Bellek, Odak ve Hipokampus

Bu yazının son okuması ve redaksiyon çalışması yapılmamıştır.

2000 yılında, ABD’nin en ünlü ve başarılı üniversite basketbol koçlarından Bobby Knight’ın ismi, üç yıl önceki bir olay ile ilgili gündeme gelir. Sebebi ise bir antrenmanda bir öğrenci ile yaşadığı bir olaydır. Knight, öfkeli ve hırçın kişiliği ile tanınan bir hocadır. Bir maç esnasında sahaya sandalye fırlattığı olmuştur. Ancak Neil Reed adlı bir öğrenci, antremanda hocası Knight’ın kendisinin boğazını sıktığını, delirmiş gibi hareket ettiğini, beş saniye kadar bu durumda kaldıklarını ve yardımcı antrenör ve diğer oyunların kendilerini ayırdığı ile ilgili röportaj vermiştir. Oyuncular ve görevliler bu iddiayı doğrulamazlar ama yine de olan olmuş, hoca kovulmuştur. Olay tüm ABD’de yankı bulur.

Knight ve Reed arasında geçen olayın gerçek kaydı

Belleğinizin başınıza gelen olayları ya da öğrendiğiniz şeyleri doğru hatırlamaya yaradığını düşünebilirsiniz ama hiç de öyle değil. Belleğiniz çoğu zaman izi daha iyi göstermek için depoladığı bilgiyi değiştirir ve düzenler. -Dean Burnett

Antrenör Knight ise böyle bir olay hatırlamamaktadır. Elbette bazen antremanlarda işler sertleşmekte, çocukları azarlamakta ve hatta itmektedir. Ancak kimsenin boğazını sıkma ihtimali bulunmadığını söylemektedir. Bir süre sonra sonra olayın görüntüleri ortaya çıkar. Antrenör gencin boğazını tutup ve birkaç saniyeliğine itmektedir. Sonra her şey normal devam etmektedir. Diğer oyuncuların ve görevlilerin ayırması gibi bir durum yaşanmadığı gibi pek çok kişi olayı fark etmez bile. Kaydı izleyen öğrenci şaşkına döner. ”Neler olduğunu bilmiyorum. Yalan söylemiyorum, yardımcı antrenörün geldiğini hatırlıyorum, insanların bizi ayırdığını hatırlıyorum.”

”Normalde bir olayı gözlemler, ona dair bazı anıları depolarız. sonra bu olayı hatırladığımızda anılarımızı çağırıp içeriğini bildirmek için elimizden geleni yaparız. Anı bize canlı görünür ve kesinliğinden şüphe etmemiz için genellikle bir sebep yoktur.” -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

İnsan belleği kayıt cihazı değildir. Hatta kayıtları zaman içinde değiştirir ve bir süre sonra esas kaydı siler. Christopher Chabris, 20 yaşındaki bir genç ile 60 yaşındaki bir hoca arasında yaşanan bir olayın, biri için sıradan, diğeri için şok edici bir anı olarak kaydedilmesinin normal olduğunu açıklar. Anı, öğrenci tarafından bir süre sonra ”koç beni boğdu” olarak değiştirilmiştir. Öğrenci yalan söylememekte, insan beyninin klasik zaafını yaşamaktadır. Hiçbir insan hiçbir anıyı olduğu gibi hatırlamaz. Yorum katar, zamanla değiştirir ve hatırlamak istediği gibi hatırlar.

Hatıraları gözümüzün önüne getirmemek bize hemen hiç zor gelmez. Hatırlamanın kolaylığını deneyimleriz ama anlarımız ilk kez depolandıktan sonra meydana gelen bozulmaları deneyimlemeyiz. Bu bozulmalar zihinsel yaşantımızın yüzeyinin altında, biz farkına varmadan gerçekleşir. Sonra da akıcı bir şekilde hatırlamamızı anılarımızın doğruluğuna, eksiksizliğine ve kalıcılığına affederiz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Dean Burnett, insan belleğini bilgisayar belleği ile kıyaslayarak, çalışmasındaki büyük farkı açıklar. Bilgisayara bilgiyi koyar ve dilediğimiz zaman ulaşırız. Ancak insan beynine bilgi gönderdiğinizde, beyin bu bilgilerin bir kısmının diğerlerinden daha önemli olduğunu düşünür. Bunlarla ilgili henüz tam çözülememiş karmaşık bir klasörleme metodu izler. Bir bilgiye ulaşırken beynin onunla ilişkili olduğunu düşündüğü için yakınlarına koyduğu pek çok bilgiye ulaşıverirsiniz. Zamanla en olmadık, hatta utanç verici verileri ortaya çıkarıverir. Beynimiz, bazı bilgileri ”sevmediğini” düşünerek zamanla değiştirir.

Bilgisayar veriyi olduğu gibi depolar. İnsan beyni ise zamanla değiştirir, bazılarını siler, kimini anlamakta güçlük çekeceğimiz klasörlere koyar. Ve bir bilgiye ulaşmak istediğimizde alakasız veriler de onunla birlikte ortaya çıkıverir.

Belleğindeki bazı bilgilerin diğerlerinden daha önemli olduğuna karar veren bir bilgisayar düşünün. Ya da hiçbir mantıksal kurala bağlı olmadan bilgi dosyalan, bu nedenle de en basit verir ulaşabilmek için rasgele dosyalar ve diskler içinde arama yapmanız gereken bir bilgisayarı düşünün. Ya da kendisinden istenmeden ve rasgele zamanlarda en kişisel ve utanç verici dosyalarınızı. Ya da depoladığınız bilgiyi sevmediğini düşünen ve onu tercihlerine göre değiştiren bir bilgisayarı. Tüm bunları sürekli yapan bir bilgisayar hayal edin. Acil bir toplantı için çalıştırılmasından yarım saat sonra böyle bir bilgisayar ofis pencerenizden üç kat aşağıdaki beton otoparka doğru uçmaya başlardı. Ama beyniniz tüm bunları belleğinize yapar ve sürekli yapar. – Aptal Beyin, Dean Burnett

Dejavu olarak bildiğimiz duygu da bununla ilgili bir konudur. Bazen bir anlığına, bulunduğumuz anın daha önce yaşandığını ve biraz sonra yaşanacakları da biliyor olduğumuzu zannederiz. Dejavu duygusu, ne olduğuna açıklama getirilmeden yüzyıllarca önce bile edebiyatta yer almış bir duygudur. Buna çok çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Örneğin, her insanın rüyasında o gün yaşanacakları gördüğü ama unuttuğu, bazen o anı yaşarken bunu hatırladığıdır. Bir diğeri, insanların doğmadan önce tüm hayatını gördüğü, hayatın içindeyken bazı anlarda bunu hatırladığıdır. En meşhur olanı ise, daha önceki hayatında benzer bir durum yaşamış olanların aynı olayı yaşadığında bunu hatırlamadığıdır. Gerçek açıklama ise ”bellek sapması”dır. Yani olayı yaşarken geçmişte benzer bir durum ya da his yaşamışsak, beynimiz bunu anımsar ve geçmiş olayı şuan yaşadığımızla değiştirir. Böylelikle şimdi, geçmişte yaşadığımız bir şey yaşamış oluruz. Oysa parçaları geriye dönük birleştirmiştir.

İnsanların zihinlerinin Matrix adı verilen bir rüyada tutulduğu post-apokaliptik bir film olan ”The Matrix”’de (1999), sistemi kuranlar yani rüyayı inşa edenler sistemde bir değişiklik yaptığında bir dejavu yaşanmaktadır. Örneğin, bir kedi arka arkaya iki kez geçmektedir. Dejavu, Fransızca déjà (daha önceden) ve voir (görmek) kelimelerinden gelmektedir.

Gelecekte kullanmak içi kafanızda depolanan güvenilir, doğru bilgiye ulaşabilirsiniz. Bu doğru olsa harika olurdu, değil mi? Ne yazık ki ”güvenilir” ve ”doğru” sözcükleri beynin işleri için nadiren kullanılabilir, özellikle de bellek söz konusuysa. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Bir psikolog, bir avukatlık ofisindeki verileri inceler. Rutin olarak avukatlar, müvekkillerine başına bir şey gelmesi durumunda hangi hayatta kalma koşullarını kabul edeceklerini, bilinci açık olmayan bir durumda kendisi adına hangi kararların alınması gerektiğini sorar. Psikolog, avukatlardan müvekkillerini çağırıp geçmiş senelerde cevapladıkları bu soruları yeniden sormalarını ister. İnsanların %23’ü ilk verdiklerinden farklı cevaplar verirler. Kendilerine önceden verdikleri cevaplar gösterilenlerden %75’i geçmişte bu sorulara farklı yanıtlar verdiklerini hatırlamamakta ve hatta inanamamaktadır.

ABD başkanı seçimlerde %50 oy almıştır. Ancak öldürülten sonra yapılan anketlerde, toplumdaki insanların büyük çoğunluğunun aslında ona oy verdiğini hatırladığı görülmüştür. Dramatik bir olay, geçmişteki anıları değiştirmiştir.

Daha önce söylediklerine dair hatırları, bugünkü fikirlerine uyacak şekilde yeniden yazılmıştı. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Hafızamız, kısa ve uzun süreli bellek olarak iki görev bölümünden oluşur. Kısa süreli belleğin kapasitesi çok sınırlıdır. O an çalışan belleğimizdir ve üzerinde büyük bir yük vardır. Örneğin, sonradan hatırlanması gerekeceği söylendiğinde bir insanın yedi şeyi aklında tutabileceği varsayılır. Bu nedenle telefon numaraları ve plakalar yedi hanelidir. Bu nedenle buna ”sihirli sayı” ya da ”Miller yasası” adı verilmiştir. Ancak güncel araştırmalara göre ortalama olarak insanlar dört nesneyi aklında tutarlar. Pek çok unsur verildiğinde, yedi maddelik bir liste ezberlediğine bile çoğunlukla aklında kalan dört tanesidir. İlginç bir şekilde; yedi ayrı kelime aklında tutan bir insan, aynı şekilde yedi cümle de tutabilir. Her cümle pek çok kelimeden oluşsa da, beyin bunu ”bir” unsur kabul eder.

Telefon numaraları, plakalar vs. 7 hanelidir. Çünkü insan beyni için bu sayı sihirli bir sayıdır. Her nedende kısa süreli hafızamız en fazla yedi maddeyi hafızasında tutabilir. Bu sayı arttığında, hatırlamak için ekstra şeylere ihtiyaç duyulur.

Kısa süreli hatıralar en fazla bir dakikaya yakın korunur, uzun süreli hatıralarsa tüm hayatınız boyunca sizinle kalabilir ve kalır. Önceki günden ya da bir iki saat öncesinden bir şeyin saklandığı yeri ”kısa süreli bellek” olarak adlandıranlar hatalıdır; bu uzun süreli bellektir. – Aptal Beyin, Dean Burnett

Dean Burnet, kısa süreli bellek ile uzun süreli bellek ilişkisini şu soruyla cevaplar: ”Neden hepimiz oturup elimizde ne kadar parmak var diye saymaya çalışmıyoruz?” Uzun süreli bellekle arasındaki bağlantı, kısa süreli belleğin yükünü kolaylaştırmaktadır. Burnett, anında çeviri yapan insanların kısa ve uzun süreli belleğin birlikte çalışması nedeniyle bu zor işi başarabildiklerini söyler. Dili öğrenen birinden çeviri yapması istenirse, bu kısa süreli belleğin taşıyamayacağı bir şey olur. Ama dili zaten öğrenmiş bir kişi uzun süreli belleğine kaydetmiştir, dolayısıyla kısa süreli bellek dilin yapıları, sözcüklerin anlamları gibi detaylarla ilgilenmek zorunda kalmaz.

50 First Dates (2004) filminde Drew Barrymore’nin canlandırdığı Lucy isimli kızın bir rahatsızlığı vardır. Kısa süreli belleği ile uzun süreli belleği arasındaki bağlantı kaybolmuştur. Bu yüzden kısa süreli belleğindeki bilgiler zamanla kaybolmaktadır. Bu sebeple her sabah rahatsızlığı günün sabahına uyanır. O günden sonra yaşadığı hiçbir şeyi kaydetmez. Babası ve abisi her gün o günün gazetesini kapıya koyar ve tekrar tekrar o güne uyanmış gibi davranırlar. Adam Sandler’in oynadığı Henry, onunla tanışıp aşık olur. Ancak her gün yeniden kendini aşık etmek zorunda kalır.

Uzun süreli bellek düşünmemize yardımcı olacak çok miktarda veri sağlar ama gerçekte düşünmeyi yapan kısa süreli bellektir. Bu nedenle kimi nörologlar ”çalışan bellek” demeyi tercih ederler. – Aptal Beyin, Dean Burnett

Önümüzdeki manzara telefonun ekranında. Ama bu, telefonun bu manzarayı kaydettiğini göstermez. Kaydetmesi için bir şey yapmak gerekir, mesela fotoğraf çekmek gibi. Aynı şekilde gün içinde gördüğümüz çoğu şey, o an gözümüzün önünde olduğu için aklımızda, aslında kısa süreli belleğimizdedir. Eğer kaydedecek bir şey yapmazsak muhtemelen kaybolacaktır.

Bir bozuk paranın neye benzediğini bildiğimizi düşünürüz. Ama insanlardan çizmesi istendiğinde hiç kimse bir parayı çizemez, sanki hiç görmemiş gibilerdir. Bildiğimiz, diğer bozukluklardan nasıl ayırt edileceği gibi küçük bilgilerdir. Görünce hatırladığımız şeyleri, görmeden belleğimizde bulamayız. C.Chabris, bu açıdan insan beyninin bilgisayar harddiskine değil, internete benzediğini söyler. İnternetteki veriler bilgisayarımızda değildir. İnternete bağlıyken her şeyi tarayıcıda görürüz ve sanki bilgisayarımızdaki depodan geliyor gibidir. Ama bağlantı kesilince aslında bilgisayarımızda bir şey olmadığını anlarız. Bozuk paranın detaylarını, parayı gördüğümüzde geçici olarak hafızamızda tutarız ancak paraya bakmayı bıraktığımız anda önemsiz bir bilgi olarak belleğimizden kaybolur.

Bir şeyi (bilinçli olarak) tekrar etmek, bilginin uzun süreli belleğe gönderilmesinin bir yoludur.

Tıpkı bilgisayarlarımızın internetin içeriğini depolamaya ihtiyaç duymadığı gibi biz de bu bilgiyi depolamaya ihtiyaç duymayız; normal koşullar altında bilgiyi gerektiğinde elde ederiz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Belleğimiz, günlük hayatın pek çok detayına da çok odaklanamaz. Çoğu içeriği belleğimizde yeniden oluşturamayız. Douwe Draaisma, farkına varmadığımız ufak değişimler sonucu her seferinde en son halini gördüğümüz şeylerin önceki hallerinin silindiğini söyler. Bu yüzden her gün birlikte yaşadığımız insanların değişimlerini fark etmeyiz. Fotoğraflarına baktığımızda ne kadar yaşlandıklarını veya değiştiklerini anlarız. Fark ettiğimiz değişimler sonrasında ise son hallerini hatırlar, öncekileri unuturuz.

Hayatımızda hatırladığımız ve muhtemelen 2-3 yaşlarındaki ilk anımız da Freud’a göre değiştirdiğimiz bir sonradan kurgudur. ”İlk anımız zannettiğimiz şey aslına çok daha sonra gerçekleştirilmiş bir yeniden kurgudur, o anımızın baştan aşağı değiştirilmiş bir versiyonudur.” -Freud

Belleğimiz, nelerin aynı kaldığından ziyade nelerin değiştiğini daha kolay belirler. -Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer, Douwe Daaisma

Beynimizin hafıza ve yön bulma ile ilgili kısmı hipokampustur. Limbik sistemin bir parçasıdır, yani duygularla ilişkilidir. Duyularımızdan gelen bilgiler ve bunlarla bağlantılı olarak yaşanan duyguları hatıralara dönüştürüp birleştirir. Dean Burnett’e göre ”kodlamanın gerçekleştiği” bölgedir.

Hipokampus

Hipokampus’un görevi bilinmezken, trafik kazasından sonra sürekli nöbetler geçiren bir gencin tedavi amaçlı sol ve sağ hipokampusları alınmıştır. Nöbetler azalmış, ancak hastanın anı üretme yeteneği kaybolmuştur. Kimseyi hatırlamaktadır, tanıştığı kişileri birkaç dakika sonra unutmaktadır. Bir şey öğretilmekte ve bir sonraki sefer tekrar edebilmekte, ama daha önce yaptığını hatırlayamamaktadır. Bu da hipokampusun görevi olan bellek ile beynin öğrenmekle ilgili görev taşıyan diğer kısımları arasındaki farkı ortaya çıkarır.

Ortaçağdan kalma kitaplarda, idrak ile belleğin ayrı kavramlar olduğunun o zaman da fark edilmiş olduğu görülmektedir.

Kısa süreli belleğin aksine, uzun süreli belleğin sınırı yoktur. En azından şimdiye kadar kimsenin doldurabildiği görülmemiştir. Araştırmalar, beynin hiçbir bilgiyi silmediğine dair bulgular vermektedir. Ancak buna rağmen bir şeyleri unuturuz, hatta çoğu şeyi. Esasında unutmak, bir bilginin beynimizinden silinmesi değildir. Ancak gerekli olduğunda, o bilgiye ulaşamamızdır. Kullanılmadığı için, önemsiz görüldüğü için derinlerde bir yere saklanmış bir bilgiyi aradığımızda bulamamaya unutmak deriz.

Bir hatıraya ulaşamıyorsanız, orada olması ve olmaması arasında fark yoktur. – Aptal Beyin, Dean Burnett

Belleğimiz hiçbir şeyi silmez ama yine de çoğu şeyi unuturuz. Bu tıpkı Google’a benzer. Arama yaptığınızda ulaşacağınız bir bilgiyi ne arayacağınızı bilmediğiniz için bulamayabilirsiniz. Bilgi oradadır ama sadece ulaşamıyorsunuzdur.

Beyinde bilgi, bir anlamda bir düzen içindedir. Örneğin, önemli ya da duygusal yoğunluklu hatıralar hemen ulaşabileceğimiz bir yerdedir. Ya da birbiriyle ilişkili şeyler bir aradadır. Bir kişiyi her zaman aynı mağazada görüyorsanız, sokakta görünce kim olduğunu hatırlayamamanız normaldir. Çünkü beyinde o mağaza ile ilgili dosyada tutulmaktadır. Ancak o kadar çok bilgi alırız ki, işler zamanla karışır. Turuncu renkli bir bardaktan içtiğiniz kahvenin içinden sinek çıktığı için turuncu ile tiksinme klasörleri birbirine karışabilir. Bundan sonra aynı renk ve onu içeren şeyleri sevmemeye başlayabilirsiniz. Bu kadar karmaşa içinde dosyalar ve veriler birbirine girerler. Yine de tekrar tekrar bulunan ve gereken, gelecek bir olay için önem arz eden ya da duygusal yoğunluklu bilgiler daha kolay ulaşılacak klasörlere konur.

Bir deneyde iki grup öğrenciden biri normal bir derslike, diğer grup dalgıç kıyafetleriyle su altında bir ders almışlardır. Sonra her iki grup hem sınıfta hem su altında test edilirler. Derslikte öğrenen grup derslikte, su altında öğrenen grup su altında daha başarılı olur. Bellek, ortam ile ilişki kurar. Dean Burnett şöyle der: ”Su altında olmanın öğrenilen bilgiyle ilgisi yoktu ama önemli olan bilginin öğrenme bağlamıydı ve bu hafızaya erişim için büyük kolaylık sağlıyordu.”

Ofisin bir remine bakarsanız büyük ihtimalle size son derece normal görünür, fakat biri size neyin eksik olduğunu gösterirse odanın içi aniden size de tuhaf görünmeye başlar. Hafızada depolananlar gerçeğin tam bir kopyası değil, yeniden yaratılmış halidir. Hatıralarımızı video gibi yeniden oynatamayız, her seferinde bir anıyı çağırırız, hatırladığımız detaylar ile neyi hatırlamamız gerektiğine dair beklentileri birleştiririz. -Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons

Duygusal anılar, bellekteki kaydın pekişmesini sağlamaktadır. Duygularımız hayatta kalmakla ilgili ipuçlarını bize haber verir. Dolasıyla beynimiz tarafından herhangi bir anıya göre hatırlanması daha yüksektir. Duygu yoğunluğu arttıkça anının hatırlanması artar. John B. Arden, amigdalanın çalışmasını gerektirip hipokampusumuzun çalışmasını gerektirmeyen veya hipokampusumuzun çalışmasını gerektirip amigdalamızın çalışmasını gerektirmeyen işler öğrenebildiğimizi söyler. Gereksiz bir korku yerleşebilir, yani bir tehlike anında korkulması gerekmeyen bir şeyden korkmaya başlayabiliriz. Korteksimiz sayesine bundan korkmamak gerektiğini sonradan kendimize öğretebiliriz.

Şehzade Mustafa, yüzyıllarca tarih kitaplarındaki bir istisna olarak kaldıktan sonra, Muhteşem Yüzyıl adlı dizide Mehmet Günsur tarafından başarılı bir şekilde canlandırılıp çok duygusal bir sahne ile idam edilmesinin ardından, tarihte ilk defa Bursa’daki Şehzade Mustafa Türbesi ziyaretçi akınına uğramıştır.

Eğer bir şeyi hatırlamak istiyorsanız, o şeye duygusal olarak yoğunlaşın. -John B. Arden

Bağlamı olmayan bilgiler ”anlamsal” belleğe kaydedilir. Dean Burnet’in verdiği örnekle, ışığın sesten hızlı yol aldığını hatırlamak anlamsal bellektir, ama bu bilgiyi öğrendiğiniz fizik dersini hatırlıyorsanız bu olaysal bellektir. Domatesin meyve olduğunu bilmek anlamsal bellek, köyde domates toplarken yılan görüp kaçtığınızı hatırlamak ”olaysal” bellektir. Ayrıca farkında olmadığımız, üzerime düşünmemiz gerekmeyen bilgiler de vardır. Örneğin, bisiklet kullanmayı bilmek ”yöntemsel” bellektir.

Biriyle okul kavganızın her detayını hatırlıyor ama kavga ettiğiniz kişinin adını hatırlamıyor olabilirsiniz.

Kısa ve uzun süreli bellek arasındaki ilginç farklardan biri, farklı duyulara ağırlık vermeleridir. Kısa süreli bellek çoğunlukla işitseldir. Dean Burnett’in deyimiyle kısa süreli bellek, bilgiyi ”sözcükler ile spesifik sesler” biçiminde işlemeye odaklanır. İçimizden konuşmamızın ve dil ile düşünmemizin nedeni budur. Uzun süreli bellek daha çok görüntü ve ”semantik” niteliklere odaklanır. Bu nedenle birinin yüzünü uzun vadede hatırlasak bile ismini hatırlamayabiliriz.

”Kimdi bu?” Beyin birinin ismini ve yüzünü depolar ama birini zamanla unutur. Birini görüp ”Bu kimdi?” dediğimiz çok olur. Çünkü ”aşinalık” ile ”hatırlamak” arasında bir fark vardır. Biri ile karşılaştığınızda daha önce de karşılaştığınızı bilmenize aşinalık denir. Karşılaştığınız kişi ile nerede, ne zaman tanıştığınızı, kim olduğunu bilmeniz hatırlamaktır.

Hatıralarımız, kitaplardaki sayfalar gibi bilginin ya da olayların statik birer kaydı olmaktan ziyade, beynin ihtiyaç olarak yorumladığı şeylere uymak üzere devamlı olarak değiştirilir ve düzenlenir (bunlar ne kadar yanlış olsa da). -Dean Burnett

Birini veya bir anıyı hatırlamak için ne kadar çok bağlantı varsa bir sonraki sefer hatırlamak o kadar kolaylaşır. Bir süre sonra görür görmez hatırlarsınız. Ancak onun öncesinde bir ”hatırlama eşiği” vardır. Dean Burnett’in deyimiyle ”orijinal anıyı aktive edecek” bir detay birden bire her şeyi hatırlamanızı sağlar.

Dudağımızda uçuk çıkmasına neden olan Herpes Simplex adı verilen virüs, saldırganlaşıp hipokampus’a saldırdığında, kişiler yeni anılar üretemezler. Christopher Nolan’ın kendini yönetmen olarak ispatladığı Memento (2000) filminde anlatılan da aynı durumdur.

Beyin, farklı anılara çeşitli nedenlerle farklı yaklaşabilir. Kimi silinir unutulur, kimi zamanla değişir. Örneğin; olumsuz anılar, olumlu anılardan daha hızlı solar. Bir seçenek yaptıktan sonra zaman içinde en iyi olanı seçtiğinize dair anılarınız değişir. Hiç belirti vermemiş bir olay meydana geldikten sonra aslında pek çok belirti olduğuna dair anılarımız değişebilir. Tekrar edilen, duygu içeren, bilinçdışında farklı bir nedene atıf yapılan anıların her biri farklı şekillerde aklımızda kalır. Bu nedenle anılarımız zaman içinde değişime uğrar ve her düşündüğümüzde de değişirler.

Beyin, gerekçesi ne olursa olsun, düzenli olarak hatıraları pohpohlayıcı şekilde gözden geçirir, bu gözden geçirme ve düzenlemeler kendini destekleyicidir. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Anıların zaman içinde farklı süreçlere sahip olmasının en ilginç sonuçlarından biri de başkalarının anılarını zamanla kendi anılarımız zannetmemizdir. Birinin başından geçen anıyı dinleyip onu başkasına anlattığınızda bir süre sonra onun kendi başınızdan geçtiğini zannedebilirsiniz. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Bir tanesi ego sebebiyle ”bellek yanlılığı”dır. Beynimizin kendisini iyi göstermek için anıları zamanla değiştirmesi sonucu ortaya çıkabilir. Diğer sebep ise kendi anlattığımız şeylerin belleğimizde daha kalıcı olmasıdır. Arkadaşımızın anlattığı kısım zamanla silinir, geriye kendi anlattığımız kısım kalır. Ayrıca ayna nöronlar ve empati nedeniyle birinin duygularını sahiplenip kendimiz de aynen hissedebilir, bu sebeple anının bizim başımızdan geçtiğini zannedebiliriz.

– Bunu ben yaptım.
– Bunu sen mi yaptın?

– Bunu ben yaptım.

Kendi söylediğiniz şeyleri başka insanların söylediklerinden daha iyi hatırlarsınız. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Kişisel deneyimlerimiz, belleğimizin ”otobiyografik bellek” adıyla anılan bir bölümünde depolanır. Hatırladığımız tüm hayatımız burada kayıtlıdır. Douwe Draaisma, otobiyografik belleğin kendine özgü gizemli yasalara sahip olduğunu söyler. Örneğin, üç-dört yaş öncesine dair hiçbir şey kayıtlı değildir. Acı verici ve gurur kırıcı olaylar, silinmez bir kalemle kaydedilmiş gibidir.

Aşağılamalar silinmez mürekkeplerle yazılır. Yaşlandıkça da ağarmazlar. -Douwe Daaisma

Brown ve Kulik isimli iki bilim insanı, 1977’de ”flaş anılar” tanımını ortaya atmışlardır. Bazı anıların, hatırlandığı anda olayı, olayın etrafındaki koşullarla ilgili detayları canlandırdığını keşfetmişlerdir. Flaş anılar genellikle toplumsal olaylarla anılır. Örneğin, 17 Ağustos depreminin kendisini nasıl etkilediğini, olay sırasında ve sonrasında ne yaptığını olaydan etkilenen pek çok kişi hatırlar. Ve her yıldönümünde anılar üzerine konuşulur, dolayısıyla anılar zaman içinde yeniden şekillenir.

Şoke edici haber ve olayları yeniden hatırama ve onları başka insanlarla tartışma şansımız yüksektir. Bu tür tekrarlar anıyı ileride ona kolayca erişebileceğimiz şekilde depolamamızı sağlar. Bu nedenle, anı bir iç fotoğraf değildir, daha ziyade kendi kendimize ve başkalarına sık sık anlattığımız için unutmadığımız bir hikayedir. -Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer, Douwe Daaisma

Wagenaar isimli bilim insanı, 1970’lerde bir deney yapmıştır. Bir insanın belirli bir dönemde yaşadığı 1605 olayı not eder. Aynı kişiyi bir yıl sonra çağırır. Anıları hatırlatmaya başlar. Hatırlayamadığında bir ipucu verir, hatırlayamazsa ikinci bir ipucu verir, bazen de üç. Tüm sorulardan beyinde nelerin daha kalıcı olduğu ile ilgili sonuçlar çıkarır. Beynimiz için büyük hatırlama ipucu ”nerede” olduğudur, ”ne zaman” olduğu sanki hiç önemli değil gibidir. Ayrıca toplumsal açıdan önemli olaylar bellekte pek kalmamaktadır. Güzel olaylar kısa vadede daha iyi hatırlanmakta ancak uzun süre sonra fark kaybolmaktadır. Yardımla bir şekilde tüm anılar orada bir yerdedir ancak ipuçları ortadan kalktığında çoğu anı hatırlanmamaktadır.

7 tane kurda GPS takılır. Birkaç hafta sonra ormanda birbirilerinin alanlarına hiç girmedikleri görülür. Hayatta kalmak için ”yer” oldukça önemlidir. Belki de bu sebeple belleğimiz bir anıdaki ”yer” imgesini ısrarla saklarken, ”zaman”ı kolayca unutma eğilimindedir. Uyandığımız anda ”Saat kaç?”dan önce ”Neredeyim ben?” diye düşünürüz. Yerle ilgili pek çok içgüdüye sahip olduğumuz halde zaman için saatleri, takvimleri icat etmek zorunda kaldık. Kültür, bir anlamda eski Mısır’da Nil nehri baskınlarını hesap etmek için günlerin yazılması ve yılın keşfi (takvimin icadı) ile başladı.

Belleğimizin kendi iradesi vardır. -Douwe Daaisma

Belleğin neden ileriye doğru kayıtta olduğu da araştırılmıştır. Geçmişteki bir anıyı düşünürken anımsamaya istediğiniz noktadan başlayabilseniz bile o noktadan sonra yine normal sırasında hatırlamaya devam ederiz. Bunun ilginç nedeni, bir olay yaşanırken her saniye bir sonraki adımı tahmin etmemizle ilgilidir. Tahminimizin doğru ya da hatalı çıktığı her anı duygu olarak not ederiz. Bir noktadan hatırlamaya başladığımızda bir sonraki noktaya bu duygu yoluyla yönümüzü buluruz. Bu nedenle bir şey ezberlerken ”bundan sonra ne olduğunu” düşünerek ”kancalama” ya da ”hikayeleştirme” yoluyla ezberlemek işe yarar.

Bilgi sahibi olduğumuz tarihi bir olayın ya da okuduğumuz bir romanın filmini izlemek, konuyla ilgili bildiklerimizi dahi değiştirir. Filmden bağımsız karakterleri gözümüzde canlandıramayız, olayları filmdeki gibi hatırlarız. Bir filmde her an bir sonraki anla duyguların da etkisiyle birleşerek kalıcı ve sağlam bir anı oluşturur. Tarih ya da başka bir konuda, kitapları okuyarak aynı etkiyi yaratmanın yolu büyük resmi görecek şekilde genel bir okumadır. Detay okumaların aksine genel okumalarda olay örgülerinin nereye bağlandığını görür ve daha kolay hatırlarız. Sonra istediğimiz detaya inebiliriz.

Bellek ile zaman arasında adeta bir çatışma vardır. Olayları gerçek zamanında hatırlamamız imkansızdır. Ve iyi anlar hızlı geçiyor gibi hissederken, kötü anlarda zamanı yavaşlatırız. Hatta bazı yazarlar, mutsuzluğu zamanın yavaşlaması, mutluluğu zamanın hızlanması olarak değerlendirir. Draaisma’nın deyimiyle; ”Yaşlandıkça hayat çabuk geçer”. Bunun sebeplerinden biri, 5 yaşında bir çocuk için 1 yıl hayatının %20’si iken, 50 yaşında bir kişi için 1 yıl, hayatının %2’si olmasıdır.

Kum saati, zaman için kullanılan bir metafordur. Zamanı değiştiremez ancak ölçmeye yarar. Yine de zaman aksamazken kum saati aksar. Örneğin, eski kum saatlerinde kumlar birbirinin yüzeyini parlattığı için zaman daha hızlı akar. Ayrıca kumlar üst kısımda azaldığında, başlangıçta aktığından birazcık daha hızlı akar.

Rusya’da 1960’larda Solomon Şeraşevski isimli bir adam, psikiyatri deneylerine konu olur. Bu kişinin özelliği, inanılmaz bir hafızası olmasıdır. Deneylerde normal bir insanın bellek alışkanlıklarına sahip olmadığı, çok farklı bir düşünce sistemi olduğu ortaya çıkar. Yüzlerce maddelik listeleyi kusursuz tekrar etmekte, kısa bir süre gördüğü tabloyu aynen detaylarıyla anlatabilmekte, çok karmaşık bir formülü en ince detayına kadar anında ezberleyebilmektedir. Şeraşevski, bir şey gördüğünde onun görsel bir anı oluşturduğunu söylemektedir.

Otistik, aynı zamanda ”aptal dahi” olan Stephen Wiltshire, bellek konusunda yaşayan en istisnai insanlardan biri. Bir kez gördüğü manzaraları bakmadan, cetvel ve ölçü kullanmadan inanılmaz detaylarla çizme yeteceğine sahip. İlginç olan, tüm bunları çizen Stephen’den bir kağıda Amsterdam yazması istendiğinde harfleri taşırmadan yazmak için tüm dikkatini vererek adeta okumayı yeni öğrenen bir çocuk acemliğinde yazabilmiştir. O da tıpkı diğer ”aptal dahi”ler gibidir. (”Aptal dahi” tanımı, bu aşırı zeki insanları ilk inceleyen araştırmacıdan kalma bir tabirdir).

Şöyle der: ”Yeşil sözcüğünü duyduğumda gözümün önüne yeşil bir saksı geliyor; kırmızı sözcüğünü duyduğumda bana doğru gelen kırmızı gömlekli bir adam görüyorum.” Ayrıca belleğinde sayılar önceden tanımlıdır. Örneğin; 1, gururlu boylu poslu bir adam; 2, hoppa bir kadın; 3, kederli biri gibi… 87 sayısı şişman bir kadınla bıyığunu buran bir adamdır. Bu sebeple sayılarla ilgili detaylarda bu tanımlı karakterler arasında bir hikaye ortaya çıkmaktadır. Böylelikle sonradan hatırlaması gerektiğinde bu hikaye yeniden canlanmaktadır.

Deneylerden 15 yıl sonra bile aynı formülü kusursuz hatırladığı görülür. Formülü gördüğünde aklında şöyle bir hikaye belirmiştir; ”Neiman dışarı çıktı ve bastonuyla yere vurdu. Kafasını kaldırıp kök işaretine benzeyen uzun bir ağaca baktı. ve şunları geçirdi içinden: ”Ağaın kuruyup köklerinin dışarı çıkmaya başlamasına şaşmamalı. Şu iki evi buraya yaptım ne de olsa.” Bastonunu bir kez da yere vurdu ve şöyle dedi: ”Bu evler eski, onlardan kurtulmam (üzerine çarpı çekmem) lazım.” Evlerin satışıyla birlikte elime daha fazla para geçecek. Bu evlere başlangıçta 85.000 yatırmıştı. Sonra evinin damı uçar ve ocağın karşısında Thereminvox çalan bir adam görür.”

Lise öğrencilerinin Periyodik Tablo’daki elementleri ezberlemek için bulduğu kestirme yollar. 7 elementin ismini akılda tutmaktansa tek bir cümle, üstelik hikayeleştirilmiş bir cümleyi akılda tutmak daha kolay geliyor.

Görsel düşünmek, Şeraşevski’nin zekasına da katkıda bulunmaktadır. Deneyci, hileli bir soruyu yöneltir; ”Bir rafta 400 sayfalık iki kitap var. Bir kitap kurdu bir kitabın ilk sayfasından başlayıp diğer kitabın son sayfasına kadar kemiriyor. Kaç sayfa kemirmiştir?” Çoğu kişi 800 cevabı vermektedir. Şeraşevski, gözünde kitapları canlandırdığı anda ”Sadece iki kitabın ciltlerini kemirmiştir” der. Şeraşevski için mantıksal pek çok problem, gözünde canlandırabilmesi sayesinde kolay hale gelmektedir.

”Hesap dehaları sayılarda normal insanların anlamadığı özellikler ve ilişkiler görürler.” -Douwe Draaisma

Şeraşevski ayrıca sinestetikti. Sinestezi, çok ender insanda bulunan bir rahatsızlıktır; kelimelerin kokusunu, tadını hatta rengini hissetmeye yol açar. Örneğin Şeraşevski, küçükken İbranice bir dua okutulduğunda zihninde ”buhar sesi ve sıçrayan su sesi” oluşmuştu. Bir arkadaşına ”Ne kadar gevrek bir ‘sarı’ sesin var senin” demişti. Dondurmacının biri çeşitleri sayarken ağzından kömür parçaları ve kara is çıktığını hissetmiş ve iştahı kaçmıştı. Bu rahatsızlığın Şeraşevki’nin hafızasının iyi olma nedenlerinden biri olduğu düşünülmektedir. Her duyduğu veya okuduğu kelimenin aklında tadı, kokusu ve rengi de kalmaktadır. Ancak düşünürken mantığının ağır basması; mecaz ve betimlemeleri anlayamamasına yol açmaktadır. Bir şiir duyduğunda şiirdeki her şeyi gerçek anlamıyla alıp kafasında bir resim yerleşmektedir. ”Kelimeleri tartmak” diye bir deyim duyduğunda kafasında kocaman bir tartı belirmektedir.

”Kusursuz bellek bir engeldir.” -Douwe Draaisma

”Yunanca, syn (Birlikte) ve aisthesis (algı/his/duyum) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Ortaya çıkan “synaistesia” kelimesi, “birleşik his” ya da “birleşik duyum” olarak tercüme edilebilir. Kaynak olarak “hissizlik, duyu eksikliği” anlamına gelen anesthesia (anestezi) kelimesi ile aynı temele dayanmaktadır.” -Wikipedia

Kusursuz bellek, bir ideal değil bir kusurdur. Normal değil istisnadır. Lütuf değil lanettir. Şeraşevskinin belleği gittikçe istemediği bilgilerle dolmaktadır. Örneğin, ömür boyu dolaştığı her yerin kafasında bir haritası yerleşmektedir. Sadece sokaklar, caddeler değil; hangi çitin nasıl bir ”tadı” olduğuna kadar. Daha kötüsü, normal insanlar etrafındaki insanlardaki değişimleri anlamazken, Şeraşevski her bir değişimi gözleriyle görmektedir. Saç ağarmalarını, diş çürümelerini, alın kırışmasını fark etmektedir. Adeta ölümün gelişine tanık olmaktadır.

Obama’nın 8 yıllık değişimini, onu her gün haberlerde gören kimse fark etmedi. Ancak sonradan fotoğraflar karşılaştırıldığında bu büyük değişimi anlayabiliyoruz. Normal bir insanın zihni, çok küçük değişimleri ihmal ediyor.

John Langdon Down, daha sonra ”Down sendromu” adı verilecek anormal zihin durumundan muzdarip çocuklarla ilgilenirken bir şey fark eder. Bir kitap okurken yanlışlıkla bir satır atlamıştır. Sonra dönüp o satırı tekrar okumuştur. Dinlediği şeyleri ezberleyen bir çocuk, aynı kısma gelince o satırı atlamış sonra dönüp tekrar okumuştur. Başka bir çocuğun bir kitabı noktası virgülüne ezbere bildiğini fark eder. Kimisi hesaplarda çok iyidir, bazılarının aşırı gelmiş müzik kuşağı vardır. Bir tanesi de saate bakmadan hatasız saati bilebilmektedir. Yine de aşırı yeteneklerine rağmen, bu çocuklar günlük sıradan bir yaşam sürdürememektedirler.

17 dalda Oscar almış bir film olan Forest Gump (1995) filminde, Forest inanılmaz yeteneklerine rağmen günlük diyaloglar, günlük yaşantı ve normal konuları anlamakta bile sıkıntı yaşamaktadır.

Bu çocuklardan biri olan Jedediah Buxton, 1700’lerde yaşamıştı. Sayılarla arası inanılmaz derecede iyidir. ”Çevre uzunluğu altı yarda olan bir fayton tekerleği 204 millik York-Londra seferi sırasında kaç kez döner?” sorusuna düşünerek doğru cevabı vermiştir: ”59.840 kez.” ”Üç arpanın tanesi bir inç ise, sekiz mil uzunluğa erişmek için kaç arpa tanesi gerekir?” sorusunu da doğru yanıtlar; ”1.520.640.” Buxton, otuz dokuz haneli bir sayının karesini aklından hesaplayabilmektedir, ki bu 78 haneli bir sayıdır. Ancak sayılarla aşırı iyi arası, beynine düşünecek başka bir şey bırakmamamıştı. Hayatla ilgili tüm bildiklerinin 10 yaşında bir çocuğun bildikleri kadar olduğu söylenmişti. III. Richard’ın sahnelendiği bir tiyatro oyununa götürüldüğünde oyundan hiçbir şey anlamamış ancak oyuncuların kaç kelime kullandıklarını hesaplamıştır.

”Çoğu insan, hafızası çok iyi olduğu için düşünür olamaz.” -İnsanca Pek İnsanca, Nietzche

Bir ”matematik dehası” Arthur Benjamin, inanılmaz bir TED sunumu gerçekleştiriyor.

İlginç olan, sayılarla arası iyi kişilerle ilgili çalışmalar yapan Steven Smith, bu kişilerin çok da iyi belleği olmadığını keşfetmiştir. Bu kişilerin hesaplamadaki başarısı, bellekten değil, sayılara duydukları ”ilgiden” kaynaklanmaktadır. Günümüzde odaklanmanın, odağı yönetmenin ve sevilen bir konuyla ilgilenmenin avantajları ilgili pek çok çalışma yapılmıştır. Bu konu da bunu ispatlar niteliktedir. ”Aptal dahi sendromu”na sahip kişilerin tedavilerinde günlük hayata katılımları artıkça yeteneklerinin durduğu hatta kaybolduğu gözlemlenmiştir. Normal bir insan ezberlemeyi bellek ile ilgili görürken, aptal dahileri inceleyen bilim insanlarına göre en önemli etken ”dikkat”tir.

Hafızasına bir şeyi (mesela bir şiiri) sabitlemek isteyen bir kişi bunu hafızasını çalıştırarak yapar. Hangi stratejilerden yararlanacağını bilir, şiiri satır satır ezberler, doğru hatırlayıp hatırlamadığını kontrol eder, sonra ezber alıştırmalarına devam eder. Ama Michael Howe, bir kişinin kendi belleğinin çalışmasıyla ilgili içgörüe bulunmasının (”üst bellek”) ezberlemek için önkoşulsuz olmadığı görüşüdedir; ona göre burada asıl önemli etken dikkattir. -Drauwe Draaisma

Mükemmel müzik yeteneği olan birinin tedavi amaçlı müdahale sonrası aşçı yamağı olarak işe hayatına girmiş ama müzik yeteneği kaybolmuştur. Konuşma ve sayı sayması öğretilen bir çocuk resim yapma yeteceğini kaybetmiştir. Odağın dağılması, dahileri normal insanların dünyasına çekmektedir.

Deha bir karakter olan Sherlock Holmes, elinde ilginç bir vaka olmadığında sıkıntıdan delirecek gibi olur. Tüm dikkatini vereceği kadar karmaşık bulmacalara, vakalara ihtiyaç duyar.

Aptal dahileri onlardan ayıran noktayı belirleyen soru nasıl hatırladıkları değil, neleri hatırlamaya kararlı olduklar sorusudur. -Douwe Draaisma

John B. Arden, ”Dikkat, hafızanın ana girişi olarak işlev görür” der. Etrafımızdaki her saniye sonsuz detay arasından o an ilgilendiğimiz şeyleri anı olarak biriktirir. Duygusallık, dikkati artırır, anılar sağlamlaşır. Ayrıca bilginin gelecekte ne kadar önemli olduğu da aynı sebeplerden daha güçlü depolanmasına neden olur. Dikkat, kısa süreli anıları uzun süreli anılar haline getirmeyi sağlar. Aynı anda birden fazla şeye odaklanmak da dikkati dağıttığı için hatırlamayı düşürür. Odaklanmak, hatırlamaktır.

Monopoly oyunun maskotunun gözünde hiçbir zaman mercek olmadı.
”Dikkat, hafızanız açısından büyük önem taşır. Hatırlamak için dikkat edin.” John B. Arden

Dikkat, anahtardır. Dikkat olmaksızın kapı kilitli kalır. Hatırlayacak kadar dikkat edebilmeniz için prefrontal koreksinizin o konuyla meşgul olması gerekir. -John B. Arden

Matematik dehalarıyla ilgili bir varsayım; okulda 10’a kadar çarpım tablosu ezberlediğimiz gibi, onların da 100’lerce sayının çarpımını ezberledikleri yönündedir. Ancak iyi bellek bazı şeyleri kolaylaştırsa da hesaplama yapmak gibi işlemler için dolu bellek dezavantajdır. Hiçbir matematik dehası hiçbir şey ezberlememekte, işlemleri önbilgi olmadan yapmaktadır. Hatta 10 yaşına kadar yaşadığı halde matematik tarihine girmiş bir dehanın ölümünden sonra günlüğünde şunlar yazılıdır; ”Bugünkü okul ziyaretinde çarpım tablosu diye bir şey gösterdiler, hayatımda bu kadar dehşet verici bir şeye tanık olmadım.” Bir hesap yapmak için önce bellekteki bir bilgiye danışmak fikri, işlemleri aklından yapan birine inanılmaz gelmiştir.

”Kareköklü çıkarma işlemlerinde uzun zamandır şampiyonluğu elinde bulunduran Wim Klein için 429 sayısı 3x11x13 işleminin bir sonucu, aynı zamanda Perikles’in ölüm yılıydı. Aitken 1961 yılını bir kez duyduktan sonra sayıyı 37 ve 53’ün çarpanlarına ayırmış veya 44 ve 5’in veya 40 ve 19’un kareleri toplamına dönüştürmüştü. Bu işlemler onda kendiliğinden gerçekleşiyordu, bu işlemleri bilinçli bir biçimde yapmıyordu.” -Douwe Draaisma

İlginç bir şekilde ”takvim dehası” olarak anılan kişilerin de sayılarla arası iyi değildir. Draaisma, bir takvim dehasının ”1960-1970 yılları arasında hangi ayların ilk günü pazara denk gelir?” sorusunu hemen cevaplayabildiğini, ama matematik işlemlerini hafızadan yapamadıklarını söyler. Dehayı normal birinden ayıran, beyin kapasitesi değil; ilgi ve odaktır.

Shyam Marathe isimli matematik dehası, Büyük Kanyon üzerindeki bir uçuş sırasında bir manzaranın ”9’un 20. kuvvetine” benzediğini söylemiştir.

Dehalığın embriyonun on ile on ekiz haftalık gelişimi sırasında, beynin büyüme hızı çok yüksekken ortaya çıktığı varsayılıyor. Bağlantı kuramayan nöronların öldüğü, nöronların ”ölüm-kalım savaşı” verdiği ortamda her iki saniyede bir on bin yeni nöron doğuyor. Bu dönemde beynin sol yarısı sağ yarısından biraz daha yavaş gelişiyor. Böyle bir durumda bir sorun yaşanması durumunda beynin konuşmanın işlenmesi, gözden geçirilmesi, üretilmesinden sorumlu kısım; sol yarı ile birlikte daha az gelişiyor. Bu nedenle sağ kısım aşırı gelişirken, sol kısım yavaş kalabiliyor. Bu hipotez, aptal dahilerin günlük hayata ilgi göstermezken, sayılar gibi detaylara neden odaklandığını açıklıyor. Aynı hipotezin detayları, neden aptal dahilerin tamamına yakının erkek olduğunu da açıklamakta.

Her ikisi de ”dinlemek”le ilgili olsa da, müzik dinlemek ile birinin konuşmasını dinlemek farklı beyin prosesleridir. ”Arkaplanda müzik çalarken okuyup konuşabiliriz; insanlar konuşurken müzik dinlemekse çok daha zordur.” -Douwe Draaisma

Sınırlı belleğimiz ve dikkatimiz, bazı şeyleri aynı anda yapmamızı engeller. Yaşamış en büyük dama ustalarından Ton Sijbrands, damayı ”görmeden” oynama yeteceğine sahip kişilerden biridir. Görmeden aynı anda on kişiyle maç yapıp sekizini kazanarak bu alandaki rekorun sahibidir. İnanılmaz bir veri kontrol gerektiren bu işi nasıl başardığı üzerine araştırma yapılmıştır. Öncelikle, her maçta ayrı bir açılış tanımlar. Sonraki hamleleri aklında tutması, o açılıştan sonra neler olduğunu aklında tutma çalışmasıyla başlar. Oyunları olabildiğince çeşitlendirmeye çalışır. Böylelikle hem hamleleri akılda tutmak, hem de sonradan başka hamleye karar kolaylaşır. Ayrıca rakibin aşina olduğu oyun oynanma ihtimalinden uzaklaşılır. Paralel giden ve birbirine benzeyen oyunlardan birini kaybetmeyi seçer, çünkü belleğe aşırı yük bindirmektedir. Sijbrands’a kendisini en zorlayan durumun ne olduğu sorulduğunda şu yanıtı verir; ”Rakibin sağlam bir oyun oynarken ansızın saçma sapan bir hamle yapması.” Dikkat yoğunlaşmışken başka bir şeye dikkat etmek, belleğin kaldıramayacağı bir yüktür. Ayrıca görmeden oynamanın mekansal bir yetenek olduğu keşfedilmiştir. Dikkat edilirse hipokampusun görevleri arasında yön bulma da vardır. Dikkat, uyku, hafıza ve yön bulma ile ilgili konular, aynı konu içerisindedir.

”Dünyanın en iyi kılıç ustasının, ikincisinden korkmasına gerek yok; hayır, onun korkacağı kişi daha önce eline hiç kılıç almamış cahil bir düşmandır; yapması gerekeni yapmaz, bu yüzden usta ona hazırlıklı olamaz.” -Mark Twain

Görmeden oynamanın görsel bir yetenekten ziyade mekansal bir yetenek olduğu doğrulanmıştır. -Douwe Draaisma

1945’te aynı anda 45 maç yapan ve görmeden satranç oynama rekorunu kıran Najdorf, üç gece uyuyamamış, sinemaya giderek kafasındaki konuyu değiştirebilmiştir. Yine de günlerce daha oynadığı maçlardan imgeler kafasında canlanır. Satranç oynayanlar, birkaç gün arka arkaya oynadığında bile gece yastığa kafasını koyup gözlerini kapattığında gözünün önünde çatallar, eskivler, gambitler canlanır. Yıllarca oynayanlarda ”satranç zehirlenmesi” adı verilen bir durum yaşanabilir. Dünya satranç şampiyonluğunu en uzun süre elinde bulunduran Garry Kasparov, satrancı bırakmak zorunda kalmıştır. Stefan Zweig’in meşhur ”Satranç” romanında bunun bir örneği anlatılmaktadır. Belleğe bir şeyi koymak kolay, çıkarmak zordur. Hatta unutmaya çalıştığımız şeyler, dikkatimizi onlara yönelttiğimiz için bir süre daha da unutulmaz olurlar. Bertrand Russell, konu çeşitliliğinin mutluluğun anahtarı olduğunu söyler. Çünkü dikkatimizi dağıtırız ve tek bir konu belleğimizi fazlasıyla meşgul edemez.

Bir dönemin en meşhur filmlerinden ”Eternal Sunshine of the Spotless Mind” (2004) filminde Jim Carrey, ayrılık acısına dayanamadığı için belleğini sildirir. Ancak derinlerde bir yerlerde hala bazı anılar kalmıştır.

Belleğimiz bir şeyi muhafaza etmeme emrimizi de kaale almaz. -Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer, Douwe Draaisma

Belleğimizin bazı şeyleri diğerlerinden daha önemli gördüğünü, kimini zamanla en derinlere ittiğini, bazılarına ömrümüzün kalanı boyunca hatırlatıcı bir şey olmadığı takdirde asla ulaşamayacağımızı biliyoruz. Dahası, her düşündüğümüzde anılarımızı değiştiriyoruz. Her yeni deneyimde yeni klasörlere yeni bilgiler ekliyoruz. Yakın yere koyduğumuz alakasız bilgiler bile zamanla aynı dolaba konduğu için birbirinin kokusunu alan gıdalar gibi birbirini etkiliyor. Bunun böyle olması da hayatta kalanların özelliklerini devam ettirmemiz. Devam eden genler, bazı bilgilerin diğerinden önemli olması gerektiğine karar veriyor. Bilgiyi sadece depolamak değil, ondan kullanılabilir bir yorum çıkarmak, önemsiz detayları atlamak, tekrar eden veya duygu içeren olayları ciddiye almak gibi kararlar alıyor. Bunları enerjiyi korumak, tehlikelerden kaçınmak için yapıyor. Ayrıca tamamını yorumlayacak kapasitesi olmadığı için her bilgiyi depolamıyor.

Bellek de algıladığımız her şeyi depolamaz, onun yerine gördüğümüz ya da duyduğumuz şeyleri alıp zaten bildiklerimizle ilişkilendirir. Bu ilişkilendirmeler önemli olanları ayırt etmemizi ve gördüklerimize dair ayrıntıları hatırlamamızı sağlar. Anılarımızın daha akıcı olmasını sağlayan ”yeniden edinme ipuçlarını” temin ederler. Fakat bu ilişkilendirmeler bizi saptırabilir de, çünkü belleğin keskin olduğu gibi abartılı bir his de yaratırlar. Gerçekten hatırladığımız şeyler ile ilişkilendirmeler ve bilgiye dayanarak inşa ettiğimiz şeleri kolayca birbirinden ayırmayız. ‘ -Christopher Chabris

Dean Burnett, su memelilerinin yarısında uyuma yöntemi geliştiğini, tamamen uyuduklarında boğulacaklarını söyler. Yani bir şekilde beyin için uyku, ölmekten bile önemlidir. Uykunun işlevi net olarak çözülebilmiş değildir, sadece mantıklı ve araştırılmaya devam eden çalışmalar vardır. Muhtemelen REM uykusu, günlük olayları inceleyip bilgileri önemli ve önemsiz olarak ayırır. Hemen kullanılacak bilgiler ile gereksiz detayları ayırır. Bu sebeple gece uykumuzu almadığımızda dikkatimiz dağınık olur. Uyku saati yaklaştığında dolmuş belleğimiz yüzünden yeni bilgiler edinmekte zorlanırız. Ayrıca gece uyuduğumuzda, o gün görüp yaşadığımız şeyler ile bilinçaltımıza yerleşmiş detaylardan karmaşık rüyalar görürüz.

Bilgisayar ile beynimizin çalışması arasında benzerlik olan bir konu vardır. Bilgisayarımızın şarjı bittiğince içindeki bilgiler silinmez. Çünkü kalıcı bellektedir. Ama çalışırken REM üzerinde çalışır ve eğer kaydetmeden bilgisayar kapanırsa silinirler. Bilgisayarımızın ”Kapat!” düğmesine bastığımızda gelen tıkır tıkır sesler sırasında REM’deki bilgileri kalıcı belleğe, yani ROM’a gönderiyordur. Uyuduğumuzda da gün boyu üzerinde çalıştığımız bilgiler değerlendirilip depolanırlar.

Süreklilik gösteren teorilerden birisine göre; REM uykusu sırasında beyin hatırlarımızı güçlendirir, düzenler ve elden geçirir. Eski hatırlar yenilere bağlanır, yeni hatıralar güçlendirilmek ve daha ulaşılır kılınmak üzere aktive edilir; çok eski hatıralarla olan bağlantıların kaybolmaması için bunlar uyarılır vb. -Aptal Beyin, Dean Burnett

Bir rüya gördünüz ve yıllarca kimseye anlatmadınız diyelim. Belleğinizde gittikçe silinse de gördüğünüz haline benzer bir şekilde kalmaya devam eder. Anlattığınız anda kalıcılaşır fakat artık anlattığınız haliyle hatırlamaya başlarsınız. Bir süre gerçekte ne gördüğünüz ile anlattığınız arasındaki farkı bilseniz de, anlattıkça gerçekte ne gördüğünüzü unutursunuz. Bir süre sonra hakikaten anlattığınız haliyle gördüğünüze ikna olmuşsunuzdur. Bu sebeple sık yalan söyleyen biri bir süre sonra kendi söylediği yalanlara inanacaktır. Bellek, her yeni gelişmede, her hatırlamada yeni olayı eskinin üzerine yazar. Bu şekilde orijinal dosya silinir ve her seferinde elimizde en son versiyon kalır.

Anılarınızı her hatırladığınızda değiştirirsiniz. -John B. Arden

İsimleri aklımızda tutamamaktan şikayet ederiz. Hafızamızın yeteri kadar iyi olmadığını düşünürüz. Yıllardır kullanmadığımız bir bilgi için ”Nasıl aklıma gelmez?” diye şaşırırız. Buna karşılık ayrılık acısını kafaya takarız. İlkokuldaki utanç verici bir anı durduk yere aklımıza gelir. Her gün aynı markette gördüğümüz kasiyeri sokakta görünce şaşırır, kim olduğunu hatırlayamayız. Ders çalışırken biliyor olduğumuzu düşündüğümüz bilgi sınav saatinde aklımızdan uçup gitmiştir. Bunlar için hafıza geliştirme antrenmanları, ipuçları hatta ilaçları almayı düşünürüz. Yaşlandığımızı, unutkanlık yaşadığımızı, bellek problemlerimiz olduğunu zannederiz. Gerçekte olan, belleğin doğru çalıştığında bile kusurlu olduğunu fark etmememizdir.

Einstein için çalışmak demek, bir kalem ve bir kağıt demekti. Çok ender bir kitabı açar ve bakardı. Telefon numarasını neden ezbere bilmediğinin sorulması üzerine ”Bir not defterinin yapacağı işi beynime yaptırmam.” demiştir.

Belleğimiz her şeyi kaydetmez, kaydetmemelidir de. Her zaman dikkatimiz dağınıktır, çünkü insanlık tarihinde kimsenin belleğini doldurmadığı kadar doldurduk. Mutsuz, yorgun ve unutkanız; çünkü modern toplum erken yatmamızı, uykumuzu almamızı ve belleğimizi boşaltmamızı güçleştiriyor. Unuttuğumuz için şikayet ediyoruz, aslında unuttuğumuz için şanslıyız. Bir şey öğrenirken beynimizi kullanmak yerine onu bilgiyle doldurup hareket alanını kısıtlıyoruz. Aklımıza gelmeyen şeyler daha berrak düşünmek için bir avantajdır. Anıları işimize geldiği şekilde değiştirir, kendimizi kandırmamıza yol açar. Beyin düzgün çalıştığında unutur, anıları değiştirir. Kapasitesi kaldırabileceğimiz kadarıyla sınırlıdır ve kesinlikle kayıt cihazı değildir. Yaşadığımız (hatta bazı aslında yaşamadığımız) şeylerin beynimiz tarafından hayatta kalmamızı sağlayacağını düşündüğü şekilde değerlendirilmiş, her saniye değişen bir yorumudur.

”Bellek, bir kayıt cihazı değil, bakış açısıdır.” -John lubbock

KAYNAKLAR

  • Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer, Douwe Draaisma
  • Aptal Beyin, Dean Burnett
  • Görünmez Goril, Christopher Chabris, Daniel Simons
  • Brain Up, John B. Arden
70 Views

Mühendis, girişimci, tasarımcı, yazar.