozanlar Derneği’nin (1989) şahane sahnelerinden biri. Öğretmen Keating, ”Kitaplarınızdaki ilk sayfayı yırtmanızı istiyorum” diyerek başlamıştır derse. Edebiyat böyle işlenmemelidir. Sınıfın en çekingen öğrencisini tahtaya çıkarır, gözlerini kapatır ve hayal etmesini söyler. Aklına gelen her şeyi söyleterek orada gerçekten içinden gelen bir şiir yazdırır.

En ünlü psikoloji deneylerinden biri lokum (marsmallow) deneyi. Çocuklara deniyor ki ”Masanın üstündeki lokumu ben gelene kadar yemezsen, döndüğümde bir lokum daha vereceğim.” Bir grup öğrenci lokumu yerken, diğerleri beklemeyi başarıyor. Bu konu ”özdenetim” kavramı ile açıklanıyor. İlginç olan, ilk marsmallow deneyinden 20 yıl sonra, o gün lokumu yemeyenlerin hayatta çok daha başarılı olduklarının görülmesi. Özdenetim, tüm hayatı etkiliyor. Anı kurtarmak üzerine programlanmış biyolojik beynimizin yarattığı dürtüler hayatta pek çok yanlış kararlara neden oluyor. Gerçek hayatta çoğu önemli adım doğru zamanda atıldığında ve yeterince süre iyi kararları uygulamak için beklendiğinde gerçekleşiyor.

Ödülle şekillenmiş bir beyne sahip olunca özdenetim yitiriliyor. Çocuklukta, beynin ön lobu henüz gelişmemişken başkalarının kararlarını uygularız. Özgür Bolat: ”Sürekli kontrol edilen bir çocuk bir süre sonra kendini kontrol etmeyi bırakır. Özdenetim becerisi gelişmez.”. Eğer dağınık bir insansanız, bu çocuklukta sürekli birileri arkanızı topladığı için olabilir. Yardım etmek için bile kontrol etmek, kalıcı etkilere neden olur. Ödül ve ceza da birer kontrol biçimidir.

Yavru kuş, ağzını açtığında solucanın ağzına girmesini bekliyor ve neden kendiliğinden ağzına girmediğini anlayamıyor. Annesi ona yemek getirdiğinde tek yapması gereken ağzını açmaktı.

Ceza da ödül ile neredeyse aynı işlevi görüyor. Her ikisi de bir kontrol biçimi. Bir şey ödül olarak vaat edildiği an, elde edememek durumu da ceza olarak sunulmuş oluyor. ”Sınıfını geçersen bisiklet alırsın” demek, aynı zamanda ”geçemezsen alamazsın” demek. Yani her ödül aynı zamanda ceza demek. Ayrıca ödüle alıştırılan bir kişi için ödül alamamak bir ceza oluyor. Hatta aynı ödül düzenli alındığında hissedilen keyif gittikçe azaldığı için, o işin kendisi bir cezaya dönüşüyor.

Performans-ödül ilişkisini gösteren grafik. Ödül artışı performansı artırıyor ama sonrasında düşüyor.

Ödülün performansı arttırdığı ile ilgili çeşitli bulgular var. Örneğin, verimlilik artırttığında maaş artırmak yerine elde edilen ürün başına prim vermenin çok daha etkili olduğu bulunmuş. Ürettiği kadar prim alan işçiler daha çok üretip daha çok kazanmışlar. Ancak ilginç olan, bu verimin sadece mekanik süreçler için geçerli olması. Yani düşünmek gerekmediği zaman ödül verimi artırıyor. Ancak içine yaratıcılık girdiğinde otomatik sisteme geçen beyin doğru işler üretemiyor. Örneğin aynı parçayı üretmek için rutin bir işlem varsa, ödül ile verim artıyor. Ama ödev için ödül verildiğinde ödevin kalitesi düşüyor. Kitap okumak için ödül verirseniz, mekanik kısım yani okunan sayfa sayısı artıyor ama bilişsel kısım yani okuduğunu anlama oranı düşüyor.

Karmaşık durumlarda verilen ödül, bir işe mekanik gibi yaklaşılmasına neden olur; işin kalitesi ve gelişimi düşer.

Ödül ve cezanın insanlarda davranış değişikliklerine yol açması, durduk yere olumsuz durumlar gerçekleşmesine neden oluyor. İyi bir amaç için yapılan herhangi bir durumda bile ödül amacı değiştirip başka olumsuz sonuçlar doğuruyor. Bunlardan birisi Amerikan hastanelerinde doktorlara ödül uygulaması sonucu gerçekleşmiş. Daha çok hasta tedavisine ödül verilince, doktorlar kısa vadede iyileşecek ve tedavisi kısa sürecek hastalara öncelik vermeye başlamışlar. Hayatta kalma oranına bağlı başarı puanı getirilince de ölümcül hastalıklara sahip kişileri kabul etmeme yaygınlaşmış.

İngilizlerin Hindistan işgali sırasında ülkedeki kobra zehirlenmelerinden dolayı bir ödül uygulaması başlamış. Kobra yakalayıp getirenlere ödül veriliyormuş. Ancak varsayılandan çok daha fazla kobra getirildiği halde ölümler azalmamış. Fark edilmiş ki, insanlar kobra götürebilmek için onları yetiştirmeye başlamışlar, hatta çiftlikler kurmuşlar. Özgür Bolat diyor ki, ödül uygulamaları kısa vadede durumu çözer gibi görünse de uzun vadede daha büyük sorun yaratır.

Ödül veya cezanın sosyal normlara da ciddi bir etkisi var. Bir anaokulunda velilerin çocuklarını almaya geç gelmesi nedeniyle sıkıntılar yaşanınca bir ceza uygulaması başlamış. Geç kalan veli para cezası ödeyecekmiş. Bu uygulama sonrası geç kalmalar yükselmiş. Özgür Bolat’ın deyimiyle ”Parasını öderim ve geç kalırım” mantığı yerleşmiş. ”Parasını ödeyen veli kendini kötü hissetmiyor. Geç kalma hakkını satın almış oluyorlar. Veliler ödüllendirilmiş oluyor.” Bunun üzerine uygulama kaldırılmış, ancak geç kalma oranları eski seviyesine düşmemiş. Oluşan yeni ve yüksek geç kalma oranı yeni norm olmuş ve öyle devam etmiş. Toplumda alıştığımız eşik, bir zamanların ödül veya cezalarından kalma.

Alman gemi kaptanı Pia Klemp, mültecilere yardım etmek karşılığı ”Grant Vermeil” madalyasını reddeder ve şöyle der; “Kimin ‘kahraman’ ve kimin ‘yasadışı’ olduğuna karar veren yetkililere ihtiyacımız yok”. Bir kez ödül kabul ettiğiniz anda, her insanın içinde olan iyilik yapma motivasyonu hedeften sapar ve ödül için iyilik yapmaya dönüşür.

Ödül ve cezanın büyük etkisi var. Anlık etkileri nedeniyle yıllar içinde iş hayatında, okullarda, motivasyon seminerlerinde kullanılmış da olsa; artık olumsuz etkileri biliniyor. Kısa vadeli etkiler, uzun vadeli amaçları köreltiyor. Bir işi yapmanın ”neden”i değişiyor, sadece yapmak veya daha çok yapmak için mekanik bir çabalama kalıyor. Ayrıca ödül ortadan kaldırıldığında istekler, amaçlar, hedefler kaybolmuş olduğu gibi insanlar severek yaptığı işten bile vazgeçiyorlar.

Araştırmalar, bilim insanlarının Nobel ödülü aldıktan sonra araştırmalarının azaldığını gösteriyor. Nobel Ödülü almak için bir ömür çalışmak ve yüksek bir iç motivasyon gerekli. Buna rağmen bu büyük ödül karşısında bilim insanları bile davranış değişikliğine gidiyorlar.

Özdenetime sahip bir kişi olmak, ödülleri reddetmekle başlıyor. Ödüller nedeniyle uzun vadeli önemli amaçlara giden yolda ilerlemek yerine kısa vadeli keyiflerin peşine düşüyoruz. Ödülü sürekli elde edemediğimizde de mutsuzluğumuz başlıyor. Yaratıcılık, stratejist bakış, derin düşünce gerektiren hiçbir faaliyeti ödülle başarmak mümkün değil. Mekanik süreçlerin dışına çıkamayan bir yaşama hapsolmamak için ana hedeflerine sadık çalışmaları sürdürmek ve koşulları ortadan kaldırmak gerekiyor. Bir fincan kahveden kısa bir hafta sonu tatiline kadar her şeyi keyif olarak yaşamak, kendine hediye etmek; ama ”bunu yaparsam şunu yapacağım” gibi koşullarla güzel şeyleri ödül veya cezaya dönüştürmeden yaşamak gerekiyor.

Özgür Bolat’ın ”Beni Ödülle Cezalandırma” kitabını 24.10.’17 tarihinde okumuştum.



262 Views

Grup Fikri, Ayna Nöronlar, ve Toplum

– Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

Solomon Asch adındaki bir psikolog, tarihin en ünlü psikoloji deneylerinden birini gerçekleştirmiştir. Asch Deneyi olarak bilinen bu test, son derece kolay ve cevabı bariz sorulardan oluşur. Test soruları kişilere sorulduğunda doğru cevaplar alınır, ancak gruplara sorulduğunda durum değişmektedir. Çünkü test grubunda bir kişi hariç heres deney ekibindendir ve sorulara bilerek yanlış cevap vermektedirler. Deney yapılan kişiler, diğer insanların verdiği cevaplar karşısında şaşkına dönseler ve kesinlikle inandıkları cevabı vermek isteseler de, grubun verdiği cevabın etkisinde kalır ve cevaplarını değiştirirler. Grup içindeki cevaplarımız, bireysel cevaplarımızdan farklıdır.

Oksitosin düşüşünün yüzünüze nasıl yansıdığını Asch Deneyi’nde görebilirsiniz. Üzerine deney yapıldığının farkında olmayan kişi hariç, diğer herkes deney grubunun içerisindeler. Deneydeki oyuncular bilerek yanlış cevaplar veriyorlar. Deneye katılmış kişiler, şaşkınlığa uğrasalar da, aksi yönde cevap vermek isteseler de içlerinden gelen güçlü bir dürtü nedeniyle hayret verici bir şekilde diğer insanların verdiği cevapları veriyorlar. Asch deneyi, psikolojinin en meşhur deneylerinden biri olup yıllar içinde pek çok kez tekrarlanıp aynı sonuç elde edilmiştir.

”İnsanlar tarla faresi değildir ama başkalarının ifadeleri ve yaptıklarından kolayca etkilenirler.”
– Dürtü, Richard H. Thaler & Cass R. Sunstein

Bir başka deneyde, iki ayrı grup öğrencilere verem aşısı ile ilgili konferans gerçekleştirilir. Konferanstan yarım saat sonra da hemen yan binada verem aşısı yapılacağı bilgisi verilir. Gruplara aşı yaptırmaya gidip gitmeyecekleri sorulur. Bir grupta ”Aşı yaptıracaklar ellerini havaya kaldırabilir mi?” diye bir soru sorulur ve çoğunluk elini kaldırır. Diğer gruba ”Aşı yaptırıp yaptırmayacağınızı kağıda yazıp zarfa koyup bize getirin” denir. Her iki grupta da büyük çoğunluk aşı yaptıracağını söylemiş ancak sadece ellerini kaldıranlar aşı yaptırmaya gitmiştir. Çünkü ellerini kaldıranların olduğu grupta insanlar başkalarının ne yapacağını görmüş, zarfa konulduğunda görmemişlerdir. Başka insanların bir şey yapacağını bilmek, insanlarda onu yapma dürtüsü oluşturur.

”Bir gelenek ya da uygulamayı sevdiğimiz ya da savunulabilir olduğu için eğil, sadece çoğunluğun sevdiğini düşündüğümüz için takip edebiliriz.”
– Dürtü, Richard H. Thaler & Cass R. Sunstein

Sosyal psikolojinin kurucularından Muzaffer Şerif, 1930’larda bir deney yapar. Deneklere bir ışık kaynağı gösterilir ve ışığın hareket ettiği mesafe sorulur. Işık aslında sabittir ancak optik bir nedenden dolayı hareketli gözükmektedir. Herkes aynı şeyi gördüğü halde ayrı ayrı sorulduğunda bireyler birbirinden çok farklı cevaplar verirler. Ancak denekler küçük gruplar haline getirildiğinde, görüşler birleşir ve ortak cevaplar ortaya çıkar. İnsan beyni birey iken ayrı, topluluk içinde ayrı kararlara varır. Başkalarının yaptıkları karşılığında fikir değiştirmek, grup haline gelindiğinde düşünce modelini ortak fikri destekleyecek hale getirmek, çoğunluğun yapacağı görülen şeyleri yapmak normaldir. Peki burada ne olmaktadır? Beynimizin başka insanların varlığına göre çalışma şeklini değiştirmesinin nedenleri ve sonuçları vardır.

1930’larda yapılan ilginç bir deney. Asansörde deney amacıyla bulunan insanlar, sanki ortada gizli bir ritüel, gelenek, prosedür ya da kural varmışçasına aynı anda bazı hareketler yapıyorlar. Asansaöre tesadüfen binen insanlar, bu uygulamaları aynen taklit ediyorlar.

Bilinç düzeyinde, sosyal destek olmadan öleceğinize inanmazsınız ama nörokimyasallarınız bu olasılığı şaşırtıcı derecede güçlü buluyor.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Öncelikle; gruba uymak, memeli olmamızla açıklanır. Sıcak kanlı canlılarda oksitosin adı verilen bir hormon vardır. Bu hormon, sürüde kalmamız için vardır. Asch deneyinde olduğu gibi, bazı insanlar bir soruya yanlış bile olsa aynı cevabı veriyorlar diye canınız oldukça sıkılır. Çünkü inandığımızı söyleme isteğimiz ile grupla ters düşmekten çekinmemiz beynimizde bir çelişki yaratır. Ve çok bariz olmasına ve kesinlikle inanmamanıza rağmen, yanlış cevabı verirsiniz. Kendi inandığınız cevabı vermek hayatınızda büyük bir problem oluşturmaz, günlük deyimle, böyle bir şey yaptığınız için ”ölmezsiniz”. Ancak oksitosin düşüşü aynen ölecekmişsiniz gibi hissettirip bunu yapmanıza engel olur.

Sürü ancak kalabalığı takip ederseniz ve onlar koştuğunda siz de koşarsanız sizi korur. Sürünün gördüğü aslanı, koşmadan önce kendiniz görmekte ısrar ederseniz hayatta kalma şansınız azalır.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Ortada bir dava yok, elle tutulur bir amaç, net bir yarar yok. Ancak bir topluluğa ait olma hissi, insanda ciddi bir ihtiyaçtır. Futbol trübünleri bu eksikliği kapatmaya yarayabilir.

Memeliler, hayatta kalmak için topluluk halinde yaşarlar. Yavrularını hayatta tutmak için onların yanında olurlar, kendi başlarına hayata atılana kadar onlara bakarlar. Annelik duygusu, sarılmak, aynı türden diğer canlılarla her türlü güven verici davranış oksitosin salgılar. Bu sayede toplulukta kalır ve hayatta kalırlar. Topluluktan uzaklaşanların genleri devam etmez. Bu nedenle sürüde kalma hissi nesilden nesile taşınmaya devam eder.

Doğal seçilim başkalarının yargılarına güvenebileceğiniz bir beyin yarattı. Fakat sürü davranışlarının insanlar için bir eksisi var. Diğerleri uçurumdan atladığında kendimizin de atlaması konusunda endişe edebiliyoruz. Grup düşüncesi, çete ve manevi bağlar konusunda endişe duyuyoruz. Kendimizi genellikle aslanlar arasındaki bir kuzu gibi hissediyoruz, çünkü oksitosine ihtiyaç duyuyoruz.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Oksitosin, memeli olmanın bir parçasıdır. Ancak insanlar, memeli olmanın da ötesinde kendi türüne bağlıdır. İnsanı insan yapan özelliklerin çoğu, başka insanların varlığı ile ilişkilidir. İnsanın diğer memelilerden ayrılıp insan olması, bazı sebeplere dayanır.

Antropolojik hikaye şöyle başlar: İnsan doğada yaşayan sıradan ve ”önemsiz” bir hayvandı. Çeşitli davranışlar daha büyük beyinli olanların hayatta kalmasına neden oldu. Ayrıca ellerini kullanmak da beynin büyümesini sağladı. Daha büyük beyin, vücudun enerjisinin önemli bir kısmını beyne aktarması demekti.

Homo sapiens’te beyin toplam vücut ağırlığının yalnızca yüzde 2 ila 3’ünü oluşturur, fakat dinlenme halinde vücuda tükettiği enerjinin yüzde 25’ini harcarken, diğer maymunların beyni dinlenme anında enerjinin sadece yüzde 8’ini kullanır.
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Vücut ağırlığına oranla en büyük beyin insandadır. Ve beynimizin de büyük bir bölümü başka insanların ne yaptığı ile ilgili işlerle uğraşır.

Daha büyük beyin daha çok enerji ihtiyacı, dolayısıyla daha çok gıda ihtiyacı demekti. Gıda ararken harcanan vaktin artması, riskleri artırdı. İki ayak üstünde durmak düşmanları rahat görmek açısından önemli idi. Ancak kaslar köreldi. Harari bu durumu; ”Savunmadan eğitime para aktaran bir yönetim gibi, insanlar kaslardan nöronlara enerji aktardılar.” Büyük beynin en büyük dezavantajı kafatasının büyümesi idi. Bu da sırta ve boyna baskı yaptı. Fakat çok tehlikeli başka bir sonucu oldu; doğumda ölüm. Dişi rahmi, büyük bir kafatası ile aynı oranda değişime uğramadı. Dişiler doğumda ölmemek için kendilerini erken doğuma zorlamaya başladılar. 9 aylıkken doğmak, insan yavrusu için erkendir ancak böyle yapanlar hayatta kaldığı için genler onlar üzerinden devam etmiş, insan biyolojinde bu sürede doğum yapmak yerleşmiştir.

Diğer hayvanlara kıyasla insanlar, pek çok hayati öneme sahip sistemleri henüz tam olarak gelişmemişken erken doğar hale gelirler. Bir tay doğumdan kısa süre sonra yürüyebilir, bir yavru kedi birkaç haftalıkken annesi yiyecek arayıp sırasında onu yalnız bırakabilir. İnsan bebekleriyse yıllar boyunca yardım, bakım, koruma ve eğitim için büyüklere muhtaçtır.
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Yeni doğmuş bir zürafa, hemen yürümeye başlar. Diğer zürafaların yaşadığı gibi yaşar. Doğumundan sonra, hayatta kalması için öğrenmesi gereken ekstra bir bilgi yüklemesine ve tecrübe devrine ihtiyaç duymaz. İnsanlar ise sıfırdan başlar. Hayatta kalmak için yıllarca annesine bağlıdır. Tüm bağıntılalar anne-baba ve toplum tarafından verilmelidir. Ondan sonra da modern dünya düzeni dahil diğer insanlar içinde yaşamak için büyük bir kültür yüklemesi yapılmalıdır. Kant şöyle der; ”İnsan, dünyada eğitime ihtiyaç duyan tek canlıdır.”

İnsanı diğer hayvanlardan ayıran en büyük etki böyle ortaya çıkmıştır. İnsan, büyük bir beyinle ancak çok az bağlantıyla doğar. Doğduktan sonra bu bağlantıların oluşmasına ve bunlar gerçekleşene kadar kendisine bakılmasına muhtaçtır. İhtiyaçları hem bedensel, hem de kültüreldir. Bu sebeple yavru bakımı ebeveynlerin, ailenin ve toplumun ortak görevi olmuştur. Böyle davranışlar içerisinde olmak, insanın topluluk halinde yaşamasına neden olmuş; biyolojisine yerleşmiştir. Bir şekilde başlayan sosyallik ihtiyacı, beynimizin en önemli gündemini oluşturur.

Homo sapiens her şeyden önce sosyal bir hayvandır, sosyal işbirliği hayatta kalma ve üreme için kritik öneme sahiptir. Kadın ve erkek bireyler için aslanların ve bizonun yerini bilmek yeterli değildir, asıl önemli olan kabilde kimin kimen nefret ettiği, kimin kiminle ilişkiye girdiği, kimin dürüst ve kimin hilebaz olduğunu bilmektir.
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Gösteri harika olsa da, gördüğümüz bir ”’sürü”. Sosyolojik bir topluluk değil.

Sosyal pek çok hayvan vardır, ancak insanlarınki kadar değil. Yüzbinlerce balığın, onbinlerce kuşun, yüzlerce koyunun bir arada oluşturduğu sürü davranışı, sosyallik değildir. Sosyal toplulukta her bireyin kendi karakteri ve bu karakterlerin birbiriyle ilişkisi söz konusudur. Ve hayvanlar en fazla 150 kişilik sosyal topluluklar oluşturabilirler. Daha fazla sayıda, topluluk bölünür. İnsanlar ise milyonlarca kişi ile aynı şehirde yaşayabilirler. Bunun insanın sembollere, olmayan şeylere inanma ve güven ile anlam atfetme yeteneği ile de ilişkisi vardır. Aynı takımı tutan insanlar, aynı ülkede yaşayan insanlar ortak değerlere sahiptir ve herkesi tek tek tanımaları gerekmez. Grupların birey gibi davrandığı çok olur. Yine de insanı insan yapan ve bugünlere gelmesini sağlayan şudur; başka insanların varlığı.

Doğal koşullarda tipik bir şempanze grubu 20 ila 50 arası bireyden oluşur. Bu gruptaki şempanze sayısı arttıkça sosyal denge istikrarsızlaşır ve nihayetinde bir kırılma yaşanarak yeni bir grup oluşur. Zoologlar sadece birkaç kez 100 kişiden daha büyük gruplar gözlemlemişlerdir.
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Aslanlardan, yılanlardan, gorillerden daha güçlü olmadığımız halde bir nedenle hayatta kalmayı başardık. Kimi canlı kaçarak, saklanarak, gizlenerek hayatta kalır. İnsanlar ise organize olarak, işbirliği yaparak hayatta kaldılar. Tek başımıza daha güçlü olmadığımız canlıları, işbirliği ile alt ettik. Biri uyurken, diğeri gözcülük yaptı. Kimisi avlanırken, kimisi yavrulara baktı. Bir şekilde eksik özelliklerimizi birbirimizle tamamlayıp besin zincirinde en üst zincire çıktık. Başka insanların varlığı hayatta kalmamızda temel etkendi, bugün de öyledir. Başka insanlar yokken yiyecek, korunma, sağlık ihtiyaçlarımızı karşılayamayız. Bu nedenle beynimizin biyolojisinde; hem fiziksel hem de kimyasal bazı konular, başka insanlarla direkt ilişkilidir.

Yüksek zekamızdan o kadar eminiz ki, beyin kapasitesinin daha fazlasının daha iyi olacağını varsayıyoruz. Ama eğri böyle olsaydı, kedi ailesi de hesap yapabilen kediler üretirdi. Hayvan krallığında, neden Homo cinsi bu kadar düşünme makineleri üretmiş tek cins?
– Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Genetik geçmişimiz ve biyolojik çalışmalar; diğer hayvanlardan ayrılan özelliklerimiz ve nedenlerini araştırır. Oksitosin gibi yine sosyal davranışlarla ilişkili olan bazı konular, memeli olmamızın nedenidir. Ancak göz akımızın varlığı, diğer canlılardan farklı bir sosyalliğin sonucu olarak diğer insanların varlığı nedeniyle de ortaya çıkmış bir yönümüzdür. Ronald Giphart; ”Böylelikle kimin kime baktığı çok çabuk anlaşılabilir” der ve şöyle ekler; ”Primat türleri birbirlerini daha çok başları yönünde izlerken biz insanlar birbirimizi bakışlarımız yönünde takip ederiz.”

”İnsanların yapabileceği en zor ve önemli şey matematik, felsefe, mühendislik, hatta bilim değil. Başkalarıyla uğraşmak. Biz cebirden daha karmaşığız, metafizikten daha deriniz ve depremlerden daha az öngörülebiliriz. İstediğimiz her şeyi başkaları aracılığıyla alırız.”
– Sıfırla, Chris Paley

Birinin size bakmasına kayıtsız kalmanız çok zordur. İnsan beyni, diğer insanların neye baktıkları ile ilgilenir, çünkü tehlikeyi işaret ediyor olabilir. Ancak size bakmaları, beyniniz için pek çok soru işareti oluşturur ve hemen çözülmesi gereken acil bir problem aramaya başlar.

Yüzbinlerce yıl önceye gidelim. İnsanlar 150 kişilik kabileler halinde yaşıyor. Her bir kabile, kendi hayatta kalmak için gerekli iş bölümüne sahip. Ve kabilelerde liderler var. Lider, göz ile daha çok takip edilen kişidir. Bugünün politik ortamında ve insan ilişkilerindeki otorite ve hiyerarşi bile, kimin kimi izlediği ile saptanır. Lideri izlemenin biyolojik nedeni, liderin topluluğun devamlılığı konusundaki rolüdür. Tüm iş bölümünün hayatta kalmak için paylaştırıldığı bir ortamda lideri izlemek hayatta kalma sebebidir.

Liderlere takipçilerden aha fazla bakılır. Ve bir grubun lideri bir yere baktığında diğerleri de bakışlarını aynı yöne çevirir; çünkü liderin bakışı bazen bir tehlike sezdiğinin habercisi olabilir.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart & Mark Van Vugt

Bakışların, empati devretme özelliği vardır. Bir başkasının bakışlarından, yaşadığı hissi anlamakla kalmaz, bizzat hissederiz. Ian McKellen, bakışları ile rol yapan inanılmaz bir aktördür. Öyle ki, yönetmenler en önemli sahnelerde sadece onun bakışlarını göstererek, ortamda hissedilen tüm duyguyu izleyiciye yansıtırlar.

Bakışlar konusu bizi beynin çok ilginç bir yönüne taşır. Antropolojinin psikolojiye etkileri konusunda çok ilginç bir örnek vardır. Yüzbinlerce yıl öncesini düşünelim. Afrika savanalarında bir grup arkadaşınızla sohbet ediyorsunuz. Birden yanınızdan koşarak başka arkadaşlarınız geçti. Üç ihtimaliniz var; neden koştuklarını sormak, dönüp neden kaçtıklarını bakmak veya onlarla birlikte kaçmaya başlamak. İlk iki davranışı yapanların daha azı hayatta kalmıştır. Çünkü savanada tehlikeden kurtulmak saniyelerle ilişkilidir. İstatistiki olarak, diğer insanlarla aynı davranışları sergileyenlerin genleri bugüne ulaşmıştır. Dolayısıyla beynimiz diğer insanların bir şey yaptığını gördüğü anda aynısını yapmak yönünde şiddetli bir refleks gösterir

House M.D dizisinin bir bölümünde, Dr. House birinin ”aşırı kibar” olmasının bir hastalık belirtisi olarak görülmüştür. Adam, kendisine bilerek vurulduğunda ya da alay edildiğinde bile gülümsemektedir. Diğer doktorlar bunu norm eğrisi ile açıklamak isterler. Toplumda çok kaba insanlar olabileceği gibi çok iyi insanlar da olmalıdır, herkes ortalama davranış sergilemek zorunda değildir. Ancak Doktor House, bugün varlığı devam eden aykırı davranışların bile evrimsel süreçte hayatta kalmakla ilişkili olması gerektiğini söyler. Şöyle der; ”Üzerine doğru bir ayı gelen üç insandan kaçanlar ve kalıp savaşanlar hayatta kaldı. Gülümseyerek sarılmaya çalışanların genleri bugüne ulaşmadı.” Eğer bir davranış, genlerin bugüne gelmesine engel ise bir hastalıktır. Dizinin o bölümünde hastanın beyninde bir lezyon tespit edilir, ve böylelikle aşırı kibar olmasına neden olan hastalık bulunmuş olur.

1980’lerde üç bilim insanı, maymunların beyinlerine elektrot yerleştirmişler ve incelemekte idiler ve tesadüfen büyük bir şey keşfettiler. Deneyciler, deney sonunda maymunun elinden fıstığı alıp uzak bir yere koymuşlardı. Maymuna fıstık verildiğinde o da aynı şeyi yaptı. Loretta Graziano Breuning şöyle özetliyor; ”İzleyerek bir elektrik döngüsü oluşturmuştu. Bir hareketi izlemek, hareketi bizzat yapmakla aynı sinir yolunu tetikliyordu.” Ayna nöronlar böylelikle keşfedilmiş oldu.

”İnsan beyni mükemmel bir fotokopi makinesidir. Gruplar halinde yaşamanın atalarımıza sağladığı faydalardan biri, her şeyi kendi başlarına keşfetmelerine gerek olmamasıydı; örneğin avlanmayı ya da ateş yakmayı diğerlerinin nasıl yaptığına bakmak öğrenebiliyorlardı. Biri aniden olanca hızıyla koşmaya başladığında olduğunuz yerde dikilip arkasından bakmak yerine aynı hızda arkasından koşmanızda fayda vardı.”
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart & Mark Van Vugt

Adaletsiz ödüllendirmenin maymunun davranışlarına yansıması. Başkasının ödüllendirildiğini görmek, maymunun gerçekten acı hissetmesine neden oluyor.

Başkalarının başına ne geldiği ve buna göre ne yapmamız gerektiği o kadar önemlidir ki, beynimimiz bir insanın başına bir şey geldiğini gördüğümüzde harekete geçer. Loretta Graziano Breuning’in özetlemesi ile, beynimiz birisinin ödül aldığını ya da tehlikeyle karşıladığını gördüğümüzde; aynı durumda biz olsak aktive olacak sinirleri harekete geçirir. Birinin elinin kesildiğini görsek, hemen elimizi çekeriz. Bir insan balkondan sarkınca hemen yere çömeliriz. İnsanlar hızla kafasını eğdiğinde biz de eğeriz. Böyle olması, biyolojik geçmişimizde hayatta kalmamızı sağlamıştır. Chris Paley, taklit içgüdümüzle ilgili bir deney anlatır. Gizli bir kamera ile kaydedilen görüşmelerde, deneyci yüzünü kaşır ya da ayağını sallar. Gönüllüler de bir süre sonra farkında olmadan aynı davranışları gösterirler.

”Ayna nöronlar sadece irisinin ödül aldığını ya da tehlikeyle karşılaştığını gördüğümüzde harekete geçer. Bu harekete geçiş kendi deneyiminizle gerçekleştirdiğinizden daha zayıftır. Fakat bir insanı sürekli olarak ödül alırken ya da tehdit altındayken izlerseniz bağlantılar kurulur.”
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Esneyen birini gördüğünüzde esnersiniz.

Ayna nöronlar, başka insanların yaşadığını gördüklerimizle harekete geçiyor. Beynimiz, bunların bizim başımıza gelmediğini biliyor. Ancak sürekli bir şeye başkasının maruz kaldığını görmek, bizim beynimizde de aynı koşula duyarlılığa neden oluyor. Buna göre bir sinema filmi, ısrarla gösterilen bir televizyon reklamı; bir insanda bir alışkanlık yaratmaya, anlayış değiştirmeye neden olabilir. Sadece para düşünen insanların mutlu olduğu bir dizi izlemek, bir insanın sadece para düşünmesine neden olabilir. Beynimiz başka insanların ödüllendirildiği ve tehlikeye düştüğü durumları ciddiye alır.

” (Ayna nöronlar) yalnızca eylem anında değil aynı eylemde bulunan bir başkasını seyrederken de etkinleşir. Bu kulağa öylesine basit geliyor ki, muazzam içerimlerini gözden kaçırmak kolaylaşıyor. Bu hücrelerin yaptığı şey, diğer bir kişiyle etkin bir biçimde empati kurmanızı sağlamak ve onun niyetlerini -aslında neyle uğraştığını- ”okumanızı” sağlamak. Bunu da, kendi beden imgenizi kullanarak onun eylemlerinin bir simülasyonunu gerçekleştirmekle ulaşırsınız.”
– Öykücü Beyin, V.S.Ramachandran

Birinin güldüğünü görmek, sizin de gülmenize neden olur.

Ramachandran, ayna nöronların ”ilk ve net” işlevinin, bir başkasının eğilimlerini çözememizi sağlamak olduğunu söyler. Birisi topa uzandığında, topa uzanma nöronlarımız etkinleşir. Ayrıca başkasının niyetlerini anlamak, biyolojik olarak hayatta kalmamız açısından hayati önem taşımıştır. İnsanların davranış, konuşma ve en ufak mimiklerinde bile ne düşündüğünü anlamaya çalışırız ve bu konuda da oldukça iyiyizdir. Bilinçdışımız, pasif agresif bir davranış ya da en ufak bir soğukluk olduğunu hemen keşfeder.

Bir çocuk, oyuncak bir bebeğin ”yemek yemediği için” dövüldüğünü gördüğünde yemek yemeye başlıyor. Beynimiz, başkalarının yaşadığı tehlikeleri ciddiye alır.

Ayna nöronların biyolojik nedeni, başkalarının kaçtığı tehlikelerden kaçmakla yakından ilişkilidir. Birinin bir şey yediğinde başına gelenleri gördüğümüzde hemen denemekten vazgeçeriz. Ayna nöronlar, kendimizi karşımızdakinin yerine koymamızı sağlar. Buna ”empati” denir. Empati duygumuz o kadar güçlüdür ki, başkalarının acılarını bizzat yaşamamımıza bile neden olur.

Ayna nöronlar başka insanların acısını hissedebilmemizi sağlar. Bu empati duygusu, araştırmacıların söylediğine göre bir avantajdır ama bir bedeli de var. Acı çeken insanların çevresinde olduğunuzda siz de acı çekersiniz. Hayatınız yolunda olsa bile aynalamak kortizole yol açar. Ve tehdit altında olduğunuza dair fiziksel his harekete geçtiğinde, korteksiniz bunun için kanıt aramaya başlar. Ve kanıt da bulur, çünkü bu ”bir şey yap” hissini kolaylaştırır.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Fotoğraf kaynak: https://www.neuroscientificallychallenged.com/blog/know-your-brain-mirror-neurons

Ronald Giphart; ”Taklit etmede biz insanların üzerine yoktur.” der ve şöyle bir deney anlatır; Japonya’daki bir deneyde, bir maymun patatesleri yemeden önce suda yıkar. Daha önce tecrübe edip bildiği üzere, çamuru giden patatesler daha lezzetlidir. Diğer maymunlar buna anlam veremez. Zamanla bazıları taklit eder ama sebebini anlamazlar. Ve der ki; ”İnsanların farkı budur, davranışların altında yatan nedeni anlayabiliriz. Maymunların çoğu patateslerin suda yıkanmasını taklit edebilir ama fakat arzu edilen sonuçla bağlantı kurmak kabiliyetine sahip değillerdir.”

”Stimulus enhancement.” Hayvanların, amacın ne olduğunu bilmeden taklit etmesine verilen bilimsel ad.

Empati, verimli olduğu kadar; empati eksikliği de avantaj olabilir. Pek çok yönetici ve CEO’nun empati yoksunu olduğu konuşulur. Başkalarının ne düşündüğü, beynimizde ciddi bir alanı meşgul eder ve her adımımızda pek çok yargıyı hesap etmeye çalışırız. Ancak insanların ne düşündüğünü, ya da bir davranışın başkaları için ne sonuçlar doğuracağını düşünmeyen biri, normal bir insana göre çok daha hızlı ve geniş seçenekler arasında kararlar alabilir.

Steve Jobs, biyografilerinde de yazdığı üzere tarihteki en umursamaz insanlardan biridir. Pek çok çalışanının hayatını kabusa çevirmiş, binlercesini işten çıkarmıştır. Tasarımları tüketicileri etkileyecek de olsa, onların da düşücelerini umursamamıştır. Şöyle de; ”Ne istediğini bilmek insanların işi değil.” Kendi çocuğunu da gençliğine kadar kabul etmeyen Jobs’un empati yoksunluğu, Amerika’nın acımasız sektörlerinde avantaja dönüşmüştür.

”İnsanlar aşırı derecede karmaşık bir sosyal ağda yaşıyorlar. Başarılı olmak için başkalarının ne yapacağını iyi tahmin edebilmemiz gerekiyor.”
– Sıfırla, Chris Paley

Chris Paley, ”Biriyle anlaşmak istediğimiz zaman, biz de fark etmeden o kişiyi taklit ederiz.” der. Beynimiz, karşımızdaki kişinin dikkatini bu şekilde çekeceğimizi bilir. Hollanda’daki bir deneyde, garsonlara müşterilerin siparişlerini alırken, dediklerini tekrarlamaları söylenir. Örneğin, ”Bir hamburger” dendiğinde ”Bir hamburger” diye cevap verecektir. Deney sonrası tekrarlayan garsonların üç katı fazla bahşiş aldıkları ortaya çıkar. Yine Chris Paley’den alıntı bir başka deneyde, üniversite öğrencilerine kimlik taşımalarını söyleyen bir robot tasarlandı. Robot, öğrencilerin hareketlerini beş saniye farkla tekrarladığında, öğrenciler robotu daha dikkate değer ve ikna edici buldular. Fransa’daki bir deney, konuyu daha da ileri taşıdı. Deneyde, erkeklerle kadınlar buluşturuldu. Bazı kadınlara; kendisi ile flört edecek erkeklerin davranışlarını fark ettirmeden taklit etmesi, söylediklerini tekrarlayarak cevap vermesi söylendi. Deney sonrasında erkeklere hangi kadınların çekici bulunduğu soruldu. Taklit eden kadınlar her zaman daha çekici bulunmuştu.

”Eğer birisi sizi çok taklit ediyorsa ya doğal olarak empatiktir, ya sizden çok hoşlanıyordur.”
– Sıfırla, Chris Paley

Öğrenme, taklitle birebir ilişkilidir. İnsan en iyi taklit ederek öğrenir. Binlerce yıllık kültürlerin en önemli parçası, ustanın yaptıklarını izlemek ve aynen yapmaya çalışmaktır. Aslan yavruları annelerini taklit ederler. Ayna nöronlarımız bizi en iyi taklit eden canlı yapar ve bu sayede iyi bir öğreniciyizdir. Otizm adı verilen hastalık, ayna nöronların eksikliğidir. Bu sebeple otistik insanlar; göz teması kuramaz, konuşmaz, çağrıldığında bakmaz, ilişki kurma ihtiyacı hissetmezler. Otizm hastalığına bakınca, ayna nöronların sosyalliğimizde ne kadar önemli işlevi olduğunu anlayabiliriz.

” İşyerinde zaman öldürdüğünüzü düşünün, iş arkadaşınızla muhabbet ediyorsunuz. Omzunuzun üzerinden bakıyor, konuşmayı bırakıp hızla işine dönüyor. Bundan, yakınlarda patronunuz gördüğünü ve sizinle konuşurken yakalanırsa başının derde gireceğini düşündüğünü anlayabilirsiniz. Davranışlarından, aklından ne geçiyor olduğunu anladınız ve muhtemel bir sonuç çıkararak siz de işinize geri döndünüz. Eğer iş arkadaşınız kendisi kadar sizi de düşünüyorsa mesajı alıp almadığınızı görmek için dönüp size bakar. Onun zihnini okuduğunuzu anlamak için sizin zihninizi okur. Bütün bu zihin okuma işlemini birkaç saniyede yaparsınız,fakat bunu kendi başınıza yapamıyorsanız bunu yapabilen insanlar size büyüleyici görünebilir.”
– Sıfırla, Chris Paley

Kalabalık bir odada birisi adınızı andığında, kafanızı çevirirsiniz. Buna ”kokteyl partisi etkisi” denir. O anda o konuşmayı dinlemiyorsunuzdur hatta bilinciniz başka bir şeyle ilgileniyordur. Yine de başka insanların sizden bahsetmesi, beyniniz için oldukça önemli bir konudur. Bilinçdışımızı pek çok şey duymasına rağmen bize haber vermez, ancak başka biri ismimizi andığı halde birden bizim için en önemli şey olur

Koktely Partisi Etkisi. Kalabalıkta birisi adımızı söylediğinde kafamızı çeviririz. Dinlediğimizi bile bilmediğimiz bir konuşmayı duymak ayrı bir şey, direkt olarak kafayı çevirmek apayrı bir şey. Beynimiz için o anda en önemli şey odur, çünkü beynimiz toplumsal açıdan sonuçları düşünür.

”Anlaşılan birçok konuşmayı kulaklarımız seçiyor ve beynimiz işliyor. Fakat bilinçli beynimiz, sınırlı kapasitesi olan pahalı bir araç. Dolayısıyla bilinçdışı beynimiz sahne arkasında işlediği tüm bilgileri ona yüklemiyor. Bilincin en faydalı şekilde üzerine görüş bildirebileceği bilgiyi gönderiyor; yani toplumsal açıdan anlamlı bilgiyi. Genede bizimle konuşan kişinin söylediği böyle bir şeydir ama değilse de bilinçdışı beyin, ilgimizi dağıtmak için toplsal açıdan ilginç olanla ilgili yeterince şey bilir. Birisi adımızı zikrettiğinde söylediklerinin olası sonuçlarını ve yaydığı korkunç dedikoduları düzeltmek için ona döndüğümüzde nasıl tepki vereceğini anlamalıyız. Bunun için toplumsal modellerimize, bilinçli beyinlerimize ihtiyacımız var; kalabalık bir odada kendi adımızı duymamızın nedeni budur.”
-Sıfırla, Chris Paley

Psikoloji, bilincimizin başka insanları anlamak üzere evrimleştiğini gösterir. Öyle ki, beynimizin büyük kısmı başka insanları anlamaya odaklanır, hatta sahip olduğumuzu bile bilmediğimiz işlevlerini kullanır. Chris Paley şöyle der; ”Başka kimselerle ilgili yargılar oluştururken erişimimizin olmadığı duyular kullanırız, acı ve hareket bilimi gibi.” Ortaya atılan daha ileri bir teori, beynimizin sosyal açıdan önem taşımayan davranışları bilinçdışında yönettiği, önemli olanların kontrolünü bize bıraktığıdır. Bir davranışımız toplumu ilgilendirmiyorsa bizim için de sıradanlaşır. Örneğin nefes almak tamamen bilinçdışının kontrolündedir. Ancak gazlı bir içecek sonrası gelen geğirme dürtümüz kontrolümüzdedir ve nisbeten engel olmaya çalışırız; çünkü toplumsal açıdan önemlidir.

Ayna nöronlar ile ilgili harika bir örnek. Japonya’da tasarlanmış bu kamera şakasında ayarlanmış bir grup insan, şaka yapılan insanların yanında iken birden bire yere yatıyorlar. Tehlikeden korunma içgüdüsü, insanların nedenini bilmediği halde tıpkı onlar gibi yere yatmalarına neden oluyor.

Sosyal güven hayatta kalmayı teşvik eder, beyin de bunu iyi bir hisle ödüllendirir. Fakat hayatta kalmanın yolu herkese güvenmekten geçme. Bu yüzden beyniniz sürekli oksitosin salgılamak yerine sosyal ilişkileri analiz eder.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Dikkat çekme isteğimiz de, günlük davranışlarımızın çoğunu yönetir. Loretta Graziano Breuning, bunun bebeklikten başladığını söyler. Bir bebeğin tek iletişim şansı vardır; ağlamak. Bir sorun olduğunda ağlar ve sorununu çözmek için birisi gelir. Breuning; ”Dikkat çekmezseniz öleceğiniz hissi bebeklikte yerleşir.” der. Kuşlar arasında kanatları kaybetmekle sonuçlanan bir davranış yaygınlaşırsa, bu davranışı yapanlar kolay av olur ve hayatta kalamazlar. Bu davranışı uymayan kuşların genleri devam eder, dolayısıyla kuşlar için her zaman kanatlar önem taşımaya devam eder. Bu nedenle kuşların beyinleri, bu davranışlardan kaçacak şekilde evrimleşmiştir. Aynı şekilde insan da toplum olmadan hayatta kalamaz. Bu nedenle başka insanlar tarafından görmezden gelinmek, bizde öleceğimiz hissi yaratır. Bu nedenle hemen dikkat çekmeye çalışırız.

İnternetin en meşhur şakalarından (prank) biri. Tüm ev halkı ayarlanmış ve çocuğa sihirle görünmez olacağı söylenmiş. Üç, iki, bir… Ve hop! Birden herkes çocuğu artık göremiyor taklidi yapıyor. Hatta telefon galerisi bile bu şaka için önceden ayarlanmış. Başkaları tarafından görülememenin tadını çıkaracağını zannedebilirsiniz ancak ani oksitosin düşüşü ile birden bire dikkat çekmeye çalışıyor. Normalde yapmayacağı şeyler yapıyor ve insanların kendisini görmesi için adeta yalvarıyor.

Hangi bilgiye odaklanacağınız konusunda güç size. Fakat seçim o kadar basit değil. Bir taraftan yanlış alarmlardan kaçınmaya çalışıyorsunuz. Öte taraftan sürünüzdekilerin sosyal desteğini yitirmemek için onların alarm uyarılarına saygı göstermeye çalışıyorsunuz. Üstelik sadece sürüye ait olmak memli beyninizi mutlu etmiyor. Dikkat çekmek de istiyor.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Biyolojinin sosyolojiye de büyük etkileri vardır. İnsanlar arasında, virüs gibi yayılan (viral) bir akım oluşturmak da oldukça küçük sebeplere dayanır. Bir lider, akım ya da davranış ortaya çıktığında, kendisine takipçiler kolaylıkla bulabilir. Toplumda yeni bir şeyi denemekten çekinmeyecek %2,5’luk bir kesim vardır. %13,5’luk bir kitle ise, ilk defa denenmiş bir şeye ”erken adapte” olmak konusunda eğilimlidir. Eğer bu kitlenin bir akıma kapıldığı görülürse, popüler olan bir şeyden geri kalma korkusu yaşayan ve toplumun %34’lük bir kesimini oluşturan kalabalık bir kesim onu deneyecektir. Buraya kadarki topluluk toplumun yarını oluşturur. Kalan yarısının %34’lük kısmı ise, toplumun yarısının bir şeyi tecrübe etmesi karşısında toplum dışında kalmaktan korkar. Kalan %16’lık kesimin ise ona uymaktan başka çaresi kalmamıştır. Telefonlar bu şekilde yaygınlaşmış, Hitler bu şekilde iktidara gelmiş, insanlar sivri sopalardan silah yapmaya bu şekilde başlamıştır. Toplum içindeki dengelerden etkilenen duygularımız, bizi birer sayı haline getirir.

Yakalanmış muazzam anlardan biri. Bireysel davranışın toplum tarafından nasıl takip edildiğinin harika bir örneği. Yalnız başına dans eden bir adam, toplum tarafından aykırı ve tuhaf bulunur. Ancak onu takip eden bir kişinin varlığı, beyinde soru işareti oluşturur. Takip eden kişi gayet eylenmektedir. Ayna nöronlar, başkasının ödül almış olmasından etkilenir. ”Erken adapte olanlar”, bir şeyi ilk deneyen toplum kesimi olarak onlara katılır. Belirli bir oran aşıldığında, bir şey popüler olduğunda takip edenler hızla ve akın akın sürece katılırlar. Bir yerden sonra artık popüler olmuş bir şeyden geri kalarak dışarıda kalmak istemeyenler de ona katılır. Videoyu anlatan kişinin harika bir tespiti var; ”Sonradan katılanlar lideri değil, ilk takipçiyi izlediler. İlk takipçi, yalnız bir çılgını bir lidere dönüştüren kişidir.” İnsanların sahip oldukları ayna nöronlar, takipçileri izler.

Başkalarında gördüğümüz her şeyi taklit etmeyiz. Ayna nöronlar sadece birisinin ödül aldığını ya da tehlikeyle karşılaştığını gördüğümüzde harekete geçer. Bu harekete geçiş kendi deneyiminizle gerçekleştirdiğinizden daha zayıftır. Fakat bir insanı sürekli ödül alırken ya da tehdit altındayken izlerseniz bağlantılar kurulur. Gördüğünüz şekilde kendinizi ödül almaya ya da tehlikeden kaçınmaya koşularsınız.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Grup fikrinin tehlikeli yanları da vardır. Nazi subayları, korkunç işkenceleri emir altında olduğu için yapmıştır. Birey iken son derece bariz olan bir cevap, bir grup içinde uzun süre kalındığında gerçekten de görülmeyebilir. Grup içinde iken, gerçekte pek önemi olmayan gündemler birden bire hayati meseleler haline gelebilir. Grup fikri sadece ortalama sonuçlara vardığından ve kestirmeleri tercih ettiğinden; insanı insan yapan beynin çoğu özelliği grup içinde devre dışı kalır. Düşünmeyi bulunduğu gruba devreden kişi, kendisi, topluluk hatta insanlık aleyhinde olsa bile bir karara uyabilir. İnsan toplum içinde kalmalı ancak bireysel düşünmeye devam etmelidir.

Sosyal gruplar ortak bir tehdit hissi oluşturur. Sosyal çevreniz tehdit altında hissettiğinde siz de fark edersiniz. Bu alarmı zihninizde görmezden gelme özgürlüğünüz vardır. Fakat grup arkadaşlarınız sizden empati bekleyebilir. Yapmadığınızda sosyal bağlarınız tehlikeye girebilir. Grup arkadaşlarınız sizin ”onlardan biri” olmadığınıza karar verebilir. Hatta sizi tehdit olarak bile görebilirler.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

Biyolojinin bize hediyesi olan ayna nöronları, öğrenemede avantaja çevirmek gerekir. Taklit, büyük bir avantaj olarak görülmelidir, insanın büyük silahlarından biridir. Bilgi aktaran bir öğretmen yerine örnek olan bir mentor gereklidir. Bir işi en iyi yapan kişi bulunup taklit edilmelidir. En etkili liderler de örnek olanlardır. Büyük komutanlar öncülerdir. Gerçek yetiştiriciler ustalardır. İnsan beyni, başka insanların beyinleri ile birlikte çalışır. Toplum içinde olmanın avantajı, her şeyi bizim düşünmek zorunda olmayışımızdır. Ancak bu hiçbir şey düşünmek zorunda olmadığımız anlamına gelmez. Yiyecek aramaya giden ekip, bebeklerin korunmasını geride kalanları bırakıyordu. İnsanlar bu şekilde hayatta kaldı. Bir cafede otururken, başkalarının rahat olması sayesinde tavanın tepemize düşüp düşmeyeceğini düşünmek zorunda kalmayarak daha rahat çalışıyoruz. Başkalarının varlığı, bireysel düşüncemiz için avantajdır; grup fikri ise entellektüel kararlarımız açısından risklidir.

Sosyal acı dünya için yeni bir şey değil ama beyniniz açlık, şiddet, zor çalışma koşulları ve hastalıkla uğraşırken ona dikkatini daha az veriyordu. Fiziksel acı biter bitmez sosyal acı dikkatinizi çeker ki çoğumuz gündelik hayatta bu durumdayızdır. Sosyal ilişkilerinize yönelik her türlü olası tehdit giderek daha çok önem kazanır. Geçmişte sosyal acınızı temsil eden herhangi bir yolu açar ve kortizol harekete geçer. Sizi uyaran tabelalar vardır ve tanıdık bir acının en ufak bir ipucu bile büyük bir salgılnamayı tetikleyebilir.
– Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning

318 Views

Metafor, imgeler ve görmek

– bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

1800’lü yıllarda Charles Lutwidge Dodgson adında, önemli bir matematikçi yaşamıştır. Charles ve Lutwinge isimlerinin Latince anlamlarını ters çevirip ”Lewis Carroll’ diye bir takma ad türetir ve tahin en önemli kitaplarından birini bu adla yazar; ”Alice Harikalar Diyarında”. Çocuk kitabı olarak bilinen ve okunan bu kitapta, Alice bir tavşan deliğinden geçerek gerçek ötesi bir dünyaya ulaşır. Burada mantarlar, hayvanlar, canavarlarla birlikte çeşitli maceralar yaşar. Dünyanın en dikkat çeken kitaplarından biri olarak yüzyıllar boyunca üzerine pek çok yorum yapılmıştır. Bunlardan en dikkat çekenlerden ve pek çok kez dile getirilenlerden birisi de, Lewis Carroll’un ”magic mushroom” denen, uyuşturucu özellik gösteren mantarlardan aldığı ve bu mantarın yarattığı halüsinasyonları kitaba döktüğüdür.

İki yüz yılda defalarca kez çizgi filmlere, animasyon filmlere uyarlanan Alice Harikalar Diyarı’ndanın 1983’teki Japon yapımının açılış introsu. Pek çok seçenek arasından bunu seçtim, çünkü ben de küçüklüğümde bu harika serinin Türkçe dublajını izlemiştim.

1955 yılında bir psikyatrist, semptomları Alice Harikalar Diyarı kitabındaki gibi bir dünya görmek olan bir hasta ile karşılaşır. Hastanın migren rahatsızlığı vardır. Gözlerinden beyne giden sinyallerde karışıklık yaşanmakta, beyinde gerçekte olmayan görüntüler oluşmaktadır. Lewis Carroll’un hayatı araştırıldığında ortaya çıkar ki, o da migren hastasıdır. Kitabında anlattıkları hayal gücü ya da yediği varsayılan mantarlardan dolayı değil; nörolojik bir rahatsızlıktandır. Lewis Carroll’un kitaplarında işlediği zaman konusu de bu rahatsızlıkla ilgilidir. Bugün tıp literatüründe var olan ”Alice Harikalar Diyarında Sendromu (AIWS)” hastaları, zaman algılısında bozulma hissederler. Bazen zamanın nasıl geçtiğini anlamazken, bazen de durmuş gibidir. Bu sendromun tek sebebi migren olmayabilir, bir şekilde gözden beyne ulaşan sinyaller hatalı olabilir. Ancak öğrendiğimiz şudur ki; gördüklerimiz, gözlerimizin gördüğü değil, beynimizin bize söyledikleridir. Lewis Carroll, bir ömür tavşanlar, mantarlar, yumurta kafalı insanlar görmüş; ama kimseye söylememiştir.

”Soruların bazılarını bilmek, cevapların tümünü bilmekten iyidir” der, James Thurber. Kendisi altı yaşındayken bir gözünü kardeşiyle oynarken kazara kaybetmiştir. Diğer gözü de otuz beş yaşında iken kendiliğinden görme yetisini yitirir. Ancak ilginç olarak, dezavantajları beyinde avantaja dönüşmüş, James Thunder dünya tarihin en ünlü karikatüristleri arasında sayılmasını sağlayan çok farklı çalışmalara imza atmıştır.

Görmek ile ilgili tüm manayı göze yükleriz. Oysa nörologların deyimiyle; görmek, gözle çok az ilişkilidir. Gözden gelen elektriksel sinyalleri yorumlayan, o sinyallerden belirli bir imgeyi her saniye büyük bir hesap yaparak oluşturan beynimizdir. Dünya, gördüğümüz haliyle değildir. Beynimizin bir yorumunu görürüz ve her şeyin gördüğümüz gibi olduğunu düşünürüz. Oysa bir tek biz öyle görürüz.

Family Guy’ın bir bölümünde, görme engelli birinin Titanic filminde Jack’in geminin burnunda bağırdığı sahneyi kafasında nasıl kurguladığı ile ilgili bir espri vardır. Bu sahne biraz Charles Bonnet sendromuna atıf sayılabilir.

James Thurber’in karikatürleri, gözüyle dünyayı görmemesinin yanı sıra, beyninde çok farklı şeyler gördüğünün bir kanıtı olarak tarihe geçmiştir. Dünyaca ünlü nörolog Ramachandran, kendisinde ”Charles Bonnet” sendromu olabileceğini söyler. Bu ilginç duruma sahip kişiler gözünde veya beyninde görmekle ilgili bir sorun olmasına rağmen, oldukça canlı bambaşka şeyler görürler. Görüntüyü yaratan beynimizdir ve bize ne gördüğümüzü beynimiz söyler.

Görsel kaynak: sinirbilim.org

Beynin, orada olmayan bir görüntü yaratmasına ”sanrı” denir. Buna göre düzgün çalışan bir beynin ürettiği doğru görüntüler de sanrıdır. Çünkü, dünyayı gördüğümüz haliyle bir tek biz görürüz. Ayrıca, diğer insanların da aynı şekilde gördüğünde asla emin olamayız. Gözümüzün görüp de beynimizin bizim için oluşturduğu görüntü, bir yorumdur. Bizim ihtiyaçlarımıza, bilinçaltımıza, varsayımlarımıza göre oluşturulmuş bir tercihtir.

Normal algı dediğimiz şey aslına sandırlardan pek de farklı değildir; ikincisinin dış kaynaklı girdilerle sabitlenmiyor olması dışında.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Dehaların çoğu, dünyayı bizim gördüğümüz gibi görmez. Hayal gücü geniş olmakla açıkladığımız pek çok davranış aslında gözlerinin önünde belirmektedir. Videoda, John Nash’i görüyorsunuz. Gerçek hayatta ve filmde John Nash, matematik tarihine geçmiş büyük bir bilim insanı olmasının yanında bir şizofreni hastasıdır. Olmayan şeyler görmek, hem dezavantaj olmuştur ancak matematiksel buluşları için avantaj olmuş da olabilir.

Ramachandran ”görmekle bilmek arasındaki fark”ı anlatırken John isimli bir hastasından bahseder. Bu hastasında tünel görüş (tunnel vision) adlı bir rahatsızlık vardır. Her şeyi bir tüpün içinden bakar gibi görmektedir. Beyin, aynı anda tek bir şeye odaklanmaktadır. Ramachandran’ın deyimiyle; ağaca bakarken ormanı görememektedir. İnsan beyninde görmekle ilgili 30’dan fazla harita vardır ve adeta beynin 3’te biri görmek işi ile uğraşmaktadır. Her an gördüğümüz görüntülerin oluşması için beynimizde inanılmaz detaylı bir çalışma gerçekleşmektedir.

”Dünyaya dair algımız normalde öyle basit görünür ki bu yetinin her daim cepte olduğunu sanarsınız. Bakar, görür ve anlarsınız. Bu durum, suyun yokuş yukarı akması kadar doğal ve kaçınılmaz gelir.”
-Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

David Eagleman, Mach bantları örneğini verir. Fizikçi ve düşünür Ernst Mach, homojen renklerden oluşan kağıtları yanyana dizdiğinde, yumuşak bir geçiş varmış gibi göründüğünü keşfeder. Sanki her bir kağıdın renk yoğunluğu yavaşça azalmaktadır. Oysa her kart homojendir.

”Evet. Şaşılası ölçüde kötü birer gözlemciyiz.”
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Gördüklerimiz, dünyanın kendisi değil, beynimizin yorumudur. Ramachandran, ”En ufak algı olayı dahi yargılama ve yorumlama içerir.” der. Bunu ispatlamak için basit bir küp iskeleti yeterlidir. Küpün yan yüzeyinin yukarı veya aşağı baktığını düşünmenize göre, ne gördüğünüz değişecektir.

”Küpte herhangi bir değişiklik olmadığına göre, değişimin beyninizde olması gerekir.” -Incognito, David Eagleman

Ames odası yanılgısı da klasik bir yanılgıdır. Aynı boyda iki kişi odanın iki köşesine geçtiğinde insan gözü birini dev, birini küçülmüş olarak algılar. Beyin, odada bir gariplik olduğunu düşünmek yerine kişilerden birinin kocaman, diğerinin küçük olduğu yorumunda bulunur. Beyin, hayat boyu gördüğü odalarla ilgili bir önkabulü gördüğü şeylerle ilgili yorumuna yansıtır. Varsayımlar, görme işinin büyük kısmını oluşturur.

”Algınız milyonlarca ihtimal arasında çılgına dönmez, anında doğru yorumda karar aklar. Yanlış odalar sonsuzluğunu saf dışı bırakmayı başarmasının tek yolu, dünya hakkında -duvarların paralel olması, yer fayanslarının kare olması gibi- yerleşmiş bir bilgi birikimine veya gizli kabullere sahip olmasıdır.”
-Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

Peki hiç varsayıma sahip değilsek? David Eagleman, üç yaşındayken kimyasal patlama nedeniyle görme yeteceğini kaybetmiş, Mike adında bir hastayı örnek verir. Görmemesine rağmen dünyanın en iyi Alp kayakçısı, başarılı bir iş adamı ve aile babası olmuştur. 43 yaşında iken gözlerini kurtaracak kadar tıp ilerleyince ameliyat olur. Gözlerindeki bandajlar çıkarıldığında oğlunu görmesi beklenmektedir.

”Kafatasının zifiri karanlığı içinde kendini gösteren tuhaf elektrik fırtınaları, dünyadaki nesneleri duyularla eşleştirmeye çalıştığımız uzun çabalardan sonra bilinç düzeyinde algılanabilen birer özete dönüşür.”
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Beynimizdeki görme alanları hiyerarşisi, David Van Essen tarafından ortaya çıkarılmıştır. Beyin, her bir görüntü için çok detaylı bir veri toplama, analiz ve sonuç hesaplama çalışmasına girer.

Ancak bandajlar çıkarıldığında şaşkınlıkla bakmaktadır. Gözleri kusursuz çalışmaktadır ancak beyni bir ”bilgi bombardımanına” tutulmuştur. Eagleman’ın deyimiyle; ”Yorumlanamaz kenarlar, renkler ve ışıklar karmaşasıydı. Gözler işlev görüyor ama görmeyi başaramıyordu.” Gözlerin görevi beyne bilgiyi göndermektir, görme işlemi beyinde gerçekleşir. Görmeyi ”öğrenmiş” olduğumuz için süreç bize doğal gelir, oysa oldukça karmaşık bir süreçtir. Mike ancak birkaç hafta sonra görme olayına alışır. Biz çoktan görmeyi öğrenmişizdir ancak bunun öğrenilecek bir şey olduğunun farkında değilizdir.

Yıllar sürmüş körlüğün ardından ameliyatla görme yetisini yeniden kazanmış hastalarda izleneceği üzere, öyle de pek zahmetsiz gerçekleşen şeyler değildir. Bu hastalar dünyayı birden bire görmek yerine, görmeyi yeniden öğrenmek zorundadır. Dünya, onlar için başlangıçta çevrelerinde uğuldayıp duran bir şekil ve renk bombardımanından ibarettir; gözleri, görüntüler son derece berrak biçimde algılama yetisine sahip olduğu halde, beyinlerinin gelen verileri yorumlamayı öğrenmesi zaman alacaktır.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Görme olayı gözle o kadar az ilişkilidir ki, göz dışındaki ormanlarla görmenin sağlandığı pek çok teknoloji geliştirilmiştir. Bu çalışamlardan en önemlilerinden biri, sırta sinirsel uyarılar gönderen bir ceket ile hastaların görmeye başlamasının sağlanmasıdır. Beyin, bilincin anlayamayacağı trilyonlarca bağlantı içerir. Sırta gönderilen sinirsel iletiler, kulağa gönderilen titreşimler hatta dil bile insanların dünyayı görüyor gibi yorumlayabilmelerini sağlamaktadır.

Eagleman, insanların sırtı aracılığıyla görmesini sağlayan cihazı gösteriyor. Ayrıca konferans sırasında atılan tweetlerin de sırtına gönderildiğini ve salonun hislerini anında öğrendiğin söylüyor. Beynimiz, kendisine ulaşan her mesajı değerlendirme yetisine sahiptir.

Eagleman, sırt aracılığıyla görmenin imkansız gelmesine şöyle açıklar: ”Kendi görme duyunuzun da aslında bunun gibi, yalnızca farklı kablolardan gelmeyi geçmeyi seçmiş bulunan milyonlarca sinirsel uyarıyla taşındığını , ahtırlayın yeter.” Beyin, kendisine ulaşan her bilgiye bir şekilde adapte olma yeteneğine sahiptir. Nöronlar bir şekilde bağıntılar oluşturur ve bu bağıntılar bizim nasıl olduğunu anlamadığımız ama bir şekilde yorumlayabildiğimiz mesajlara dönüşür.

”Beyniniz kafatasının içindeki sığınağında mutlak bir karanlıkla çevrelenmiştir. Hiçbir şey görmez. Tek bildiği, bu küçücük sinyallerden ibarettir. Ama siz buna rağmen dünyayı ışık ve rengin bütün farklı dereceleri ve tonlarıyla algılarsınız. Beyniniz karanlıktadır ama zihniniz ışığı kurgulayabilir.”
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Eagleman, Everest’e tırmanan görme engelli ilk insan olan Erik Weinhenmayer’i örnek verir. 13 yaşında, bir hastalık nedeniyle görme yeteceğini kaybeden Erik, Brainport adı verilen bir cihaz sayesinde dağcılık hayalini sürdürür ve büyük amacına ulaşır. Brainport, ”dil” aracılığıyla görmeyi sağlayan, 600 elektrottan oluşan bir cihazdır. Etraftaki derinliği sinyallere dönüştürüp dile ileten bu cihazı bir süre kullandıktan sonra, beyniniz ortam ile dilinize ulaşan sinyaller arasında bağıntı kurarak adeta dilinizle görmenizi sağlar.

Eagleman’ın verdiği bir başka örnek, 1978 yılında karbonmonoksit zehirlenmesi yaşayan bir kadınla ilgilidir. Beyninin bazı bölgelerinde kalıcı hasar oluştuktan sonra görme ile ilgili çok farklı bir sorun yaşamaya başlamıştır. Hareket eden nesneleri görememektedir. Hayatı bir video izler gibi değil, tek tek frame’lere bakar gibi görmektedir. Görmenin gözden çok beyinle ilgili olduğunu gösteren rahatsızlıklardan biridir. Beyinde, nesnelerin hareketini meydana getirecek bağıntılar olmayınca, gözlerin sağlam olması görmeyi sağlamamaktadır.

Beynin gözden gelen sinyallere yorum katmasının sebebi de hayatta kalan özelliklerin devamı oluşumuzdur. Hayatta kalmayı sağlayan uyarıları ve detayları beynimiz ön plana çıkarır. Biz, kırmızı zaten dikkat çeker zannederiz. Oysa bu, beynimizin bize özel bir tercihidir. Biz dünyayı olduğu gibi görüyor ama hayvanlar kısıtlı görüyor zannederiz; oysa farklı dalga boylarında bizim asla göremeyeceğimiz şeyleri gören pek çok canlı vardır. Eagleman müthiş bir örnek verir. Bir köpek insana bakıp şöyle düşünebilir; ”Nasıl olur da arkadaşının dün bu saatlerde burada olduğunu bilmez, nasıl olur da yüz metre ilerde bir kedi olduğundan haberi olmaz? İnsanınki gibi acınası derecede basit bir buruna sahip olmak nasıldır acaba?” Duyularımız, bizim hayatta kalmamız için gerekli niteliklere sahiptir. Dünyayı, atalarımızın hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu gibi görürüz.

Görme öylesine zahmetsiz bir iş gibidir ki, suyu anlamaya zorlanan balıklardan farkımız yoktur bizim de: Balıklar başka hiçbir şey deneyimlemedikleri için suyu görüp kavramaları neredeyse olanaksızdır.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Görünür spektrum… Elektromanyetik dalgalar, yani görülebilecek tüm bölgeler arasında insan gözü çok küçük bir alanı görebilir. Dünya, gördüğümüz gibi değildir.

Görme ile ilgili beynimizin yaptığı işlemlerden biri, parçaların birleştirmesidir. Ramachandran, buna ”boşluk doldurma” der. Çalıların arkasından bir aslana ait olması gereken parçalar gördüğünüzde kafanızda parçalar değil, bütün bir aslan görürsünüz. Canlılar için tehditlerin fark edilmesi hayatta kalmak için büyük önem taşır, beynimiz birbiriyle ilişkili hareket eden görüntülerin bir tehdite ait olduğunu hemen anlar.

Masanın altından dışarı çıkan kedinin kuyruğunu gördüğümde, masanın altında muhtemelen bu kuyruğa bağlı bir kedi olduğunu ”sanır” ya da ”bilir”im. Fakat kuyruğu gerçekten görsem bile, kediyi gerçekten görmüyorum.
– Beyindeki Hayaletler, V.S. Ramachandran

İnsan beyni için en önemli konulardan biri olarak ”yüz” tanımlama konusunda da beynimiz ekstra varsayımlara sahiptir. Bir yüzü tanıma ve yüz olduğunu anlama konusundaki yeteceğimizi pek çok canlı ile paylaşırız. İki nokta, iki çizgi; bir görüntüyü yüz olarak algılamamız için yeterli olur. Hatta öyle ki, bir smiley; ruh halimizi değiştirebilir.

Sadece parçaları da değil, eğer bir nesneyi tanımlayan ayırt edici özelliği görürsek yine beynimiz tarafından bir imge oluşturuluyor. Ramachandran’ın deyimiyle beyin, görüntüyü oluşturmak için eldeki veriyi bir ”kestirme yol” olarak görüyor. Bu sebeple, sadece çizgiler görsek bile, onun gerçek hayatta neye karşılık geldiğini anlayabiliyoruz. Karikatürler bu sebeple gerçekçi olur. Hatta belirgin özelliklerin kasıtlı olarak abartıldığı karikatürler, gerçekten uzaklaşmasına rağmen ayırt edici özellikleri artırdığı için kimin kastetildiğini anlamamızı sağlar.

”Kendine has yüzleri tanımak için, özellilerin nisbi boyutlarını ve aralarındaki mesafeleri ölçmeniz gerekir. Sanki beyniniz, daha önce karşılaştığı binlerce yüzün ortalamasını alarak genel bir insan yüzü şablonu çıkarmıştır. Böylece yeni bir yüzle karşılaştığınızda bu yeni yüzü şablonunuzla karşılaştırısınız; nöronlarınız matematiksel olarak ortalama yüzü, yeni yüzden çıkarırır. Ortalama yüz şablonundan sapan noktalardan çıkan kalıp, yeni yüz için oluşturduğunuz özel şablon olur. Örneğin ortalama yüzle kıyaslandığında Richard Nixon’ın yüzünde yumru bir burun ve hür kaşlar olacaktır. Aslında bu sapmaları abartarak Nixon’a gerçeğinden de çok benzeyen bir karikatür yaratabilirsiniz.
– Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

Beynimizin, hayatta kalmakla ilgili ”gizli kabulleri”nin varlığı, görüntüleri yorumlamamızda ortaya çıkar. Bir yuvarlağın bir kenarını koyu, diğer kenarını açık bırakacak şekilde tonlama yaparsanız, beyniniz bir taraftan ışık geldiğini varsayar. Bir sayfadaki tüm yuvarlakların aynı tarafını aydınlık bırakırsanız, beyniniz o taraftan güneş ışığı vuruyormuşçasına bir his uyandırır. Ancak yumurtaların kiminin sol, kiminin sağ tarafını aydınlık bırakırsanız, güneş ışığı ya da ışık kaynağı varsayımı suya düşer ve kafamız karışır. Işık ve gölge, hayatta kalmamız için önemli koşullar oluşturduğundan, beynimizde büyük varsayımlar oluşturmuştur. Sonuçta yumurtalara ışık falan vuruyor değil, sadece boyanmış dairelere bakıyoruz ve kafamız karışıyor.

”Görmenin amacı, her şeyi her daim kusursuz doğrulukta anlamaktan ziyade, mümkün olduğunda çok bebek bırakacak kadar uzun süre yaşamanızı sağlayacak şekilde, olayları olabildiğince sık ve hızlı olarak doğru anlamaktır.
– Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

Tüm yumurtaların aynı tarafı aydınlık olsaydı, hiçbir sıkıntı yaşamayacaktık. Karışıklık, ışık kaynağı varsayımını çökertip beynimize her saniye hesaplaması gereken pek çok detay üretiyor.

Görme ile ilgili pek çok varsayım, hayatta kalmakla ilişkili çeşitli dönemlerde oluşmuştur. Renklerin ayırt edilmesi, insan beyni için en temel ihtiyaçlardan biri olmuştur. Karışık harflerden oluşan bir şekilde bir harfi bulmak kolay değildir, ancak o harfin rengi değişirse hemen tespit ederiz. Bunun gibi, derinlik, sivrilik ve kelimelerle anlatması zor pek çok detay beyin için farklı önceliklere göre sıralanır. Bunları genellikle göz aldanması görsellerinde tespit ederiz, ancak günlük hayatta gözümüzün gördüğü her saniye bunları kullanırız.

Görselde A ve B yazan kısımların renkleri aynı. Her iki kısım da grinin aynı tonunda da olsa, beynimiz birini açık, diğerini koyu olarak görüyor.

Benzer olarak beyin de sembolik betimlemeler üretir. Orijinal imgeyi yeniden yaratma fakat tamamen yeni anlamlar yükleyerek çeşitli yanlarını ve özelliklerini yansıtır. Bunu yaparken elbette mürekkep izlerini değil kendi alfabesi olan sinirsel uyarımları kullanır. Bu sembolik kodlama kısmen retinanızda fakat büyük ölçüde beyninizde oluşur.
– Öykücü Beyin, V.S. Ramachandran

İki gözümüz var, bu da binoküler bir bakışa sahip olduğumuz anlamına gelir. Beynimiz, iki farklı gözden gelen görüntüleri birleştirir. Yani, görüntü gözde değil, beyinde oluşur. Beymiz, milyonlarca yıllık canlı yaşamının getirdiği koşullar ve yüzbinlerce atamızdan kalma önceliklere göre bize bir dünya gösterir. Gördüğümüz bu dünyayı başkalarının da böyle görüp görmediğini ömür boyu öğrenemeyiz. Ancak dünyayı olduğu haliyle değil, beynimizin bize gösterdiği haliyle gördüğümüzü biliriz.

Genel olarak beyninizin çoğu şeyi bilmesine gerek yoktur; asıl bildiği şey, verileri toplayıp getirmektir. Hesaplamaların bilme gerekliliği temelinde yapar.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

Görmek, en güvendiğimiz duyumuzdur. ”Kendi gözleriyle görmek” dahil pek çok güven bildiren deyimde, daha güvenilir bir otorite olmadığını vurgularız. Oysa gördüğümüz şeyler sadece beynimizin bize gösterdikleridir. Ve çok kolay manipüle olabilir, kandırılabilir. Yine de hayatta kalmamız, gözlerimize bağlı olmuştur ve beyin bizi hayatta tutmak için gözlere ekstra önem harcar. Ne göreceğin konusunda kendini eğitmek mümkündür, çünkü gören göz değil beyindir.

Gözlere akın eden milyarlarca fotona berrak bir yorum getirebilmek için beynin akıl almayacak düzeyde büyük bir işin altından kalkması gerekir.
-Incognito ”Beynin Gizli Hayatı”, David Eagleman

KAYNAKLAR

  • Incognito “Beyindeki Hayaletler”, David Eagleman
  • Öykücü Beyin, V.S.Ramachandran
  • Beyindeki Hayaletler, V.S.Ramachandran
Incognito’yu 20.01.’19’da okumuştum. David Eagleman, muazzam bir bilim insanı.
370 Views

Bilinçdışı, Önsezi ve Refleksler

-Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır

Tavuk sektöründe erkek ve dişi civcivleri birbirinden ayırmak önemli bir iştir. Yumurta verecek olanlar ile etinden yararlanılacaklar birbirinden ayrılmalıdır. David Eagleman’dan öğrendiğimize göre, bu konuda dünyanın en iyileri Japonlar’dır. Sebebi ise 1930’larda bu konuyla ilgili bir okul olmasıdır. Okulun hocası inanılmaz bir metodu vardır.

Okul şöyle işletmektedir. Bir hoca, öğrencinin başında durur. Öğrenci eline bir civciv alıp tahmin yürütür ve ”erkek” ya da ”dişi” olduğunu söyler. Usta ise sadece tek kelime konuşur; ”doğru”, ya da ”yanlış”. Öğrenciye hiçbir şey öğretilmemiş, sadece tahmin yürütmesi istenmiştir. Bu defalarca uygulanır. Civcivin erkek ya da dişi olduğunu bilen usta her defasında doğru ya da yanlış olduğunu söyler. Bir süre sonra inanılmaz olan olur; öğrencilerin kararları kusursuzlaşır, civcivin dişi ya da erkek olduğunu görür görmez anlamaya başlarlar.

Ne bir metot bilirler, ya da neden dişi ya da erkek dediklerini. İnanın bilinçdışı, bilincin asla öğrenemediği pek çok şey kaydeder. Bilincin kapasitesini almayacak kadar detaylı nedenler, bilinçdışı tarafından görülür, hesaplanır ve analiz edilir. Bir şekilde nöron yolları oluşur, bağıntılar kurulur. Bilinç çoğu zaman sadece bu karardan haberdar olur.

Belirli bir örüntü izleyen durumlarda, beynimizdeki trilyonlarca nöron arasında, bizim asla anlayamayacağımız bağıntılar oluşur.

Eagleman, bu konuyla ilgili bir örnek daha verir. İkinci Dünya Savaşı sırasında, uçakların gözlenmesi işinde uzman askerler vardır. Yeteneklerine göre seçilmiş bu gözcüler, bir şekilde havada gördüklerinin İngiliz ya da Alman uçakları olduğunu ayırt edebilmektedir. Normal bir gözle görülmesi bile çok zor olan ve birbirine çok benzeyen bu uçakların nasıl ayırt edilebileceği ile ilgili bir rapor sunulamaz, bu gözlemcilerden yeteneklerini başka askerlere aktarması istendiğinde de sonuçsuz kalınır. Çünkü, gözlemcilerin kendisi de bilmiyor, bir şekilde anlıyorlardır. Çözüm, yine deneme-yanılma yöntemi ile olmuştur. Her doğru bildiğinde olumlu, her yanlış bildiğinde olumsuz geri bildirim alan askerler, gözlemcilerin yeteneklerini edinmişlerdir.

Zihinsel yaşamınız içinde olup bitenlerin neredeyse tümü, bilincimizin kontrolü dışında gerçekleşir ve işin doğrusu, böylesi de çok isabetlidir. Bilinciniz kendisine istediği kadar pay çıkarsın, beyninizde tıkırdayıp giden karar verme süreçlerinin çoğunda ikinci planda kalması sizin hayrınızadır sonuçta. Ayrıntılara karışmaya kalktığında olan biteni kavrayamadığından işlemlerin verimi düşer.
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Burada anlatılanlar özel bir durum değil, her gün her saniye yaşadıklarımıza bir örnektir. Bilincimiz bir şeyler bildiğini düşünse de vücudumuz ve beynimizde gerçekte neler olduğunu bilinçdışı bilir. O an neyi sindirdiğimizi, hangi kaslarımızı çalıştırdığımızı, arka planda neler düşündüğümüzü bilinçdışımız kontrol eder. Bilince, çok detaysız bir özet ulaşır. Çoğu neden ve sonuçtan asla haberimiz bile olmaz.

”Bilincinizle parmağınızı bile kıpırdatamazsınız.”
– Sıfırla, Chris Paley

Taekwon-do knock-out’larında bir şey dikkatinizi çekebilir. Kafasına tekme alan bir insanın bilinci kaybolur. Bilinçdışı ise kafanın küt diye yere düşmesine engel olacak bir şekilde düşüşü yavaşlatır ve kafadan önce başka kısımların yere inmesini sağlayarak kafanın yere çarpmasını engeller.

Bir bardak su taşıdığınızı düşünün. Biliçdışınızla gayet rahat götürüyorsunuz. Ne yaptığınızı düşünüp bardağa odaklandığınız anda eliniz titrer ve suyu dökersiniz. Bardağa değil de önünüze bakarsanız, bilinçdışınız kol kaslarınızı denge oluşturacak şekilde kontrol eder. Kaslarınızı, hızınızı, eklemlerinizi, bunun için harcanacak enerjiyi doğduğunuzdan beri bilinçdışınız kontrol etmektedir, bilincin bu konularla ilgili fikri yoktur.

Parmaklarınızın piyano klavyesi üzerinde nereye zıpladığına kafa yormaya başladığınızda, parçayı alamaz hale gelirsiniz.
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Eagleman, otomobil kullanırken bilinçdışı kullandığımıza dikkat çeker. Bilinçdığımızla şerit değiştirmek gibi basit bir işi gayet rahat yaparız, ancak ne yaptığımızı kelimelere döktüğümüzde biraz şaşırabiliriz. ”Direksiyonu önce sağa çevirmek, sonra yeniden ortalamak ve ancak gerektiği kadar sola kırıp ardından yine toplamak.” Eğer bilincimize her şeyi nasıl yaptırdığımızı bildirsek, inanılmaz bir şaşkınlık yaşardı. Bilinçdışımızda anlatılamayacak kadar detaylı pek çok davranış gayet rahat bir şekilde halledilir.

”Soluksuz kalmak istiyorsanız, soluk alıp verme işini düşünün; golf topunu kaçırmak istiyorsanız da vuruşunuzu analiz edin.”
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bir futbolcu ömür boyu şut atmakta ustalaşır. Nasıl attığını insanlara açıklama için cümle kurduğunda, bilinçdışının bildiği aşırı detaylara oranla cümleler son derece basit kalır. Bir sonraki sefer, beyin şutu dilin söylediği gibi atmaya çalışır ve başarısız olur. Ömür boyu şutları bilinç değil, bilinçdışı atmıştır. Ustalaşmak ve refleks kazanmak da ne yaptığın üzerine düşünmemekten geçer. Bir davranışı binlerce kez tekrarladığınızda, bilinçdışınızın bilip de sizin bilmediğiniz pek çok detay davranışlarınıza yerleşir. Bu istenen bir durumdur. Ne yaptığınız üzerine düşündüğünde değil, bilinçdışınız onun nasıl doğru yapılacağını keşfedince ustalaşılmış olur.

Son Samurai filminde, Japonya’da Samuraylar’a esir düşmüş Amerikalı bir asker, günlük rutin sırasında onlardan dövüş sanatları öğrenmektedir. Neden sürekli yenildiği kendisine şöyle açıklanır: ”Çok fazla düşünüyorsunuz. Düşünemeyin”

Eagleman, biyolojik nedenlerin bilincin sınırları belirlediğini açıklar. Bilincimizin iadelleşmiş görev alanı, yüzbinlerce nesillik bir hayatta kalma sürecinde şekillenmiştir. Bilincinin erişimi daha fazla olan bedenler, ani kararlar gerektiren durumlarda hantal kalır ve nesilleri daha az devam eder. Şu anda beynimiz, günlük yaşamı devam ettirip, ihtiyaçlarımızı giderip, hayatta kalmaya çalışıp; aynı zamanda entelektüel kararlar alacak kadar bilinç barındıran bir düzen içerisinde.

Muhammed Ali, 10 saniyede tam 24 yumruktan kaçıyor. Nereye yumruk atılacağı baştan size söylense bile tek seferde doğru yapılması mümkün değil. Yavaş çekimde bakıldığında bile yumrukların nereye gideceğini bilmek zor. Bunu Muhammed Ali’nin bilinci değil, yıllar süren çalışma ve maçlar sonrası kazandığı refleksleri sağlıyor.

Pittsburg Üniversitesi’nde bir deney yapılır. İki grup öğrenciye iki zor soru sorulup süre tanınır. Bir süre sonra, bir gruba problemi çözmek için nasıl bir yol izleyeceğini ayrıntılı olarak yazması istenir. Diğer gruba ise alakasız başka bir problem verilir. Yine bir süre sonra esas problemlerin çözümüne dönülür. Problemi nasıl çözeceğini anlatan grubun cevabı bulmalarını kötü etkilediği, başka bir işe odaklanan öğrencilerin bilinçdışında problemi çözmeye devam ettikleri ve bir yolunu buldukları görülür. Bilinçdışımız, bilincimizi başka bir şeye çevirdiğimizde konuyu devralır. Bilinçdışımız bizden daha çok şey bilir, daha geniş kaynaklara sahiptir ve çok daha etkili çalışır.

İnsan beyninin bir makineye bağlandığı bir dünyada, aklını özgürleştiği kadar fizik kurallarının dışına çıkılabilen bir dünyada; Morpheus Neo’ya hayati bir tavsiye verir; ”Ne olduğunu düşünme, ne olduğunu bil.”

Chris Paley, New York Üniversitesi’nde yapılan bir deneyi anlatır. Öğrencilere ”Lütfen kurallara saygılı olan” gibi cümlelerin devrik halleri gösterilip, düzeltmeleri istenir. Bir başka gruba da aynı iş yaptırır ancak onların cümleleri argo ve kabadır. Deney bittiğinde, normale bir sonraki deneye geçilecektir. Ancak deneyci rol icabı arkadaşıyla sohbet etmekte ve öğrencileri bekletmektedir. Kabalıkla ilgili kelimeler düzeltmiş öğrencilerin %60’ı on dakika içinde müdahale ederler, kibarlıkla ilgili kelimeler düzeltenlerin ise %20’si. Bir önceki test, bilinçdışında işlenmiş ve farkında olmadan öğrencilerin davranışlarını değiştirmiştir.

Chris Paley, günlük yaşamdan bilinçdışı ile ilgili çarpıcı bir örnek verir. İş yerindeki masanıza ailenizin fotoğrafını koyarsanız, daha sıkı çalışırsınız. Bilinçdışınız motive olmanızı sağlar. Ancak bunun çok beklenmedik bir etkisi olur; gün sonunda eve daha yorgun gidersiniz. Gün boyu hem bilincin, hem bilinçdışının çalışması, eve ”tükenmiş” gitmenize neden olur.

George Orwell’in 1984 isimli distopyasında, devletin tüm fertleri ”brother”, bir ”big brother” tarafından

Bilinçdışımızın varlık nedeni, bunun son derece önemli olmasıdır. David Eagleman, şunu örnek verir; otomobil ile yolda giderken ilerde bir aracın önünüze doğru yola çıkmakta olduğunu gördüğünüz anda ayaklarınız çoktan frene basmıştır. Sinir sistemimizin işleyişi, bilincimizden çok daha hızlı olmalıdır. Bilincimiz tüm gerekli şeyleri aynı anda ve aynı hızda düşündüğünde ise işlevini kaybeder.

Nöral devrelerimiz, türümüzün evrimsel tarihi içinde atalarımızın karşılaştığı sorunları çözmek üzere doğal seçilim tarafından biçimlendirilmiştir. Dalağınız ve gözleriniz nasıl evrimsel baskıların etkisiyle biçimlenmişse, beyniniz için de geçerlidir aynı şey. Ve bilinciniz için de. Bilinç, avantaj sağladığı için gelişmiştir ama sağladığı avantaj sınırlıdır.
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bilinç olan biteni fark ettiğinde bilinçdışı çoktan harekete geçmiştir.

Peki bilinç bu kadar bilgi arasından hangisini bilir, ya da neye karar verir? Aynı anda ışığın ve hava sıcaklığının durumu, dengemiz, midemidekilerin sindirimi, kan dolaşımımız, hastalıklarla savaşmamız, yaklaşan heyecan verici durumlar, her an bilmek gereken pek çok detay… Önceden beyinde bir ”hiyeraşi” olduğu düşünülmüş. Yani her şey işlemesi gereken kendi düzen içerisinde ve önemli birimler öncelikli olmak üzere bedenimizin bir şekilde işliyor olduğu varsayılmış.

”Beyninizin bildikleri ile zihninizin erişebilecekleri arasında, yerinde durmakta direnen bir uçurum vardır.”
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Ancak gerçekte olan şeyin ”rekabet” olduğu tespit edilmiş. Eagleman’dan özetle; birimleri aynı konu ile ilgili ”farklı” görüşler savunup bilinci kendi savundukları görüşe ikna etmeye çalışıyorlar. ”Beyin temsili demokrasilere benzer” diyor Eagleman; ”Farklı seçenekleri tartıp onlar temelinde birbiriyle rekabete giren ve bu arada işleri birbiriyle çakışan çok sayıda uzmandan meydana gelir.”

Beyinde hiyaraşi değil demokrasi vardır

Aynı anda beynin pek çok farklı konuda işleyişi devam ediyor. Her saniye yeni bilgiler, yeni nöron yolları, kimyasallar, bağıntılar ve süreçler. Bu kadar bilgi arasından bilincimiz çok azından haberdar olur. Peki hangilerinden? Eagleman, bunu bir gazeteye benzetiyor. Bir ülkede çok fazla şey olur. Kazalar, görüşmeler, anlaşmalar… Ancak bir gazete, bunların öne çıkanlarının yer aldığı bir ”özet”tir. Bilince tek bir ana gündem değil, tüm gündemlerle ilgili bir özet ulaşır. Adeta elinize bir gazete almışsınız gibi, bilincinizde düşündüğünüzü bildiğiniz tüm gündemler, bilinçdışında olanların bir özetidir.

”rekabet”

Bilincin elinde özet ulaşır, özet ulaştığında her şey çoktan olup bitmiştir. Eagleman’a göre; ”Akıma bir şey geldi” dediğimizde beynimiz çoktan her işi halletmiş ve bize sonucu bildirmiştir. Yazarlar, şairler, bestekarlar; hiçbir şey yapmadan günler geçirdikten sonra her şeyin ”birden” kağıda döküldüğünü söylerler. Bilinçdışında harmanlanan konular bilince haber verildiğinde buna ”ilham” deriz.

”İlham” dediğimiz şey, biliçdışını anlamanın bir yoludur. Bilincimizde olmadığı halde arkaplanda beynimiz düşünür, bağlantılar kurar, durumu işler ve bize bildirir. Bildirdiği yani bilincimizin öğrendiği ana ”ilham” deriz.

Chris Paley, ”Beyinde merkezi bir karar mercii yoktur ve olsa bile, çalışma şekli ve kapsadığı bilgi, model için çok kullanışlı olmayabilir.” der. Bilincimize bir özet ulaşır ve davranışlarımızı kendimiz şekillendirdiğimizi düşünürüz. Ancak çoğu zaman aslında sadece bize ulaşan bilgi gereği otomatik davranışlar sergileriz, bize bildirileni yapmak dışında çok ender davranışlarımız vardır.

”Zihinsel bir ”manşet” okuduğunuzda, önemli olan eylem çoktan gerçekleşmiş, pazarlık tamamlanmıştır bile. Sahen arkasında olanlara erişiminiz ise şaşırtıcı ölçüde kısıtlıdır. Siyasi hareketler tam destek almış ve siz herhangi bir duyum alana, sezgilerinizle varlığını hissedene ya da anlık bir düşünce oluşturana kadar, çoktan durdurulamaz hale gelmiştir. Son duyan hep sizsinizdir.”
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Bu çarpıcı gerçeği, Chris Paley tek cümle ile özetlemiş; ”Bilinç, beyinde sadece bir danışmandır ve en güçlü danışman değildir.” Ve otokontrol, yani disiplinli bir yaşam sürmek; bilinçli kararların sayısını artırmak demektir. Paley’e göre otokontrol; ”Kendi bilinç modelimizin beyne verdiği tavsiyeyle başka beyin süreçlerinin verdiği tavsiye arasındaki bir mücadeledir.”

Kendi devrelerimiz üzerinde çalışırken öğrendiğimi ilk şey, basit bir derstir: Yaptıklarımızın, düşündüklerimizin, hissettiklerimizin çoğu bilincimizin kontrolü dışındadır.
– Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman

Tarihin büyük çoğunda, insanlar kendilerinin evrenin ve dünyanın merkezinde, kendi bedeni ve bilinci üzerinde büyük bir kontrol sahibi olarak görüyordu. Bilim, bunu değiştirmiş ve insanı ”tahtından indirmiştir”, hem defalarca. İnsanın üç büyük aşağılanması olarak şunlar sayılır; ”Evrenin merkezinde değiliz, hayvanlarla akrabayız, kendi zihnimizde misafiriz.” Eagleman’a göre, geminin tek kaptanı zihin değildir.

”Bilinçdışının kontrol ettiği ilginç bir şey bulmanın zor olduğunu düşünebilirsiniz. Gerçekten önemsediğimiz her şey; hedeflerimiz, inançlarımız, arzularımız, duygularımız, gördüklerimiz ve hatırladıklarımız bilinçli kontrolümüzde değilse de en azından bilinçli olarak erişilebilir görünür. Ancak bunun tam tersidir doğru olan. İnsan davranış biçimiyle ilgili neredeyse her şeyi bilinçdışı belirler.”
– Sıfırla, Chris Paley

Bilinç ve bilinçdışı ayrımını bilmek, hayatta büyük bir avantaja çevrilebilir. 1997’de bir deney yapılır. Katılımcıların önüne oyun kağıtları konur ve tek bir kart seçmeleri istenir. Her seçim bir şey kazandırmakta ya da kaybettirmektedir. Zamanla katılımcılar deneydeki hileyi fark ederler; destelerden birisi iyi, birisi kötüdür. İyi olan desteden oynandığında kazanılmakta, diğerinde kaybedilmektedir. Bu arada deneyden önce katılımcıların sinirsel etkinliklerini ölçen bir cihaz kullanılmaktadır. Deneyde fark edilir ki, bir destenin iyi ya da kötü olduğunu sinir sistemi kişinin kendisinden çok önce fark etmektedir. Kötü bir deste seçildiğin bilinç fark etmeden önce bilinçdışı fark etmektedir. Katılımcı bir destenin kötü olduğunu anladığını diliyle söylediğinde, deneyciler cihazdan çoktan görmüş olmaktadırlar.

Deney ilerletildiğinde başka bir sonuç çıkar. Önsezi, yani bilinçdışımızın farkında olduğu hisleri yaşamayan kişiler, kararlarında neredeyse her zaman yanılmaktadırlar. Bir kişi, cihaz ile tespit edilmemiş bir hissi kendi ağzıyla söylediğinde ya da o an karar verdiğinde her zaman hatalı çıkmaktadır. Bilinçdışı bir şeyi anlamadan önce bilinç anlamaya çalıştığında yanılmaktadır. Eagleman şöyle özetliyor; ”Önsezinin devreye girmediği kararlar, hiçbir zaman doğru olmuyordu.”

Bir Kızılderili Atasözü der ki: ”Komşun hakkında hüküm vermeden önce, iki ay onun makosenleriyle yürü!” Bu söz empati ile ilişkili olduğu kadar anlık tepki vermek yerine bilinçdışında meseleyi tam olarak anlamakla da ilgili işe yarar.

Bertrand Russell, nörobilim gelişmeden çok önce bu konuyla ilgili bir tespitte bulunmuştur. Bir karar almadan önce konuyla ilgili tüm bilgiyi edinip günlük yaşamına devam ettiğini açıklar. Uyur uyanır, iş yapar, başka konularla ilgilenir ve bir gün konuyla ilgili karar karşısındadır. İnsanın bilinçli bir şekilde düşünüp o an karar vermeye çalışması durumunda yanılacağını söyler ve hakikaten de bilimin bugün bildikleri ile bunun doğru olduğu ortaya çıkmıştır.

”Güç ya da endişe verici bir karar alınması gerektiğinde olanca aklınızı o iş üstünde toplayıp kararlarınızı verin, karar verdikten sonra da, yeni bir gerçekle karşılaşmadıkça o kararı yeniden gözden geçirmeye kalkışmayın. Kararsızlık kadar yorucu ve yararsız bir şey yoktur.” -Bertrand Russell

Bilinçdışımız, beynimizin bizim erişebildiğimizden çok daha fazla bölümüne erişir. Asla öğrenemeyeceğimiz bilgileri kullanır. Aklımızın almayacağı derinlikte hesaplar yapar. Trilyonlarca nörona karşılık bilincimizi öne çıkardığımızda yanılırız. Ustalaşmak, doğru kararlar almak, otokontrollü olmak ve rahat çalışıp düşünmek için bilinçdışımıza yükün büyük kısmını bırakmak gerekir.

Kaynaklar

  • Incognito ‘Beynin Gizli Hayatı’, David Eagleman
  • Sıfırla, Chris Paley
1.044 Views

Fıtrat, Mem ve Uyumsuzluk

Not: Bu yazının son kontrolü ve redaksiyon çalışması henüz yapılmamıştır.

Dünyanın uzak, kuytu bir köşesinde, okyanusun ortasında Tahiti denen bir ada vardır. ”Dünyadaki cennet” olarak tanımlanan bu ada, insanların yaşadığı süre boyunca kendine yeten bir hayat sürmüştü. Ada halkının tek yiyeceği hindistan cevizi ve balıktı. Ronald Giphard’dan öğrendiğimize göre modern toplumun hastalıkları olan obezite, şeker hastalığı, kalp ve damar hastalıları, yüksek tansiyon görülmüyordu. Hatta adanın binlerce yıllık geleceği gereği Tatili kız ve erkek gençler yetişkinlik öncesi şişmanlamaları için bir yere kapatılıyorlardı. Tüm bunlar yüz yıl öncesine kadar binlerce yıldır böyleydi.

Tarih boyu Tahiti, kendisine yeten bir ada olarak kalmıştır.

Bugün Tahitililer; şeker hastalığı, kalp ve damar rahatsızlıklarında dünyada en baştalar. Tahitili genç kızların obezitede dünya sıralamasında üçüncü olduğu görülmekte. Tarih boyu el değmemiş ve kendine yeten o adada artık binlerce batılı restoranlar, McDonalds’lar mevcut. İçerisi de tıklım tıklım ada halkından oluşuyor. Adanın doğal güzellikleri ve yerel yiyecekleri ise, dünyanın her köşesinden gelen turistler tarafından tercih ediliyor.

Bugünkü Tahiti, hamburger dahil pek çok ihtiyaç için pek çok gıda ihraç etmektedir

Bu arada ne olmuştu? Kaşifler adayı keşfettiler, fotoğraf çektiler, döndüklerinde de anlata anlata bitiremediler. Zamanla okyanusu geçmekte olanların uğrak yeri oldu ve yanlarında getirdikleri yiyeceklerle ada halkı tanıştı. Başka bir yiyecek bilmediği için bir eksiklik hissetmeden mutlu yaşayan ada halkı, bu yiyecekler sonrası biyolojilerinin talebi gereği aşırı derece keyifli hissettiler. Ender bulduğumuz gıdalar, vücudumuz tarafından takdirle karşılanır. Bu sebeple kendi yöresinde belirli bir biyolojik dengeye sahip metabolizmaları olan Tahitililer, batılı yiyecekleri çok tükettiler. Vücut, ender bulunduğu için göstereceği talebi çok bulunduğunda da gösterdi ve yemeye devam ettiler. Ama damarları, kalpleri, pankreasları bu gıdaların çok tüketilmesi için gelişmemişti.

Beyin, yüzbinlerce nesil şekerin israf edilmeyecek kıymetli bir gıda olduğunu tecrübe etmiştir. Bugün şekeri her yerde ve her gün buluruz, ama yine de depolamaya devam eder. Genlerimiz de öyle olması gerektiği yazılıdır.

Bu yerel hikayeden çok daha büyüğü, tüm dünyayı son 200 yılda etkilemiştir; şeker. Şekeri, insanlık en başından beri tüketiyordu. İnsanlar için tarihin çoğunda yüksek şeker ihtiva eden bazı meyveler ile bal; en sevilen yiyeceklerdir. Ender bulunan ve yüksek enerji veren bir gıda olduğu için insan bedeni şeker tüketildiğinde keyif alır ve devamı için teşvik eder. Beyin, yeni doymuş bir insanda bile tatlı gördüğünde talep oluşturur, midede yer açar.Atalarımızın bugün çaya attığımız şekeri aylarca tüketemediği, olgunlaşmış bir meyveyi çok uzun bir zaman görmediği olurdu.

Şeker Kamışı bitkisi (Saccharum officinarum)

İnsanlığın biyolojik geçmişine oranla yakın sayılabilecek bir tarihte şeker kamışı keşfedilmiş ve adeta bal gibi talep görmüştür. MS 350 yılında şeker kamışından şekerin kristalize edilebileceği Hindistan’da keşfedilmiştir. Bundan sonraki 1200 yılda, yani 1500’lere gelindiğinde şeker kamışı dünyanın her köşesinde bilinen ve çok talep gören ancak az yetiştirilen bir bitkidir. Amerika kıtasının keşfedilmesi ile emperyal devletler şekeri yetiştirmek için çok büyük genişlikte bir alan buldular ve Batı’nın bugünkü zenginliğini inşa eden ana kaynaklardan biri ortaya çıkmış oldu. 1550 yılında Amerika’da 3000’den fazla şeker fabrikası vardı. Sanayi devrimi sonrasında ise büyük ölçekli şeker fabrikaları kurulmaya başladı. 1747 yılında da şeker pancarının da şeker kaynağı olduğu keşfedildi.

İngiltere’ye dünyanın en büyük imparatorluğunu kurduran, Amerika’yı dünyanın en zengin devleti yapan en önem şeylerden biri; şeker.

Şeker aşırı talep gören bir lükstü. Ve bugün her yerde görmeye alışık olsak da yüzbinlerce nesil sonra şekeri kolayca bulabilmek büyük bir keyif aracına dönüştü. Ancak insan biyolojisi hiç yüksek şekerle karşılaşmamıştı. Bugün aşina olduğumuz hastalıklar literatüre girmeye başladı. Diş çürümesi, ilk dikkat çeken değişikliktir. Sanayi Devrimi yıllarında, şekeri zenginler tükettiği için dişleri çürük olurdu. İnsanların bazıları zengin gözükmek için dişlerini siyaha boyardı. Dişlerden sonra kilo problemleri ortaya çıkmaya başladı. Beyin, şekerden gelen enerjiyi sonra kullanmak üzere depolamak için evrimleşmişti. Fazla şekerin tüketimi sonucu tarihte ilk defa obezite yaygınlaştı. Ayrıca kan şekerini düzenleyecek pankreas, yüksek şekerin etkileriyle başa çıkamadı. Diyabet de bu dönemde literatüre girdi.

Sıçanlar yağlı bir besin verildiğinde aç kurt gibi yemeye başlar, doyduklarını hissettiklerinde ise yemeyi bırakırlar. Tatlı bir vesin verdiliğinde de aynı davranışı gösterirler. Belli ki sıçanlar doğal bir frene sahip; ihtiyaçları olan yağ ve şekeri depoladıklarında yemeyi bırakıyorlar. Ancak aynı sıçanlara hem yağ, hem de şeker içeren bir besin sunulduğunda yine aç kurt gibi yemeye başlar fakat ihtiyaç duydukları kadarını depoladıkları hadle yemeyi kesmeyip devam ederler. Şeker ve yağ karışımını içeren besinler, doğada yok denecek kadar azdır. Bu yüzden bu karışım sahte uyan örneğidir.
-Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

John B. Arden, şöyle açıklıyor: ”Beyin, glikozu yakıt olarak kullanır, fakat bir kerede çok fazla glikoz verildiğinde bu durum bir dizi soruna yol açar. Pankreas, karaciğer, tiroid, adrenalin bezleri, hipozif bezi ve beyin dahil pek çok organınızın vücuttaki şeker miktarını kontrol etmekle sorumlu olması boşuna değildir.” Şekerin yüksekliği de düşüşü de vücut için o kadar önemlidir ki, her iki durumda da düşünce yeteceğimize etkisi olur. Yüksek şeker de depresyonla yakın ilişkilidir. David Lewis, şekerin ”aşırı yeme dürtüsü” uyandırma etkisi olduğunu açıklar.

Son 200 yılda çıkan obezite, diyabet ve kanser; ”dış güçlerin oyunu” zanneden pek çok insan var. Oysa sebep, biyolojimizin adapte olduğu yaşam tarzını modern toplumla birlikte bırakmış olmamız.

Beynimizin, biyolojik yapımıza ilişkin hayatta kalma üzerine alışık olduğu komutlar ile bugünün dünyasında sahip olduğumuz olanaklar ve hayat tarzı birbiriyle çelişir. Buna ”uyumsuzluk” denir. Kültür, kapitalizm, toplum normları ne sunarsa sunsun, hala biyolojimiz tarih boyu doğada hayatta kalmaya programlanmış durumda ve atalarımızın hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu şekilde çalışmaktadır.

Çocuklara içinde sadece mavi M&M olan bir kaset uzattığınızda içinden birkaç tane alıp yiyeceklerdir. Bunu saece yeşillerle yaptığınızda da aynı tepkiyi göstereceklerdir. Ama içi her renkten M&M’lerle dolu bir kase uzattığınızda tüketimde birden atış olacaktır. Şekerlemeler aşırı uyaranlar grubuna girer.”
-Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

”Gıda ürünleri üzerine araştırmalar yapan biliminsanları, pek çok ürünün zevk noktasını saptamakla meşguller. Bu ürünler, ambalajından tutun da ağızların suyunu akıtan detaylara, erime anına ve damak tadına kadar her şeyiyile tüketiciyi mest edip tıkınmaya devam etmelerini sağlayacak şekilde piyasaya sürülürler.” -Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Ronald Giphard’dan alıntı ile, insanlık tarihi 1 saat olsaydı, taş devri olarak adlandırdığımız avcı-toplayıcı dönem 59 dakika 43 saniye sürmüştür. Genlerimiz, bu dönemde şekillenmiş, hayatta kalma içgüdülerimiz biyolojimize yerleşmiştir. Bedenlerimiz, bu dönemdeki koşullara göre hayatta kalmaya adapte olmuştur. Sonrasında ise tarım toplumuna geçilmiş ve biyolojik uyumsuzluklar başlamıştır. Dijital devrimde ise uyumsuzluklar birden patlama yaşanmıştır ve her gün bunların sonuçları artmaktadır.

Çevrede geçekleşen bir değişim sebebiyle belli bir türün bireylerinin hayatta kalma ve üreme şansı azaldığı takdirde bunu uyumsuzluk diye adlandırıyoruz.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Antropolojik tahminlere göre insanlık 2,5 milyon yıl boyunca avcı-toplayıcı olarak yaşamıştır. Bu arada bitki ve hayvanların doğal dengelerini bozmamışlardır. Küçük bir insan grubuna çok geniş bir alan düştüğünden, sadece dünyayı olduğu haliyle kabul ederek, bir şey yetiştirmeden, evcilleştirmeden hayat sürüyorlardı. Bundan 10 bin yıl önce ise bilim insanlarının nedenini bulamadığı ve aslında anlam verilemeyen bir şekilde her şey değişti. Tarım devrimi, insanlığın rahat yaşamı bırakarak bir ömür ekip biçmeye başlamasına neden oldu.

Harari, Tarım Devrimi’ni ”Tarihin en büyük aldatmacası” olarak tanımlar.

Bitkilerin ”evcilleştirilmesi” ile insanların hayatı değişmiş oldu. Yuval Noah Harari, bugünkü günlük diyetten aldığımız kalorinin %90’ının atalarımızın MÖ 9500-3500 yılları arasında evcilleştirdiği ”bir avuç bitkiden” aldığımızı söyler. Evcilleştirme belirli dönemde ve çok kısıtlı olmuştur. Çünkü, Harari’nin deyimiyle; ”Çoğu hayvan ve bitki türü evcilleştirilemez.”

”Son iki bin yılda kayda değer herhangi bir hayvan ya da bitki evcilleştirmedi.”
-Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

İnsanlık tarihinin son 3500 yılı. Bu dönem, tarım toplumunun oturmasının ardından başlar ve gökdelenleri dikmemize kadar devam eder. Önceki 2,5 milyon yılda insan kayda değer bir canlı değildi.

Tarım toplumu yaşamı, avcı-toplayıcılıktan çok daha zor ve kısıtlayıcı olmuştur. Gıda miktarını çoğaltmış ama çeşit ve kalitesini azaltmıştır. Ekonomik güven konusunu gündeme getirmiş ve hayatı riskli bir hale getirmiştir. Ekilen alanların, tohumun, çalışma şartlarının tehlikeye girmesi durumunda bizzat insan hayatının tehlikeye girme durumu oluşmuştur. Yağmura, böceklere, hayvanlara, kas gücüne çok fazla bağlı, riskli bir hayat doğmuştur. Ayrıca başka insanların hasadı, tohumu gasp etmesine karşılık koruma konusu ve sürekli tetikte olma şartları doğmuştur. Siyasi ortamlar, otoriteler, şehirleşme, kalabalıklaşma bu şekilde başlamıştır. 2,5 milyon yılın ardından birden bire her şey değişmiştir.

İnsanlık tarihinin %99’luk kısmında 8 milyona ancak ulaşan insan nüfusu, Tarım Devrimi’nden sonra, yani son 12 bin yılda 1000 katına çıkmıştır.’

Yuval Noah Harari, besin değeri artmadan gıda miktarı artışının nüfusa etkisini açıklar. 2,5 milyon yıl doğanın dengesini bozmadan ve bozamayacak kadar sınırlı sayıda kalmış insan nüfusu, 10 bin yıl içinde 7 milyara ulaşmıştır. Bu büyük patlama, tarım toplumunun sağladığı çok fazla gıda üretme şansıdır. Harari’ye göre tarım toplumuna geçiş şöyle özetlenir: ”Daha çok sayıda insanı daha kötü koşullar altında da olsa hayatta tutmak.” İnsanın hayatını perişan bir hale koysa da, biyolojik açıdan besin zincirinde diğer hayvanlara üstünlük kuracak kadar çoğalmamızı sağlamıştır.

”Tarihin en kesin yasalarından biri de şudur: Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.”
-Sapiens, Yuval Noah Harari

İnsanlığın yaşadığı en ilginç paradokslardan biridir bu. Tarım toplumuna geçişin amacı çocuk sayısının artışı değildi. Başlagıçta , çocuk sayısının artışı tarımın sadece küçük bir sonucuydu. Ancak artan çocuk miktarı farkında olmadan nesilden nesile daha çok tarım alanına ve çalışmaya ihtiyaç duymaya neden oldu. O kadar yavaş bir değişimdi ki, insanlar neden sürekli daha fazla çalışmak zorunda olduklarını ve neleri değiştirdiklerini fark edemediler. Nüfus öyle bir noktaya ulaştı ki, artık istense de doğadaki gıdalar mevcut insan nüfusunu doyurmaya yetmeyecekti. İşte bu noktada insanlık tarıma muhtaç kalmış oldu. Yaşayan herkesi doyuracak kadar doğada olmayan ekstra ürünler yetiştirmek gerekiyordu. Harari’nin deyimiyle; ”Biz buğdayı evcilleştirmedik, buğday bizi evcilleştirdi.”

”Evcilleştirmek (domestikasyon) Latincedeki domus (ev) kelimesinden türemiştir. Evde yaşayan ise buğday değil, Sapiens’tir. Biz buğdayı evcilleştirmedik, buğday bizi evcilleştirdi.” -Yuval Noah Harari

Hayvan evcilleştirmesi de, doğadaki seleksiyonun tam tersi bir uygulama ile oluyor. Doğada uyum sağlayamayanların genleri devam etmez. İnsanlar, kendi istediği özelliğe sahip olmayanları değil, diğerlerini yetiştirip çoğaltıyordu. Örneğin, bir türlü evcilleşmeyen koçları erken keserseniz, nesilden nesile uysal olanlar hayatta kaldığı için evcilleşmiş bir tür elde edersiniz. Eti, sütü ve yünü ile koyunların insanların istediği bir tür olması, tavukların zamanla uçmayı unutması bu şekilde olmuştur. Kurtların evcilleşmeyi kabul edenlerin kendi arasında çoğalmasından bugünkü köpekler ortaya çıkmıştır. İnsanların evcilleştirdiği türler doğada hayatta kalacak özelliklerini unutmuşlardır. Kullanılmayan özellik, nöron yollarından elektrik geçmemesinden kaynaklı olarak körelir.

Dünyada köpek diye bir türün olmasının sebebi insanlardır. İnsanlardan önce sadece kurtlar vardı. Köpek türleri ise insan ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir; avcı, bekçi, süs köpeği. İnsana en bağlı canlıdır, çünkü insanlar olmadan yaşayamazlar. Nasıl doğada hayatta kalınacağını unutmuşlardır.

”Şişman ve ağır hareket eden tavukların hayalini kuran Sapiens, eğer kümesteki en şişman tavuğu en yavaş horozla çiftleştirirse bunların yavrularının bazılarının hem yavaş hem de şişman olacağını fark etti. Bu yavruları da birbiriyle çiftleştirince elinizde şişman ve yavaş bir kuş soyu olabilirdi. Bu doğaya yabancı bir tavuk türüydü ve bir tanrının değil, insanın akılı tasarımıyla üretilmiş olacaktı.
-Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari

Kullanılmayan özelliklerin körelmesi evcilleştirmenin temelidir. Bu, insan için de geçerlidir. Avcı-toplayıcılıktan tarıma geçiş, insanın bazı özelliklerini kullanmayı bırakmasına ve doğada hayatta kalamaz bir hale gelmesine neden olmuştur. İnsan farkında olmadan kendisini de evcilleştirmiştir. Soğuktan daha fazla korunma, soğuğa dayanıklılığımızı düşürmüştür. Bugünkü hiçbir insan, milyonlarca yıl hayatta kalmış atalarının maruz kaldığı soğuklara bir gün bile dayanamaz. Yemekleri pişirmeye başlamak, çiğ yemeklerde yaşayan bakterilere dayanıklılığımızı gereksiz kılmış, sonucunda da tüm yemekleri pişirmek zorunda kalmaya başlamışızdır. Tavuklar nasıl uçmayı unutmuşsa, insanlar da doğada hayatta kalmayı unutmuştur. Sadece toplum yaşamında hayatta kalabilmelerinin sonucu olarak da toplum içerisinde kalmakla ilgili duyuları gelişmiş, diğer insanların ne düşündüğü en çok kafaya taktığı konu haline gelmiştir.

Her zaman ateş yoktu, onu da biz icat ettik. Ateşin ne zaman icat edildiği şüpheli de olsa, yiyeceklerin kızatılması; çiğneme ve sindirim sürelerini kısaltmış, zamanla insanların bağırsakları küçülmüştür.

Milyonlarca yıl avlanmak ve meyve toplamak için evrimleşmiş insan bedeni, sürekli ekinlerle uğraşma sonucu fizyolojik bir uyumsuzluk edinmiştir; eklem ağrısı. Biyolojik yapısıyla uygun olmayan davranışlarda bulunan insanlarda diz, boyun ve bel ağrıları ortaya çıkmıştır. Bugün modern toplumun sürekli masa başında oturmaktan kaynaklı daha fazla tetiklediği bu davranış, herkeste bir zaman mutlaka görülen bir sorun olsa da, aslında bir uyumsuzluktur.

Bel ağrısını kanıksamış durumdayız, her insanın doğal olarak zaman zaman beli ağrır zannediyoruz. Oysa nedeni, vücudumuzu milyonlarca yıl adapte olduğu, genlerimize yerleştiği şekliyle kullanmıyor olmamamız.

Avcı-toplayıcı iken her türden besin tüketen insanlar için tahıllar bir istisna idi. Tarım toplumu sonrasında ise ana besin olarak tahıl yetleşmiştir. Bu da daha düşük mineral ve vitamin almaktan kaynaklı hastalıklara, sindirimle ilgili problemlerin başlamasına ve diş sıkıntılarına neden olmuştur.

”(Tarım Devrimi öncesinde) İnsanlar, karnını doyurmak konusunda pek seçici değillerdi. Tabii ki her zaman yalnızca yerel ürünlerle besleniyorlardı. Bunu yaparken mevsimlere ve bulundukları çevreye uyum sağlarlardı. Belli bir bölgede stoklar tükendiğinde, bir diğerine geçerlerdi.” -Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Tarım toplumuna geçişin en dikkat çekici etkilerinden biri, ortalama boyun kısalmasıdır. Yüzbinlerce yıldır insan vücudunda yaşayan bir hayvan olan bitlerle ilgili genetik araştırmalar, tarım toplumundan 50 bin yıl önce Avrupa’da ortalama boyun 18,3 metre olduğunu göstermektedir. Tarım toplumu sonrasında ise bu uzunluk 1,62 metreye inmiştir. Tarım ile yetiştirilen bitkilerin kalorisinin düşük oluşu, insan bedeninin yeni şartlara adapte olmak için küçülmesiyle sonuçlanmıştır.

Kodkod kedisi (Leopardus guigna), bir Leopar türü olmasına rağmen sadece 2,5 kg ağırlığındadır ve dünyanın en küçük kedisidir. Küçülme, bir çeşit biyolojik adaptasyondur. Besin kaynakları sınırlı olduğunda, küçük bedenler daha kolay hayatta kalır ve genler onlar üzerinden devam eder.

İnsanın boyunun kısalması, ”küçülme”nin sadece bir faktörüdür. Ayrıca çenelerimiz de küçülmüştür. Bu sebeple, ağzımıza dişlerimiz tam oturmamakta ve bir tel takmaktayız. Ayrıca artık genlerimizden gelen diş sayısı ile çenemizin büyüklüğü uyuşmamakta, dişlerimiz ağzımıza sığmadığı için çektirmek gerekmektedir. 20’lik diş dediğimiz şey, biyololojik bir uyumsuzluktur.

Sindirim güçlüklerimiz neredeyse tamamen uyumsuzlukla ilgilidir. Bunlardan en ilginci, sütün yarattığı sıkıntıdır. Diğer memelilerin aksine, yetişkinlikte de süt içiyoruz. Oysa Adam Rutherford’un deyimiyle, insanlarda neredeyse hiçbir yetişkin sütü tam anlamıyla sindirecek metabolizmaya sahip değildir. Sütteki laktoz adlı şekeri sindirmek için gerekli laktaz enzimi, sadece bebeklerde vardır. Bebek sütten kesildikten sonra bu enzimin üretimi durur. Bu memelilerde sıkıntı olmaz, çünkü yetişkinlikte süt içmezler. İnsanlarda ise sadece belirli bir gen kökenine sahip (özellikle Kuzey Avrupalı) insanlar için süt içmek normal karşılanabilir, çünkü bu insanların belirli bir ihtiyacını sadece sütten karşılayabildikleri bir dönem yaşanması ile adaptasyon oluşmuştur. Dünyanın kalanı için ise süt içmek sıkıntı verir, ancak sütün bebeklikteki yararları bilindiği için sıkıntı görülmez.

Sindirim güçlükleri, bu çağda en sık görülen rahatsızlıklardan. İnsan vücudu yetişkinlikte laktaz enzimi üretmediği için, süt sindirilmeden kalın bağırsağa geçer. Buradaki bakteriler laktozu fermente edip gaz açığa çıkarırlar. Bu yüzden süt içmek şişkinlik yapar. Buna ”laktoz intoleransı” denir.

”İki milyon yıl boyunca hayvan avına çıkmış; tohum, sert kabuklu yemiş, meyve ve bal toplamışlar. Ve sonra… bir şeyler değişmeye başlamıştır.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Tarım Devrimi, uyumsuzlukların sadece bir kısmını açıklar. En büyük uyumsuzluklar ise modern topluma geçişle birlikte yaşanmıştır. 200 yıl önce Sanayi Devrimi, Tarım Devrimi’nin yarattığından çok daha farklı hayat koşullarına neden olmuştur. Sanayi Devrimi öncesi Avrupa nüfusunun %5’i şehirlerde, %95’i köylerde yaşarken, yarım yüzyılda bu durum birden bire tersine dönmüştür. İnsan fıtratına aykırı olsa da, bugün çoktan aşina olduğumuz yaşam tarzı bu dönemde hayatımıza girmiştir. Sürekli çalışma, otomatik iş hayatı, her gün aynı saatte uyanma, mesai kavramı dahil pek çok değişikliğin yanı sıra kapalı alanlada çalışma, doğadan uzaklaşma, fabrikaların solunan havaya etkileri dair pek çok konu, insan biyolojisine ciddi etki etmiş ve etmektedir.

Sanayi Devrimi ve kapitalist düzenin eleştirisi niteliğindeki Tembellik Hakkı kitabında şöyle yazar; ”Deniyor ki çağımız çalışma yüzyılıdır: o, aslında acı nın, yoksulluğun ve çürümenin yüzyılıdır.”

(İnsanın dünyadaki varlığını 1 saat sayarsak) İnsan türü Tarım Devrimi’nden bu yana çok kısa bir zaman içerisinde -yani o bahsettiğimiz son 17 saniyelik süre içinde ve daha da hızlandırılmış bir şekilde Sanayi Devrimi (0,3 saniye) ve Dijital Devrim (0,03 saniye önce) çevresini o denli değiştirmiştir ki beslenmeden eğitime, cinsellikten işe, siyaset ve savaşlardan doğaya kadar birçok alanda uyumsuzluk olasılığı artmıştır.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Sanayi Devrimi’nin yarattığı en büyük uyumsuzluk, insanları güneşten uzaklaştırmak olmuştur. Milyonlarca yıl güneş doğunca uyanan, güneş batınca uyuyan, günlük yaşamını güneşe göre şekillendiren insan canlısının biyolojisi de güneşe adapte olmuş, metabolizmasının bazı yönlerini güneşi görmesine göre şekillendirmiştir. Güneşsiz yaşam biyolojik uyumsuzluklar yaratmış insanlarda aşina olunmayan rahatsızlıklar, hayat kalitesinin düşmesi ve psikolojik sorunlar bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Sanayi Devrimi, milyonlarca yıl güneşle birlikte yaşamış bir canlının güneş doğmadan hapsolup battıktan sonra bırakıldığı bir hapis yaşamı icat etmiştir.

Bunlardan en ilginci, ”Mevsime Bağlı Depresyon”dur. Seasonal Affective Disorder (SAD), insanların günlerin kısalması sonucu karamsarlaşmasına verilen isimdir. SAD, yani ”sad”, aynı zamanda İngilizce’de ”üzgün” manasına gelir. Bunun biyolojik uyumsuzluk kaynaklı olduğunukanıtlarından biri de yüksek enlemli ülkelerde bu depresyon sıkça görüldüğü halde, İzlanda’da pek görülmemesidir. Güneşe bağımlılığın arttığı biyolojik geçmişe sahip insanlarda, güneşin yokluğu daha az enerji harcama isteği ile sonuçlanır. Beyin, enerji bulamayacağını anladığı zamanlarda enerji kullanımını azaltır.

Sherlock Holmes’un yazarı Arthur Conan Doyle, Sanayi Devrimi’nin en şiddetli yıllarında yaşamıştır. Romanlarında tasvir ettiği ve o yıllarda kendisinin de yaşadığı Londra, İngiliz Imparatorluğu’nun başkenti olarak her zaman duman ve is içinde ve kasvetlidir. Normalde Londra’da sis olmamasına rağmen, 100 yıldan fazla gökyüzü sis ve is içinde kalmıştır.

Işık, uyku ve depresyon; melatonin-serotonin dengesi ile ilişkilidir. Yatakta telefona bakmak melatonin hormonunun düşmesine neden olur, çünkü beyniniz yüksek ışığı güneşle ilişkilendirir, zira atalarımız bu kadar ışığa sadece güneşle maruz kalmıştır. Benzer şekilde, uyumadan önce perdeleri açmak, yani sabahleyin güneş ışığının yavaş yavaş odaya dolması mutlu ve uykuyu almış bir şekilde uyanmaya neden olur.

Uyumadan önce telefona bakmak, uyanma hormonunun salgılanmasına neden olur. Bu da, uykunuzu alamayıp gün boyu mutsuz olmanızın nedenidir. Teknolojik yaşamın bilinç kazanmadan hızla hayatımıza girmesi, biyolojik bedenimiz ve buna bağlı psikolojimizde pek çok uyumsuzluk yaratıştır.

”Beyin, retinadan dışarının aydınlık mı oysa karanlık mı olduğuna dair işaretler alır ve bu bilgileri kozalaklı bezeye gönderir. Eğer karanlıkta, kozalaksı beze sakinleştirici etkisi olan uyuma hormonu melatonini salgılayacaktır. Eğer dışarısı ayınlıksa, kozalaklı beze melatonin salgılamayacaktır. Melatonin kimyasal yapı bakımından serotoninine çok benzer. Melatoninin aşırı salgılanması durumunda, melatonin serotoninle rekabet girer ve serotonin seviyesi düşer. Düşük serotonin seviyesi, depresyonla ilişkilidir.
-Brain Up, John B. Arden

Tarım Devrimi ile başlayan, Sanayi Devrimi ile artan, Dijital Devrim ile daha fazla artan hareketsiz yaşam ise büyük problemlerimizin sebeplerinden biridir. Avcı-toplayıcı hayatta düzenli olarak yürümeye alışan bünyemiz, okulda, evde, ofiste gün boyu oturan yaşamlarımızla çelişmektedir. Yürüyüş ve egzersizin sadece kaslara değil beyne de oldukça yararı vardır. Araştırmalar, beyne oksijen artışı sağlaması açısından egzersiz yapmanın ince kılcal damarları sağlamlaştırdığını göstermiştir. John B. Arden, egzersizin stresi dağıtma, kas gerinliğini azaltma, beyin olanaklarını genişletme gibi etkileri olduğunu söyler. Ayrıca iltihap yapıcı kimyasalları azaltmaktadır.

20 dakika yürüyüşün beyin aktivitesine olan katkısı sağdaki görselde görülüyor.

Doğumumuzdan ölümümüze neredeyse her şeyimiz uyumsuzluklarla boğuşmaktadır. Örneğin 9 ayda doğum gerçekleşmesi de bir uyumsuzluktur. Diğer hayvanlara oranla sadece insan bebeği dünyaya hazır olmadan doğar. Gelişim henüz tamamlanmamıştır, bazı bağışıklık maddeleri doğumdan sonra anne sütüyle verilir, insan bebeği her bakımdan yıllarca daha bakıma muhtaçtır. Bunun sebebi, beyninin büyümesi ile kafatasının büyümesinin doğumda anne için ölümcül tehlike yaratmasıdır. Leğen kemiği genişlemediği için insanın tam olarak dünyaya hazır iken doğması imkansız idi. Anneler, doğumdan sağ çıkabilmek için 9 ayda kendilerini doğuma zorlamak gerektiğini keşfettiler. Bu biyolojik bir adaptasyon ile 9. ayda doğum sancısı başlaması ve vücudun bebeğin doğumuna zorlaması ile yerleşmiş oldu. Diğer hayvanların aksine insan bebeklerinin doğumda hala anne karnındaki kadar muhtaç olmasının ve doğumun bu kadar sancılı olmasın’ın nedeni budur.

Obstetrical dilemma hipotezi

”Tarımın zorlu geçen başlangıç döneminin ardından yeni doğan bebeklerin ağırlığında, pek çok soruna yol açacak bir artış başlamıştır. Biz insanlar büyük bir kafaya ve kadınlar oldukça dar bir doğum kanalına sahip olduklarından, doğumlar daha tarih öncesi dönemlerde de oldukça zor geçerdi. Buna ”gebelik ikilemi” denir. Eğer kadınlar daha geniş bir pelvise sahip olsalardı o zaman vücutlarının koordinasyonu bozulacak, rahatça hareket edemez hale geleceklerdi. Bu nedenler bebekler geçici olarak kaldıkları otel odasını çok dar bir antreden geçerek tek etmek zorunda kaldılar.”
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Ergenlik dönemimiz de büyük bir uyumsuzluk barındırır. Tarihin büyük çoğunluğunda günlük yaşam ile beden-beyin gelişmesi denge içerisindeydi. Ronald Giphard’dan alıntı ile; ”Cinsel olgunluğa erişen birinin ruhsal açıdan da olgunluğa eriştiği kabul ediliyordu. Tarım devrimi vücutlarımızın beyinlerimizden daha hızlı bir gelişme göstermesine yol açmıştır.” Tarım Devrimi ile beden gelişimi hızlanması, çocuk sahibi olacak olgunluğa erişmeden çok önce çocuk sahibi olabilecek bedenlere erişmeye neden olmuştur. Bu yüzden ergenlik, bedenin talepleri ile toplum yaşamının dengesi arasında ciddi çelişkiler barındırmaktadır. 12 bin yıldan daha önce, gençlik evlenme ve çocuk sahibi olma anlamına geliyordu. Sanayi Devrimi’nin yarattığı zorunlu eğitim uygulaması ile bu yaşlar artık evlenme değil okul yaşları haline geldi. Dijital Devrim çağına geldiğimizde ise artık evlenme yaşları 30’lu yaşlara doğru ilerlemekte.

İnsanlık tarihinin %99’undaki dengenin aksine, son 10 bin yılda beden gelişiminin beyin gelişimini geçmesi nedeniyle, insanlar henüz zihinsel olgunluğa erişmeden çocuk sahibi olacak bir bedene sahip oluyor. Beyin, tüm ataların bu bedensel olgunluğa eriştiğinde çocuk sahibi olduğu konusunda komutlar gönderip cinsel duygular uyandırıyor. Gençler, eğer sosyalleşmezse, bir sevgili bulmazsa yanlış bir şey yapıyor olduğuna dair duygular hissedip dikkatini bu konuya yönlendiriyor. Bu, toplum yaşamı ve bir gencin hayata atılmadan önceki sorumlulukları ile kişisel dürtüleri arasında ciddi bir uyumsuzluğa neden oluyor.

Yaşlılık da bir uyumsuzluktur Ortalama yaşam süresinin 25 olduğu uzun dönemler geçirildi. 100 yıl önce 40 bile değildi. Şu anda 80 civarında. Son 80 yılda ortalama insan ömrü 2 katına çıktı. Harari’ye göre 20. yüzyıla kadar çocukların ortalama 3’te biri asla yetişkinliğe ulaşamıyordu. Bugün dünyada 100 yaşın üzerinde 350 binden fazla insan var. Ronald Giphard, memeli hayvan türlerinin doğurganlıkları azalır azalmaz ölmeye başladıklarına ama insanların onlarca yıl daha yaşadığına dikkat çekiyor.

Yaşlılığı, insanlar icat etmiştir. Ortalama yaşam süresinin 25 olduğu çağlar geçirildi. Bugün ise ilk 25 yıl hayata hazırlanmak için uğraşıyoruz.

Dijital devrimin yarattığı olumsuzluklar ise başlı başına bir konudur. Sadece ”odak” ve ”dikkat dağınıklığı” ile ”gereksiz bilgi” yığınlarının insan beyninde yarattığı etkiler konusunda bile çok fazla araştırma sonucu ve felsefi tez vardır. Bugün sıradan bir insanın bir günde sosyal medyadan aldığı bilgi, orta çağda bir insanın bir ömürde aldığı bilgi kadardır. Dominic Pettman’ın ”Sonsuz Dikkat Dağınıklığı” kitabı, modern insanı ”Hiçbir şeye dikkatini tam olarak veremeyen kişi” olarak adlandırır. Buradaki paradoks, dikkat dağılmasının bir şey üzerinde dikkatli iken başka bir şeyin dikkati çelmesidir. Bu çağda ise hiçbir şey dikkati üzerinde çekemez. Henüz bir şeye odaklanmadan başka bir şeye kafamızı çeviririz. Bunlar, biyolojik beyinlerimizin milyonlarca yılda ulaştığı sürece çok kısa zamanda çok fazla yük bindirmek anlamına gelmektedir.

Kültür, başka hiçbir hayvan türünde doğal zayıflıkları inan türünde olduğu kadar gizlemeyi ve telafi etmeyi beceremez. Kültürel evrimin işleyiş mekanizması, biyolojik evriminkinden bir parça daha hızlıdır. Genetik bir değişimin insan DNA’sında sabitleşmesi nesiller boyu, yani yüz binlerce yıl sürerken, ortaya atılan iyi bir fikir çok çabuk dünyanın her bir tarafında yayılabilir.
– Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt

Çocuklarınıza zehir verirseniz, hayatlarını kaybederler. Bu sebeple genleriniz devam etmez, toplum her zaman çocuklarına dikkat edenlerden devam eder. Her neslin genlerinde çocuğuna dikkat etmek özelliği devam eder, buna ”gen” denir. Ancak sigara kanser yaptığında çoktan çocuk sahibi olmuşsunuzdur. Çocuğunuza genleriniz aracılığıyla sigara içmek özelliği geçmez. Ama yine de içebilirler, siz hiç içmeseniz de toplumun etkisiyle başlayabilirler. Buna ”mem” denir. Mem, kültür yoluyla devam eden özelliktir. Diğer hayvanların aksine insanların sahip olduğu kültür anlayışı ve kültürel bazı davranışlar, biyolojiyi ciddi bir şekilde etkileyebilir. Örneğin trafik, teknoloji, iş hayatı, gelenekler, din, zararlı alışkanlıklar, aşırı yemek gibi. Bunlar da bir çeşit uyumsuzluktur.

20. yüzyılda trafik kazalarında hayatını kaybeden insan sayısı 60 milyon. Trafik kazalarında ölme davranışı genler yoluyla kaybolmaz ve her yeni nesil için tehdit oluşturmaya devam eder.

Aşı karşıtlığı ile ilgili haberlere ”doğal seleksiyon” tarzı yorumlar gelmektedir. Yani, aşı yaptırmayanlar doğal olarak kendi çocuklarından ve yeni nesil aşı yaptıranlar üzerinden devam eder. Yani bir nesil sonra, aşı yaptırmayı düşünmeyen kimse kalmaz, denebilir. Ancak pek çok aşının yararlı olabilemesi için, toplumdaki diğer insanların da taşıyıcı olmaması, yani aşı yaptırmaları gerekir. Pek çok konuda sağlığımız, başka insanlara da bağlıdır. Bu sebeple aşı yaptırmama alışkanlığının yayılması, tüm insanlığı tehdit eden en büyük mem’lerden biridir.

Şehir insanlarına güneş göstermek için dev ekranlar kurulmuş olması bu çağı iyi özetleyen ironik bir görüntü olurdu, ancak fotoğraf tesadüfen yakalanmış bir andan. Yine de Çin’in bu kentinde insanların o gün gördüğü tek güneş, ekrana yansıyan görüntü idi. Her gün, doğallıktan uzak bir hayat nedeniyle kaybettiğimiz pek çok şeyi kazanmak için yapay bir sürü şeye maruz kalıyoruz.

İlk canlıdan itibaren milyonlarca yıl boyunca hayatta kalan özellikler bir sonraki nesle taşındı. Herhangi bir durum değişikliğinde, yeni duruma adapte olabilenler hayatta kaldı, olmayalar kalamadı. Bu sebeple her canlı, adapte olduğu ortamda yaşamaya devam etti. İnsan ise, diğer canlılardan farklı bir beyne sahipti. Bu sebeple farklı kararlar aldı ve Tarım Devrimi’ni yaşadı. Milyonlarca yıl adapte olduğu ortamdan farklı davranışlar gösterdi, nüfus patlaması yaşadı, besin değişikliği sonucu bedeni değişti. Burada başlayan biyolojik uyumsuzluklar çok kalabalık ama mutsuz nesillere neden oldu. İnsanlık, aynı derdi yaşayacak ve bir ömür sıkıntı çekecek milyarlarca nesli inşa etti. Sanayi Devrimi ve Dijital Devrim ise uyumsuzluklar tavana çıktı. Bugünün insanları milyonlarca yılda şekillenmiş biyolojilerinde ve biyolojik yaşama hücre hücre bağlı psikolojilerinde yıkıma yol açacak alışkanlıklarla bir ömür yaşayıp neden dünyanın bu kadar dert olduğunu anlamaya çalışıyorlar.

KAYNAKLAR

  • Uyumsuzluk, Ronald Giphart – Mark Van Vugt
  • Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Noah Harari
  • Brain Up, John B. Arden
  • Dürtü, David Lewis
Uyumsuzluk kitabını 22.02.’18’de okumuştum. Evrimsel Psikoloji adına harika bir kitap.
626 Views